Butlan Şoku: Sandık, Hukuk ve Ekonomi Aynı Anda Sarsılıyor
Bu Bölüm Hakkında
22 Mayıs 2026'da CHP kurultayına ilişkin mutlak butlan kararı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin faaliyet izninin iptal edilmesi, Türkiye'de eş anlı bir siyasi ve kurumsal şoka yol açtı. Bu gelişmeler piyasalara anında yansıdı; BIST 100 günlük yüzde 6'nın üzerinde geriledi, 5 yıllık CDS 259 baz puana çıktı ve kamu bankalarının milyarlarca dolarlık döviz satışı yaptığına dair güçlü piyasa tahminleri oluştu. Zaten kırılgan olan makroekonomik zeminde yıllık enflasyon yüzde 32,4'e tırmanmış, sanayi üretimi yıllık bazda daralmış, 12 aylık cari açık 39,7 milyar dolara ulaşmış ve Merkez Bankası rezervleri önemli ölçüde erimekteydi. ABD-İran savaşının yarattığı yüksek petrol fiyatları (Brent yaklaşık 104 dolar) enerji ithalatçısı Türkiye'nin dış dengesini ve enflasyonunu daha da zorlaştırırken politika faizi yüzde 37'de sabit tutulmaya devam etmektedir. Sunum, hukuki güvensizliğin risk primini artırdığını, finansman maliyetlerini yükselttiğini ve nihayetinde faturayı vatandaşa çıkardığını; kalıcı ekonomik istikrarın ancak kurumsal öngörülebilirlik ve siyasi rekabetçi ortamın yeniden tesisiyle mümkün olacağını vurgulamaktadır.
Ele Alınan Konular
- CHP kurultayı butlan kararı ve ekonomik risk primine etkisi
- BIST, CDS, tahvil faizleri ve Merkez Bankası rezerv erozyonu
- Türkiye'nin makroekonomik görünümü: enflasyon, büyüme, bütçe ve cari açık
- Bilgi Üniversitesi'nin kapatılması ve kurumsal güven sorunu
- ABD-İran savaşı, petrol fiyatları ve Türkiye'nin enerji maliyetleri
- Hukuki belirsizlik, risk primi ve finansman maliyeti zinciri
Arkadaşlar merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün 22 Mayıs 2026 Cuma. Normalde bu yayına sadece bir ekonomi yayını diye başlamam gerekirdi. Dolar ne oldu, BIST ne yaptı, Merkez Bankası ne kadar rezerv sattı, swap faizi nereye çıktı, Brent petrol kaç dolar, bunları konuşmam gerekirdi. Konuşacağız. Ama bugün mesele sadece ekonomi değil. Bugün mesele, ekonominin hangi zeminin üzerinde durduğu. Çünkü ekonomi dediğimiz şey sadece para, faiz, kur, borsa değildir. Ekonomi aynı zamanda hukuk güvenidir, kurumların sürekliliğidir, insanların yarın sabah hangi kuralla uyanacağını bilmesidir.
Dün Türkiye çok ağır bir gün yaşadı. CHP kurultayıyla ilgili mutlak butlan kararı çıktı. Bu kararın siyasi ve hukuki boyutunu hukukçular ayrıca tartışacak. Ben bugün bir iktisatçı olarak şunu söylemek istiyorum: Ana muhalefet partisinin iç düzeninin, kurultayının, yönetiminin bu kadar yüksek siyasi sonuç doğuran bir mahkeme kararıyla geriye sarılması, yalnızca parti içi mesele değildir. Bu, ülkenin risk primidir. Bu, yatırımcının da vatandaşın da kafasındaki Türkiye’de yarının kuralı ne olacak sorusudur. Ve bu sorunun cevabı bozulduğunda, ekonomi zaten arkasından gelir.
Bakın dün bunu piyasada gördük. BIST 100 sert düştü. Bankacılık hisseleri sert satış yedi. CDS yükseldi. Tahvil faizleri yukarı gitti. Swap piyasasında stres arttı. Dolar/TL’de büyük bir sıçrama görmedik diye demek ki mesele yok diyemeyiz. Çünkü o sakin görüntü çoğu zaman kendiliğinden oluşmaz. Piyasada kamu bankalarının ya da Merkez Bankası’nın döviz satışı yaptığına dair çok güçlü hesaplar, tahminler, piyasa yorumları var. Kesin rakamı haftalık veriler gelmeden bilemeyiz. Ama tartışılan rakamlar milyarlarca dolar. Burada soru şu: Bir siyasi kararın yarattığı şoku bastırmak için kamu bilançosundan bu kadar güç harcanıyorsa, bunun faturası kime çıkacak? Cevap basit: hepimize.
Bu yüzden bugünün başlığı butlan şoku ama asıl konu daha büyük. Hukuk sarsılırsa ekonomi ne olur? Kurumlar sarsılırsa para ne olur? Sandık, parti, üniversite, mahkeme, Merkez Bankası, hepsi aynı haftada tartışmalı hale gelirse, ekonomik program neye dayanır?
Dün gece bir başka haber daha geldi. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izni Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile kaldırıldı. Yani sadece siyaset alanında değil, yükseköğretim alanında da çok ağır bir karar gördük. Bir üniversiteyi, öğrencileri, akademisyenleri, mezunları, çalışanları, bütün bir kurumsal hafızayı ilgilendiren bir karar. Bunun ekonomiyle ilgisi var mı? Elbette var. Bir ülkede üniversite güvencesi, mülkiyet güvencesi, kurumsal süreklilik güvencesi yoksa, o ülkede beş yıllık, on yıllık yatırım planı yapmak zorlaşır. İnsan sermayesi dediğimiz şey de böyle erir.
Şimdi makro zemine bakalım. Zaten çok kırılgan bir zemindeydik. QNB’nin Mayıs makro görünüm raporunda büyüme için 2026 tahmini yüzde 3 olarak korunuyor ama altına çok ciddi uyarılar konuyor. Martta sanayi üretimi aylık yüzde 0,8, yıllık yüzde 1,1 düşmüş. Yüksek teknoloji dışarıda bırakılınca imalat tarafındaki yıllık düşüş daha da belirgin, yüzde 2,7. Birinci çeyrekte hizmetler ve tüketim ekonomiyi bir miktar taşımış ama sanayi yatay, inşaat zayıf. Yani ekonomi zaten parlak bir üretim hikâyesi yazmıyor.
Bugünkü QNB sabah notu daha da önemli. Mayıs ayında imalat dışı sektörel güven endeksleri perakende dışında düşmüş. Hizmet sektörü güven endeksi yüzde 0,6 düşerek 109’a gerilemiş ve 2021 ortalarından beri en düşük seviyeye gelmiş. İnşaat güveni yüzde 1,7 düşmüş. Perakende güveni aylık olarak yüzde 0,8 artmış ama Nisan-Mayıs ortalaması birinci çeyreğe göre yine aşağıda. QNB bunu açıkça söylüyor: Bu tablo ikinci çeyrek büyümesi için olumsuz sinyal veriyor. Yani dün yaşadığımız siyasi şok, zaten yavaşlama sinyali veren bir ekonominin üzerine geldi.
Enflasyon tarafı da rahat değil. Nisan ayında tüketici enflasyonu aylık yüzde 4,2 geldi, yıllık enflasyon yüzde 30,9’dan yüzde 32,4’e yükseldi. Enerji fiyatları aylık yüzde 14,4 artmış. Doğal gaz, elektrik, motorin, LPG, ulaştırma fiyatları, hepsi ikinci tur etkiler yaratıyor. QNB yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 28,5’ten yüzde 31’e yükseltmiş. Merkez Bankası da kendi ara hedefini 2026 için yüzde 16’dan yüzde 24’e çıkardı, yıl sonu tahminini yüzde 26 olarak verdi. Yani hedefler yukarı revize ediliyor, beklentiler hâlâ yüksek, hanehalkı 12 ay sonrası enflasyonu yüzde 51,6 bekliyor. Şimdi böyle bir ortamda siz bir de hukuk ve siyaset belirsizliği eklerseniz, enflasyonla mücadelede beklenti ayağını nasıl düzelteceksiniz?
Merkez Bankası için de tablo kolay değil. QNB yıl sonuna kadar politika faizinin yüzde 37’de kalmasını, likidite koşullarının sıkı tutulmasını, piyasa faizlerinin uzun süre yüzde 40 civarında seyretmesini bekliyor. Bugünkü piyasa verilerinde USD/TL 45,74 seviyesinde. 5 yıllık CDS 259 baz puana çıkmış. 2 yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 43,83. 10 yıllık tahvil faizi yüzde 35,87. BIST 100 günlük yüzde 6,1, haftalık yüzde 9,8 ekside. 1 aylık swap faizi yüzde 46,79. Bunlar kuru rakam değil. Bunlar şunu söylüyor: Türkiye’de para yeniden pahalılaşıyor, risk yeniden fiyatlanıyor, güven yeniden sorgulanıyor.
Bir de savaş var. ABD-İran hattında barış görüşmeleri var, evet. Bazı olumlu sinyaller de geliyor. Ama petrol hâlâ 100 doların üzerinde. Brent 104 dolar civarında. Hürmüz Boğazı’na ilişkin belirsizlik devam ediyor. Enerji fiyatı yüksek kaldıkça Türkiye’nin cari açığı, bütçe dengesi ve enflasyonu baskı altında kalır. QNB raporu bunu çok net yazıyor: İran savaşı nedeniyle enerji maliyetleri ve hizmet gelirlerindeki muhtemel düşüş cari açığı bu yıl 56 milyar dolara, yani milli gelirin yüzde 3’üne çıkarabilir. Martta cari açık 9,7 milyar dolar olmuş, 12 aylık açık 39,7 milyar dolara yükselmiş. Aynı ay rezervlerde 43,4 milyar dolarlık rekor düşüş yaşanmış. Bu, ekonominin dış şoklara ne kadar hassas olduğunu gösteriyor.
Bütçe tarafı da artık eskisi kadar rahat değil. Nisan ayında merkezi yönetim bütçesi 338,7 milyar TL açık vermiş. QNB yıl sonunda bütçe açığının milli gelirin yüzde 4’üne ulaşmasını bekliyor. Enerji sübvansiyonları, zayıflayan talep yüzünden yavaşlayan vergi gelirleri, deprem harcamaları, sosyal güvenlik transferleri ve faiz yükü aynı anda bütçeye baskı yapıyor. Yani bir seçim ekonomisi yaparız, biraz para dağıtırız, bir şekilde seçime gideriz dediğiniz dünya artık daha pahalı bir dünya. Eskiden kur artışıyla, krediyle, kamu harcamasıyla, biraz büyüme yaratılıyordu. Bugün bunun bedeli daha hızlı enflasyon, daha fazla rezerv kaybı ve daha yüksek faiz olabilir.
O yüzden dün yaşanan gelişmenin bence en kritik siyasi-ekonomik anlamı şu: İktidar eğer rekabetçi bir seçimi normal ekonomik koşullarda kazanamayacağını düşünüyorsa, oyunu başka yerden kurmaya çalışıyor olabilir. Bu sadece benim değil, birçok siyaset bilimcinin ve iktisatçının tartıştığı bir çerçeve. Ekonomi seçim ekonomisine izin vermiyorsa, siyaset seçim öncesi muhalefeti zayıflatma yoluna gidebilir. Butlan meselesi bu yüzden sadece bir dava sonucu değil, Türkiye’de rekabetin zemininin değişmesi meselesi olarak okunuyor.
Ama buradan muhalefete de bir şey söylemek lazım. Bu tablo karşısında mesele sadece kim genel merkeze girecek, kim imza atacak, kim hangi koltukta oturacak meselesi olamaz. Eğer bu karar sadece CHP’nin iç meselesi gibi ele alınırsa hata yapılır. Çünkü mesele CHP’den büyük. Mesele, bir ülkede siyasi meşruiyetin nerede doğduğu meselesi. Sandıkta mı doğar, delegede mi doğar, mahkemede mi doğar, yoksa güç kimdeyse orada mı doğar? Bu soruya verilen cevap ekonominin de kaderini belirler. Çünkü yatırımcı da vatandaş da tam olarak bunu fiyatlar: Bu ülkede kural var mı, yok mu?
Bugün açıklanacak veriler de önemli. TCMB Finansal İstikrar Raporu gelecek. Mayıs ayı sektörel enflasyon beklentileri açıklanacak. Reel sektör güven endeksi ve kapasite kullanım oranı gelecek. Nisan ayı yabancı ziyaretçi sayısı ve nihai dış ticaret verileri yayımlanacak. TCMB ve BDDK haftalık verileri de gelecek. Burada özellikle rezervlere, döviz mevduatına, yabancı portföy hareketlerine ve kredi büyümesine bakacağız. BDDK günlük verilerine göre geçen hafta bireylerin döviz mevduatı 3,3 milyar dolar azalmış, şirketlerde 0,3 milyar dolar artmış. TL krediler haftalık yüzde 0,7 artarken döviz kredileri yüzde 1,2 azalmış. Bunlar bize yerli davranışını, şirketlerin döviz ihtiyacını ve finansal stresin nereye yayıldığını gösterecek.
Küresel taraf da karmaşık. Euro Bölgesi’nde imalat PMI 52,2’den 51,4’e gerilemiş, hizmet PMI 47,6’dan 46,4’e düşmüş. Yani hizmetlerde daralma belirginleşiyor. ABD’de ise imalat PMI 54,5’ten 55,3’e yükselmiş, hizmet PMI 50,9’da kalmış. Amerika daha güçlü görünüyor, Avrupa daha zayıf. ABD 10 yıllık tahvil faizi yüzde 4,56. Bu da Türkiye gibi ülkeler için şu demek: dış finansman hâlâ pahalı. Dünyada para ucuzlamıyor. Böyle bir ortamda içeride hukuk ve siyaset şoku yaratmak, pahalı dış finansmanı daha da pahalılaştırır.
Şimdi burada net konuşalım. Kurun tutulması tek başına başarı değildir. Borsanın düşmesi tek başına felaket değildir. Rezerv satışı bazen kriz anında yapılabilir. Ama sürekli aynı döngüyü yaşıyorsak, yani siyasi kriz çıkıyor, risk primi artıyor, kur baskılanıyor, rezerv satılıyor, faiz yükseliyor, sonra bunun faturası ücretliye, emekliye, esnafa, öğrenciye, kiracıya çıkıyorsa, burada yapısal bir sorun var demektir. Ekonomi yönetimi her seferinde yangın söndürüyor ama yangını çıkaran elektrik tesisatına dokunulmuyor. O elektrik tesisatı da hukuk, kurumlar, siyasi rekabet ve güven meselesidir.
Bugün Türkiye’nin önünde üç yol var. Birincisi, bu kararın yarattığı şoku piyasa operasyonuyla bastırmak. Yani kur sıçramasın, borsa bir yerde dursun, swap sıkılaşsın, gerekirse rezerv satılsın. Bu kısa vadeli pansumandır. İkincisi, seçim ekonomisine dönmek. Kamu harcaması, kredi, ücret artışı, sübvansiyon, vergi düzenlemesiyle topluma kısa vadeli rahatlama vermek. Ama bugünkü enflasyon ve dış finansman koşullarında bu çok pahalıdır. Üçüncüsü ise daha zor ama tek sağlıklı yol: hukuku, kuralları, siyasi rekabeti, kurumsal öngörülebilirliği yeniden inşa etmek. Çünkü ekonomi programı güven olmadan çalışmaz.
Ben bugün karamsarım, bunu saklamayacağım. Çünkü mesele sadece kötü veri değil. Kötü veri düzelir. Enflasyon düşer, kur dengelenir, bütçe toparlanır, cari açık kapanır. Ama insanların ülkede gelecek duygusu kırılırsa, onu onarmak çok daha zordur. Gençler gider. Akademisyenler gider. Sermaye kaçar. Şirketler yatırım erteler. Vatandaş tasarrufunu sisteme emanet etmez. Herkes kendini korumaya çalışır. Ve ekonomi dediğimiz şey, tam da bu kolektif güven dağılınca bozulur.
O yüzden bugünün yayınının ana cümlesi şu: Türkiye’de ekonomi artık sadece ekonomi değildir. Hukuk sarsılırsa, sandık anlamını kaybederse, üniversite güvencesi ortadan kalkarsa, Merkez Bankası’nın rezervi bu siyasi dalgaları bastırmaya harcanırsa, bunun adı sadece piyasa oynaklığı değildir. Bunun adı, kurumsal çözülmenin ekonomik faturasıdır.
Şunu da unutmamak lazım: 19 Mart’tan sonra yaşadığımız piyasa kırılması bize bir prova göstermişti. Siyasi şok geldiğinde ilk tepki borsada satış, kurda baskı, yabancı çıkışı ve rezerv kaybı oluyor. Sonra ekonomi yönetimi gidip dışarıda yatırımcıya program devam ediyor demek zorunda kalıyor. Ama yatırımcı şunu soruyor: Programın sahibi kim? Kurallar yarın değişmeyecek mi? Merkez Bankası siyasi şokları bastırmak için rezerv yakmaya devam edecek mi? Maliye politikası seçim döneminde gevşeyecek mi? Hukuk sistemi ekonomik kararların öngörülebilirliğini sağlayacak mı? Bu sorulara ikna edici cevap veremezseniz, yüksek faiz de tek başına yetmez.
Üstelik Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı devam ediyor. Bankalar borç çevirecek, şirketler borç çevirecek, Hazine borçlanacak, turizm geliri gelecek mi diye bakılacak, enerji faturası ödenecek. Küresel piyasada ABD 10 yıllığı yüzde 4,5’in üzerindeyken, yani risksiz dolar faizi zaten yüksekken, Türkiye’nin daha düşük risk primiyle finansman bulması ancak güvenle mümkün olur. Güven yoksa daha yüksek faiz istenir. Daha yüksek faiz de yatırımın, istihdamın ve bütçenin üzerine yük bindirir. Bu çok basit bir zincir: hukuk belirsizliği risk primini artırır, risk primi finansman maliyetini artırır, finansman maliyeti büyümeyi ve bütçeyi bozar, bunun faturası da vatandaşa çıkar.
Burada piyasa ne derse desin demek içimden geçiyor, çünkü mesele gerçekten piyasadan büyük. Ama piyasanın tepkisi yine de önemli, çünkü piyasa dediğimiz şey sonunda emeklinin maaşına, öğrencinin bursuna, KOBİ’nin kredisine, kiracının sözleşmesine ve işsizin iş bulma ihtimaline bağlanıyor. BIST düşmüş, CDS artmış, swap yükselmiş diye üzülmüyoruz sadece. Bunlar toplumun ödeyeceği maliyetin erken göstergeleri olduğu için ciddiye alıyoruz.
Bilgi Üniversitesi meselesini de bu çerçevede düşünmek lazım. Türkiye yıllardır beyin göçünden şikâyet ediyor. Gençler gidiyor, akademisyenler gidiyor, nitelikli emek gidiyor diyoruz. Peki bir gecede bir üniversitenin faaliyet izni kaldırılabiliyorsa, bu gençlere, akademisyenlere, yabancı öğrencilere, uluslararası ortaklıklara nasıl bir mesaj verir? Mesaj şudur: Kurumsal hayat güvencede değil. Bu mesajın ekonomik maliyeti hemen bir borsa ekranında görünmeyebilir ama uzun vadede üretkenliği, eğitimi ve ülkenin entelektüel sermayesini aşındırır. Bir ülke yalnızca fabrikayla büyümez; üniversiteyle, hukukla, bilgiyle, güvenle büyür.
Savaş tarafında da aynı şey geçerli. Eğer ABD-İran görüşmeleri olumlu sonuçlanırsa petrol bir miktar gevşeyebilir, risk iştahı toparlanabilir. Ama Hürmüz’de tam normalleşme gecikirse, enerji ve taşımacılık maliyetleri yüksek kalır. Türkiye gibi enerji ithalatçısı bir ülke için bu doğrudan cari açık, enflasyon ve bütçe sübvansiyonu demek. Bu yüzden savaş biter mi sorusu Türkiye’de sadece dış politika sorusu değildir. Bu, mutfak enflasyonu, motorin fiyatı, cari açık ve Merkez Bankası rezervi sorusudur.
Bir de erken seçim ya da baskın seçim ihtimali var. Ben tarih vermem, kesin konuşmam. Ama şunu söyleyebilirim: Ekonomi ne kadar sıkışırsa, siyasetin normal rekabet alanı o kadar daralıyor. Eğer iktidar ekonomiyi genişleterek, refah dağıtarak, ücretleri artırarak seçim kazanma alanını sınırlı görüyorsa, muhalefeti zayıflatma, gündemi dağıtma, kurumsal zemini oynatma eğilimi güçlenebilir. Bu da ekonomiyi daha da bozar. Yani siyaset ekonomiyi bozar, bozulan ekonomi daha sert siyaseti çağırır. Kısır döngü tam burada başlıyor.
Bu yüzden ben bugünkü yayında soğukkanlı ama çok net konuşacağım. Ekonomiyi siyasetten ayrı anlatmayacağım. Çünkü Türkiye’de artık her kur hareketinin, her faiz artışının, her rezerv kaybının arkasında yalnızca teknik bir karar değil, kurumsal bir hikâye var. Bu hikâye düzelmeden kalıcı ekonomik istikrar gelmez. Kısa vadede müdahale edilir, ekran sakinleştirilir, kur tutulur; ama güven kırıldıysa toplumun hafızası bunu kaydeder.
Şimdi birlikte verileri tek tek açalım. Doları, BIST’i, rezervi, swapı, CDS’i, QNB raporunu, bugünkü veri takvimini, savaş ve petrol riskini konuşalım. Ama bunların hepsinin üzerinde şu soruyu aklımızda tutalım: Bir ülke kurallarına güveni kaybederse, parasına güveni nasıl koruyacak? Bence bugünün en büyük ekonomik sorusu budur.