Orbán Nasıl Düştü? Macaristan’ın 35 Yıllık Ekonomik Çöküş ve Dönüşüm Hikayesi - Macaristan 2. Bölüm
Herkese merhaba, ülke ekonomileri serimizde Macaristan’ın ikinci ve son bölümündeyiz. İlk bölümde imparatorluğun kalbinden Demir Perde’nin gerisine uzanan o uzun ve dramatik hikayeyi anlattık. Trianon travmasını, 1956 Devrimi’nin trajik sonunu, Kádár’ın gulyas komünizmini ve Macaristan’ın Demir Perde’yi ilk açan ülke olarak tarihe geçmesini konuştuk. Bugün ise 1989 sonrasını ele alacağız ve bu bölüm belki ilkinden bile daha ilgi çekici çünkü Macaristan’ın son 35 yılı inanılmaz bir dönüşüm hikayesi. Doğu Avrupa’nın model öğrencisinden Orbán’ın illiberal demokrasi deneyine, oradan da daha birkaç gün önce yaşanan tarihi seçime uzanan bu serüven, Avrupa’nın ve dünyanın siyasi ve ekonomik dönüşümlerini anlamak için çok değerli dersler barındırıyor. Üstelik Türkiye izleyicisi olarak birçok noktada tanıdık gelecek dinamikler göreceksiniz. Macaristan 1989’da diğer Doğu Avrupa ülkelerine göre çok avantajlı bir konumdan başladı. Kádár döneminin gulyas komünizmi sayesinde piyasa ekonomisinin bazı unsurları zaten mevcuttu. Küçük özel işletme deneyimi vardı, Batı ile ticaret ilişkileri kurulmuştu, toplum görece liberalleşmişti, iş gücü nitelikli ve eğitimliydi. Bu nedenle Macaristan 1990’larda geçiş ekonomileri arasında en hızlı ve en başarılı dönüşümü gerçekleştiren ülkelerden biri oldu. Batılı yatırımcılar Macaristan’a erken ve yoğun biçimde geldi. Bunun çok somut nedenleri vardı: coğrafi olarak Batı Avrupa’ya yakındı, eğitimli iş gücü Doğu Bloku standartlarının üzerindeydi, hukuki altyapı diğer geçiş ülkelerine göre daha hızlı oluşturuldu ve özelleştirme süreci görece şeffaf yürütüldü. 1990’ların ilk yarısında Macaristan Doğu Avrupa’ya akan doğrudan yabancı yatırımın neredeyse yarısını tek başına çekti. Otomotiv sektörü bu yatırımların lokomotifi oldu. Audi 1993’te Győr’de motor fabrikası kurdu ve bu fabrika zamanla dünyanın en büyük motor üretim tesislerinden biri haline geldi. Suzuki Esztergom’da otomobil üretimine başladı. Sonraki yıllarda Mercedes Kecskemét’te büyük bir fabrika açtı. Macaristan kısa sürede Avrupa’nın önemli otomotiv üretim üslerinden biri haline geldi ve bu sektör bugün bile Macar ekonomisinin bel kemiği. Ancak geçiş süreci ağrısız olmadı. İlk yıllarda GSYH yüzde 15-20 civarında daraldı, işsizlik hızla arttı, enflasyon yükseldi. Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi ya da kapatılması yüz binlerce kişiyi işsiz bıraktı. Özellikle kırsal bölgelerde ve ağır sanayi kentlerinde sosyal çöküş yaşandı. Ama Budapeşte ve batı Macaristan hızla dönüştü, yabancı sermaye ve hizmet sektörü sayesinde bu bölgeler kısa sürede Batı Avrupa standartlarına yaklaşmaya başladı. Yani ülke içinde iki farklı Macaristan oluşuyordu: dinamik, küreselleşmiş batı ile geride kalan, yoksullaşan doğu. Bu bölgesel eşitsizlik Macar siyasetini derinden etkileyecek bir fault hattı oluşturdu ve yıllar sonra Orbán’ın oy tabanının coğrafi yapısını şekillendirdi. 1995’te Macar ekonomi tarihinin önemli bir dönüm noktası yaşandı. Maliye Bakanı Lajos Bokros kapsamlı bir kemer sıkma paketi açıkladı. Bokros paketi devalüasyon, ithalat ek vergisi, kamu harcamalarında kesintiler ve sosyal yardımlarda kısıtlamalar içeriyordu. Paket toplumsal olarak çok sancılıydı, halk büyük bedel ödedi ama makroekonomik dengeler düzeltildi. Bütçe açığı kontrol altına alındı, cari açık daraltıldı, enflasyon kademeli olarak düşmeye başladı. Bu paket Macaristan’ın 2000’lerdeki büyüme döneminin zeminini hazırladı. Ama aynı zamanda halkta reformlara karşı derin bir güvensizlik ve yorgunluk da biriktirdi. 2004’te Macaristan Avrupa Birliği’ne katıldı. Bu tarihsel bir andı. 1956’da Sovyet tanklarının ezdiği bir ülke, yarım yüzyıl sonra Avrupa’nın en prestijli kurumsal yapısının parçası oluyordu. AB üyeliği Macaristan’a büyük yapısal fonlar getirdi, altyapı yatırımları hızlandı, otoyollar inşa edildi, kırsal kalkınma projeleri başlatıldı. AB transferleri Macar GSYH’sinin yüzde 4-5’i gibi çok ciddi bir orana ulaştı. Macaristan bu fonlara büyük ölçüde bağımlı hale geldi ve bu bağımlılık ilerleyen yıllarda Orbán ile AB arasındaki gerilimde kritik bir kaldıraç olacaktı. Ama AB üyeliğinin hemen ardından siyasi bir deprem yaşandı. 2006 seçimlerini kazanan sosyalist Başbakan Ferenc Gyurcsány’nin partisinin kapalı kapılar ardındaki bir toplantısında yaptığı konuşma basına sızdı. Gyurcsány bu konuşmada açıkça şöyle diyordu: sabahtan akşama kadar yalan söyledik, seçimi kazanmak için hiçbir şey yapmadık ve bir yandan da yalan söylemeye devam ettik. Bu itiraf toplumda şok etkisi yarattı. Budapeşte sokaklarında büyük protestolar başladı, polis sert müdahale etti, yüzlerce kişi yaralandı. Macar toplumunun siyasi kurumlarına olan güveni derin biçimde sarsıldı. Bu güven bunalımı Orbán’ın yükselişi için çok verimli bir zemin hazırladı. 2008 küresel finans krizi Macaristan’ı Avrupa’da en sert vurulan ülkelerden biri yaptı ve bunun çok spesifik bir nedeni vardı: döviz cinsi konut kredileri. 2000’li yıllarda Macar bankaları, büyük çoğunluğu Avusturya ve İtalyan bankalarının iştirakleri, forint faizlerinin yüksekliği nedeniyle halka İsviçre frangı ve euro cinsinden konut kredileri vermişti. Faiz oranları çok düşüktü ve halk bu kredilere akın etti. Ama kriz patladığında forint sert değer kaybetti ve bu kredilerin TL karşılığı bir anda yüzde 40-50 arttı. Yüz binlerce aile aylık taksitlerini ödeyemez hale geldi. Evlerini kaybetme riskiyle karşılaştılar. Bu durum tam anlamıyla bir toplumsal travmaydı. Macaristan Ekim 2008’de IMF, AB ve Dünya Bankası’ndan 20 milyar euroluk bir kurtarma paketi almak zorunda kaldı. Forint çökmüştü, borsa dibe vurmuştu, ekonomi 2009’da yüzde 6,7 daraldı. İşsizlik yüzde 11’e fırladı. Halk hem döviz kredileri yüzünden bireysel olarak hem de krizin genel etkileri nedeniyle toplumsal olarak çok büyük bir sarsıntı yaşadı. Sosyalist hükümete, bankalara, yabancı sermayeye ve genel olarak liberal ekonomik düzene karşı derin bir öfke birikti. İşte Viktor Orbán 2010 seçimlerinde bu öfke dalgasının üzerinde iktidara geldi ve üçte iki çoğunlukla parlamentoyu kontrol altına aldı. Orbán 1998-2002 arasında bir kez başbakanlık yapmıştı ama o dönem görece ılımlı bir merkez sağ politikacıydı. 2010’da iktidara döndüğünde ise bambaşka bir Orbán vardı. Kendisi bunu açıkça söylüyordu: artık merkez siyaset yetmez, Macaristan’ın köklü bir dönüşüme ihtiyacı var. Ve bu dönüşümü gerçekleştirdi, ama liberal demokrasiden uzaklaşarak. Orbán’ın ekonomi politikası ortodoks iktisat kitaplarında yazmayan, son derece heterodoks bir karışımdı. Öncelikle bankacılık sektörüne yüklü özel vergiler koydu. Yabancı bankaları hedef alan bu vergiler Batı’da büyük tepki çekti ama Macar kamuoyunda popülerdi çünkü halk bankaları döviz kredi krizinin sorumlusu olarak görüyordu. Döviz cinsi konut kredilerini zorla forinte çevirdi ve bankaların zararı üstlenmesini sağladı. Bu hamle yüz binlerce aileyi kurtardı ama yabancı sermayeyi ürkütme riski taşıyordu. Enerji fiyatlarına ve temel gıda fiyatlarına kontroller getirdi, elektrik, gaz ve su faturalarını devlet eliyle düşürdü. Bu rezsicsökkentés yani fatura indirimi politikası Orbán’ın en popüler hamlelerinden biri oldu ve seçim kampanyalarının merkezine oturdu. Gelir vergisinde düz oran uygulamasına geçti, yüzde 15’lik tek oran hem zengin hem fakir herkes için aynıydı. Bu düzenleme yüksek gelirli kesime avantaj sağlarken düşük gelirli kesimin vergi yükünü görece artırdı ama basitliği ve yatırımcı dostu algısıyla savunuldu. Orbán’ın ekonomik modelinin en tartışmalı boyutu ise stratejik sektörlerde millileştirme ve iktidara yakın iş çevrelerini güçlendirme politikasıydı. Bankacılık, enerji, medya ve inşaat sektörlerinde Orbán’a yakın iş insanları hızla yükseldi. Bunların en sembolik figürü Mészáros Lőrinc oldu. Orbán’ın memleketi Felcsút’un belediye başkanı ve eski tesisatçı olan Mészáros, Orbán döneminde Macaristan’ın en zengin insanlarından biri haline geldi. Devlet ihaleleri, AB fonlarıyla finanse edilen projeler ve satın almalarla dev bir iş imparatorluğu kurdu. Muhalefet bunu açık bir oligarşik düzen olarak eleştirdi. Orbán ise bunu ulusal burjuvazi yaratma projesi olarak çerçeveledi, yerli sermayenin güçlendirilmesi gerektiğini savundu. Sonuç olarak Macaristan’da AB fonları önemli ölçüde Orbán’a yakın iş çevrelerine aktı ve bu durum AB ile sürtüşmenin en önemli nedenlerinden biri oldu. Merkez bankası bağımsızlığı meselesi de kritik bir tartışma alanıydı. Orbán 2013’te kendi adamı Matolcsy György’yi merkez bankası başkanına atadı. Matolcsy ortodoks olmayan politikalar izledi, faizleri agresif biçimde düşürdü, büyümeyi desteklemek için çeşitli kredi programları uyguladı. Bu politikalar kısa vadede büyümeyi destekledi ama uzun vadede enflasyon riskleri biriktirdi. Merkez bankasının vakıfları aracılığıyla gayrimenkul ve sanat eseri alımları da büyük tartışma yarattı. Orbán döneminde Macar ekonomisi büyüdü, 2014-2019 arasında yıllık ortalama yüzde 4 civarında büyüme kaydedildi, işsizlik tarihi düşük seviyelere geriledi. Ama bu büyümenin ne kadarının Orbán’ın politikalarından, ne kadarının AB fonlarından ve ne kadarının küresel konjonktürden kaynaklandığı tartışmalı. Eleştirmenler AB transferleri olmadan Macar ekonomisinin bu performansı gösteremeyeceğini savunuyordu ve bu iddia rakamlarla da destekleniyordu. AB fonları Macar kamu yatırımlarının yüzde 60’ından fazlasını finanse ediyordu. Yani Macaristan bir yandan AB’yi eleştiriyor, hukukun üstünlüğü konusunda AB ile kavga ediyor ama diğer yandan AB parasıyla ayakta duruyordu. Bu çelişki Orbán döneminin en temel paradoksuydu. Dış politikada Orbán Avrupa Birliği içinde sürekli muhalefet eden, veto tehdidi savuran, Rusya ile yakın ilişkiler kuran ve Trump ile güçlü bir ittifak oluşturan bir çizgi izledi. Rusya ile enerji bağımlılığı stratejik bir tercihti. Paks nükleer santralinin genişletilmesi için Rusya ile anlaşma imzalandı, Rus doğalgazına bağımlılık sürdürüldü. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından Orbán Avrupa’daki yaptırım politikalarını sürekli baltalamaya çalıştı, Rusya’ya karşı sert tutum almayı reddetti. Bu tutum AB içinde Macaristan’ı giderek izole etti. Son dönemde ise Çin ile ilişkiler derinleşti. Özellikle Çinli batarya üreticisi CATL’ın Debrecen yakınlarında kuracağı devasa fabrika büyük tartışma yarattı. Çevresel kaygılar, su kaynaklarına etkisi ve Çin bağımlılığı endişeleri halkta ciddi rahatsızlık oluşturdu ve bu rahatsızlık seçimlerde karşılığını buldu. Orbán’ın AB ile ilişkileri 2020’lerden itibaren kopma noktasına geldi. Avrupa Komisyonu hukukun üstünlüğü koşullarını öne sürerek Macaristan’a ayrılan milyarlarca euroluk fonu dondurdu. Yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü, akademik özgürlük, sivil toplum alanı ve yolsuzlukla mücadele konularında ciddi eleştiriler yöneltildi. Orbán buna karşı Brüksel’e karşı savaş retoriğiyle iç siyasette milliyetçi duyguları mobilize etmeye çalıştı ama dondurulan fonlar ekonomik olarak ağır bir bedel oluşturmaya başladı. Forint değer kaybetti, enflasyon 2022-2023 döneminde yüzde 25’in üzerine fırladı, yaşam standardı düştü. Halk fatura indirimlerinden memnundu ama marketlerdeki fiyat artışları cepleri yakıyordu. Bu ekonomik sıkışma Orbán’ın oy tabanını aşındırmaya başladı. Tam bu noktada sahneye Péter Magyar çıktı. Magyar’ın hikayesi başlı başına çarpıcı çünkü kendisi Fidesz’in içinden gelen bir isimdi. Eski eşi Orbán hükümetinde bakan olarak görev yapmıştı. Magyar sistemin içini bilen, yolsuzlukları ve adam kayırmacılığı birinci elden gözlemlemiş biriydi. 2024’te Partizán adlı bağımsız YouTube kanalında verdiği uzun röportajla ulusal çapta tanındı. On milyon nüfuslu bir ülkede bu röportajı bir milyondan fazla kişi izledi. Magyar burada sistemin nasıl çalıştığını, yolsuzluğun boyutlarını ve neden kopuş yaşadığını anlattı. Bu çıkış kısa sürede viral oldu ve Magyar’ı Orbán’a karşı en güçlü rakip haline getirdi. Tisza Partisi’ni kurdu ve Avrupa’ya dönüş, yolsuzlukla mücadele ve demokratik normalleşme mesajlarıyla hızla büyüdü. Ve 12 Nisan 2026’da tarih yazıldı. Macaristan’da yüzde 77,8 ile rekor katılım yaşandı. Tisza Partisi yüzde 53’ün üzerinde oy alarak 199 sandalyeli parlamentoda 138 sandalye kazandı. Bu anayasa değişikliği için gereken üçte iki çoğunluğun bile üzerindeydi. 3,3 milyon kişi Magyar’a oy verdi, bu bir Macar partisinin tarihte aldığı en yüksek oy sayısı. Orbán’ın Fidesz’i yüzde 37’de kaldı ve 55 sandalye alabildi. Orbán yenilgiyi kabul etti, Magyar’ı telefonla tebrik etti ve partisinin muhalefette hizmet etmeye devam edeceğini söyledi. Piyasaların tepkisi anında ve çok sert oldu. Macar forinti seçim sonuçlarının belli olmasıyla birlikte euro karşısında yüzde 1,8 değer kazanarak 367,93 seviyesine yükseldi, bu 2023 ortasından bu yana görülen en güçlü değerdi. Neden bu kadar sert bir yükseliş? Çünkü piyasalar Magyar’ın AB yanlısı çizgisinin dondurulan milyarlarca euroluk fonların serbest bırakılmasını sağlayacağını fiyatladı. Bank of America forintin yüzde 6’ya kadar düşük değerli olduğunu söylüyordu, Société Générale ise forintin 370’in altına güçlenebileceğini öngörüyordu. Avrupa Komisyonu Başkanı Von der Leyen hemen açıklama yaparak Macaristan’ın Avrupa’yı seçtiğini söyledi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron Magyar’ı telefonla tebrik etti. Eski ABD Başkanı Obama sonucu demokrasinin zaferi olarak nitelendirdi. Yani Macaristan bir gecede Avrupa’nın sorunlu çocuğundan umut kaynağına dönüştü. Peki yeni dönemde Macaristan ekonomisini neler bekliyor? Magyar’ın önünde hem büyük fırsatlar hem de ciddi zorluklar var. Fırsatlar tarafında en büyük koz dondurulan AB fonları. Serbest bırakılması halinde milyarlarca euro altyapı, eğitim ve yeşil dönüşüm yatırımlarına ayrılabilir. AB ile ilişkilerin normalleşmesi yatırımcı güvenini artırır, borçlanma maliyetlerini düşürür ve forintin güçlenmesini destekler. Macaristan’ın güçlü otomotiv sanayii, nitelikli iş gücü ve stratejik coğrafi konumu doğru yönetilirse büyük bir atılım potansiyeli taşıyor. Ancak zorluklar da az değil. Orbán döneminde oluşan oligarşik yapıların çözülmesi kolay olmayacak. Yargı bağımsızlığının yeniden tesisi, medya çoğulculuğunun sağlanması ve kurumsal reformlar zaman alacak. Rusya ile enerji bağımlılığı kısa vadede azaltılamaz, Paks nükleer santrali genişlemesi için yapılan Rus anlaşması büyük bir sorun. Çin yatırımları meselesi de hassas, CATL batarya fabrikası projesi ekonomik fayda ve çevresel/stratejik risk arasında bir denge gerektiriyor. Beyin göçü de Macaristan’ın kronik sorunlarından biri, yaklaşık 600-800 bin Macar yurt dışında yaşıyor ve Magyar zafer konuşmasında doğrudan onlara seslenerek eve dönün çağrısı yaptı. Enflasyon son dönemde düşme eğilimine girse de hâlâ yüksek, yaşam standardı Orbán döneminin son yıllarında geriledi. Bütçe açığı AB kurallarının üzerinde seyrediyor. Euro’ya geçiş Macaristan’ın resmi taahhüdü ama Maastricht kriterlerini karşılamak mevcut koşullarda mümkün görünmüyor ve gerçekçi bir takvim yok. Bölgesel eşitsizlik hâlâ derin, Budapeşte ve batı Macaristan ile doğu bölgeleri arasındaki uçurum kapanmadı. İki bölümlük Macaristan serimizi toparlayacak olursak, bu ülkenin hikayesi bize çok önemli dersler veriyor. Birincisi, tarihsel travmalar siyasi ve ekonomik tercihleri nesiller boyu şekillendirebiliyor. Trianon’dan Orbán’a uzanan çizgi bunu çok net gösteriyor. İkincisi, ekonomik krizler popülist liderlerin yükselişi için zemin hazırlıyor. 2008 krizi ve döviz cinsi kredi travması olmadan Orbán’ın 2010’daki ezici zaferini anlamak mümkün değil. Üçüncüsü, illiberal ekonomi politikaları kısa vadede popüler olabilir ama uzun vadede kurumsal çürüme, yolsuzluk, bağımlılık yapıları ve dış ilişkilerde izolasyon yaratıyor. Dördüncüsü, AB üyeliği ve AB fonları çok güçlü bir dışsal çıpa ama tek başına yeterli değil, iç siyasi irade olmadan bu kaynaklar verimsiz kullanılıyor ya da oligarşik yapıları beslemeye yarıyor. Beşincisi ve belki en günceli, piyasalar demokratik normalleşmeyi çok hızlı ve çok güçlü fiyatlıyor. Forintteki bir gecelik sert yükseliş, yatırımcıların kurumsal kaliteye ve hukukun üstünlüğüne ne kadar değer verdiğinin en somut kanıtı. Bu ders sadece Macaristan için değil, benzer dinamikleri yaşayan tüm ülkeler için geçerli. Macaristan’ın hikayesi devam ediyor. 1900’de imparatorluğun görkemli başkentiydi, 1920’de Trianon’la parçalandı, 1956’da özgürlük için ayaklandı ama ezildi, 1989’da Demir Perde’yi açarak Avrupa tarihini değiştirdi, 2010’da illiberal demokrasiye savruldu ve 2026’da yeniden Avrupa’ya dönüş sinyali verdi. Bu sürekli düşüş ve yükseliş döngüsü Macaristan’ın ulusal karakterinin bir parçası gibi görünüyor. Şimdi yeni bir sayfa açılıyor ve bu sayfanın nasıl yazılacağını önümüzdeki yıllar gösterecek. Ülke ekonomileri serimizin Macaristan bölümü burada tamamlanıyor. Umarım bu iki bölümlük seri size farklı bir perspektif sunmuştur. Bir sonraki ülke serisinde görüşmek üzere, kendinize iyi bakın, iyi akşamlar.