CANLI | Petrol Düştü, Borsa Coştu: İran Anlaşması Tuzak mı?
Bu Bölüm Hakkında
ABD-İran mutabakatının ardından petrol, altın, dolar ve hisse senetlerinde görülen hızlı fiyatlamalar bu bölümün merkezinde yer alıyor. Hürmüz Boğazı, navlun ve sigorta kanalları üzerinden petrol düşüşünün neden tek başına kalıcı bir rahatlama anlamına gelmediği anlatılıyor. Fed’in daha şahin dili, küresel faiz farkları ve Türkiye’ye yönelen portföy akımları birlikte okunuyor. Yayının sonunda yapay zekâ yatırımlarının çip, enerji ve veri merkezi maliyetleri üzerinden yeni bir enflasyon baskısı yaratabileceği vurgulanıyor.
Ele Alınan Konular
- ABD-İran mutabakatının piyasalara etkisi
- Hürmüz Boğazı ve petrol arzı
- Fed’in şahinleşen para politikası
- Altın, dolar ve risk iştahı dengesi
- Türkiye’ye portföy girişleri ve TL görünümü
- Yapay zekâ yatırımlarının maliyet enflasyonu
Merhaba, hoş geldiniz. Bugün piyasaların bize anlattığı hikâye ilk bakışta çok basit görünüyor: savaş riski azaldı, petrol düştü, borsalar rahatladı. Fakat ben bugün bu basit hikâyenin biraz altına bakmak istiyorum. Çünkü piyasa bazen en tehlikeli dönemine tam da herkes rahatladığında girer. Bugünkü yayının ana sorusu şu: Gerçekten küresel ekonomi için yeni bir rahatlama dönemine mi giriyoruz, yoksa petrol fiyatındaki düşüş ve borsa rallisi bize geçici bir bahar havası mı satıyor?
Önce büyük resimle başlayalım. ABD ile İran arasında imzalandığı açıklanan mutabakat, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve ateşkesin uzatılması ihtimaliyle küresel piyasalarda ciddi bir rahatlama yarattı. Hürmüz dediğimiz yer sıradan bir deniz geçidi değil. Normal zamanlarda dünya petrol akışının yaklaşık beşte biri buradan geçiyor. Dolayısıyla burada yaşanan her tıkanma sadece petrol fiyatı demek değil; navlun demek, sigorta primi demek, gıda fiyatı demek, gelişmekte olan ülkelerde döviz baskısı demek, hatta bazı ülkelerde bütçe dengesi demek. Yani Hürmüz açıldı mı sorusu, aslında küresel enflasyonun tansiyonu düşecek mi sorusudur.
Piyasalar şimdilik bu soruya evet cevabı vermek istiyor. Brent petrol 79 dolar civarında seyrediyor. Daha önce savaş primiyle yukarı çıkan petrol fiyatı, anlaşma haberleriyle geri geldi. ABD borsalarında S&P 500 dün yüzde 1.1 yükseldi. Teknoloji hisseleri de yarı iletkenler öncülüğünde güçlü kaldı. Dolar ise Fed’in daha şahin mesajlarıyla güçleniyor. Euro dolar paritesi bu sabah 1.14 civarında. Ons altın ise 4120 dolar seviyelerine kadar geriledi. Bu tabloyu tek cümleyle özetlersek: jeopolitik risk azalınca petrol ve altın gevşiyor, risk iştahı yükseliyor; ama Fed yüzünden dolar güçlü kalıyor.
Fakat burada hemen bir fren yapalım. Petrol fiyatının düşmesi, petrol sorununun çözüldüğü anlamına gelmez. Hürmüz’de gemi trafiğinin normale dönmesi zaman alır. Boğazın teorik olarak açılması başka şeydir, tankerlerin sigorta şirketleri tarafından güvenli görülmesi başka şeydir. Mayın temizliği, güvenli rota, savaş hasarı, limanlardaki yığılma, tankerlerin bekleme süresi, hepsi fiyatın içine gecikmeli girer. Yani petrol fiyatı bugün düşebilir ama lojistik maliyetler yarın hemen düşmeyebilir. Bu da enflasyonun neden inatçı olduğunu gösteren güzel bir örnek.
Burada anlaşmanın siyasi ekonomi tarafı da çok önemli. Bu sadece petrol anlaşması değil, Orta Doğu’da güç dengesinin yeniden yazılması ihtimali. Eğer bu mutabakat kalıcı hale gelirse, İran uluslararası sistemde yeniden meşruiyet kazanabilir, petrol gelirlerine daha rahat ulaşabilir ve bölgesel ağırlığını koruyabilir. İsrail açısından bu durum stratejik bir geri adım gibi okunuyor; Körfez ülkeleri açısından ise Amerika’nın güvenlik şemsiyesine dair soru işaretlerini artırıyor. Yani piyasa petrol fiyatına bakıp rahatlıyor, ama bölgesel aktörler aynı tabloya bakıp yeni bir güç dengesi görüyor. Ekonomi ile jeopolitik burada ayrışıyor: yatırımcı fiyatın düşmesine seviniyor, devletler ise yeni oyunun kurallarını anlamaya çalışıyor.
Trump tarafı bu tabloyu elbette siyasi olarak kullanıyor. Petrol akıyor, borsalar coşuyor, fiyatlar düşüyor mesajı veriliyor. Ama ekonomide borsa ile halkın yaşadığı hayat aynı şey değildir. Borsa rekor kırarken markette fiyatlar hâlâ yüksek olabilir. Petrol gerilerken benzin fiyatı eski seviyesine hemen dönmeyebilir. Çünkü şirketler maliyetleri yukarı gelirken hızlı yansıtır, aşağı gelirken daha yavaş indirir. Buna iktisatta asimetrik fiyat geçişkenliği deriz. Benzin pompası roket gibi çıkar, tüy gibi iner denir ya; tam olarak o mesele.
Altın tarafında da benzer bir ayrıntı var. Ons altının düşmesi, altın hikâyesinin bittiği anlamına gelmez. Kısa vadede jeopolitik risk azalınca güvenli liman talebi zayıflar, dolar güçlenince altın baskılanır. Ama orta vadede merkez bankalarının rezerv tercihleri, kamu borcu, jeopolitik güvensizlik ve reel faiz beklentileri altın için hâlâ önemli. Yani altın bugün düşüyor diye yapısal güven arayışı bitti diyemeyiz. Sadece piyasadaki panik primi çözülüyor diyebiliriz.
Bugünün ikinci büyük konusu Fed. Dünkü bültende de vardı: Kevin Warsh başkanlığındaki ilk Fed toplantısında politika faizi yüzde 3.50-3.75 aralığında sabit tutuldu. Burada asıl haber faizin sabit kalması değil. Asıl haber, Fed’in konuşma biçimini değiştirmesi. Metin sadeleşti, geleceğe dair yönlendirme azaltıldı. Yani Fed şunu söylüyor: ben artık piyasaya fazla söz vermeyeceğim, veriye bakacağım, gerekirse yön değiştireceğim. Bu, ilk bakışta teknik bir iletişim değişikliği gibi durabilir. Ama aslında yeni bir dönemin işareti.
Warsh döneminde Fed, Powell dönemine göre daha az rehberlik eden, daha fazla belirsizlik bırakan bir merkez bankasına dönüşebilir. Bu ne demek? Piyasa artık Fed’in elinden tutularak yürümeyecek. Her veri açıklamasında faiz beklentisi daha sert hareket edebilir. Ayrıca projeksiyonlarda önemli bir değişim var. Mart ayında üyelerin medyan tahmini 2026’da bir faiz indirimine işaret ederken, şimdi tablo faiz artırımına dönmüş durumda. Çekirdek enflasyon beklentisi de yüzde 2.7’den yüzde 3.6’ya çıkmış. Bu çok önemli. Çünkü piyasa petrol düşüyor diye rahatlamak isterken, Fed enflasyon hâlâ hedefin üzerinde ve ben gevşemeye hazır değilim diyor.
Burada çok kritik bir çelişki var. Jeopolitik rahatlama kısa vadede piyasa dostu. Ama Fed’in şahinleşmesi orta vadede riskli varlıklar için baskı. Yani piyasalar bir yandan İran anlaşmasını satın alıyor, diğer yandan daha yüksek faiz ihtimalini sindirmeye çalışıyor. Bunu şöyle düşünün: arabada gaz ve fren aynı anda basılıyor. Gaz pedalı petrolün düşmesi ve savaş riskinin azalması. Fren pedalı ise Fed’in daha sıkı para politikası.
Bu noktada izleyici olarak şuna dikkat etmek lazım: piyasa ekranında aynı anda birbirine zıt görünen hareketler olabilir ve bunların hepsi kendi içinde mantıklı olabilir. Mesela petrol düşerken dolar güçlenebilir. Normalde petrol düşüşü risk iştahını artırır ve doların bir kısmını baskılayabilir. Ama eğer aynı anda Fed daha şahinleşiyorsa, dolar yine değer kazanabilir. Japonya ve Güney Kore borsalarının rekor seviyeleri test etmesi de yalnızca barış iyimserliğiyle açıklanamaz; teknoloji ve çip döngüsü de orada devrede. Buna karşılık Japon yeninin zayıf kalması, bize şunu gösteriyor: piyasa sadece büyümeye değil, faiz farkına da bakıyor. Küresel para bugün çok pragmatik davranıyor. Nerede yüksek getiri, nerede hikâye, nerede likidite varsa oraya gidiyor; ama bu paranın duygusal sadakati yok.
Türkiye’de de aynı mantık geçerli. Yabancı yatırımcı tahvile ve swap kanalına geliyorsa bu Türkiye’ye âşık olduğu için değil; getiri, kur oynaklığı ve politika sürekliliği hesabı yaptığı için geliyor. Bu kötü bir şey mi? Hayır, finansman açısından iyi. Ama bunu kalıcı refah artışıyla karıştırmamak gerekir. Kalıcı refah için verimlilik, hukuk, eğitim, teknoloji, rekabet ve kurum kalitesi gerekir. Sıcak para nefes aldırır; üretken yatırım ise yürütür.
Üçüncü hikâye ise bence daha az konuşuluyor ama çok daha yapısal: yapay zekâ artık sadece teknoloji hisselerini uçuran bir hikâye değil, aynı zamanda yeni bir maliyet şoku hikâyesi. Apple tarafında gelen açıklamalar bu yüzden önemli. Yapay zekâ veri merkezlerinin bellek çiplerine, depolama birimlerine ve yüksek bant genişlikli hafızaya talebi patlatması, tüketici elektroniğinde maliyetleri yukarı itiyor. Apple’ın fiyat artışlarının kaçınılmaz olduğunu söylemesi, bize şunu gösteriyor: yapay zekâ devrimi bedava gelmiyor.
Hep şunu konuştuk: yapay zekâ verimliliği artıracak mı, işleri yok edecek mi, şirket kârlarını büyütecek mi? Ama daha az konuşulan taraf şu: yapay zekâ çok büyük bir fiziksel altyapı talebi yaratıyor. Çip, elektrik, veri merkezi, soğutma, bakır, enerji şebekesi, su kullanımı. Bunların hepsi maliyet. Eğer AI yatırımları tüketici ürünlerinin fiyatını artırmaya başlıyorsa, o zaman karşımızda ilginç bir paradoks var. Verimlilik vaadi taşıyan teknoloji, kısa vadede enflasyonist bir arz baskısı yaratabilir.
SpaceX hikâyesi de bu çerçevede okunmalı. Şirketin halka arz sonrası çılgın yükselişinin ardından hisselerde gerileme gördük. Hâlâ arz fiyatının üzerinde ama ilk coşku bir miktar sönüyor. Bu bize yeni piyasa psikolojisini anlatıyor: yatırımcı artık sadece roket, uydu, yapay zekâ, gelecek gibi büyük kelimelere para vermiyor; aynı zamanda bu büyümenin finansmanını da soruyor. Eğer bir şirket devasa AI yatırımı yapacaksa, bunun borçlanması, sermaye ihtiyacı, kârlılığı ve nakit akışı da konuşulmak zorunda.
Şimdi Türkiye’ye gelelim. Türkiye tarafında iki günlük bültenler bize çok net bir tablo sunuyor: ekonomi yavaşlıyor ama finansal akımlar TL lehine kalmaya çalışıyor. Dünkü bültende hizmet ve inşaat üretiminden bahsediliyordu. Hizmet üretim endeksi Nisan ayında aylık yüzde 0.6 gerilemiş, yıllık yüzde 2.2 artmıştı. İnşaat üretimi aylık yüzde 0.7, yıllık yüzde 2.1 artmış görünse de çeyreklik bazda daralma devam ediyor. Sanayi üretiminde savunma sanayi kaynaklı oynak ve güçlü bir görüntü vardı; ama altın hariç perakende satışlar ve kartlı harcamalardaki yataylaşma tüketimde ivme kaybına işaret ediyor.
Bugünkü PPK özeti de bunu teyit ediyor. Merkez Bankası, iktisadi faaliyetin yavaşlamaya devam ettiğini söylüyor. İkinci çeyrek öncü göstergeleri iç talepteki zayıf seyrin sürdüğüne işaret ediyor. Bu cümle çok önemli. Çünkü Türkiye’de dezenflasyon programının en kritik kanalı iç talebin soğuması. Eğer iç talep yavaşlamazsa, hizmet enflasyonu ve fiyatlama davranışı kolay kolay kırılmaz. Ama iç talep fazla sert yavaşlarsa bu kez büyüme, istihdam, şirket bilançoları ve kredi geri ödemeleri tarafında sorun çıkar.
Merkez Bankası Haziran ayında enflasyonun ana eğilimindeki düşüşün süreceğini öngörüyor. Hizmet enflasyonunda yavaşlama, kiralarda görece sakinleşme, giyimde mevsimsel artışın bitmesi, sebze fiyatlarında düşüş ve işlenmiş gıdada daha ılımlı artış bekleniyor. Enerji tarafında ise ilginç bir denge var: elektrik ve doğal gaz fiyatları artıyor, ama akaryakıt fiyatlarındaki düşüş bunu kısmen dengeliyor. Yani Türkiye’de enflasyon açısından petrol düşüşü iyi haber; ama kur, yönetilen fiyatlar ve hizmet katılığı nedeniyle tek başına mucize yaratmaz.
Konut verisi de ilginç. Mayıs ayında toplam konut satışları yıllık yüzde 31.2 azalarak 93.3 bin adede düşmüş. Fakat burada bayram etkisi var; bu yüzden mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış veriye bakmak daha doğru. Arındırılmış olarak satışlar aylık yüzde 1.4 düşüyor. Buna rağmen seviye tarihsel ortalamanın üzerinde. Yani konut piyasası çökmüyor, ama yılbaşından bu yana ılımlı bir yavaşlama eğilimi gösteriyor. Reel konut fiyatlarında da ılımlı gerileme var. Bu tablo, Türkiye’de varlık fiyatlarının nominal olarak güçlü görünmesine rağmen reel olarak daha dengeli bir sürece girdiğini anlatıyor.
Portföy akımlarında ise tablo daha karmaşık ama dikkat çekici. 12 Haziran haftasında yabancı yatırımcıların hisse senedi portföyü 0.1 milyar dolar azalırken, devlet tahvili portföyü 0.5 milyar dolar artmış. Swap kanalından ise 1.3 milyar dolar giriş hesaplanıyor. Toplam yabancı portföy girişi 2.1 milyar dolar, TL cinsi portföy girişi ise 1.7 milyar dolar olarak görülüyor. Bu neden önemli? Çünkü TL’nin dayanıklılığı sadece yerli yatırımcının döviz satmasıyla değil, yabancının carry trade iştahıyla da ilişkili.
Ama carry trade dediğimiz şey dost gibi görünen çok nazlı bir misafirdir. Yüksek faiz sever, düşük oynaklık sever, Merkez Bankası’nın kararlılığını sever, jeopolitik sakinliği sever. Ama risk görünce de hızlı çıkar. Bu yüzden Türkiye açısından petrolün düşmesi, CDS’in 219 baz puan civarında kalması ve yabancı girişinin devam etmesi olumlu. Fakat Fed daha şahinleşirse, dolar küresel olarak güçlenirse, gelişmekte olan ülkelere gelen carry trade iştahı da test edilir.
Rezerv tarafındaki ayrıntı da önemli. Dünkü tahminlerde brüt rezervde düşüş, büyük ölçüde altın fiyatlarındaki gerileme ve bankaların Merkez Bankası’nda tuttuğu döviz miktarındaki azalışla ilişkilendiriliyordu. Net rezerv ve swap hariç net rezervde sınırlı düşüş hesaplanıyordu. Bu ne demek? Rezerv rakamını tek başına okumamak lazım. Brüt rezerv, altın fiyatından ve zorunlu karşılıklardan etkilenebilir. Swap hariç net rezerv ise Merkez Bankası’nın manevra alanını daha iyi gösterir. Türkiye’de kur istikrarının arkasında sadece faiz değil, rezerv kompozisyonu ve beklenti yönetimi de var.
Yurt içi yerleşiklerin döviz tarafında ise farklı bir davranış görüyoruz. Gerçek kişilerde döviz mevduatı azalırken, şirketlerde artış var. Ayrıca döviz cinsi emeklilik ve yatırım fonu portföylerinde düşüş görülüyor. Toplamda yurt içi yerleşiklerin döviz ve dövize endeksli varlıkları 0.9 milyar dolar gerilemiş. Bu, TL açısından destekleyici. Ama bunu kalıcı bir ters dolarizasyon diye okumak için erken. Çünkü Türkiye’de döviz talebi sadece faizle değil, güvenle, beklentiyle, geçmiş hafızayla ve politik risk algısıyla belirlenir.
Bugün veri takviminde yurt içinde Haziran ayı reel sektör güven endeksi ve kapasite kullanım oranı var. Reel sektör güveni Mart ve Nisan’daki sert düşüşten sonra 101 seviyesine toparlanmıştı. Kapasite kullanım oranı da yüzde 74.1 ile yatay seyretmişti. Ben bu iki veriye özellikle bakarım. Çünkü bunlar şirketlerin geleceğe dair iştahını gösterir. Sadece tüketici değil, üretici de frene basıyorsa, büyüme tarafında soğuma daha belirgin hale gelir.
Dışarıda ise ABD işgücü, Fed fiyatlaması, petrol sevkiyatı ve doların seyri önemli olacak. Ayrıca Çin tarafını da gözden kaçırmamak lazım. Çin bir yandan finansal açılım, Şanghay’ı RMB varlık tahsisi merkezi yapma ve offshore yuan piyasasını geliştirme hamleleriyle küresel finans mimarisinde daha büyük rol istiyor. Diğer yandan iç talep, yerel yönetim gelirleri, emlak krizinin tortusu ve borçluluk baskısı devam ediyor. Dünya Kupası gibi büyük organizasyonlarda Çinli firmaların dijital altyapıdan akıllı üretime kadar görünür hale gelmesi de şunu anlatıyor: Çin artık sadece ucuz imalat ülkesi değil, standart koymaya çalışan bir teknoloji tedarikçisi.
Küba’nın piyasa reformlarına yönelmesi, Brexit’in İngiltere ekonomisine maliyeti ve Hindistan’daki nakit transferleri de aynı büyük hikâyenin parçaları. Küba tarafında Komünist Parti’nin özel girişime, yabancı yatırıma, hatta özel bankacılığa kapı aralaması sembolik olarak çok güçlü. Çünkü bir ülke ideolojik olarak ne kadar kapalı olursa olsun, üretim yapamıyorsa, döviz kazanamıyorsa, bürokrasi ekonomiyi kilitliyorsa sonunda reform baskısı gelir. İngiltere’de Brexit tartışması bize tersinden aynı şeyi söylüyor: piyasaları küçültmenin, ticaret bariyerlerini artırmanın ve belirsizlik yaratmanın görünmez maliyeti zamanla büyür. Hindistan ise çok hızlı büyürken bile milyonlarca haneyi nakit transferleriyle desteklemek zorunda kalıyor. Bu da büyümenin tek başına sosyal güvence yaratmadığını gösteriyor.
Bu üç örneği Türkiye ile birlikte düşününce ilginç bir sonuç çıkıyor. Artık devletlerin önündeki soru, piyasa mı devlet mi gibi eski ve kaba bir soru değil. Asıl soru şu: Devlet piyasayı boğmadan nasıl düzenleyecek, piyasayı tamamen serbest bırakmadan toplumsal çöküşü nasıl önleyecek? Küba bunu geç fark ediyor. İngiltere ticaret kopuşunun maliyetini tartışıyor. Hindistan nakit transferlerinin sürdürülebilirliğini sorguluyor. Türkiye ise yüksek enflasyonu düşürürken büyümeyi ve finansal istikrarı aynı anda korumaya çalışıyor.
Yani dünya ekonomisinde ortak tema şu: büyüme var ama kırılgan; teknoloji var ama pahalı; jeopolitik rahatlama var ama kalıcı mı belirsiz; piyasa coşkusu var ama merkez bankaları hâlâ frende. O yüzden bugünkü yayının ana sonucu şu: petrolün düşmesine sevinelim ama bunu yeni bir ucuzluk çağı başladı diye okumayalım. Borsaların yükselmesini izleyelim ama borsanın ekonomi olmadığını unutmayalım. Fed’in faiz sabit tutmasını gevşeme sinyali sanmayalım; çünkü alt metin daha şahin.
Türkiye’de TL’ye gelen ilgiyi önemseyelim ama bunun büyük ölçüde yüksek faiz, düşük oynaklık ve kontrollü beklenti üzerine kurulu olduğunu görelim. Yapay zekâ hisselerine bakarken de sadece gelecek vaadini değil, bu geleceğin enerji, çip ve sermaye maliyetini de konuşalım. Çünkü yeni ekonominin en ilginç tarafı şu: dijitalleşme ne kadar artarsa artsın, arkasında çok fiziksel bir dünya var. Petrol geçişleri, bakır kablolar, elektrik şebekeleri, çip fabrikaları, veri merkezleri ve limanlar hâlâ belirleyici.
Kapanışta şunu söyleyeyim: piyasa bazen haber başlıklarını fiyatlar, ekonomi ise ayrıntıları yaşar. Haber başlığı bugün rahatlama. Ayrıntı ise hâlâ yüksek faiz, hâlâ pahalı teknoloji, hâlâ kırılgan lojistik, hâlâ zayıflayan iç talep ve hâlâ güven meselesi. Benim bugünkü okumam bu: dünya birkaç gündür rahat bir nefes aldı, ama nefes almak iyileşmek değildir. Şimdi sorumuz şu olmalı: Bu rahatlama kalıcı bir dengelenmeye mi dönüşecek, yoksa bir sonraki şoktan önce piyasaların kendini kandırdığı kısa bir ara mı olacak?
Şimdi isterseniz soru-cevap kısmına geçelim. Dolar, altın, petrol, borsa, konut piyasası, Merkez Bankası ve Fed tarafında sorularınızı alayım. Her zamanki gibi tekrar hatırlatayım: burada konuştuklarımız yatırım tavsiyesi değil, ekonomik gelişmeleri anlamaya dönük genel değerlendirmelerdir.