150 Yıllık Ekonomik Döngü: Türkiye İktisat Tarihinden Ne Öğrendik?
Bu Bölüm Hakkında
Türkiye İktisat Tarihi serisinin son bölümünde, Osmanlı'nın borç sarmalından günümüze uzanan 150 yıllık ekonomik serüvenin dersleri çıkarılıyor. Devlet-sermaye ilişkilerindeki sarkaç hareketi, ithal ikameciden neoliberalizme geçen kalkınma stratejileri, kurumsal kalitenin ekonomik performans üzerindeki belirleyici etkisi ve dışa bağımlılığın yarattığı kırılganlıklar değerlendiriliyor. Sürdürülebilir, kapsayıcı ve demokratik bir ekonomik model için tarihsel deneyimlerden çıkarılması gereken dersler tartışılıyor.
Ele Alınan Konular
- Osmanlı borç sarmalından cumhuriyete geçiş
- Devlet-sermaye ilişkileri ve kayırmacılık
- İthal ikameciden neoliberalizme kalkınma stratejileri
- Kurumsal kalite ve ekonomik performans
- Gelir eşitsizliği ve kapsayıcı büyüme
Herkese merhabalar. Kayıtış İktisat kanalından eee biliyorsunuz Türkiye İktisat tarihi ile ilgili bir seri yapıyorduk. Cumhuriyetin ilk yıllarından hatta cumhuriyet öncesinden başladık. Eee değil mi? Osmanlı’nın son döneminden başladık. Günümüze kadar uzanan Türkiye’nin ekonomik serüvenini kronolojik olarak inceledik. Eee bu şu anda son yayını Türkiye İktisat Tarihi serisinin. Artık zaten kronolojik olarak sona gelmiştik ama bir böyle bir değerlendirme yayını da yapalım istedim. Yani bu uzun yolculuktan çıkardığımız dersleri, Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarını ve geleceğe dair çıkarımlarını ele alalım istedim. Şimdi bugün Türkiye ekonomisinde yaşanan tabii sorunlar var. Bu sorunları anlamak için de tarihsel bir perspektife ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Krizlerin kılıcılaştığı bir ekonomik yapı nasıl oluştu? Devletin ekonomideki rolü neden sürekli tartışma konusu oldu? Dışa bağımlılık ve borçlanma dinamiklerimiz değil mi? Nasıl bir kısır döngü yaratıyor? Yarattı ve yaratıyor. Ve en önemlisi bu tarihsel tecrübeden hangi dersleri çıkarmalıyız? Şimdi bu soruların cevaplarını aslında değil mi? 150 yıllık bir ekonomik serüvenle baktık bir nevi. Düğunu Umumiyeden işte IMF’in, IMF’nin standby anlaşmalarına, devletçilikten neoliberalizme, planlı kalkınmadan ucuz iş gücü avantajına uzanan bir serüven ve bugünkü ekonomik sorunlarımızın kökenlerini anlamamıza yardımcı olacak diye umuyorum. Şimdi tabii Osmanlı’dan Cumhuriyeti bir borç sarmalı ve bağımsızlık mücadelesi var. Türkiye’nin ekonomik yapısını şekillendiren en önemli tarihsel deneyimlerden bir tanesi bence Osmanlı’nın son dönemdeki borç salmalı içine girdiği ve ardından gelen ekonomik ve siyasi bağımsızlık mücadelesi. 1854’te başlayan bir dış borçlanma süreci var. Ve bu 1881’de Duyunu Umumiye Genel Borçları İdaresinin kurulmasıyla Osmanlı’nın ekonomik egemenliğinin kaybına yol açtı. Abdülhamit döneminde kuruldu biliyorsunuz bu ki bu acı tecrübe genç cumhuriyetin kurucu kadrolarında da derin izler bıraktı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık olmaz anlayışı bu tarihsel deneyimin bir sonucu ki 1920’lerden 80’lere kadar farklı biçimlerde de olsa devam eden öz kaynaklara dayalı kalkınma ve dış borçtan kaçınma eğilimi bence bu tarihsel travmanın da bir yansıması, haklı bir yansıması. Ama 1960 sonrası hatta özellikle 80 sonrası özellikle artan neoliberal dönüşümle birlikte bu tedbirli yaklaşım terk edildi. Ki dış borçlanma, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ve dışa açılma yeni ekonomik modelin temel unsurları haline geldi ve bu da 1994 ve 2001 krizleriyle sonuçlandı ve Türkiye bir borç sağlamına yeniden girdi aslında. Şimdi Türkiye’nin toplam borcu, kamu borcu nispeten az gözükse de toplam borcu eee hayli yüksek seviyede yani özel sektörün de borçlarını içine kattığımız zaman ki bu borcunun sürdürülebilirliği, döviz krizleri ve kuru şokları ekonomizin temel sorunları arasında ki tarih borçlanma tehlikesi konusunda bizi tekrar tekrar uyarıyor bence. Ama bu dersi henüz tam olarak öğrendik mi emin değilim diye düşünüyorum. Bir de tabii Türkiye iktisat halinin bir diğer önemli boyutu devlet sermaye ilişkilerindeki bir adeta sarkaç hareketi. Yani cumhuriyetin ilk yıllarında sarkaç derken bir taraftan bir tarafa sallanıyor gibisinden aslında. Yani cumhuriyetin ilk yıllarında özel sermayenin yetersizliği nedeniyle devlet öncülüğünde bir sanayileşme stratejisi benimsendi. Evet biliyoruz. 1930’ların devletçiliği, 60-80 arası planlı kalkınma dönemi. Bu anlayışın farklı versiyonları ama 80 sonrası neoliberal dönüşümle beraber Sarkaş Diyaruca savruldu. Devletin ekonomideki rolü azaltılmalı. özel sektör verimli, kamu sektörü verimsiz gibi söylemlerle bu söylemler daha doğrusu ekonomi politikana yön vermeye başladı. Kitlerin özelleştirilmesi, deregülasyon ve piyasa mekanizmalarının güçlendirilmesi bu anlayışın pratik sonuçlarıydı gözle görebildiğimiz. Ama ancak tabii şunu söylemek lazım. Hem devletçi hem de neoliberal dönemlerde Türkiye’de devlet sermaye ilişkileri, kayırmacılık, rant kollama, kliyentizm gibi sorunlardan kurtulamadı. Maalesef devletçi dönemde siyasi bağlantılar yoluyla kamu ihalelerinden ve teşviklerden yararlanma, neoliberal dönemde ise özelleştirmelerden payma ve düzenleyici kararları kendi leyhine etkileme bu ilişkinin farklı tezahürleriydi diye düşünüyorum. Ki bugün Türkiye’de devlet sermaye ilişkileri maalesef hala şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü ilkelerinden oldukça uzakta. Hani ekonomik kararlar siyasi tercihler doğrultusunda alınmaya devam ediyor ve sermaye birikimi büyük ölçüde devlet desteğine bağımlı kalıyor ki bu yapısal sorun ekonomik verimliliği, adaleti ve sürdürülebilirliği de tehdit ediyor diye düşünüyorum. Buna inanıyorum samimiyetle. Türkiye’nin kalkınma stratejileri ise zaman içerisinde önemli değişimler ve dönüşümler geçirdi. 6080 arası dönemde biliyorsunuz ithal ikameci sanayileşme dönemi bunu konuştuk. böyle bir stratejiye hakimdeki ki bu strateji iç pazara yönelik korumacı politikalarla desteklenen ve devlet eliyle yönlendirilen bir sanayileşme modeliydi. Burada temel amaç neydi? Daha önce ithal edilen sanayi ürünlerinin yurt içinde üretilmesi. 80 sonrasında ise ihracata dayalı büyüme modeline geçildi. Bu model dışı açılmayı, rekabet gücünü arttırmayı ve dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi hedefliyordu. Ancak Türkiye’nin ihracatı işte büyük ölçüde düşük ve orta teknolojili ürünlere dayalı kaldı ve ithalata bağımlılık sorunu maalesef çözülemedi. 2000’lerden sonra ise ekonomide finansallaşma ve inşaat odaklı büyüme ön plana çıktı. reel sektörden ziyade finans ve gayrimenkul sektörleri ekonomik büyümenin lokomotifi haline geldiler. Ki bu model işte konut balonları, aşırı kredi genişlemesi ve spekülatif sermaye hareketlerine dayalı bir büyüme modeli yarattı açıkçası. Şimdi bu stratejilerin her birinin sınırları ve çelişkileri var. Vardı ve var. İthal ikameci model döviz darboğazı ve verimsizlik sorunlarıyla karşılaştı. gördük bunu. İhracata dayalı model ucuz iş gücü avantajına dayandığı için emek sömürüsünü derinleştirdi. Finansallaşma ve inşaat odaklı model ise sürdürülebilir olmayan bir borçlanma ve varlık balonu yarattı ki bu da eşitsizlikleri derinleştirdi. Şimdi bugün bence samimi görüşüm Türkiye’nin ihtiyacı olan kalkınma stratejisi yüksek katma değerli üretime, teknolojik yeniliğe, adil bir gelir dağılımına ve çevre dostu politikalara dayanan sürdürülebilir model olmalı. Bu modelde hem geçmiş deneyimlerden dersler çıkarmalı ama hem de aynı zamanda 21. yüzyılın küresel meydan okumalarına yanıt verebilmeli. Bir de tabii burada sınıfsal dinamikleri de mutlaka tartışmaya eklemek lazım. Çünkü Türkiye iktisat tarihinin sınıfsal boyutu genellikle göz ardı eliden ancak kritik öneme sahip bir faktör, bir olgu. Yani ekonomik politikaların farklı sınıfları nasıl etkilediği, gelir dağılımı ve toplumsal eşitsizliklerin nasıl şekillendiği, bunlar ekonomik performansın bence önemli bir boyutu ki cumhuriyetin ilk yıllarında bir milli burjuvazi yaratma çabası var dedik. Sermaye birikimine öncelik verdi. 60-80 arası dönemde işçi hakları ve sosyal güvenlik sisteminin genişlemesi gelir dağılımını iyileştirdi. 80 sonrasında ise neoliberal politikalar emeğin bastırılması ve sendikal hakların kısıtlanması gelir dağılımını yeniden bozdu. Şimdi bugün Türkiye OECD ülkeleri arasında eee gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerden bir tanesi. En zenginle en yoksul eee %20 arasındaki fark 8 kata yaklaşmış vaziyette. Bu eşitsizlik yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal ve siyasi istikrarı da bence tehdit eden bir faktör. Dolayısıyla ekonomi politikaları tasarlanırken bu sınıfsal boyutla dikkate alınmalı ve kapsayıcı büyüme yani herkesi toplumun tamamını kapsayacak şekilde sadece bir azınlığın değil toplumun tamamının kapsayıcı bir şekilde içerildiği bir büyüme hedeflenmeli ki büyümenin nimetlerinin adil dağılımı yalnızca sosyal adalet açısından değil aynı zamanda ekonomik istikrar ve sürdürülebilirlik açısından da bence hayati önem taşıyor. Bir de Türkiye iktisat tarihinden çıkarılabilecek en önemli derslerden bir tanesi de bence kurumsal yapının ekonomik performans üzerindeki belirleyici etkisi. Kurumsal kalite, hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve hesap verebilirlik. Bunlar ekonomik başarı için teknik ekonomi politikalarından daha az önemli şeyler değil ki Osmanlı’nın son döneminde gördüğü kurumsal çöküş ekonomik çöküşte adeta el ele gitti. Cumhuriyetin ilk yıllarında modern kurumların inşası ekonomik kalkınmanın temelini oluşturdu. 60-80 arası dönemde ise planlama kurumları ve kamu iktisadi teşebbüsleri ekonomik dönüşümün araçlarıydı kurumsal bağlamda. 80 sonrasında ise piyasa kurumları ve düzenleyici çerçeve ön plana çıktı. 2001 krizi sonrası dönemde ise kurumsal reformlar işte Merkez Bankası bağımsızlığı, bankacılık sektörü reformu, BDDDK, TMSF vesaire, mali disiplin eee bunlar ekonomik istikrar anahtarı oldular. Ama 2010 sonrası dönemde kurumsal yapının aşınması bence ekonomik kırılganlıkları yeniden arttırdı ki bugün Türkiye ekonomisinin karşı karşıya olduğu sorunların çoğu kurumsal yapıdaki zayıflıklarla ilişkili. Merkez Bankası bağımsızlığının aşınması, TÜİK verilerine güvenin azalması, yargı bağımsızlığının sorgulanması ve ekonomi bürokrasisinde liyakatin geri plana düşmesi ekonomik istikrarı tehdit eden faktörlerdir diye düşünüyorum. ki ekonomik kalkınma için güçlü, şeffaf ve hesap verebilir kurumlar inşa etmek en az doğru ekonomi politikalarını uygulamak kadar da önemli ki bu kurumsal altyapı olmadan teknik olarak en iyi politikalar da uygulasanız başarısız olmaya mahkumsunuz demektir. Türkiye ekonomisinin yapısal eee sorunlarından bir tanesi de dışa bağımlılık ve bunun yarattığı kırılganlık. Bunu da söylemek lazım. Bu bağımlılık farklı dönemlerde farklı biçimler alsa da eee süreklilik arz eden bir sorun. Osmanlı döneminde yarı sömürge bir ekonomik yapı vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında bu bağımsızlığı, bu bağımlılığı daha doğrusu azaltma ve bağımsızlığı öne çıkarma çabaları eee öne çıktı. 50’lerde Marshall Yardımı ve Amerikan etkisi yeni bir bağımlılık ilişkisi yarattı. 60-80 arası dönemde yabancı sermayeye karşı daha temkinli bir yaklaşım benimsendiğini gördük. 80 sonrasında ise küresel ekonomiyle bütünleşme hedefi yeni bağımlılık biçimleri doğurdu Türkiye açısından. Bugün baktığımızda günümüzde Türkiye ekonomisi dış finansmana, enerji ithalatına, ara mal ve yatırım malı ithalatına ve teknoloji transferine bağımlı. Bu bağımlılıklar ekonomiyi dış çoklara karşı kırılgan hale getiriyor ve kur krizleri, ödemeler dengesi sorunları ve dış borç krizi riskleri yaratıyor. Dışa bağımlılığı azaltmak yani ekonomik bağımsızlığı güçlendir ve kırılganlıkları azaltmak için yerli üretim kapasitesini geliştirmemiz lazım. Teknolojik iniliği teşvik etmemiz lazım. Enerji verimliliğini arttırmamız lazım. ve dış ticarette ürün ve pazar çeşitliliğini sağlamak kritik önem taşıyor. Tabii bunları söylüyorum ama bunların söylemesinin kolay yapmasının oldukça zor olduğunu da olduğunun da bilincindeyim. Bunu da söylemem lazım. Peki bu kriz salmanından çıkışa alternatif bir ekonomik model mümkün mü sorusuyla bitirelim isterseniz. Yani Türkiye İktisat Tarihi serimizden çıkarılabilecek en önemli derslerden bir tanesi bence eee kriz sarmalının bir kader olmadığı, alternatif ekonomik modellerin de mümkün olduğu. Ancak bu alternatif modellerin başarılı olması için geçmiş deneyimlerden dersler çıkarmak, küresel eğilimleri doğru değerlendirmemiz ve tüketim e ülkenin, Türkiye’nin yani özgür koşullarını dikkate almamız gerekiyor. Ki böyle bir alternatif model mesela ne içermelidir diye hani hangi unsurları olmalıdır diye sorabilirsiniz haklı olarak. Bir tanesi bence üretken ekonomiye dönüş olmalı. Yani spekülatif, finansal ve rant odaklı ekonomik faaliyetlerden ziyade reel üretimi, sanayileşmeyi ve tarımsal kalkınmayı önceleyen bir yaklaşım gerekiyor. Teknolojik yenilik ve yüksek katma değer gerekiyor. Düşük ücretlere dayalı rekabet avantajı yerine teknolojik yenilik, ARGE ve yüksek katma değerli üretime dayalı bir büyüme stratejisine sahip olmamız gerekiyor. Eee, adil gelir dağılımı ve kapsayıcı kalkınma gerekiyor. Yani büyümenin nimetlerinin toplumun geniş kesimlerine yayıldığı, temel ihtiyaçlara erişimin herkes için güvence altına alındığı bir model olmalı. Ekonomik model olmalı. Eee, ekolojik sürdürülebilirlik açısından çevre tahribatı, iklim krizi ve doğal kaynakların tükenmesi gibi sorunların ciddiye alındığı yeşil dönüşümü önceleyen bir yaklaşım oldukça şart. Maalesef ülkemizdeki iklim sorununu, çevresel sorunları hep beraber acıyla izliyoruz. Güçlü, şeffaf ve hesap verebilir kurumlar olmalı. ekonomik kararların katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir mekanizmalarla alındığı, hukukun üstünlüğünün sağlandığı bir kurumsal yapı. Ve son olarak da belki de yani daha az önemsiz olduğu için değil de sıra olarak son olarak demokratik ekonomik yönetişim yönetişim yani ekonomik kararların küçük bir elit tarafından değil de toplumun geniş kesimlerinin katılımıyla alındığı demokratik bir ekonomi yönetişim modeli. Şimdi bu alternatif model bence kurulabilirse eğer geçmişin hatalarından ve başarılarından dersler çıkararak Türkiye’nin 21. yüzyılda karşı karşıya kaldığı meydan okumalara yanıt verebilir ve kriz salmalından çıkış için bir yol haritası sunabilir diye düşünüyorum. Sonuç olarak gene son söz olarak belki Türkiye iktisat tarihi krizler, dönüşümler ve arayışlarla dolu bir serüven diyebiliriz herhalde rahatlıkla. Ki bu serüvenden çıkarılabilecek en önemli ders ekonomik sorunların sadece teknik değil aynı zamanda siyasi ve toplumsal ve kurumsal boyutları olduğu ekonomik kalkınma yalnızca doğru ekonomi politikalarını uygulamakla değil aynı zamanda demokratik, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetişim modeli inşa etmekle mümkün. Ki bugün Türkiye ekonomisi yeni bir yor ayrımında gözüküyor. Bir yandan kronik sorunlar var. Enflasyon, dış borç, işsizlik, eee, cari açık veya işte döviz kuru diyelim. Yani cari denge, ödemeler dengesi yer yer. Eee, diğer yandan küresel ekonomide yaşanan dönüşümler var. Hani artık o siyasi son böyle patlayan olayları saymıyorum ama daha köklü yapısal hikayeler yani dijitalleşme, iklim krizi, tedarik zincirlerinin yeniden yapılanması gibi bunlar yeni fırsatlar ve tehditler sunuyor bize. Bu ki bu yol ayrımında eee, tarihsel deneyimlerden çıkarılan dersler bence geleceği şekillendirmede kritik öneme sahip. Borç salmanın tehlikeleri, devlet sermaye ilişkilerinin şeffaflığı, kurumsal kalitenin önemi, dışa bağımlılığın riskleri ve kapsayıcı kalkınmanın gerekliliği bu dersler arasında öne çıkıyor. Bunları da saydık zaten. Türkiye iktisat tarihimizin son yayınıydı. Eee, bu seri boyunca gördüğünüz gibi ülkemizin ekonomik serüvenini, 10 yayın yaptık. Eee, ülkemizin ekonomik serüvenliğin yapısal sorunlarına ve geleceğe dair çıkarımları ele almaya çalıştım elimden geldiğince. Umarım bu yayınlar video olarak izliyorsanız YouTube’da video, podcast olarak dinliyorsanız podcast olarak Türkiye ekonomisinin daha derinlemesini anlamanıza katkıda bulunmuştur. Tabii şunu da unutmamak lazım. Ekonomik sorunlarımızın çözümü hepimizin eee bu ülkede yaşayanlar olarak ortak sorumluluğu, daha adil sürdürülebilir ve müreffeh bir ekonomi için yani refah dolu bir ekonomi için müreffeh oradan geliyor. Yani müreffeh bir ekonomi için eleştirel düşünmeye, tarihsel deneyimlerden dersler çıkarmaya ve demokratik katılım kanallarını genişletmeye ihtiyacımız var. Yorumlarınızı, sorularınızı ve önerilerinizi bekliyorum. Yayının altında Türkiye iktisat tarihi serimiz bitti ama tabii Türkiye ekonomisi devam ediyor. Eee, bir seyre sonuçta, bir gemiyi seyer sonuçta bir seyre seyri devam ediyor Türkiye ekonomisinin. Dolayısıyla bu Türkiye ekonomisi hakkındaki son yayınımız tabii ki değil. Sadece tarihsel perspektiften yaptığımız serinin son yayını. Yeni yeni konular geldikçe, Türkiye ekonomisi yeni yol ayrımlarına geldikçe veya yeni farklı gelişmeler oldukça ekonomiyle ilgili. Türkiye veya Dünya ekonomisini aslında bu seri altında değil tabii ki ama kanaldaki yeni videolarla veya işte podcast olarak giliyorsanız podcast’lerle konuşmaya, tartışmaya devam edeceğiz. Lütfen yorumlarınızı, beğenilerinizi işte hype’dır, e süper thanks, süper teşekkürdür, kanala üyeliktir vesaire bunları destek olmaya devam edin. Arkamda gördüğünüz kitabı da bu konuları derinlemesini anlamak için okumak isteyebilirsiniz. Söyleyeceklerim bununla ilgili bu kadar. Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum ve hepinize iyi günler diliyorum. Yeah.