Hastlanmanız Planlanıyor: Sağlık Sistemi Neden Sizi İyileştirmiyor?
Bu Bölüm Hakkında
Küresel ilaç endüstrisinin 1,6 trilyon doları aşan hacmiyle dünyanın en karlı sektörlerinden biri haline geldiğini ve bu endüstrinin insanları iyileştirmek yerine kronik müşteri olarak tutmak için optimize edildiğini ele alan bu bölümde, hastalık tanımlarının nasıl genişletildiği inceleniyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin kişi başı 13.000 dolar harcamasına rağmen gelişmiş ülkeler arasında en kötü sağlık göstergelerine sahip olduğu aktarılıyor. İlaç şirketlerinin kronik yönetim modelini tedaviye tercih etmesi, pazarlama harcamalarının araştırma bütçelerinin iki katına ulaşması ve patent sistemiyle tekel fiyatlarının korunması gibi dört temel mekanizma kapsamlı örneklerle açıklanıyor. Türkiye özelinde SGK'nın ilaç geri ödeme sisteminin sınırlılıkları, kanser tedavilerindeki erişim eşitsizliği ve denetimsiz takviye ürün pazarı da ele alınıyor. Sağlığın bireysel bir özen meselesi değil, ekonomik ve politik bir yapı sorunu olduğu vurgulanarak bireysel, düzenleyici ve yapısal düzeylerde çözüm önerileri tartışılıyor.
Ele Alınan Konular
- İlaç endüstrisinin ekonomi politiği
- Hastalık tanımlarının genişletilmesi (disease mongering)
- Kronik hastalık yönetimi ve opioit krizi
- Patent sistemi ve ilaç fiyatlandırması
- Türkiye'de sağlık erişimi ve eşitsizlik
- Sağlığın toplumsal belirleyicileri
Kayıt Dış İktisat kanalından herkese merhabalar. Biliyorsunuz bu kanalda pazartesi, çarşamba, cuma günleri canlı yayınlarla sabah saatlerinde karşınızda oluyorum. Salı, perşembe ve hafta sonunda tematik yayınlar, belli konular üzerinde yayınlarımız oluyor. Ben Profesör Doktor Ceyhun Ergin. Bugün yine bir tematik yayınla, belli bir konu üzerine olan bir yayınla karşınızdayım. Bugün eee sağlık sektöründen bahsedeceğiz ama sağlık sektöründeki ilginç bir noktadan belki de pek çoğunuzun aklına gelmemiş bir noktadan bahsedeceğiz. Daha evvelden suyla ilgili bu konuda bahsettim. Emeklilikle ilgili bahsettim, konut piyasası ile ilgili bahsettim, zamanınızla ilgili bahsettim. Kendi kişisel zamanınızla ilgili. Eee, bugün de sağlık sektörü ve ilaç endüstrisinin ekonomi politiğini konuşalım istiyorum. Ve hani hastalanmanız planlanıyor. Sonra size ilaç satılıyor demek istiyorum aslında. Şimdi küresel ilaç endüstrisi arkadaşlar 2024 sonu itibariyle 1 trilyon600 milyar dolara aştı. Dünyanın en karlı sektörlerinden bir tanesi. Silah, petrol, teknolojiyle omuz omuza bir sektör. Mesela Pfizer tek başına 2022’de 100 milyar doların üzerine ciro yapmış. Johnson and Johnson’ın yıllık geliri 85 milyar dolar. Hırvatistan’ın milli gelirinden büyük. İşte küresel sağlık harcaması 10 trilyon doları aşmış vaziyette. Dünya gayri safi yurtiçi hasıın yaklaşık %10’una tekabül ediyor. Amerika Birleşik Devletleri zaten tek başına yılda 4,5 trilyon dolara yakın sağlık harcaması yapıyor. Kişi başı 13.000 dolar eee gibi bir rakama tekabül ediyor. Bu dünyanın en yükseği dünyada baktığımız zaman. Peki Amerika Birleşik Devletleri mesela böyle ciddi bir para harcıyor sağlığa. Dünyanın en sağlıklı ülkesi mi diye soracaksınız tabii ki. Hayır değil. Hatta gelişmiş ülkeler arasında ortalama yaşam süresi en düşük ülke olan ülke. Eee, Amerika Birleşik Devletleri. Bebek ölüm oranı en yüksek olan ülke Amerika Birleşik Devletleri gelişmiş ülkeler arasında. Kronik hastalık oranı en yüksek olan ülke Amerika Birleşik Devletleri. Obezite, diyabet, kalp hastalığı, ruh sağlığı sorunları hepsinde Amerika Birleşik Devletleri gelişmiş dünya ortalamasının çok üzerinde istatistiklere sahip. Dünyanın en çok para harcayan sağlık sistemi dünyanın belki de işten gelişmiş ülkeleri arasında en kötü sonuçlarını üretiyor. Bu da bir paradoks değil aslında. Bir iş modeli baktığımız zaman. İşte bugün size aslında bütün bu sağlık endüstrisinin, sağlık eee sektörünün ekonomi politiğini anlatmak istiyorum. Bu hani şu ilacı için, şu doktora gidin, şu takviye ilacını alın, magnezyum alın, şunu alın, bunu alın tarzı bir sağlık videosu değil. Bu modern sağlık sisteminin aslında neden sizi iyileştirmek yerine müşteri olarak tutmak üzere tasarlandığı, hastalığın nasıl bir kar kaynağına dönüştürüldüğün ve sağlığın neden bireysel bir özen meselesi değil de yapısal bir ekonomi politik sorunu olduğunun hikayesi olacak. Hazırsanız başlayalım. Şimdi Ivan Iric 1975’te Medical Nemesis, Tıbbi Nemesis başlıklı bir kitap yayınlıyor ve radikal bir tez öne sürüyor. Burada diyor ki modern tıp sistemi iyileştirdiğinden daha fazla hastalık üretiyor. İşte iliç buna hatta eee iyatrojenik hastalık diyor. Yani tıbbi müdahalenin kendisinin yarattığı hastalık. Şimdi bu sadece yanlış teşhis veya ilaç yan etkisi meselesi değil. Bu ilişin kastettiği çok daha derin bir şey. Bunlar da tabii ki hastalığı da derinleştirebilir ama bu ayrı bir hikaye. Diyor ki toplum sağlığın kontrolünü profesyonel tıp kurumuna teslim ettikçe bireylerin kendi bedenlerini anlama ve kendi sağlıklarını yönetme kapasitesi zayıflıyor. Ve bu bağımlılık ilişkisi endüstrinin büyümesinin temeli diyor ki bunun işte 50 yıl evvel yazdığı bir şey. Bugün aslında tezinin her zamankinden çok daha geçerli olduğunu görüyoruz bence. Hemen güncelleyelim il için tezini. Bugün mesele sadece tıp kurumunun yani genel olarak tıp kurumunun aşırı genişlemesi değil. Mesele sağlığın tamamen metalaşması, bir mal olması yani aslında ticaret ed ticarete tabi tutulabilir. Şimdi sağlık bir hak olmaktan çıkıp bir pazar haline geliyor ve pazar büyümesi için de ne yapmak lazım? Müşteri lazım. Şimdi sağlık pazarsın pazarının müşterisi kim? Hasta. O zaman daha fazla büyüme için daha fazla hasta lazım. Şimdi bu cümle kulağı tabii provokatif geliyor maalesef ama ki bunu da bir eee hani tıp doktoru olan bir e tıp doktoru yakını olan eşim eee bir insan olarak söylüyorum ama birazdan silah aslında bunun soyut bir iddia olmadığını somut mekanizmaları nasıl işlediğini de gösterme niyetindeyim elimden geldiğince. Şimdi dör tane mekanizma üzerinden ele alacağım bunu. Birinci mekanizma hastalık tanımlarının genişlemesi. Tıpta bir kavram var. This isase mongering deniyor. Hastalık pazarlaması diye çevirebiliriz biraz serbest bir çeviriyle. E Ray Moinhan ve Allan Castles’ın Selling Sickness adlı kitabında detaylıca belgelenen bir süreç aslında. İlaç şirketleri yeni ilaçlar icat edip onlara hastalık bulmak yerine bazen yeni hastalıklar tanımlayıp onlara ilaç satıyorlar. Şimdi normal yaşam durumları tıbbi teşhislere dönüştürülüyor. İşte utangaçlık mesela sosyal anksiyete bozukluğu oluyor. Hareketli çocuk ADHD oluyor. E menagoz bir hormon eksikliği hastalığı oluyor. Yaşlanma bir tedavi edilmesi gereken durum oluyor. Yani her yeni tanı yeni bir pazar segmenti demek aslında. Somut örnek verelim mesela buradan. DSM ruhsal bozuklukların tanısal ve sayımsal el kitabı. Bu psikiyatrinin kutsal kitaplarından bir tanesi. 1952’deki ilk baskısında 106 tanı vardı. Bugün DSM5’te bu sayı 300’ü aşmış vaziyette. Eee, şimdi tabii ki tıp ilerliyor, bilim ilerliyor vesaire denebilir ama insan doğası mı değişiyor yoksa tanı sınırları mı genişliyor? Şimdi DSM panellerinde oturan uzmanların %70’inin ilaç şirketleriyle finansal bağı olduğu ortaya çıktı. Tanı kriterlerini belirleyen insanlar o tanılara ilaç satan şirketlerden para alıyorlar. Bu bir komplo teorisi falan değil. Bu arada açık kaynaklarda yayınlanmış, hakemli dergilerde belirlenmiş bir gerçek. Mesela kolesterol eşik değerlerinin hikayesi de çok çarpıcı. 2004’te Amerika Birleşik Devletleri’ndde kolesterol tedavi eşiği düşürüldü. Bir gecede on milyonlarca Amerikalı hasta oldu aslında bu eşik düşünce. Çünkü o eşiğin üstündeyseniz yüksek kolesterolünüz var oldu. Şimdi bu kararı veren panelin 9 üyesinden 7’sinin bu statin üreten ilaç şirketleriyle finansal ilişkisi vardı ki statinlerin de küresel satışı yılda 30 milyar doları aşıyordu. Eşit değerini düşürmek hasta sayısını arttırıyor. Hasta sayısını arttırmak satışı arttırıyor. Sınırı sen çiziyorsun. Hastayı sen üretiyorsun, ilacı da sen satıyorsun. Hipertansiyon, yüksek tansiyon biliyorsunuz bunun için de aynı şey yaşandı. 2017’de Amerikan Kalp Derneği hipertansiyon eşiğini işte bu 14’e 9’dan diyelim bizim halk arasındaki tabile 140’a 90’dan 138 130 80’e indirdi. Şimdi bu karar tabii 30 milyon Amerikalıyı daha hipertansiyon hastası yaptı. Bu insanların hepsinin ilaca ihtiyacı var mı sorusu gündeme geldi. Tartışmalı tabii ki ama ilaç pazarının genişlediği tartışmasız. İkinci mekanizma tedavi yerine kronik yönetim modeli. Şimdi sağlık endüstrisi için en karlı hasta iyileşen hasta değil aslında. Sürekli ilaç alan hasta. Şimdi kronik hastalık yönetiminde aslında endüstrinin bu açıdan baktığımızda altın madeni diyabeti düşünün. Mesela küresel diyabet ilaç pazarı yılda 100 milyar doları aşmış vaziyette. Bir diyabet hastası ömür boyu müşteri demek. İşte insülin, metformin, kan şekeri ölçüm cihazları, test şeritleri, komplikasyon tedavileri her biri ayrı bir gelir kalemi oluyor. Ve tip 2 diyabetin büyük çoğunluğu aslında yaşam tarzı değişikliğiyle önlenebiliyor veya geri döndürülebiliyor. Ama tabii yaşam tarzı değişikliği para kazandırmıyor ilaç firmalarına. ilaç satıyor. Hasta yönetimi satıyor. Amerika’daki mesela opioit krizi bu mekanizmanın en karanlı örneklerinden bir tanesi. Perdu farma oxikontin adlı ağrı kesiciyi 1996 yılında piyasaya sürüyor. Bağımlılık riski düşük diye pazarlanıyor ve bu yalan aslında ve şirket de bunu biliyor aslında. Sonuçta da 25 yılda 20 yılda hatta daha özür dilerim 500.000den fazla Amerikalı opioit aşırı dozuna ölüyor. Yarım milyon insan. Perdu Farman’ın işte bu Serler ailesi bu süreçte 13 milyar dolar kazanıyor. Şirket sonunda iflas başvurusunda bulunuyor ama aile servetini büyük ölçüde koruyor. Kar özelleştiriliyor. 500.000 ölümün maliyeti toplumsallaştırılıyor. Ve opioit krizinin aslında bir ikinci katmanı daha var. Bağımlılık tedavisi endüstrisi. Bu opioit bağımlılığı tedavisi için kullanılan eee su bokson. Bunun yıllık maliyeti hasta başına binlerce dolar. Yani önce bağımlılık yaratan ilacı satıyorsun. Sonra bağımlılığı tedavi eden ilacı satıyorsun. Sorunu üretiyorsun, çözümü de üretiyorsun ve sen satıyorsun. En ölümcül versiyonu bu aslında hikayenin. Çüncü mekanizma, pazarlama harcamalarının araştırma harcamalarını aşmış olması. Küresel ilaç endüstrisi yılda yaklaşık 300 milyar dolar pazarlama ve satış harcaması yapıyor. Araştırma geliştirme bütçesinin neredeyse iki katı. Ne demek bu? Yani ilaç şirketleri yeni tedaviler bulmaktan çok mevcut ilaçları nasıl daha fazla satarıza para harcıyorlar? Şim Amerika Birleşik Devletleri dünyaya doğrudan tüketici ilaç reklamına izin veren sadece iki ülkeden biri. Diğeri de Yeni Zelanda. Bu arada Amerikan televizyonu açtım. Ben bunu ilk doktora gittime çok şaşırmıştım. Doktorunuzdan ısrarla bu ilacı isteyin diye reklam vardı. Çok ilginç. Türkiye’de bunun olmasını en azından şimdilik hayal edemiyoruz. Umarım gelecekte de etmeyiz. Amerikan televizyonların hakikaten her reklam arasında ilaç reklamı görürsünüz. Doktorunuza şu ilacı mutlaka sorun. Hani hasta doktoruna gidip belirli bir marka ilaç talep edecek. Hani bu tıbbi karar verme sürecini hani reklam verenin eline teslim etmek demek. Ve bir de tabii burada me drugs meselesi var. Yani taklit ilaçlar. Şimdi burada da şirketler gerçek anlamda yenilikçi ilaçlar geliştirmek yerine mevcut ilaçların hafifçe değiştirilmiş versiyonlarını piyasaya sürüyorlar. İşte bu FDA biliyorsunuz Amerika Amerikan ilaç federal ilaç dairesi. İlaçların piyasaya girip girmeyeceğine onay veren kuruluş. FD Federal Drug Administration yani işte federal ilaç yönetimi diyelim idaresi onayladığı yeni ilaçların önemli bir kısmı mevcut tedavilere kıyasta anlamlı bir üstünlük göstermiyor aslında ama yeni patent yeni fiyat yeni pazarlama kampanyası burada gerçek bir inovasyon yok eee bilimin ilerlemesi vesaire söz konusu yok kar inovasyonu var sadece ve ilaç temsilcileri sistemi de oldukça kritik bundan da bahsedelim yeri gelmişken. Türkiye dahil birçok ülkede ilaç firmaları doktorlara işte temsilciler gönderiyor. Hediyelere prezant eee diyoruz değil mi? Ve işte hediyeler, kongre sponsorlukları. Kongrelerin çoğunluğu zaten onların sponsorluğunda yapılıyor. Çünkü kongreler çok maliyetli. Beş yıldızlı otellerde şarkıcılar geliyor, türkücüler geliyor, göbekler atılıyor. O standupçılar çıkıyor. Pek çok standupçılar eee böyle komedyenler vesaire falan bu eee işte tıp derneklerinin yıllık kongrelerinde çıkarlar. Ciddi bir para alırlar. Tabii o parayı ilaç firmaları öder. Eee bunları eee bakarsınız yani etrafınızda görüyorsanız e yurt dışı seyahatler, konuşmacı ücretleri. Tabii Türkiye’de bununla ilgili ciddi yasal düzenlemeler var. Sıkılaştırıldı sistem tamamen e hani bunu cevaz vermiyor ama açıkçası ortadan da kaldırmıyor. Onu da söyleyelim. Hani araştırmalar ilaç temsilcisi ziyareti olan alan doktorların o firmanın ilaçlarını daha fazla yazdığını gösteriyor. Tabii ki bu da tabii sürpriz ve şaşırtıcı bir şey değil mi? Yani milyarlarca dolar pazarlamaya harcıyorsan geri dönüşte oluyor demektir. 4.üncü mekanizma patent sistemi ve fiyatlandırma mekanizması. Şimdi ilaç şirketleri patentler aldıkları patentler aracı tek el oluşturuyorlar. Çünkü eee o patenti aldığınız zaman işte belirli bir süre en azından geçerli o ilacı başkaları satamıyor. Bu bir ilacın patenti 20 yıl sürüyor. Bu sürede rakip üretim yasak. Fiyatı şirket belirliyor ve şirketler patent süresini uzatmak için de bu evergreening denilen teknikler kullanıyorlar. Yani ilacın formülünde ufak değişiklikler yapıp yeni patent alıyorlar. İşte Humira mesela dünyanın en çok satan ilacı yılda 20 milyar dolardan fazla satış yapıyordu ve üreticisi de Abviye bu 100’den fazla patent başvurusuyla jenerik rakipleri onlarca yıl engelledi. Buna da patent çalılığı deniyor bu arada literatürde. İnsülin hikayesi aslında en acı örnek. İnsülin dediğimiz şey 1921’de keşfediliyor. Bulanlar Frederick Benting ve Charles Best. Patenti sembolik olarak 1 dolara satıyorlar. Herkes erişebilsin diye. Ama 100 yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde bir şişe insülinin fiyatı 300 dolara aşıyordu. Aynı insülin mesela sınırın diğer tarafında Kanada’da 30 dolara satılıyor. Ya Amerikalı diyabet hastaları insülin alabilmek için yer Kanada sınırını geçip oradan alıp getiriyorlardı. Bazıları karşılayamadığı için dozlarını azalttılar, öldüler. Hani insülin fiyatı yüzünden ölen insanlar 21. yüzyılda dünyanın en zengin ülkesinde oldu bu olaylar. Türkiye peki bu tabloda nerede duruyor diyeceksiniz. Türkiye’de ilaç fiyatları biliyorsunuz referans fiyat sistemiyle belirleniyor ve Avrupa’ya ve Amerika’ya tabii ki de kıyasa da oldukça düşük. Sosyal Güvenlik Kurumu SGK’nın ilaç geri ödeme sistemi vatandaşı belli bir ölçüde koruyor. Ama tabii bu korumanın da bedeli var. Çünkü SGK’nın ilaç harcamaları bütçenin çok büyük bir kalemini oluşturuyor ve sürdürülebilirlik baskısı yaratıyor. Ve bu baskılar gittikçe de artıyor. Eee, her şeyden önce. Ayrıca tabii düşük fiyat politikası biliyorsunuz Euro kuru Euro’nun gerçek değerinden çok daha düşük ilaç piyasasında bazı ilaç şirketlerinin Türkiye pazarından çekilmesine veya yeni ilaçları Türkiye’ye geç getirmesine hatta getirmemesine neden oluyor. Yani vatandaş ucuz ilaç buluyor ama en yeni tedavilere erişemiyor. Bu da tabii sağlık ekonomisinin acı bir ikilemi maalesef. Tabii Türkiye’de acil servislerin durumu da ayrı bir kriz. Yani birinci basamak sağlık hizmetleri, aile hekimliği sistemi yeterince güçlü olmadığında insanlar her şey için gerekli gereksiz acil servise gidiyorlar. Acil servisler tıkanıyor. Bekleme süreleri uzuyor. Sağlık çalışanları tükeniyor. Sağlık çalışanlara şiddet biliyorsunuz Türkiye’de ciddi bir sorun haline geldi. İşte sistematik yapısal bir krizin bireysel öfke olarak dışa vurumunu görüyoruz. Burada insanlar saatlerce bekleyip sonra doktora saldırıyorlar. Halbuki orada doktor suçlu değil. Hasta da suçlu değil tabii ki. Sistem suçlu. Sistem yetersiz. Ve Türkiye’de tabii ilaç erişiminde ciddi bir eşitsizlik var. Bunu da söyleyeyim. Ve derinleşiyor bu eşitsizlik. SGK kapsamı dışında kalan ilaçlar, özellikle onkoloji ve biyoteknoloji ilaçları cepten ödendiğinde birçok aile için yıkıcı maliyetlere ulaşıyor. İşte kanser tedavisinde mesela kullanılan bazı imünoterapi ilaçlarının aylık maliyeti 100.000 lirayı aşabiliyor. Devlet karşılamıyorsa cebinizden ödemek durumunda kalıyorsunuz. Ödeyemiyorsanız tedavisiz kalıyorsunuz. Hani sağlık hakkı mı satın alma gücüne bağlı bir ayrıcalık mı ikilemine düşüyorsunuz? Ve Türkiye’ye özgü bir boyut daha var tabii ki. Türkiye’de takviye, gıda ve bitkisel ürün pazarı. Bundan bahsetmeden olmaz herhalde. Hani düzenleyici boşluktan yararlanan bir devasa bir sektör var burada. Televizyon reklamları ve sosyal medya influencerları aracıyla satılan bilimsel kanıtı zayıf veya hiç olmayan bazı ürünler. İşte zayıflama çayları, bağışıklık güçlendiriciler, mucize takviyeler hani ilaç değil takviye kategorisine satıldığı için ilaç düzenlemesine tabi olmuyorlar ama sağlık iddiaları taşıyorlar. Aslında Türkiye’de bu pazarın büyüklüğü de milyarlarca lirayı ulaşmış vaziyette. İnsanlar gerçek tedavi yerine kanıdı olmayan ürünlere yöneliyorlar. Bazen tedaviyi geciktirerek, bazen gereksiz para harcayarak, bazen de sağlığını riske atarak. Şimdi burada aslında sağlık eşitsizliğinin yeri gelmişken sınıfsal boyutunu da konuşmamız lazım. Dünya Sağlık Örgütünün verileri açık. Zenginler daha uzun yaşıyor, daha az hastalanıyor. Daha iyi tedaviye erişiyor. Mesela İngiltere’de en zengin ve en yoksul bölgeler arasındaki yaşam süresi farkı 10 yılı aşıyor. Aynı ülkede, aynı sağlık sistemiyle. Amerika’da zaten sigortasız ciddi bir nüfus var. eee 27 milyonun üzerinde bu insanlar hastalandığında ya tedavi olmayacaklar ya da iflas edecekler. Ceplerinden ödemek zorunda kalacaklar. Çünkü sigortaları yok. Amerikalıların %66’sı ciddi bir sağlık sorunu yaşamaları halinde iflas etmekten korkuyor sigortaları olsa dahi. Çünkü sigorta bazen hepsini karşılamıyor. Bazen karşılamaktan kaçınıyor. Bazen sadece belli bir kısmını karşılıyor. Tıbbi borç dediğimiz hikaye aslında Amerika’da kişisel iflasların bir numaralı nedeni eee medical dept eee adı verilen yani sağlık sistemi aslında insanları iyileştireceğine iflas ettiriyor. Eee Michael Marmart’un bu konuda çalışmaları var. sağlığı eee bireysel davranışlardan ziyade sosyal belirleyiciler tarafından şekillendiğini gösteren işte gelirdir, eğitimdir, istihdamdır, barınmadır, sosyal bağdır. Hani bu belirleyicilerin hepsi de zaten ekonomi, politik, ekonomik meseleler. Dolayısıyla bu kanalın konusuna giriyor aslında. Ama sağlık söylemi biliyorsunuz hep bireye odaklanır. İşte sağlıklı beslen, sigara içme. İçmeyin de zaten spor yap, stres yönetin, checkup yaptırın vesaire. Bunlar yanlış değil kesinlikle bu arada. Yani eminim ki sağlığa olumlu etkileri vardır ama bir insana günde hani bir insanı gidip de günde 12 saat çalıştırıp asgari ücret ödeyip sonra sağlıksız gıdadan başka seçenek bırakmayıp stresli bir hayatı mahkum edip sonra a bak sen neden sağlıklı yaşamıyorsun demek aslında uyku videomuzda söylediğimiz gibi alaycılıktan başka bir şey değil açıkçası. Peki yine kritik noktaya geldik. Çözüm ne diye soracaksınız. Tabii burada bir bireysel düzeyde yine çözümler var. Düzenleyici düzeyde çözümler var tabii ki. Bir de yapısal düzeyde çözümler var. Şimdi bireysel düzeyde sağlık okuryazarlığı medical literacy dediğimiz hikaye yani kanı datayalı tıp ile pazarlama arasındaki farkı ayırt edebilmek. Her reçeteyi sorgulamak değil tabii ki ama her reklamı sorgulamak. Takviye ürünlere kanıt sormak, ikinci görüş almak. Bunlar bireysel olarak faydalı hikayeler tabii ki ve işe de yarayabilir bir ölçüye kadar. Ama tabii yapısal soruna bireysel cevap olmadığını artık herhalde bu kanalı izleyenler biliyor. Farklı videolardan da olduğu gibi. Düzenleyici düzey var. İkinci sırada ilaç reklamlarının yasaklanması. Amerika Birleşik Devletleri dışında aslında çoğu gelişmiş ülke bunu zaten yasaklıyor. Eee burada patent reformu yani işte bu evergreening dediğimiz hikayenin ufak ufak düzeltmelerle yeniden patenti sürdürme, bunun engellenmesi, zorunlu lisanslama mekanizmalarının güçlendirilmesi, ilaç şirketlerinin pazarlama harcamalarının sınırlandırılması, klinik araştırma sonuçlarının şeffaf bir şekilde yorum yayınlanması, şirketler olumsuz sonuçları gizleyemiyor olmalı. İşte bu DSM gibi tanı kılavuzlarını hazırlayan panellerin endüstriden tamamen bağımsız olması, takviye ürün pazarlarının daha sıkı denetlenmesi gibi bir şeyler düşünülebilir düzenleyici ortamda. Yapısal düzeyde ise sağlığın bir meta olarak değil de bir hak olarak yeniden tanımlanması. Mesela Küba’nın sağlık sistemi hep öngörülüyordu. Şimdi tabii elektrik kesintileriyle boğuşuyorlar ve eee yani ciddi derecede bir haksızlığı ağrıyorlar. Onu ayrı tutuyorum tabii ki. Ama Küba’nın sağlık sistemi kişi başı harcamanın Amerika’nın %5’inden daha az olmasına rağmen benzer yaşam süresi istatistikleri üretiyor. Çünkü önleme odaklı toplum tabanlı bir model. Costa Rica mesela orduyu tamamen laf edip Kosta Rica’nın ordusu olmayan bir ülke biliyorsunuz bütçeyi sağlık ve eğitime aktardı. Sonuçta da Latin Amerika’nın en yüksek yaşam süresine ulaştılar. İskandinav ülkeleri hep buna örnek veriyorum zaten güçlü kamusal sağlık sistemiyle hem sağlık sonuçlarında hem maliyet etkinliğinde Amerika Birleşik Devletleri’ni ezici biçimde geride bırakıyorlar. Yani aslında daha az harcayıp daha iyi sonuç almak mümkün. Ama tabii bunun için sağlık sisteminin merkezinde kar değil insan olması gerekiyor. Piyasa değil insan olması gerekiyor. Toparlayayım burada kısaca. Yani size genelde sağlık alanında anlatılan hikaye şudur. Kendinize bakmıyorsunuz. Sağlıksız yaşıyorsunuz. Doktora gitmiyorsunuz veya çok geç gidiyorsunuz. Bu hikayenin tabii ki bir kısmı doğru olabilir ama yüzeysel kalıyor. Tıpkı uyku yoksunluğunun işte disiplinsizlik, borçluluğun, savurganlık, yalnızlığın antisosyallik olarak sunulması gibi hastalıkta bireysel ihmal olarak çerçeveleniyor ve bu çerçeve yapısal nedenleri görünmez kılıyor. Gerçek hikaye şöyle bir şey olmalı. Sağlık endüstrisi sizi iyileştirmek için değil, müşteri olmaya, müşteri olarak tutmak için optimize edilmiş bir sistem. Hastalık tanımları pazarları büyütmek için genişletiliyor. Tedavi yerine kronik yönetim modeli tercih ediliyor. Çünkü çok daha karlı bunu yapmak. Y pazarlamaya araştırmadan daha fazla para harcanıyor. Patent sistemiyle tekel fiyatları korunuyor ve sağlığın toplumsal belirleyicileri işte gelirdir, çalışma koşullarıdır, barınmadır, gıda kalitesidir vesaire görmezden geliyor. Çünkü onları düzeltmek karlı değil burada. Yani o yüzden şuraya geliyoruz. Sorunu üret, çözümü sat. kar özelleştirilir, maliyet toplumsallaştırılır. Şimdi Rudolf Vov modern patolojinin kurucusu olarak bilinir. 1848’de şöyle bir şey yazıyor. Tıp diyor özünde toplumsal bir bilimdir ve politika büyük ölçekli tıptan başka bir şey değildir. Tekrar söyleyeyim, tıp özünde toplumsal bir bilimdir ve politika dediğimiz şey büyük ölçekli tıptan başka bir şey değildir. Haklı bence burada Virçov. Yani sağlık birysel mesele değil, toplumsal bir mesele ve sağlık sistemi toplumun değerlerinin aynısı. Eğer sisteminiz insanı müşteri olarak görüyorsa ürettiği şey sağlık değil. Hastalığın yönetimi olur ve hastalığın yönetimi karlıdır ama sağlıklı değildir. Sağlık değildir. Bir her şeyden önce. Bu yüzden de dünyanın en çok para harcayan sağlık sistemi Amerika’yı kastediyorum en sağlıklı toplumu üretemiyor, üretmiyor. En karlı hastaları üretiyor. Bu konuyla ilgili söyleyeceklerim bu kadar. E lütfen yorumlarınızı, görüşlerinizi esirgemeyin ki yorumlarda tartışalım, konuşalım ve tabii ki de bu yine bu videoyu beğenirseniz, paylaşırsınız, like derarsanız, hypelarsanız belki hatta ücretli üyeliği düşünürseniz veya yine kitaplarımızı da burada gösterelim hızlıca. Bu hesapta bir gariplik var. Ekonomiyle kandırılmak kırmızı Kediden çıkmıştı. Benim yetişkinler için olan ekonomi kitabım. Bir de çocuklar için olan Sen de Ekonomistsin. Eee, ilk ve ortaokul çağındaki çocuklarınız keyifli okuyabilirler. Bunları da almayı düşünürseniz eğer minnettar kalırım size. Konuyla ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum ve hepinize iyi günler diliyorum. Bir sonraki videoda görüşmek dileğiyle.