Bugün Kritik Gün: Enflasyon Verisi Doları, Faizi ve Seçim Hesabını Değiştirir mi?
Bu Bölüm Hakkında
Türkiye'de 5 Haziran 2026'da açıklanan Mayıs enflasyon verisinin öncesinde hazırlanan canlı yayın bülteni. Dış ticaret açığı, işgücü piyasası verileri ve yabancı sermaye çıkışları bütünsel bir çerçevede ele alınıyor. Merkez Bankası'nın yüksek faiz politikasının reel sektöre ve hanehalkına yansımaları, kurumsal güven sorunu ve jeopolitik enerji riski ayrıntılı biçimde irdeleniyor. Üç farklı enflasyon senaryosu üzerinden olası piyasa tepkileri tartışılıyor ve Türkiye'de kalıcı dezenflasyon için yalnızca sıkı para politikasının yetmeyeceği, kurumsal güven ve yapısal reformların da zorunlu olduğu vurgulanıyor.
Ele Alınan Konular
- Mayıs enflasyon verisi ve üç piyasa senaryosu
- Türkiye birinci çeyrek büyümesi ve ekonomide ivme kaybı
- Yabancı sermaye çıkışları ve carry trade kırılganlığı
- Orta Doğu jeopolitiği, enerji fiyatları ve cari açık baskısı
- Kurumsal güven ve TÜİK veri güvenilirliği tartışması
- Erken seçim ekonomisi, siyasi risk ve yüksek faizin toplumsal maliyeti
Herkese günaydın. Bugün 5 Haziran 2026 Cuma. Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün gerçekten kritik bir sabah yayını yapıyoruz. Çünkü saat 10’da TÜİK Mayıs ayı enflasyon verisini açıklayacak. Normalde ayın üçüncü günü gelen veri, bayram tatili nedeniyle bu ay bugüne kaldı. Dolayısıyla bu yayın biraz farklı olacak. Önce Türkiye ve dünya ekonomisindeki sıcak gelişmeleri konuşacağız. Sonra sizden gelen sorulara geçeceğiz. Ardından saat 10’da veri açıklanınca TÜİK’in sayfasına bakıp rakamı birlikte yorumlayacağız.
Yayına yeni katılan herkesten ricam şu: lütfen beğeni tuşuna basın, abone değilseniz abone olun, bildirimi açın. Bugün özellikle çok önemli çünkü enflasyon sadece ekonomistlerin baktığı teknik bir veri değil. Enflasyon sizin kiranız, maaşınız, market sepetiniz, çocuğunuzun okul masrafı, kredi kartı borcunuz, arabanızın yakıtı, işyerinizin maliyeti demek. O yüzden bu yayını mümkün olduğunca çok kişiye ulaştıralım. Canlı sohbeti hareketlendirin, yorumlara tahmininizi yazın: Sizce aylık enflasyon kaç gelecek?
Şimdi yayının ana cümlesini baştan söyleyeyim: Türkiye ekonomisinde mesele sadece enflasyonun yüzde kaç geldiği değil. Mesele, bu enflasyonun hangi kurumlar tarafından, hangi koşullarda, hangi güven ortamında, hangi siyasi atmosferde ölçüldüğü ve yönetildiğidir. Çünkü ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi aynı zamanda güven, hukuk, öngörülebilirlik ve kurumsal bağımsızlık meselesidir.
Bugün Türkiye’de yurttaşın kafasında çok basit ama çok ağır bir soru var: Açıklanan rakamlar benim yaşadığım hayatı anlatıyor mu? Pazara giden, kirayı ödeyen, fatura yatıran, çocuğuna harçlık veren, kredi kartının asgarisini kapatmaya çalışan insan şunu soruyor: Enflasyon düşüyorsa ben neden rahatlamıyorum? İşte bugün bu soruya cevap arayacağız.
Önce dış ticaretle başlayalım. Mayıs ayında dış ticaret açığı 5,6 milyar dolar olmuş. İhracat 22,5 milyar dolar, ithalat 28,1 milyar dolar seviyesinde. İlk bakışta dış ticaret açığında bir daralma var. Ama hemen sevinmeyelim. Çünkü burada bayram tatilinin iş günü etkisi var. Hem ihracat hem ithalat yıllık bazda düşmüş. Yani ekonomide bir canlılık artışından değil, daha karmaşık bir dengelenmeden söz ediyoruz.
Detaya baktığımızda altın ithalatındaki düşüş dış açığı olumlu etkiliyor. Altın ve enerji dışı dengede de bir iyileşme var. Ama enerji ithalatı artıyor. İşte kritik nokta burası. Türkiye’nin dış dengesi hâlâ enerji fiyatlarına çok duyarlı. Petrol yukarı giderse bizim cari açık baskımız artıyor. Cari açık baskısı artarsa kur üzerindeki baskı artıyor. Kur üzerindeki baskı artarsa enflasyon beklentileri bozuluyor. Yani Hürmüz Boğazı’nda olan şey, birkaç hafta sonra sizin akaryakıt fişinizde, market rafında, gübre fiyatında, nakliye maliyetinde karşınıza çıkabiliyor.
Küresel tablo bu yüzden çok önemli. Orta Doğu’daki savaş ve İran gerilimi enerji piyasalarını hâlâ diken üstünde tutuyor. Lübnan’da ateşkes tartışmaları var ama sahada saldırılar sürüyor. Gazze, Batı Şeria, Lübnan, İran hattı sadece insani ve siyasi bir kriz değil, aynı zamanda enerji fiyatları üzerinden küresel bir enflasyon riski. ABD’de de son raporlar enerji maliyetlerinin taşımacılık, ambalaj, gıda ve gübre fiyatlarına baskı yaptığını gösteriyor. Yani dünyada da enflasyon tamamen bitmiş değil. Sadece biçim değiştiriyor.
Fakat Türkiye’nin sorunu şu: ABD’de veya Avrupa’da enerji fiyatı arttığında, onların kurumları belli bir tampon sağlayabiliyor. Türkiye’de ise kurumsal güven daha zayıf olduğu için aynı dış şok içeride çok daha sert hissediliyor. Bizde enerji şoku sadece enerji şoku olarak kalmıyor. Kur beklentisine, ücret talebine, fiyatlama davranışına ve siyasi belirsizliğe bağlanıyor.
Şimdi gelelim bugünkü enflasyon verisine. Piyasa beklentisi aylık TÜFE’nin yaklaşık yüzde 1,5 ile yüzde 1,7 arasında gelmesi yönünde. Yıllık enflasyonun ise yüzde 32 civarındaki seyrini koruması bekleniyor. Bazı tahminler yıllık oranın yüzde 32,4’ten yüzde 32,5’e hafifçe yükselebileceğini söylüyor. Ama burada asıl mesele manşet rakam değil. Asıl mesele çekirdek enflasyon, hizmet enflasyonu ve fiyatlama davranışı.
Gıda tarafında sebze ve meyvede düşüş bekleniyor. Bu manşeti aşağı çekebilir. Enerji tarafında motorinde düşüş var, ama benzin, LPG, tüp gaz ve elektrik tarafında sınırlı artışlar da var. Temel mallarda otomobil, beyaz eşya ve elektronikte geçen aya göre daha güçlü artışlar görülüyor. Hizmetler tarafı ise hâlâ katı. İşte vatandaşın yaşadığı enflasyon büyük ölçüde burada. Kira, lokanta, eğitim, sağlık, ulaşım, bakım ve onarım fiyatları kolay kolay geri gelmiyor.
O yüzden saat 10’da veri gelince ben sadece “aylık enflasyon kaç” diye bakmayacağım. Gıda ne olmuş, enerji ne olmuş, çekirdek gösterge ne olmuş, hizmetler ne olmuş, kira kalemi ne olmuş, lokanta ve otel ne olmuş, eğitim ve sağlık ne olmuş, bunlara bakacağım. Çünkü manşet TÜFE bazen insanı yanıltır. Sebze meyve düşer, manşet iyi görünür. Ama çekirdek enflasyon yüksekse, hizmetler inatçıysa, bu ekonomide enflasyon sorunu bitmedi demektir.
Bir başka kritik veri işgücü piyasası. Nisan ayında işsizlik oranı yüzde 8,2’ye çıkmış. Bu oran tek başına çok dramatik görünmeyebilir. Ama işgücüne katılım düşüyor, istihdam oranı düşüyor, istihdam edilen kişi sayısında aylık 356 bin kişilik azalma var. Daha geniş tanımlı atıl işgücü oranı yüzde 30 civarında. Bu şu demek: Dar tanımlı işsizlik düşük görünse bile, insanlar ya iş aramaktan vazgeçiyor ya eksik çalışıyor ya da potansiyel olarak çalışmaya hazır olduğu halde piyasaya dahil olamıyor.
Bugün Türkiye’de asıl mesele sadece iş bulmak da değil. Çalışarak geçinememek. Bir insan çalışıyor ama kirayı ödeyemiyor. Çalışıyor ama kredi kartı borcunu döndüremiyor. Çalışıyor ama çocuğuna yeterli gıda, eğitim, sosyal hayat sağlayamıyor. Bu tabloya sadece yüzde 8,2 işsizlik diye bakarsak ekonominin toplumsal acısını kaçırırız.
Piyasa tarafında ise dolar/TL bu sabah 46 liranın üzerinde. İki yıllık tahvil faizi yüzde 43 civarında. Merkez Bankası fonlama faizi ve gecelik piyasa faizi yüzde 40 civarında. CDS 240 baz puan civarında. Bunlar bize şunu söylüyor: Kur şimdilik kontrollü gidiyor, faiz çok yüksek, risk primi patlamış değil ama ekonomi hâlâ yüksek faiz, yüksek enflasyon ve düşük güven üçgeninde sıkışmış durumda.
Daha da önemlisi sermaye hareketleri. Son haftada yabancıların TL cinsi hisse ve tahvil portföyünde sınırlı çıkış var ama swap kanalından 3,9 milyar dolarlık ciddi bir çıkış hesaplanıyor. Kur açısından daha belirleyici TL cinsi portföy çıkışı 4,1 milyar dolar. Bu çok önemli. Çünkü son dönemde Türkiye’ye gelen yabancı paranın önemli kısmı uzun vadeli fabrika yatırımı değil, kısa vadeli carry trade. Yani yüksek TL faizi almak için gelen, kurun sakin kalacağına inandığı sürece duran, risk görünce de çıkabilen para.
Bu bizi çok hassas bir noktaya getiriyor. Bir ekonomiyi kısa vadeli sıcak parayla idare edebilirsiniz ama dönüştüremezsiniz. Sıcak para kuru bir süre sakinleştirir, rezervleri bir süre rahatlatır, piyasa havasını bir süre yumuşatır. Ama hukuk güvenliği, üretim kapasitesi, teknoloji, eğitim, verimlilik ve kurumsal bağımsızlık olmadan kalıcı refah yaratamazsınız. Türkiye’nin temel sorunu da bu.
Yurt içi yerleşiklerin davranışına baktığımızda döviz mevduatında artış görüyoruz. Özellikle şirketlerin döviz talebinde dikkat çekici artış var. Bu bize şunu gösteriyor: İçeride ekonomik aktörler de kurun geleceği konusunda rahat değil. Şirketler “seçim ne zaman olur, kur ne zaman düzeltilir, faiz ne zaman iner, enflasyon gerçekten düşer mi” sorularını soruyor. Vatandaş da aynı soruyu kendi bütçesiyle soruyor. Döviz alayım mı, altın alayım mı, kredi çekeyim mi, araba alayım mı, bekleyeyim mi?
Tam bu noktada siyaset ekonominin merkezine oturuyor. Türkiye’de artık piyasa aktörleri sadece Merkez Bankası kararına bakmıyor. Mahkeme kararlarına, muhalefete yönelik baskılara, seçim ihtimaline, belediyelere dönük soruşturmalara, siyasi partilerin kurultay süreçlerine, kamu kurumlarının bağımsız olup olmadığına da bakıyor. Bunu açık ve ölçülü söyleyelim: Kurumlara güven zayıfladığında, ekonomide her veri tartışmalı hale gelir. Kurumların bağımsızlığına dair soru işaretleri arttığında, açıklanan enflasyon da, rezerv de, büyüme de, işsizlik de toplumun gözünde tam güven üretmez.
Burada kişilere hakaret etmeden, hukuki sınırlar içinde konuşalım. Türkiye’de yönetim sistemi son yıllarda aşırı merkezileşti. Ekonomi bürokrasisi, veri üreten kurumlar, düzenleyici kurumlar ve yargı üzerindeki siyasi etki tartışması artık sadece muhalefetin meselesi değil, piyasanın da meselesi. Çünkü yatırımcı şunu sorar: Bugün alınan karar teknik mi, siyasi mi? Bugün açıklanan veri ekonominin fotoğrafı mı, yoksa yönetilmesi gereken bir algının parçası mı? Bu soruların varlığı bile başlı başına ekonomik maliyettir.
Son günlerde muhalefet cephesinde yaşanan tartışmalar da bu nedenle piyasayla doğrudan ilgili. Bir siyasi partinin iç işleyişine yönelik mahkeme kararları, kongre tartışmaları, olası bölünme senaryoları, erken seçim beklentisi, bütün bunlar döviz ve faiz piyasasında birikimli etki yaratıyor. İlk gün kur patlamadı diye “ekonomik etkisi yok” diyemeyiz. Bazen kriz hemen ekrana düşmez. Güven azalır, yatırım ertelenir, döviz talebi birikir, şirketler plan yapamaz, vatandaş geleceğe daha tedirgin bakar. Sonra bir gün bakarsınız, küçük gibi görünen riskler büyük bir kur hareketinin zemini olmuş.
Erken seçim tartışmasına gelince, ekonomi açısından bakınca bu yıl seçim ihtimali düşük görünüyor. Çünkü büyüme zayıf, sanayi sıkışık, enflasyon hâlâ yüksek, faiz indirimi alanı sınırlı, enerji fiyatları riskli, siyasi tansiyon ise çok yüksek. Eğer yaz aylarında çok güçlü ara zamlar, emekli ve asgari ücret tarafında olağanüstü adımlar, kredi genişlemesi ve vergi yapılandırmaları gibi bir seçim ekonomisi işaretleri görürsek tablo değişir. Ama şu an görünen, iktidarın mümkün olduğunca enflasyonu patlatmadan, kuru kontrol ederek, yüksek faizle zamanı uzatmaya çalıştığı bir strateji.
Fakat bu stratejinin toplumsal maliyeti ağır. İki yılı aşkın süredir yüksek faiz ve yüksek enflasyon aynı anda yaşanıyor. Bu, ekonomiye uzun süreli antibiyotik vermek gibi. Bazen mikrobu baskılarsınız ama vücudun kendisini de yıpratırsınız. Sanayi üretimi zayıflar, küçük işletmeler zorlanır, krediye erişim pahalılaşır, iflas riski artar, işgücü piyasası soğur, toplumsal destek erir. Bir program teknik olarak sürdürülebilir görünse bile, toplumsal olarak sürdürülemez hale gelebilir.
Burada bir parantez daha açmak istiyorum: Türkiye’de çiftçinin, sanayicinin ve esnafın yaşadığı maliyet baskısını sadece TÜFE ile anlayamayız. Hububat alım fiyatları, mazot, gübre, kredi faizi, kur ve ithal girdi maliyeti birlikte düşünülmeli. Çiftçi açısından bakın: Ürün fiyatı sınırlı artarken gübre, mazot ve finansman maliyeti çok daha hızlı artıyorsa, orada sadece tarımsal gelir sorunu yoktur; gıda enflasyonunun geleceği açısından da risk vardır. Bugün buğday fiyatını baskılarsınız, tüketici enflasyonunu bir süre düşük gösterirsiniz, ama çiftçi üretimden çekilirse yarın daha yüksek gıda enflasyonuyla karşılaşırsınız. Bu yüzden tarım politikası aynı zamanda enflasyon politikasıdır.
Vergi borçları ve yapılandırma tartışmaları da aynı çerçevede okunmalı. Eğer piyasada ödeme zinciri zorlanıyorsa, şirketler vergi borcunu, SGK borcunu, ticari borcunu çevirmekte zorlanıyorsa, devlet bir noktada taksitlendirme, yapılandırma, erteleme gibi araçlara başvurmak zorunda kalır. Ama bunun adı teknik olarak af olmasa bile, bize ekonominin nabzı hakkında bir şey söyler. Demek ki finansman koşulları çok sıkı. Demek ki yüksek faiz sadece talebi soğutmuyor, aynı zamanda bazı işletmelerin nakit akışını da zorluyor. Bu yüzden “faiz yüksek kalsın, enflasyon düşsün” cümlesi tek başına eksik. Evet, enflasyonla mücadele için sıkılık gerekir. Ama sıkılığın maliyeti kime yazılıyor, ona da bakmak gerekir.
Bir de swap hattı söylentileri ve rezerv meselesi var. Zaman zaman “ABD ile swap olur mu, Körfez’den para gelir mi, dış destek sağlanır mı” gibi konuşmalar yapılıyor. Bunlar piyasada ilk bakışta rahatlatıcı gibi görünür. Ama eğer bir ülke sürekli dışarıdan swap hattı, mevduat, rezerv desteği arıyorsa, piyasa şunu da sorar: Neden kendi kurumlarına ve kendi para politikasına güven yeterli değil? Rezerv makyajı ile kalıcı güven aynı şey değildir. Rezerv güçlü olabilir, ama rezervin kalitesi, erişilebilirliği, maliyeti ve hangi politik amaçla kullanıldığı da önemlidir.
Dünya tarafında Endonezya rupisinin rekor düşük seviyelere gerilemesi de bize gelişmekte olan ülkelerin enerji şokuna ne kadar duyarlı olduğunu gösteriyor. Enerji ithalatçısı bir ülkeyseniz, petrol yükseldiğinde sadece cari açık bozulmaz; para biriminiz de baskı altına girer. Bu açıdan Türkiye’nin Endonezya’dan, Filipinler’den, benzer gelişmekte olan ekonomilerden öğreneceği çok şey var. Küresel dolar güçlü, enerji pahalı, sermaye seçici ise, kırılgan ülkelerin hata yapma lüksü azalır.
Medya ve teknoloji tarafında ise Meta ile Avustralya arasındaki haber içerikleri tartışması çok önemli. Dijital platformlar haberden para kazanıyor mu, yerel medya nasıl ayakta kalacak, gazetecilik nasıl finanse edilecek? Bu sadece Avustralya’nın meselesi değil. Türkiye’de de bağımsız medya, bağımsız ekonomi yorumu ve kamusal tartışma giderek daha zor hale geliyor. Büyük platformların algoritmaları, reklam gelirleri ve devlet baskısı arasında bağımsız seslerin ayakta kalması kolay değil. O yüzden bir kez daha söylüyorum: Bu yayını beğenmeniz, paylaşmanız, kanala abone olmanız sadece bir YouTube hareketi değil; bağımsız kamusal tartışmaya küçük ama gerçek bir destektir.
Ukrayna tarafında Zelenskiy’nin Putin’e yüz yüze görüşme çağrısı da dünya ekonomisi açısından izlenmeli. Çünkü savaşlar sadece cephede yaşanmıyor; enerji fiyatında, gıda fiyatında, savunma harcamalarında, bütçe açıklarında ve küresel ticaret yollarında yaşanıyor. Rusya-Ukrayna savaşı uzadıkça Avrupa’nın enerji güvenliği, tahıl piyasaları ve savunma bütçeleri baskı altında kalıyor. Aynı anda Orta Doğu’da kriz yaşanınca dünya ekonomisi iki cepheli jeopolitik enflasyon riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Bütün bunları neden anlatıyorum? Çünkü saat 10’da açıklanacak Türkiye enflasyonu tek başına Türkiye’nin iç meselesi değil. İçeride kurumlara güven tartışması var. Dışarıda enerji ve savaş riski var. Finans piyasalarında sıcak para hassasiyeti var. Reel sektörde yüksek faiz baskısı var. Hane halkında geçim krizi var. Bu tabloyu birlikte okumazsak, enflasyon verisini de yanlış okuruz.
Küresel cephede de tablo sakin değil. SpaceX’in beklenen halka arzı konuşuluyor. Trilyon doları aşan değerlemeler, zarar eden ama geleceğe büyük vaat satan teknoloji şirketleri, yapay zekâ furyası, bize şunu düşündürüyor: Yeni bir üretkenlik devrimi mi yaşıyoruz, yoksa yeni bir finansal balonun içinde miyiz? Muhtemelen ikisi aynı anda yaşanıyor. Teknoloji gerçek, ama fiyatlamalar gerçekliğin önüne geçebilir.
Yapay zekâ şirketlerinin yöneticileri bile artık “gaz pedalı var, fren pedalı yok” diyor. Bu önemli. Çünkü yapay zekâ sadece borsa hissesi değil; işgücü piyasası, eğitim sistemi, kamu yönetimi, medya, dezenformasyon ve demokrasi meselesi. Bir yanda teknoloji şirketleri trilyon dolarlık değerlemelere koşuyor, diğer yanda gençler “ben hangi mesleği seçersem gelecekte işsiz kalmam” diye düşünüyor. Bu da yeni dönemin büyük sınıfsal meselesi.
ABD tarafında Trump yönetiminin kömür yatırımı açıklaması da dikkat çekici. Enerji fiyatları yükselince, iktidarlar kısa vadede ucuz ve yerli görünen kaynaklara dönmek ister. Bu siyaseten anlaşılabilir ama iklim ve uzun vadeli dönüşüm açısından sorunlu. Yani dünyada bir yandan yeşil dönüşüm deniyor, diğer yandan savaş ve enerji şoku geldiğinde kömüre, petrole, eski enerji düzenine geri dönüş yaşanıyor.
Çin ise başka bir oyun kuruyor. İthalatı artırmaya dönük etkinlikler, ticaret ağlarını genişletme, Latin Amerika’dan Avrupa’ya uzanan yeni bağlantılar, Çin’in küresel ekonomide kendi çekim alanını büyütme çabası. Uruguay’ın Çin vatandaşlarına vize muafiyeti açıklaması küçük bir haber gibi görünebilir ama dünya ekonomisinin çok kutuplu hale geldiğini gösteriyor. Türkiye gibi ülkeler için bu hem fırsat hem risk. Fırsat çünkü alternatif pazarlar var. Risk çünkü büyük güçler arasındaki gerilim arttıkça dış finansman ve ticaret kanalları daha kırılgan hale geliyor.
Şimdi bugünkü veri için üç senaryo söyleyeyim. Birinci senaryo: Enflasyon beklentiye yakın gelir. Aylık yüzde 1,5-1,7 bandı. Bu durumda piyasada ilk tepki sınırlı olabilir ama çekirdek enflasyon yüksekse faiz indirimi beklentileri yine temkinli kalır. İkinci senaryo: Enflasyon beklentiden düşük gelir. O zaman kısa vadede “dezenflasyon güçleniyor” havası oluşabilir. Ama hizmetler ve çekirdek yüksekse ben temkinli olurum. Üçüncü senaryo: Enflasyon beklentiden yüksek gelir. Bu durumda faiz indirimi hayalleri ötelenir, kur ve tahvil tarafında baskı artabilir.
Benim kanaatim şu: Türkiye’de enflasyonun kalıcı biçimde düşmesi için sadece sıkı para politikası yetmez. Kurumsal güven gerekir. Veri güvenilirliği gerekir. Hukuk güvenliği gerekir. Üretim ve verimlilik artışı gerekir. Tarımda planlama gerekir. Enerjide dışa bağımlılığı azaltan strateji gerekir. Gelir dağılımını düzelten politikalar gerekir. Aksi halde enflasyonu kâğıt üzerinde düşürürsünüz ama toplumun hissettiği hayat pahalılığını düşüremezsiniz.
Evet sevgili dostlar, şimdi birazdan soru-cevap bölümüne geçeceğim. Sizden ricam, yorumlara aylık enflasyon tahmininizi yazın. Yüzde 1,4 mü, 1,6 mı, 2’nin üstü mü? Ayrıca yayını beğenmeyi unutmayın. Beğeni sayısı arttıkça bu yayın daha fazla kişiye ulaşıyor. Abone değilseniz abone olun. Bağımsız ekonomi konuşabilmek, bu ülkede veriye, akla ve kamusal tartışmaya sahip çıkabilmek için bu kanalın büyümesi çok önemli.
Saat 10’da veriye birlikte bakacağız. Manşete değil, ayrıntıya bakacağız. Çünkü Türkiye’de ekonomi artık sadece rakam okuma işi değil. Rakamın arkasındaki iktidar ilişkisini, kurum kalitesini, sınıfsal maliyeti ve geleceğe dair güven sorununu okuma işi. Şimdi sorularınızı alayım, sonra saat 10’da enflasyon verisini canlı yorumlayalım.
Kaynak notu, yayında okumayın: Günlük bülten verileri, 5 Haziran ekonomi bültenindeki dış ticaret, işgücü, portföy hareketleri ve piyasa göstergeleriyle; siyasi-ekonomi geçişleri de paylaştığınız yayın transkriptleriyle uyumlu biçimde işlendi