Petrol Zengini İran Neden Fakir? | Devrim, Savaş, Yaptırımlar ve Çöküş: İran Ekonomisi 2. Bölüm
Bu Bölüm Hakkında
1979 Devrimi'nin ardından İran ekonomisi, özel sektörün tasfiyesi ve bonyatlar ile Devrim Muhafızları'nın ekonomik güç merkezlerine dönüşmesiyle opak ve hibrit bir yapıya büründü. 1980-1988 İran-Irak Savaşı, kişi başına gelirin devrim öncesinin %55'ine gerilemesine yol açarak ülkeye yaklaşık 500 milyar dolarlık ekonomik hasar verdi. 2010 sonrası uluslararası yaptırımlar petrol ihracatını yarıya indirirken İran'ı SWIFT sisteminden dışlayarak ekonomiyi daha tekelci ve opak bir yapıya itti; 2015 JCPOA anlaşması kısa süreli bir toparlanma sağladı, ancak 2018'de ABD'nin tek taraflı çekilmesiyle yaptırımlar yeniden devreye girdi. İran bugün kronik enflasyon, yüksek genç işsizliği ve yoğun beyin göçüyle mücadele ederken eğitimli nüfusunun potansiyelini ekonomiye kazandıramamaktadır. Bu hikaye, doğal kaynak zenginliğinin ve ideolojik kararlılığın kapsayıcı kurumlar ve hesap verebilir yönetim olmadan sürdürülebilir refah yaratmaya yetmediğini gösteren evrensel bir ders sunmaktadır.
Ele Alınan Konular
- 1979 Devrimi'nin ekonomik sonuçları: kamulaştırmalar ve sermaye kaçışı
- Bonyatlar ve hibrit ekonomi: yarı-devlet vakıf yapıları
- İran-Irak Savaşı'nın ekonomik tahribatı (1980-1988)
- Uluslararası yaptırımların etkisi ve SWIFT dışlanması
- JCPOA süreci ve maksimum baskı politikası
- Rant devleti, beyin göçü ve toplumsal kapasite-siyasal tıkanma çelişkisi
Kayıt Dışi İktisat kanalına hoş geldiniz. Ülke ekonomileri serimizde İran’la devam ediyoruz. Bildiğiniz gibi İran’ın ilk bölümünü yapmıştık geçtiğimiz günlerde. Şimdi de ikinci bölümüyle hemen hemen her ülke için iki bölüm ayırıyoruz. Bazen daha büyük ülkeler için işte Amerika Birleşik Devletleri için mesela 5 bölüm yaptık. Yugoslavya için 3 bölüm yapmıştık vesaire ama genelde iki bölüm yapıyoruz. İran’ın ikinci bölümüne hoş geldiniz. Geçen bölümde yani İran’ın 1. bölümünde işte bu petrol öncesi zayıf devlet yapısından başlayarak yani eee işte 20. yüzyılın başındaki o şah dönemlerinden başlayarak işte 1908 petrol keşfi, Rant devletinin Doğuşu, Musaddık’ın e millileştirme hamlesi ve beyaz devrimin e İran şahının yapmaya çalıştığı beyaz devrimin yarattığı çelişkileri konuşmuştuk. Hikayemiz de 1979’daki işte Humeyni devriminin eşiğinde bırakmıştık. Şah devrilmişti. Eee petrol geliine dayalı modernleşme modeli çökmüştü. Şimdi bugün o hikayeyi tam kaldığımız yerden devam ettirmek istiyorum. Sorumuz da şu olacak. Yani ki hatırlayalım daha evvelden de sormuştuk bu soruyu aslında. 1979 devrimi İran’ı daha adil, daha üretken, daha bağımsız bir ekonomiye kavuşturabildi mi? Yoksa aynı petrol bağımlılığı bu kez savaş, yaptırımlar ve ideolojik devletçilik altında daha da kırılgan bir hale mi geldi? Bugün işte 1979’dan günümüze 2026’ya uzanan o çalkantılı dönemi ele almayı düşünüyorum. Hazırsanız bu devrimin, savaşın ve yaptırımların gölgesine giriyoruz. Şimdi 1979 devrimi yalnızca bir rejim değişikliği değildi esasen baktığımızda. Aynı zamanda bir ekonomik düzenin toptan yıkılmasıydı. İşte şaha yakın sanayi ailelerinin, büyük toprak sahiplerinin ve batılı şirketlerle işbirliği yapan iş insanlarının varlıklarına el koyuldu. İşte özel bankalar, sigorta şirketleri ve büyük sanayi kuruluşları kamulaştırıldı. Devrim öncesinde 30 ila 40 milyar dolarlık bir sermaye kaçışı yaşandığı söylenir İran’dan. İşte ülkenin en eğitimli, en deneyimli iş gücünün önemli bir kısmı yurt dışına göç etti. İşte devrimci koalisyonun içinde ekonomi konusunda derin fikir ayrılıkları vardı aslında. Bir tarafta İslami sol kanat işte 3. dünyacı bir sosyalizm, devlet müdahaleciliği ve sosyal adalet istiyordu. Diğer taraftan daha gelenekçi ulema ve işte bu pazar, bazar tüccarları diyelim o mülkiyet haklarını savunuyorlardı. Devrimin kurucu figürü Hümene ise şey Hümeyni ise özür dilerim eee Ayetullah Humeyni eee ekonomiyi devrimci idealin bir aracı olarak görüyordu. Bir keresine hatta şöyle demişti. Bütün bu fedakarlıklarının amacının daha ucuz kavun yemek olduğuna inanmak mümkün mü? Ya bu zihniyet aslında ekonomik politikaların pragmatizmden çok ideoloji tarafından şekillendirilmesine yol açtı. Şimdi devrimden hemen sonra yüz ekonominin %80’den fazlası devlet kontrolüne geçti. Ama çok burada bir kritik bir ayrıntı var. Önemli bir ayrıntı var. Bu devlet kontrolü tek bir merkezden yönetilmiyordu. El konulan varlıkların bir kısmı doğrudan bakanlıklara bağlandı. Evet. Ama çok büyük bir kısmı da işte bonyadlara verilen vakıf yapılarına aktarıldı. Konyatlar bu İran’ın devrim sonrası ekonomi politiğinin aslında en özgün ve en belki de sorumlu kurumları arasında. Bunlar ne tam olarak devlet kurumu, eee, ne de özel sektör de gerçek anlamda hayır kuruluşu. Aslında vergi muafiyetleri var. Eee, denetim yükümlülükleri yok. Doğrudan dini lidere bağlılar. E, işte devrim sonrasında yoksullara ve şehit ailelerine hizmet etmek amacıyla kuruldular. Ama kısa sürede devasa holdinglere dönüştüler. İşte tekstilden meşrubata, gayrimenkulden otomotif kadar her sektörde faaliyet gösteriyorlar. Bugün bu bonyatların İran petrol dışı ekonomisinin %20 ila 30’unu yaklaşık olarak kontrol ettiği tahmin ediliyor. Yaklaşık işte 400.000ile 5 milyon arasında İranlı bir bonyatta çalışıyor. Yani devrim aslında eski eliti tasfiye ediyor ama yerine şeffaf ve eee hesap verilebilir bir düzen değil de parçalı ve denetimsiz bir hibrit yapı kuruyor aslında. Şimdi devrim henüz 2 yaşındayken Eylül 1980’de eee Saddem Hüseyin’in Irak’ı İran’a saldırdı. Biliyorsunuz İran Irak savaşı hakikaten eee devrim sonrasındaki İran’ın için İran için aslında İran’ın gelişiminde önemli bir yer tutar. 8 yıl sürdü yaklaşık bu savaş ve 20. yüzyılın gelişmekte olan ülkeleri arasındaki en kanlı konvansiyonel çatışması oldu aslında. İşte en az 300.000 e İranlı hayatını kaybetti. 500.000den fazla kişi yaralandı. Bunlar çok büyük rakamlar tabii ki. Ki savaşın işte İran ekonomisine toplam maliyetinin yaklaşık 500 milyar dolar olduğu söylenir. Bu da çok ciddi bir rakam ki ekonomik açıdan tablo felaket. hakikaten savaş sırasında petrol tesisleri ve ihracat altyapısı savaşın ilk hedefleri arasında ihracat gelirleri çakılıyor. İşte 1985’teki petrol fiyat çöküşü de durumu daha da kötüleştiriyor. Devlet eee savaşı finanse etmek için baskı altındaki ekonomiden her kaynağı bulabildiği her kaynağı sıkıştırmaya çalışıyor. Sıkıştırmak zorunda kalıyor. Kupon sistemi uygulanıyor. Temel tüketim malları karneye bağlanıyor. İşte savaş boyunca reel gayri safi yurtçi ağla ortalama her yıl %1.8 8 küçülüyor. Kişi 1988’e gelindiğinde ülkenin gerçek milli geliri 15 yıl önceki düzeye gerilemiş vaziyette. Ki nüfus da bu sürede %60 kadar neredeyse artmış. Yani kişi başına gelir devrim öncesinin %55’ine kadar düşmüş vaziyette. Ama tabii savaşın ekonomik etkisi yalnızca rakamlarda da ölçülemiyor. Savaş kalkınma perspektifini tamamen yıkıyor. Bütçe eee işte silah ve cephaneye gidiyor büyük ölçüde ve işte altyapıya, eğitime, sanayiye yatırım duruyor. Genç nüfus cepheye gidiyor. Üretken insan gücü eriyor. Hani devrimden sonra refah değil de seferberlik geliyor aslında. Ve belki de en önemlisi de savaş koşulları. Devletin ekonomideki ağırlığını büyütmek için mükemmel bir mazeret sağlıyor yönetimdekilere. İşte devletçi politikalar savaş yüzünden gerekiyor bu eee adı altında diyelim. savaş gerekliliği adı altında kalıcı hale geliyor. E işte akademik çalışmalar, devrim ve savaşın birleşik etkisini ölçmeye çalıştığında ortaya hakikaten çok şaşırtıcı bir rakam çıkıyor. Ortalama bir İranlı vatandaşın bu dönemde kaybettiği kümülatif gelirin yaklaşık 35.000 000 dolar olduğu söyleniyor. Bu da yani hakikaten devrim ve savaş olmasaydı elde edilecek gelirin %40’ına denk düşüyor. Yaklaşık olarak ciddi bir rakam yani hakikaten. 1988’de İran’la Irak birbirine yişemiyorlar sonuçta ve bir ateşkes imzalanıyor. 1989’da da Humeyni ölüyor. Gerine de dini lider olarak işte geçtiğimiz günlerde eee Amerika Birleşik Devletleri tarafından veya işte İsrail tarafından artık veya ortaklaşa öldürülen Ali Haman’e geçiyor. Cumhurbaşkanlığına ise Haşimi Rafsancani seçiliyor. Şimdi Rafsancani dönemi cumhurbaşkanlığı anlamında yani yeniden inşa ve kısmi liberalleşme vaatlerinin bir dönemi oluyor. Bir miktar da olsa altyapı kısmen yenileniyor. Dış borçlanma kapıları aralanıyor. Kısmi bir ekonomik açılım deneniyor. Büyüme oranları biraz toparlanıyor. 1989-97 arasında ortalama %5,5’a yaklaşan bir ekonomik büyümeden bahsediyoruz. Ama bu büyüme yapısal reformlarla desteklenmiyor. Neden? Çünkü İran ekonomisindeki temel güç dengeleri değişmiş değil. İşte bonyatlar büyümeye devam edip dev holdinglere dönüşüyorlar. Devrim Muhafızları Ordusu biliyorsunuz bu aralar çok gündemde. E işte ona da Pastaran deniyor değil mi? Savaş toplu sonrasında ekonominin içine giderek daha fazla girmeye başlıyor. İşte inşaat, mühendislik, enerji ve telekomünikasyon sektörlerinde devasa ihalleler alıyorlar. Bu süreçte İran böyle bir devlet piyasa karışımı değil de devlet, vakıf, ordu, ezel sektör gibi böyle çok katmanlı, parçalı ve son derece opak diyelim. Yani son derece böyle belli belirsiz eee girif bir ekonomiye, ekonomik yapıya evriliyor açıkçası. Bu Rafsancani döneminin bir başka minası da yolsuzluk algısının derinleşmesi, iktidar çevrelerine yakın ailelerin zenginleşmesi, İranlıların diline yeni bir kavram kazandırıyor aslında Azade. Yani işte üst düzey bir yetkililiğin ayrıcalıklı çocuğu Azade. Bu kavram bugün hala İran’da sınıfsal öfkenin en güçlü sembollerinden bir tanesi. Burada bir parantez açayım. Çünkü işte birçok insan hep böyle İran’ı tamamen çökmüş, geri kalmış bir ekonomi olarak hayal eder veya düşünür. Öyle algılar. Bu doğru değil aslında. İran ciddi bir sanayi altyapısına sahip bir ülke. Otomotiv, petrokimya, çelik, çimento, ilaç gibi sektörlerde önemli bir üretim kapasitesi var. İşte Tahran borsasında hakikaten 40’tan fazla sanayi dalı işlem görüyor. İnsan sermayesi tarafında aslında tablo çok daha çarpıcı. İşte devrim sonrasında okur yazarlık seferberliği sürdürülüyor ve kısmen başarılı da oluyor. Aslında üniversite sayıları artıyor. Kadınların üniversite kayıt oranları erkekleri geçiyor. İran hakikaten de son derece eğitimli ve genç bir nüfusa sahip. Özellikle böyle mühendislikte falan Tahran’ın Tahran Üniversitesi’nin böyle bazı bölümlerin hakikaten e hani böyle Fransa’daki böyle ekol superior tarzı eee hani böyle politeknikler tarzı eğitim verdikleri söylenir, bilinir. Ama işte tam da burada belki de İran’ın o en acıcı ilişkisi ortaya çıkıyor. Sistem bu kapasiteyi maalesef ve maalesef verimli bir refaha dönüştüremiyor. Neden dönüştüremiyor? Çünkü eee ya pek çok gerekçesi var tabii ki. Yani özgürlükler, demokrasi vesaire de konuşulabilir ama ekonomik anlamda da çoklu kur rejimi piyasa sinyallerini bozuyor. Devasa sübvansiyonlar kaynak dağılımını çarpıtıyor. İşte bonyatlar ve askeri yapılar özel sektörün önünü tıkıyor. Mülkiyet hakları belirsiz, yatırım ortamı öngörülemez. Ve sonuçta da işte böyle genç işsizliğin kronik olduğu, beyin göçünün yıkıcı boyutlarda olduğu, İran’ın en parlak beyinlerinin gidebildikleri ölçüde batı üniversitelerine gittiği, Kanada, Almanya, Avusturya, Avustralya’ya gittikleri ve dönmedikleri, Amerika’ya gittikleri ve dönmedikleri bir ortamdan bahsediyoruz. bir ülke en değerli kaynağını yani insan sermayesini ihraç ediyor. Şimdi 2000’li yıllardan itibaren İran’ın bir nükleer programı var biliyorsunuz. Zaten bu savaşın da temel gerekçelerinden bir tanesi en azan veya bahanelerinden bir tanesi diyelim bu. Bu uluslararası gündemin merkezine oturdu. İran’ın nükleer programı ve ekonomi giderek yaptırımlar tarafından şekillenmeye başladı. 2010’daki Birleşmiş Milletler yaptırımları, 2012’deki işte Avrupa Birliği petrol ambargosu İran ekonomisine hakikaten ağır darbeler vurdu. Petrol ih petrol ihracatı ki en büyük gelir kalemlerinden bir tanesi ekonominin yarı yarıya düştü. Günlük yaklaşık işte 2,5 milyon varilden 1.2 milyon varile geriledi. İran riğerinin yarısından fazlasını kaybetti. Enflasyon %45’lere fırladı ki yaptırımlar sadece petrol gelirini de kısmadı. İran’ı uluslararası finans sisteminden de fiilen dışladı. Swift sisteminden çıkarılan İran bankaları dış ticaret yapamaz hale geldi. Biliyorsunuz çünkü Amerika Swift sistemini kontrol ediyor ve dolarla ticaret yapılmasına engel olabiliyor ülkeleri buradan çıkartarak. Zaten işte biliyorsunuz bizim işte belli bir kamu bankasının bir Azeri kökenli İranlı bir kişiyle bir şarkıcının eşi olan başına gelenleri vesaire aslında biraz o etrafından dolaşmak için eee yapılan bir şey. Bunun karşılığında da zaten böyle bir sorun ortaya çıktı. İşte ilaçtan yedek parçaya, hammaddeden teknolojiye kadar her türlü ithalat zorlaşıyor. Sivil havalıcılık sektörü yedek parça bulamaz oluyor. İran uçakları e pek çok Avrupa ülkesinden uçuşları yasaklanıyor. Çünkü hakikaten kendi bakımlarını yerine getiremiyorlar. Güvenliği olmuyor uçaklar. Güvenlik riski ciddi derecede artıyor. Ama tabii yaptırımların yarattığı bir başka dinamik daha var. yaptırımlar kaçak ticaret, eee, kayıt dışı ekonomi ve işte bağlantılı güç yapılarını güçlendiriyor. İşte yaptırımları delme kapasitesi olan aktörler yani devrim muhafızları ve bonyatlar, eee, ekonomideki konumlarını daha da pekiştiriyorlar. Bir bakıma yaptırımlar İran ekonomisini daha şeffaf ve daha rekabetçi bir yapıya değil de tam tersine daha böyle grift, daha opak, daha tekelci bir yapıya doğru itiyor. Eee, 2015 yılında İran’ı eee, bu eee işte eee, İran’la bazı ülkeler arasında P5 +1 diyelim bunlara. JÇBOA denilen yani kapsamlı ortak eylem planı imzalanıyor bu ülkeler arasında. İran’ın işte nükleer programı sınırlanacak, karşılığında yaptırımlar kaldırılacak tarzda bir beklenti var Obama döneminde bu. Biliyorsunuz zaten şu anda Trump da işte bunu eee suçluyor. Eee Obama’ya, İran’a karşı yumuşak davrandığını iddia ediyor bildiğiniz gibi. Ve anlaşma sonrasında petrol ihracatı yeniden günlük 2,5 milyon valili çıkıyor. İran uluslararası finans sistemine yeniden bağlanıyor. Beklentiler hakikaten büyük bu dönemde. Yabancı yatırım akacak, ekonomi uçacak beklentisiyle giriliyor bu döneme. Ama beklenen büyük dönüşüm gerçekleşmiyor. Çünkü İran’ın iç yapısal sorunları yaptırımlardan bağımsız olarak devam ediyor. Aslında yatırım ortamı hala belirsiz. Mülkiyet hakları zayıf. Yargı bağımsızlığı yok. İşte bonyatlar ve askeri yapılar piyasanın büyük bölümünü kontrol ediyorlar. Yabancı şirketler İran’a temkinli yaklaşıyor. Birçoğu Amerikan pazarındaki risklerini göze almak istemiyor. Ve tam da bu kısıtlı toparlanma sürerken Obama’dan sonra başkan olan eee 2018’de Başkan Trump ilk döneminde işte bu JÇPOA denilen sistemden tek taraflı oral çekiliyor ve yaptırımları yeniden devreye sokuyor. Maksimum baskı politikası başlıyor İran’a karşı. Yine İran’ın petrol ihracatı %60’ın üzerinde düşüyor. Riyal çöküyor. Enflasyon fırlıyor. Hindistan gibi büyük alıcılar İran petrolünün Amerikan baskısıyla İran petrolünden vazgeçiyorlar. Yani aslında bu e günlük yaşamda işte ilaç bulmaktan yedek parça ithal etmee yine her şey zorlaşıyor. Bu işte bu anlaşmanın bozulması aslında yapısal reformlar yapılmadan dış koşulların tek başına bir ekonomiyi kurtaramayacağını gösteren de bir ders oluyor aslında. Ve aynı zamanda uluslararası anlaşmalara güvenin ne kadar kırılgın olabileceğini de yani bir başkan bir başkandan değiştiğinde işte Amerika’da direkt bunun kaderi değişebiliyor. Bunun da bir kanıtı aslında. Şimdi 2026’ya bugüne geldiğimizde İran son yarım yüzyılın en derin ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Enflasyon. Bu savaş öncesinden bahsediyorum. Tabii ki şubat öncesinden de böyleydi zaten. Şubat’tan sonra zaten savaştan sonra katmerli oldu maalesef. Savaştan evvel de İran’da enflasyon yine %40’ların üzerinde. İşte real tarihi dip seviyelerinde işte Birleşmiş Milletler yaptırımları Eylül 2025’te bu snapback mekanizmasıyla yeniden devreye girdi. Avrupa Birliği de nükleer yaptırımlarını geri getirdi. İşte enerji sektöründe ciddi krizler var. Su ve elektrik kesintileri e gündelik hayatın parçası haline geldi. Nüfusun önemli bir kısmı yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve işte bu 2025’in sonunda başlayan ve Aralık ayında Riyal’in, İran rial’in para biriminin sert değer kaybıyla derinleşen protestolar işte 1979’dan bu yana en büyük toplumsal gösteri hareketlerinden bir tanesi haline gelmiş vaziyetteydi. Ekonomik çaresizlikle başlayan talepler hızla siyasallaşmıştı. İşte İran’ın aslında bugünkü durumunu anlamak için bence beş temel kavramı bir arada düşünmek gerekiyor. Bir tanesi rant devleti. Yani İran devleti hala temel olarak petrol gelirine dayanan bir devlet. Eee işte vergi tabanı dar. Petrol fiyatlarındaki her dalgalanma likiditeyi, bütçeyi doğrudan vuruyor. IMF verilerine göre İran’ın bütçe açığı vermemesi için petrol varil fiyatının 120 doların üzerinde olması gerekiyor ki tabii ki şu anda savaşta bile bu 120’leri kolay kolay görmüyor. Eee, devrim vergi yerine petrole dayalı devlet mantığını değiştirmiş değil. sadece petrolün akış yönünü değiştirmiş vaziyette. İkincisi hibrit ekonomi meselesi. Yani devlet, yarı devlet vakıfları, devrim muhafızları, işte bu bazar tüccarları ve sınırlı bir özel sektör içe geçmiş vaziyette İran’da. Kim neyi kontrol ediyor, kimin bütçesi ne kadar bunları kesin olarak bilmek neredeyse imkansız. Merkez Bankası verileri bile eee bağımsız analistler tarafından sürekli sorgulanıyor. Tabii üçüncüsü yaptırım ekonomisi. İran işte Rusya’nın Ukrayna işgali sonrasına kadar dünyanın en çok yaptırım uygulanan ülkesiydi. Şimdi sonra Rusya ile bu bunu paylaşıyorlar gibiler. Hani normal dış ticaret ve finans kanalları sürekli bozuk. dış dünyayile ilişki kurmak hani basit bir ithalat yapmak bile olağanüstü karmaşık kaçak yollardan falan e etrafından dolaşmaya çalışıyor zaten bir yere kadar yani yapılabiliyor. Dördüncüsü de enflasyon toplumu. Yani kronik ve yüksek enflasyon sınıfsal yapıyı sürekli yeniden dağıtıyor. Orta sınıf eriyor, tasarruflar buharlaşıyor. Gelecek planlaması yapılamıyor. Yani devrim öncesinden bugüne ortalama İranlıların satın alma gücünün dramatik bir şekilde gerildiğini görüyoruz. Beşincisi belki de en çarpıcı olanı ise toplumsal kapasite e ve siyasal tıkanma arasındaki o çelişki. Yani İran’da eğitimli, kentli, dijital dünyayla bağımlı, üretken bir toplum var aslında. Özellikle genç toplum ama siyasal, ekonomik rejim bu kapasiteyi kullanmıyor tam olarak. E kadınların üniversite kayıt oranları erkeklerin üzerinde ama iş gücüne katılım oranları çok düşük. Mühendisler yetişiyor ama istihdam edilemiyor. Yazılımcılar var ciddi derecede ama küresel piyasalara erişim yok ki bu çelişki hakikaten İran’ın en temel yapısal problemlerinden bir tanesi. Ki son olarak aslında Türkiye’den izleyenler için bazı önemli paralelliklere de değinmek istiyorum. Yani Türkiye’nin elinde İran gibi bir petrol kaynağı yok ama işte bazı ortak dinamikleri aslında son derece dikkat çekici ve bunların belki de altını çizmeden de geri durmak istemiyorum. Bu seriyi bitirmek istemiyorum. İran seviyesini yani her iki ülkede de kronik ve yüksek enflasyon orta sınıfı eritiyor. Tasarrufları buharlaştırıyor. Toplumsal sınıfları yeniden dağıtıyor. Kur şokları her iki ülkede de yaşam maliyetini yer yer aniden yukarı iten dönemler eee geçirmelere neden oluyor. Toplumsal güveni sarsan periyodik krizler yaratıyorlar. devletin piyasayı sürekli yönlendirmesi fiyat kontrollerinden faiz politikasına kadar her iki ülkede de özel sektörü ve eee işte özel sektörün önünü tıkayan bir refleks olarak karşımıza çıkıyor. Ve belki de en önemlisi genç ve eğitimli nüfusun gelecek umutsuzluğu. Yani o da aslında benzer. Beyin göçü, istihdam edilemeyen mezunlar, potansiyelini gerçekleştiremeyen bir genç nesil. Hani mekanizmalar tabii ki farklı. Birebir İran’la aynıyız demiyorum. Kesinlikle öyle bir eee yani şey söylemek doğru olmaz ama eee hakikaten sonuçlar acı biçimde benzeşiyor yer baktığımız zaman. Bilmiyorum siz herhalde buna katılırsınız diye düşünüyorum. Yorumlarda belki yine eee tartışırız. Yani sonuç olarak aslında İran’ın ciddi bir trajedisi var baktığımızda. Ki trajedi herhalde şöyle bir şey olabilir. Yani ne tamamen çökmüş bir ülke ne de potansiyelini gerçekleştirebilmiş bir ekonomi. Çok büyük bir uygarlık yani değil mi? Persiler e vesaire binlerce yıllık bir uygarlık. Eee 90 milyona yaklaşan bir nüfus. Dünyanın en büyük enerji rezervlerinden bir tanesi. Eee doğalgaz olsun, işte petrol olsun. Ciddi bir sanayi altyapısı var ve son derece eğitimli bir toplum var. Ama bütün bunların üzerine yim inanılmaz bir sineması var. Bunu ilk bölümün yorumlarında da bir arkadaşımız yazmıştı. Sinemayla ilgili çok ayrıntılı bir şey söylemeyeceğim bugün ama İran sineması hakikaten hani İran’ın eee uluslararası ağırlığından eee çok daha fazla yani asimetrik olarak çok daha fazla bir oransal olarak ağırlığa sahip. Çok kaliteli filmler üretebiliyorlar. Ama işte bütün bunların üzerine çöken üç tane de gölge var. Petrol bağımlılığı, yaptırımlar ve kurumsal tıkanma. Eee, şimdi İran’ı yoksullaştıran şey tabii ki dış baskının ciddi bir rolü var ama yalnızca dış baskı değil. İçeride de çözülemeyen ekonomi politik kendisi aslında biraz da İran’ı yoksullaştırıyor. Rakamlar çok acı ya. 1979 öncesinde İran ekonomisi yılda ortalama %9 büyürken devrim sonrasından bu oranın %2’nin altına düştüğünü görüyoruz. 40 yılı aşkın sürede ortalama İran’ın geliri neredeyse yerinde saydı. Devrim eski eşitsizlikleri yıktı. Evet ama yerine yeni bir eşitsizlik düzeni kurdu. E rant devleti mantığı devam etti. Sadece rantın dağıtım mekanizması değişti. petrol geliri artık işte Şahl’ın sarayına veya etrafındaki o birkaç tane aileye gitmiyor da bonyatlara ve devrim muhafızlarına akıyor. Ama sonuç sıradan İranlı için temelden bir farklı değil. Yani aslına baktığımız zaman ha Şaha’a gitmiş ha eee ulemaya gitmiş. Eee şimdi ilk bölüm boyunca da gördük aslında aslında iki bölüm boyunca gördük. Yani İran’ın hikayesi hakikaten bize evrensel bir ders veriyor. Doğal kaynak, güçlü devlet ya da ideolojik kararlılık. Bunların hiçbiri tek başına sürdürülebilir. Refah yaratmaya yetmiyor. Refahın kaynağı kapsayıcı kurumlar, hesap verebilir yönetim, toplumsal katılım ve işte mekanizmaların, ekonomik mekanizmaların sağlıklı işlemesi. Bu ders İran için de geçerli. Türkiye için de geçerli. Dünyadaki pek çok ülke için geçerli. Hepimiz için geçerli aslında baktığımız zaman. Yorumlarınızı mutlaka bekliyorum. Beğendiyseniz videoyu beğen butonuna basmayı, yorumlarda görüşlerinizi paylaşmayı lütfen unutmayın. Hani İran’ın ekonomik geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? yaptırımlar kalkarsa İran uçar mı yoksa yapısal sorunlar devam mı eder? Yani savaş sonrasında ne olur? Tabii bir de ona da bağlı aslında ama hani bunları tartışalım gerçekten. E hani sadece rakamların değil de hikayelerin peşinde koştuğumuz bir kanal burası. Tabii savaş biliyorsunuz yani şu an güncel gelişmeler, son bir ayda yaşanan gelişmeler İran’ın çok [homurdanır] ciddi derecede altyapısını da yıkabilir. Yani işte bu sanayi altyapısı var, petrol üretim altyapısı var, dağıtım altyapısı var ama ihracat altyapısı var. Ama tabii bunlar ciddi derecede eee yani hasara uğrayabilir savaş sırasında. Henüz daha herhalde o altyapıya o kadar da büyük bir hasar verilmedi ama önümüzdeki günlerde verilebilir. İnsan kaynağı tabii savaşta kaç kişinin öleceği de oldukça önemli. Eee, yurt dışına çıkışları işte göçü tetikleyebilir. İran’ın altyapısının bu kadar bozulması. Bunları hep takip edeceğiz maalesef. Ve tabii ülke ekonomileri serisinde farklı ülkeler de konuşmaya devam edeceğiz. Bir sonraki ülke olarak Azerbaycan’ı, İran’ın komşusu, kuzey komşusu veya kuzeybatı komşusu diyelim. Azerbaycan’ı seçtim. Azerbaycan’la devam edeceğiz. Zaten bununla ilgili ciddi bir ilgi de vardı. Elimden geldiğince yine Azerbaycan ekonomisinde iki bölümde anlatmaya çalışacağım. E yorumlarınızı, görüşlerinizi, beğenilerinizi bekliyorum. Şimdilik burada noktalıyorum İran yayını. Görüşmek üzere. Bir sonraki videoda yeniden görüşmek dileğiyle demiş olayım. İyi günler. M.