Geçinemiyoruz Ama Harcıyoruz: Türkiye Ekonomisinin En Tuhaf Çelişkisi
Bu Bölüm Hakkında
Türkiye ekonomisi, fiyat artışları ve geçim sıkıntısına rağmen perakende satışların güçlü kalmaya devam ettiği tuhaf bir tüketim paradoksuyla yüzleşiyor. QNB verilerine göre Mart ayında perakende ticaret hacim endeksi aylık yüzde 2,6 artarken sanayi üretimi yıllık yüzde 1,1 geriledi; bu ayrışma tüketimin zenginleşmeden değil, enflasyonist ortamda hayatta kalma güdüsüyle sürdürüldüğüne işaret ediyor. Hanehalkları aynı harcama miktarını korurken ürün kalitesini düşürüyor, taksit sayısını artırıyor ve tasarrufları hızla tüketiyor; bu da makro verideki canlılığın arkasında derin bir refah kaybını gizliyor. Krediler dirençli seyrini korusa da kompozisyon değişiyor: tüketici kredileri gerilerken TL ticari krediler öne çıkıyor ve bunların büyük bölümünün yatırım yerine işletme sermayesi ihtiyacını karşıladığı düşünülüyor. ABD'de çekirdek enflasyonun yüzde 2,8'e yükselmesi ve küresel faizlerin yüksek seyretmesi, Türkiye'nin cari açık ve kur istikrarı konusundaki zorluklarını daha da derinleştiriyor.
Ele Alınan Konular
- Türkiye'de tüketim paradoksu ve enflasyonist harcama davranışı
- Perakende satış verileri ile sanayi üretimi arasındaki ayrışma
- Kredi büyümesinin kompozisyonu ve ticari kredi ağırlığı
- Cari açık dinamikleri ve TCMB rezervlerindeki gelişmeler
- ABD enflasyonu ve küresel faizlerin Türkiye'ye yansımaları
- Gelir dağılımı ve orta sınıfın tüketim kalitesindeki bozulma
Herkese günaydın. Bugün 13 Mayıs 2026 Çarşamba. Kayıt Dışı İktisat’ta bugün savaş, petrol, altın başlıklarından biraz uzaklaşıp bence Türkiye ekonomisinin en tuhaf, en gündelik, en yakıcı çelişkisini konuşacağız: Geçinemiyoruz ama harcıyoruz. Fiyatlar uçuyor, herkes pazarda, markette, kirada, faturada, okul masrafında, kredi kartı ekstresinde zorlanıyor. Ama veriye baktığımızda başka bir şey görüyoruz. Perakende satışlar hâlâ güçlü. Kredi kullanımı tamamen çökmüş değil. İç talep direniyor. Peki bu nasıl oluyor?
Bugünün sorusu şu: Türkiye’de tüketim gerçekten canlı mı, yoksa insanlar artık refah için değil, ayakta kalmak için mi harcıyor? Bu ikisi aynı şey değil. Bir ekonomide alışverişin devam etmesi her zaman iyi haber değildir. Bazen güçlü tüketim, güçlü gelir demektir. Ama bazen de yüksek fiyatlardan kaçma davranışı, stoklama, kredi kartıyla zaman satın alma, borcu borçla çevirme ve “bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” psikolojisi demektir. Bugün QNB’nin dün ve bu sabah yayımladığı bültenlerdeki verileri bu gözle okuyacağız.
Önce dünkü bültenle başlayalım. Mart ayında perakende ticaret hacim endeksi aylık bazda yüzde 2,6 artıyor. Saat ve mücevher hariç baktığımızda, yani altın talebinin oynak etkisini dışarıda bıraktığımızda bile artış yüzde 0,9. Daha önemlisi, 2026’nın ilk çeyreğinde altın hariç perakende satış hacmi bir önceki çeyreğe göre yüzde 3,1 artmış durumda. Yıllık bazda da perakende satış hacmi yüzde 21,2, altın hariç endeks yüzde 12,7 artıyor. Bu çok güçlü bir tablo.
Ama burada hemen şunu soralım: Madem herkes zorlanıyor, bu satışlar nereden geliyor? Cevap tek boyutlu değil. Birincisi, enflasyonist ekonomilerde hanehalkı bazen satın almayı ertelemez, tam tersine öne çeker. Çünkü fiyatların artacağına inanıyorsa, “ihtiyacım var ama beklersem daha pahalı olacak” der. İkincisi, tüketimin bir kısmı artık keyfi tüketim değil, zorunlu tüketimdir. Gıda, temizlik, ulaşım, çocuk masrafı, sağlık, kira dışındaki gündelik ihtiyaçlar. Bunları kısmak kolay değildir. Üçüncüsü, kredi kartı ekonomisi var. Gelir bugün yetmediğinde, harcama yarının gelirine yazılıyor.
Fakat QNB bülteninin çok önemli bir uyarısı var. Enflasyondan arındırılmış kartlı harcama verileri, perakende satışların aksine son dönemde biraz yavaşlama gösteriyor. Nisan ayında da bir miktar düşüş var. Bu ne demek? İlk çeyrekte tüketim güçlü görünmüş olabilir ama ikinci çeyrekte hız kesme ihtimali var. Yani ekonomide hâlâ canlı görünen tüketim cephesinin altında yorgunluk birikiyor olabilir.
Burada kritik ayrım şu: Tüketim bitmedi diye hanehalkı rahatlamış olmuyor. Türkiye’de uzun zamandır insanlar tüketimi kısmaktan önce tasarrufu bitiriyor, sonra borçlanıyor, sonra tüketimin kalitesini düşürüyor. Aynı market arabası doluyor gibi görünebilir ama içine giren ürün değişiyor. Marka değişiyor, gramaj küçülüyor, et azalıyor, taksit artıyor, kredi kartı asgari ödemesi büyüyor. Yani makro veri bize “satış var” diyor; gündelik hayat bize “refah yok” diyor. İşte bugünkü tüketim paradoksu tam olarak bu.
Şimdi işin diğer tarafına bakalım: üretim. Dünkü bültende sanayi üretimi endeksinin Mart ayında yıllık bazda yüzde 1,1 azaldığı hatırlatılıyor. İlk çeyrek ortalaması da 2025’in son çeyreğine kıyasla büyük ölçüde yatay. Yani tüketim güçlü, sanayi zayıf. Bu ayrışma Türkiye ekonomisi için yeni değil ama bugün daha tehlikeli hale geliyor. Çünkü üretim güçlü değilken tüketim direnirse, bunun bir kısmı ithalatla, cari açıkla, kur baskısıyla ve enflasyonla geri döner.
Türkiye ekonomisinin son yıllardaki temel gerilimi de bu: İç talep canlı kalıyor, ama üretim ve verimlilik aynı hızda gitmiyor. Finansal koşullar sıkı, faiz yüksek, ama talep bir anda durmuyor. Çünkü insanların tüketimi sadece faizle belirlenmiyor. Beklentiyle, alışkanlıkla, fiyat korkusuyla, sosyal ihtiyaçla ve bazen çaresizlikle belirleniyor.
Gelelim rezerv cephesine. Dünkü bültende 8 Mayıs haftasında brüt döviz rezervinin 6 milyar dolar artışla 171,5 milyar dolara yükseldiği tahmin ediliyor. Swap hariç net rezervin de 2,8 milyar dolar artışla 39 milyar dolar olduğu belirtiliyor. QNB, TCMB’nin geçen hafta toplamda 1,6 milyar dolar döviz alışı gerçekleştirdiğini hesaplıyor. Bu önemli. Çünkü Türkiye’de kur, enflasyon ve beklenti üçgeninin merkezinde rezerv güveni var. Rezerv artışı kısa vadede olumlu bir sinyal. Ama tek başına bütün hikâyeyi çözmez. Çünkü rezerv birikimi olurken içeride talep canlı kalıyor, dışarıda enerji fiyatları yüksek seyrediyor, cari açık yeniden büyüme eğilimi gösteriyor.
Bu sabahki, 13 Mayıs bülteni ise tüketim paradoksuna ikinci bir boyut ekliyor: krediler. Bankacılık sektöründe reel net kredi kullanımı, artan belirsizliklere ve finansal koşullardaki sıkılaşmaya rağmen tarihsel eğilimiyle uyumlu seyrediyor. Yani kredi musluğu tamamen kapanmış değil. QNB’nin RENKK endeksi, reel net kredi kullanımının genel olarak uzun vadeli eğilimine yakın devam ettiğini gösteriyor. Daha ilginci, kredi kompozisyonu değişiyor. Tüketici kredilerinin payı gerilerken, TL cinsi ticari krediler öne çıkıyor.
Son 13 haftanın ortalama toplam kredi büyümesi haftalık yüzde 0,51. Bunun yıllıklandırılmış karşılığı yüzde 30,6. Katkılara baktığımızda tüketici kredileri 0,16 puan, TL ticari krediler 0,31 puan, yabancı para krediler 0,05 puan katkı veriyor. Bu tablo bize ne söylüyor? Hanehalkı tarafı yavaşlıyor olabilir ama ekonomi krediyle dönmeye devam ediyor. Ticari kredi tarafı, özellikle TL krediler, sistemi ayakta tutan kanallardan biri haline geliyor. Fakat bu da başka bir soruyu gündeme getiriyor: Bu krediler üretken yatırım için mi kullanılıyor, işletme sermayesi için mi, yoksa yüksek maliyet ortamında sadece günü çevirmek için mi?
Bugünkü başlık bu yüzden önemli: “Geçinemiyoruz ama harcıyoruz” dediğimizde sadece bireysel kredi kartından bahsetmiyoruz. Ekonomi genelinde bir çevirme mekanizmasından bahsediyoruz. Hanehalkı harcamayı çeviriyor, şirketler nakit akışını çeviriyor, devlet bütçeyi çeviriyor, merkez bankası beklentileri çevirmeye çalışıyor. Herkes bir şekilde zaman satın alıyor.
Şimdi ABD tarafına gelelim. Dün açıklanan ABD TÜFE enflasyonu Nisan ayında aylık yüzde 0,6 ile beklentiye paralel geldi ama çekirdek enflasyon yüzde 0,4 ile beklentinin üzerinde. Yıllık manşet enflasyon yüzde 3,3’ten yüzde 3,8’e yükseldi. Çekirdek enflasyon da yüzde 2,6’dan yüzde 2,8’e çıktı. Bu ne demek? Fed’in faiz indirme alanı daralıyor. Hatta piyasa artık “indirim ne zaman gelir” sorusundan çok, “acaba faizler daha uzun süre yüksek mi kalacak” sorusuna dönüyor.
Türkiye açısından ABD enflasyonu neden önemli? Çünkü küresel faizler yüksek kalırsa gelişmekte olan ülkelere sermaye akışı zorlaşır. ABD 10 yıllık tahvil faizi bu sabah yüzde 4,46 seviyesine yükselmiş durumda. Dolar güçlü kalırsa Türkiye gibi ülkeler için hem dış finansman hem kur istikrarı daha pahalı hale gelir. Biz içeride enflasyonu düşürmeye çalışırken, dışarıdan gelen yüksek faiz ve enerji fiyatı baskısı işi zorlaştırır.
Piyasa ekranında bu sabah tablo karışık. USD/TL 45,41 seviyesinde. Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi 234 baz puana yükselmiş. İki yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 42,06. BIST 100 dün yüzde 2,3 gerilemiş. Brent petrol 106 dolar civarında, ons altın 4705 dolar seviyesinde. Bunları bugün uzun uzun petrol-altın yayınına çevirmeyeceğim, çünkü izleyici haklı olarak aynı başlıktan yoruldu. Ama şunu söylemeden geçemeyiz: Enerji fiyatı yüksek kaldığında Türkiye’de tüketim paradoksu daha da sertleşir. Çünkü hanehalkı gelirinin daha büyük kısmı zorunlu harcamaya gider, şirket maliyetleri artar, cari açık baskısı güçlenir.
Bugün içeride Mart ayı ödemeler dengesi açıklanacak. QNB, cari işlemler açığının Mart ayında 9,7 milyar dolar, Nisan’da ise 6 milyar dolar civarında olmasını bekliyor. Bu gerçekleşirse 12 aylık cari açık Nisan ayında 38 milyar dolar seviyelerine yükselebilir. 2026 yılı cari açık tahmini ise 56 milyar dolar, yani GSYH’nin yüzde 3’ü olarak korunuyor. İşte tüketim, kur ve cari açık bağlantısı burada kuruluyor. İç talep canlı kalırsa, özellikle üretim zayıfsa, cari açık tekrar genişleme eğilimine girer. Cari açık büyüdüğünde kur ve rezerv tartışması geri gelir. Kur baskısı geri geldiğinde enflasyon beklentisi bozulur. Enflasyon beklentisi bozulduğunda insanlar harcamayı yeniden öne çekebilir. Bu tam bir kısır döngü.
Bir de bu işin dağılım boyutu var. Ortalama tüketim rakamı bize toplumun tamamını eşit gösterir ama gerçek hayat öyle değildir. Üst gelir grupları fiyat artışlarına rağmen harcamayı sürdürebilir. Alt gelir grupları zorunlu harcamaları kısmakta zorlanır. Orta sınıf ise en fazla sıkışan gruptur; çünkü eski yaşam standardını korumaya çalışır ama gelir artışı fiyat artışının gerisinde kalır. Bu yüzden lokanta dolu, AVM kalabalık, market sepeti hareketli diye bütün toplumun rahat olduğunu söyleyemeyiz. Aynı anda hem bazı kesimlerde harcama canlılığı hem geniş kesimlerde ağır geçim baskısı olabilir. Türkiye’nin bugünkü tablosu biraz da bu: toplam veri canlı, hissiyat yorgun.
Burada psikoloji de çok önemli. Enflasyon sadece cebimizdeki parayı eritmez, zaman algımızı da bozar. Normal bir ekonomide tüketici “beklersem indirim olur” diyebilir. Yüksek enflasyonlu ekonomide ise “beklersem alamam” der. Bu cümle, tüketim davranışını tamamen değiştirir. İnsanlar dayanıklı tüketim malını, beyaz eşyayı, telefonu, hatta gıda ve temizlik ürününü bile ihtiyaç zamanından önce alabilir. Böylece bugün talep güçlü görünür ama bu aslında yarının tüketiminin bugüne çekilmesidir. Ekonominin geleceğinden çalınan talep, bugünün büyümesine yazılır.
Şirketler tarafında da benzer bir davranış var. KOBİ düşünün; maliyet artıyor, kur riski var, finansman pahalı, talep belirsiz. Böyle bir ortamda firma bazen yatırım yaptığı için değil, stokunu korumak için kredi kullanır. Bazen üretimi büyütmek için değil, tedarikçiye ödeme yapmak için borçlanır. Bu yüzden ticari kredilerin artmasını da tek başına “yatırım patlaması” diye okumamak gerekir. Elbette ekonominin dönmesi açısından kredi kanalı önemlidir, ama kredinin kalitesi, amacı ve verimliliği en az miktarı kadar önemlidir.
ABD tarafında başka bir kırılma da Fed başkanlığı meselesi. Kevin Warsh’ın Fed yönetiminde öne çıkması ve Trump’ın faiz indirimleri yönündeki siyasi baskısı, merkez bankası bağımsızlığı tartışmasını yeniden gündeme getiriyor. Bu da Türkiye açısından uzak bir hikâye değil. Çünkü eğer dünyanın en büyük merkez bankasında bile siyasi baskı ve enflasyon arasında gerilim artarsa, küresel piyasa daha oynak hale gelir. Gelişmekte olan ülkeler için risk primi, sermaye akışı, kur ve faiz kanalı buradan etkilenir.
Trump’ın Çin ziyareti de aynı resmin parçası. ABD ile Çin arasında ticaret, teknoloji, yapay zekâ çipleri, enerji güvenliği ve jeopolitik pazarlıklar aynı masada. Biz Türkiye’den bakarken bazen bunları uzak güç mücadelesi gibi görüyoruz ama sonuçları doğrudan cebimize geliyor. Küresel tedarik zinciri bozulduğunda ithal ürün pahalanıyor. Enerji rotaları gerildiğinde cari açık büyüyor. ABD faizleri yüksek kaldığında bizim finansman maliyetimiz artıyor. Yani marketteki fiyat etiketi ile Washington, Pekin ve Frankfurt’taki kararlar arasında sandığımızdan daha kısa bir mesafe var.
Bu nedenle bugünkü yayını sadece “perakende satışlar arttı mı azaldı mı” yayını olarak değil, Türkiye’de geçim ekonomisinin röntgeni olarak düşünmek lazım. Rakamlar bize şunu söylüyor: Ekonomi hâlâ dönüyor, ama daha fazla sürtünmeyle dönüyor. Hanehalkı daha fazla zorlanarak harcıyor. Şirket daha pahalı finansmanla dönüyor. Merkez bankası daha hassas bir rezerv ve kur dengesi yönetiyor. Dış dünya ise bu dengeyi kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor.
Şimdi tüketim paradoksunu biraz daha gündelik dile çevirelim. Bir aile düşünün. Gelir artıyor olabilir ama fiyatlar daha hızlı artıyorsa o aile fakirleşir. Buna rağmen market alışverişi devam eder. Çocuk okula gider, mutfak döner, işe gidilir, telefon faturası ödenir, ayakkabı alınır, bozulan eşya değiştirilir. Dışarıdan bakınca harcama vardır. Ama içeriden bakınca kalite düşmüştür. Eskiden nakit alınan şey taksite bölünür. Eskiden iki paket alınan ürün bir pakete düşer. Eskiden ayda bir yapılan sosyal harcama üç ayda bire iner. Veride tüketim görünür, hayatta sıkışma hissedilir.
Bu yüzden “millet hâlâ alışveriş yapıyor, demek ki sorun yok” cümlesi çok eksik bir cümledir. Türkiye’de tüketim artık refah göstergesi olmaktan kısmen çıktı, hayatta kalma göstergesine dönüştü. Harcamanın sürmesi, gelir dağılımının iyi olduğu anlamına gelmez. Kredi kartı kullanımının artması, alım gücünün arttığı anlamına gelmez. Perakende satışın yükselmesi, orta sınıfın güçlendiği anlamına gelmez. Tam tersine, bazen orta sınıfın çözülme biçimi tüketimin kompozisyonunda gizlidir.
Bugün şunu da konuşmamız gerekiyor: Sıkı para politikası iç talebi ne zaman ve nasıl yavaşlatır? Faiz yüzde 40 civarında, tahvil faizleri yüksek, kredi maliyetleri ağır. Normal şartlarda bunun tüketimi ve yatırımı yavaşlatması beklenir. Ama yüksek enflasyonlu ekonomilerde parasal aktarım her zaman hızlı çalışmaz. Çünkü geçmiş enflasyon hafızası güçlüdür. İnsanlar “faiz yüksek, bekleyeyim” demek yerine “yarın daha pahalı olur, bugün alayım” diyebilir. Şirketler de “maliyetler artmadan stok yapayım” diyebilir. Bu nedenle sıkılaşmanın etkisi gecikmeli gelir. QNB’nin kartlı harcamalarda gördüğü yavaşlama işte bu gecikmeli etkinin ilk işaretlerinden biri olabilir.
Bugün veri takviminde ABD ÜFE enflasyonu da var. Beklenti aylık yüzde 0,5, yıllık yüzde 4,8. Eğer üretici fiyatları tarafında da baskı yüksek kalırsa, ABD’de enflasyonun kolay kolay aşağı gelmediği algısı güçlenir. Euro Bölgesi’nde ise ilk çeyrek öncü büyüme verileri izlenecek. Zayıf büyüyen Avrupa, yüksek faizli ABD, pahalı enerji ve içeride cari açık riski. Türkiye bu dış konjonktüre içeride kırılgan bir tüketim yapısıyla giriyor.
Peki buradan ne sonuç çıkaracağız? Birincisi, Türkiye ekonomisi sadece “büyüyor mu, küçülüyor mu” sorusuyla anlaşılamaz. Büyümenin kompozisyonuna bakmak gerekir. Tüketimle mi büyüyoruz, üretimle mi? Krediyle mi dönüyoruz, gelirle mi? İthalatla mı besleniyoruz, verimlilikle mi? İkincisi, enflasyon sadece fiyat artışı değildir; davranış bozulmasıdır. İnsanlar fiyatların artacağına inanırsa bugünkü talep artar, bu da yarının enflasyonunu besleyebilir. Üçüncüsü, rezerv artışı olumlu olsa da cari açık, enerji maliyeti ve iç talep aynı anda izlenmeden sağlıklı yorum yapılamaz.
Burada izleyiciye de bir soru bırakayım: Siz kendi hayatınızda tüketimi gerçekten artırdığınız için mi daha çok harcıyorsunuz, yoksa aynı hayatı sürdürmek için daha çok para ödemek zorunda kaldığınız için mi? Bu ikisi arasındaki fark Türkiye ekonomisinin bugününü anlatıyor. Yorumlara yazın. Market sepetinizde ne değişti? Kredi kartı kullanımınız arttı mı? Harcamayı mı artırdınız, yoksa sadece fiyatlar mı sizi yukarı itti?
Son bölümde toparlayayım. Bugünün tablosu şu: Perakende satışlar ilk çeyrekte güçlü. Kartlı harcamalarda yavaşlama sinyali var. Sanayi üretimi zayıf. Kredi büyümesi dirençli ama kompozisyon değişiyor. Rezervlerde toparlanma var. Cari açık yeniden yukarı gidebilir. ABD enflasyonu beklentiye paralel ama çekirdek tarafı rahatsız edici. Küresel faizler yüksek, enerji pahalı, Türkiye’de kur ve enflasyon hassasiyeti devam ediyor.
Dolayısıyla bugünkü başlığın cevabı şu: Tüketim durmuyor çünkü insanlar zenginleştiği için değil, enflasyonist bir ekonomide ihtiyaçlarını, korkularını ve borçlarını yönetmeye çalıştığı için harcıyor. Geçinemiyoruz ama harcıyoruz; çünkü geçinmenin maliyeti her ay biraz daha artıyor. Türkiye ekonomisinin en tuhaf çelişkisi de burada: Harcama var, ama huzur yok. Ciro var, ama refah yok. Kredi var, ama güven yok.
Bugünlük benden bu kadar. Yayını beğenmeyi, paylaşmayı, kanala abone olmayı unutmayın. Özellikle bu videoyu geçim sıkıntısını sadece duygu değil veriyle anlamak isteyenlere gönderin. Çünkü mesele sadece market fiyatı değil; tüketim, kredi, rezerv, cari açık, faiz ve enflasyonun birbirine bağlandığı büyük bir makroekonomik döngü. Bir sonraki yayında yine veriye bakarak, ama hayatın içinden konuşmaya devam edeceğiz.