Piyasalar Satıyor, Fatura Bize Kalıyor | Petrol, Faiz, Dolar
Bu Bölüm Hakkında
Küresel piyasalarda belirgin satış baskısı hâkim olurken S&P 500 yüzde 1,2 geriledi, Amerika'nın 10 yıllık tahvil faizi yüzde 4,63'e yükseldi ve Brent petrol 111 dolara yaklaştı. İran-Amerika görüşmelerinin çıkmaza girmesi ile Hürmüz Boğazı'ndaki belirsizlikler enerji fiyatlarını yukarı iterken merkez bankalarının faiz indirim beklentileri geri plana atılıyor. Türkiye'de Nisan bütçe açığı 338,7 milyar TL'ye ulaşırken yılbaşından bu yana enerji sübvansiyonları 114,7 milyar TL seviyesine çıktı. Enerji ithalatçısı konumundaki Türkiye için kalıcı petrol pahalılığı enflasyon, cari açık ve bütçe baskısını aynı anda derinleştiriyor. Piyasa katılımcıları anketinde 2026 yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 28,9'a çıkarken sektörel güven ve büyüme görünümü de yakından izleniyor.
Ele Alınan Konular
- Küresel piyasalarda satış dalgası: S&P 500, DAX ve Asya borsalarındaki kayıplar
- Petrolün 111 dolar seviyesine yükselmesi ve İran-Amerika geriliminin enerji piyasalarına etkisi
- Amerika'nın 10 yıllık tahvil faizinin yüzde 4,63'e çıkması ve faiz indirim beklentilerinin geri çekilmesi
- Türkiye'nin Nisan bütçe açığı ve enerji sübvansiyonlarının kamu maliyesine yükü
- Enflasyon beklentilerinin bozulması ve TCMB'nin para politikası görünümü
- Yüksek enerji fiyatlarının cari açık ve hanehalkı alım gücüne yansımaları
Herkese günaydın, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün 18 Mayıs 2026 Pazartesi. Yeni haftaya çok basit ama çok kritik bir cümleyle başlıyoruz: piyasalar satıyor, fatura bize kalıyor. Başlıkta özellikle “petrol, faiz, dolar” dedim, çünkü bugün ekranda gördüğümüz kırmızı rakamlar sadece borsa yatırımcısının meselesi değil. Petrol yükseldiğinde, tahvil faizleri zıpladığında, dolar güçlendiğinde, bunun ucu benzine geliyor, krediye geliyor, şirketlerin finansman maliyetine geliyor, bütçeye geliyor, en sonunda da marketteki etikete, faturaya ve maaşın alım gücüne geliyor.
Cuma günü dünya piyasalarında belirgin bir satış havası vardı. S&P 500 yüzde 1,2 geriledi, Avrupa’da DAX yüzde 2’nin üzerinde düştü, Asya piyasaları haftaya zayıf başladı. Amerika’nın 10 yıllık tahvil faizi yüzde 4,63 seviyesine yükseldi. Brent petrol bu sabah 111 dolar civarında. Doğalgaz tarafında da Avrupa TTF fiyatlarında belirgin yükseliş var. Dolar küresel olarak güçleniyor; euro/dolar 1,1620 civarında. İçeride dolar/TL 45,5 seviyesine yakın başladı, Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi 241-242 baz puan civarında, BIST 100 ise Cuma günü yüzde 1,9 düşüşle haftalık kaybını yüzde 4,6’ya taşıdı.
Şimdi burada mesele şu: Piyasalar neden satıyor? Tek cevap “savaş” değil. Savaş önemli ama sadece başlangıç noktası. Asıl mesele, savaşın petrol üzerinden enflasyonu yeniden yukarı itmesi ve bunun da merkez bankalarının elini bağlaması. Bundan birkaç ay önce dünyada ana hikâye şuydu: Enflasyon yavaş yavaş düşüyor, merkez bankaları faiz indirimi alanı bulacak, finansal koşullar gevşeyecek. Şimdi bu hikâye ciddi biçimde sorgulanıyor. Çünkü petrol 110 doların üzerine yerleşirse, enerji fiyatları sadece enerji olarak kalmaz; taşımacılığı etkiler, üretim maliyetlerini etkiler, gübreyi etkiler, gıdayı etkiler, hizmet fiyatlarını etkiler.
Tam da bu nedenle tahvil piyasasında satış görüyoruz. Tahvil faizi yükseliyor demek, tahvil fiyatı düşüyor demek. Yatırımcı şunu söylüyor: Ben daha yüksek enflasyon bekliyorsam, daha yüksek faiz isterim. Daha yüksek faiz de borsayı, gelişmekte olan piyasaları, borçlu şirketleri ve kredi kanalı üzerinden hanehalkını sıkıştırır. Altın ve gümüşte de son günlerde gördüğümüz sert hareketin arkasında kısmen bu var. Normalde jeopolitik risk artınca güvenli liman talebiyle altın yükselebilir. Ama aynı anda dolar güçleniyor ve tahvil faizleri yükseliyorsa, kısa vadede değerli metaller üzerinde baskı oluşabiliyor. Nitekim ons altın 4540 dolar civarına gerilerken, gümüşte haftalık kayıp çift haneye yaklaştı.
Peki bu dışarıdaki gerilim ne? Amerika ile İran arasında barış görüşmeleri yine çıkmaza girmiş görünüyor. Trump, İran için “saat işliyor” anlamına gelen çok sert bir mesaj verdi. İran tarafı ise Amerikan cevabının somut taviz içermediğini söylüyor. Bu sırada Hürmüz Boğazı hâlâ dünya ekonomisinin sinir noktası. Normal koşullarda dünya petrolünün ve LNG ticaretinin önemli bir bölümü bu dar geçitten geçiyor. Hürmüz’deki her haber, tanker geçişleriyle ilgili her belirsizlik, petrol fiyatına risk primi olarak giriyor. Üstüne bir de Birleşik Arap Emirlikleri’nde Barakah nükleer santrali yakınında drone kaynaklı bir yangın haberi geldi; can kaybı ve radyolojik risk açıklanmadı ama piyasaların sevmediği şey zaten belirsizliktir.
Ama bugünkü yayında ben bu işi sadece Hürmüz, Trump, İran diye anlatmak istemiyorum. Çünkü insanlar artık haklı olarak şunu soruyor: Tamam, dünyada bir şeyler oluyor, peki benim hayatımda ne değişecek? En temel cevap şu: Türkiye enerji ithal eden bir ülke olduğu için, petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki her kalıcı artış bizim için hem enflasyon meselesidir, hem cari açık meselesidir, hem bütçe meselesidir. Petrol pahalanırsa benzin ve motorin tarafında baskı oluşur. Kur yükselirse bu baskı büyür. Devlet bunu tamamen fiyata yansıtmazsa bu kez bütçe üzerinden yük oluşur. Yani fatura bazen pompada görünür, bazen bütçede görünür, bazen daha sonra vergi veya borçlanma olarak geri döner.
Nisan ayı bütçe verileri tam da bu açıdan çok önemli. Merkezi yönetim bütçesi Nisan ayında 338,7 milyar TL açık verdi. Geçen yılın aynı ayında açık 174,7 milyar TL idi. Son 12 aylık bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 2,2’den yüzde 2,4’e çıktı. Bu henüz paniğe yol açacak bir oran değil, ama yön önemli. Daha da önemlisi, faiz dışı denge geçen yıl fazla verirken bu yıl Nisan’da 81,1 milyar TL açık verdi. Yani mesele sadece faiz ödemeleri değil; bütçenin ana gövdesinde de bir bozulma görmeye başlıyoruz.
Vergi gelirlerine baktığımızda da ilginç bir tablo var. Vergi gelirleri yıllık yüzde 28,5 arttı ama aynı dönemde enflasyon yüzde 32,4. Yani vergi gelirleri reel olarak geriliyor. Bu bize iç talebin, ithalatın kompozisyonunun ve fiyatlama davranışının bütçeyi nasıl etkilediğini gösteriyor. ÖTV gelirlerinde yıllık bazda 16,6 milyar TL düşüş var. Bunun önemli bir nedeni, akaryakıt tarafında enerji fiyatlarındaki artışı kısmen dengeleyen eşel mobil benzeri uygulamalar. Yani devlet pompaya gelen baskının bir kısmını vergi gelirinden feragat ederek yumuşatıyor. Vatandaş o gün pompada daha sınırlı artış görüyor olabilir, ama kamu maliyesi tarafında bu bir gelir kaybı olarak yazılıyor.
Enerji sübvansiyonları da çok kritik. Nisan ayında doğal gaz için 10 milyar TL, elektrik için 14,6 milyar TL sübvansiyon ödemesi yapılmış. Yılbaşından bu yana toplam enerji sübvansiyonları 114,7 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Bunun anlamı şu: Enerji fiyatlarındaki küresel artışı hanehalkına ve şirketlere tamamen yansıtmamak için bütçe devreye giriyor. Bu sosyal olarak anlaşılır bir tercih. Çünkü enerji fiyatını bir anda tamamen serbest bıraksanız bunun gelir dağılımı etkisi çok sert olur. Ama iktisatta bedelsiz tampon yoktur. Ya faturada ödersiniz, ya bütçede ödersiniz, ya enflasyonda ödersiniz, ya da ileride daha yüksek vergi ve borçlanma maliyeti olarak ödersiniz.
Yıl sonu için bütçe açığının milli gelirin yaklaşık yüzde 4’üne ulaşabileceği hesaplanıyor. Resmi program hedefinin bir miktar üzerinde bir açık anlamına gelir bu. Tek başına felaket değil ama şu açıdan önemli: Türkiye zaten yüksek enflasyonla mücadele ediyor, iç talebi soğutmaya çalışıyor, kur üzerinde kontrollü bir patika izliyor, faizleri yüksek tutuyor. Bu denklemde bütçe de gevşerse veya enerji sübvansiyonu nedeniyle zorlanırsa, para politikasının işi daha da zorlaşır. Çünkü enflasyonu düşürmek sadece Merkez Bankası’nın faiziyle olmaz; bütçe tarafının da en azından bu mücadeleyi bozmaması gerekir.
Burada cari açık meselesini özellikle biraz açmak istiyorum. Çünkü Türkiye’de kur tartışması çoğu zaman sadece “dolar kaç olacak” diye yapılıyor. Oysa kurun arkasında dış finansman dengesi var. Enerji fiyatı yükseldiğinde ithalat faturası artıyor. İthalat faturası arttığında cari açık büyüyor. Cari açık büyüdüğünde Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı artıyor. Dış finansman ihtiyacı arttığında da ülke risk primi, yabancı sermaye girişi, rezervler ve kur politikası daha önemli hale geliyor. Yani petrol fiyatındaki 10 dolarlık artış sadece benzin istasyonundaki tabela değildir; aynı zamanda Türkiye’nin dış denge hesabında yeni bir baskıdır. Bunu bu hafta özellikle Nisan dış ticaret verisiyle birlikte okuyacağız.
İşin şirketler tarafı da var. Bugün Türkiye’de birçok şirket bir yandan yüksek faizle, bir yandan zayıflayan talep ihtimaliyle, bir yandan da maliyet artışıyla uğraşıyor. Finansman maliyeti zaten yüksek. Eğer küresel faizler de yukarı gidiyorsa, dış borçlanma maliyeti de kolay kolay düşmez. İçeride kredi genişlemesi kontrollü tutuluyorsa, işletme sermayesi daha pahalı hale gelir. Bir şirketin elektrik faturası artıyor, lojistik maliyeti artıyor, kredi maliyeti artıyor, ama tüketici de artık fiyat artışlarını aynı hızla taşıyamıyorsa, o şirketin kârlılığı sıkışır. Bu da büyümeye, istihdama ve yatırım iştahına yansır.
Hanehalkı tarafında ise tablo daha doğrudan. İnsanlar artık sadece fiyatların yüksekliğinden değil, belirsizlikten de yorulmuş durumda. Maaşın ne kadarının kiraya gideceği, kredi kartı borcunun nasıl döneceği, çocuğun okul masrafı, market, ulaşım, enerji faturası, hepsi aynı anda baskı yaratıyor. Bu yüzden tüketici güveni sadece bir endeks değil; aslında toplumun ekonomik ruh halinin özeti. Tüketici güveni zayıfsa, insanlar büyük alımları erteler. Ama gıda, ulaşım, kira gibi zorunlu kalemlerde erteleme imkânı olmadığı için harcama devam eder. Bu da “geçinemiyoruz ama harcıyoruz” çelişkisini yaratır.
Küresel merkez bankaları açısından da tablo net değil. Amerika’da ekonomi hâlâ tamamen kopmuş değil; istihdam piyasası zayıflasa da çökmüyor, hizmetler tarafı dirençli, ama enerji kaynaklı enflasyon baskısı artıyor. Avrupa’da ise hizmetlerde yavaşlama, imalatta daha dirençli bir görünüm ve enerji fiyatlarının yeniden enflasyonu yukarı itmesi var. Böyle bir ortamda Fed’in ve Avrupa Merkez Bankası’nın rahatça faiz indirebildiği bir dünyadan, faiz indirimlerinin ertelendiği, hatta bazı senaryolarda yeni sıkılaşmanın konuşulduğu bir dünyaya geçiyoruz. Türkiye gibi ülkeler için bu çok önemli; çünkü küresel faiz düştüğünde nefes almak kolaylaşır, küresel faiz yükseldiğinde ise içerideki hataların maliyeti daha görünür hale gelir.
Buradan enflasyon beklentilerine geçelim. TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi’nde 2026 yıl sonu enflasyon beklentisi 1,4 puan artarak yüzde 28,9’a çıktı. 2027 yıl sonu beklentisi de 1 puan artarak yüzde 21,1 oldu. 12 ay sonrası enflasyon beklentisi yüzde 23,8, 24 ay sonrası beklenti yüzde 18,4. Bunlar şu açıdan önemli: Enflasyon sadece bugünkü fiyat artışı değildir; beklenti işidir. Firmalar gelecek yıl enflasyon yüksek kalacak diye düşünürse fiyatını ona göre belirler. Çalışan ücret pazarlığında onu dikkate alır. Ev sahibi kira artışında onu düşünür. Banka kredi faizini ona göre koyar. Yani beklenti bozulursa enflasyonun düşmesi daha pahalı hale gelir.
Politika faizi tarafında piyasa beklentisi, önümüzdeki iki toplantıda faizin sabit kalması yönünde. Eylül’de sınırlı bir indirim bekleniyor. Ama burada kritik soru şu: Petrol 111 dolar civarında kalırsa, içeride enflasyon beklentileri yükselirse, dışarıda Fed’in faiz indirme hikâyesi zayıflarsa, Merkez Bankası gerçekten rahatça indirim yapabilir mi? Benim kanaatim şu: Merkez Bankası şu anda bekle-gör modunda kalmak zorunda. Çünkü erken gevşeme riski, bugün olduğundan daha pahalı hale geldi. Türkiye’de enflasyonu düşürmenin en önemli koşulu beklentileri tekrar aşağı çekmek. Petrol ve kur aynı anda baskı yaratırken bunu yapmak kolay değil.
Büyüme tarafı ise karmaşık. Bir tarafta hizmet üretim endeksi Mart ayında aylık yüzde 0,5, yıllık yüzde 3,2 arttı. İlk çeyrek ortalaması bir önceki çeyreğe göre yüzde 1,6 yükseldi. Bu hizmetler tarafında bir canlılığa işaret ediyor. Diğer tarafta inşaat üretimi Mart ayında aylık yüzde 4,5, yıllık yüzde 1,2 geriledi; ilk çeyrek ortalaması da önceki çeyreğe göre yüzde 2,7 düştü. Sanayi üretimi yataya yakın, altın hariç perakende satış hacmi ise çeyreklik yüzde 3,1 artmış görünüyor. Yani yine o bildiğimiz çelişki var: Sanayi çok güçlü değil, inşaat yavaşlıyor, ama tüketim ve hizmetler ekonomiyi taşıyor.
Bu nedenle ilk çeyrekte büyümenin çeyreklik yüzde 1, yıllık yüzde 3,4 civarında gerçekleşmesi beklenebilir. 2026 yılının tamamı için yüzde 3 civarında bir büyüme patikası makul görünüyor. Ama ikinci çeyrek biraz daha zor olabilir. Neden? Çünkü girdi maliyetleri artıyor, petrol artıyor, dış talepte zayıflama var, içeride finansal koşullar sıkı, kredi pahalı. Bu ortamda şirketlerin kâr marjı daralır. Özellikle borçla çalışan, enerji maliyeti yüksek, döviz girdisi olan ama geliri TL olan şirketler daha fazla zorlanır. Hanehalkı tarafında ise kredi kartı, ihtiyaç kredisi ve zorunlu harcama baskısı devam eder.
Çin’den gelen veriler de bu tabloyu tamamlıyor. Çin’in sanayi üretimi yılın ilk dört ayında yüzde 5,6 artmış görünüyor; Nisan ayı tek başına bakıldığında artış yüzde 4,1’e yavaşlamış. Perakende satışlar ilk dört ayda yüzde 1,9 artarken, Nisan’da artış sadece yüzde 0,2. Sabit sermaye yatırımları ilk dört ayda yüzde 1,6 gerilemiş. Yani Çin hâlâ üretiyor, ama iç talep tarafında zayıflık var. Çin’in turistlerin alışverişte vergi iadesini kolaylaştırması da bu yüzden önemli: Pekin tüketimi canlandırmak istiyor. Dünya ekonomisi açısından Çin’in yavaşlaması emtia talebini aşağı çekebilir; ama jeopolitik riskler enerji fiyatını yukarıda tutarsa, ortaya garip bir karışım çıkar: zayıf büyüme, yüksek maliyet.
Haftanın veri takviminde bugün içeride Mayıs ayı tüketici güven endeksi var. Tüketici güveni önemli çünkü hanehalkının gerçekten ne hissettiğini gösterir. Perşembe günü hizmet, perakende ve inşaat güven endeksleri gelecek. Cuma günü ise kapasite kullanım oranı, reel sektör güven endeksi, sektörel enflasyon beklentileri, Nisan dış ticaret dengesi ve yabancı ziyaretçi sayısı takip edilecek. Dış ticaret verisi özellikle önemli; çünkü enerji fiyatı yükselirken ithalat faturası büyüyor mu, ihracat bunu telafi edebiliyor mu, cari açık tarafında baskı artıyor mu, bunlara bakacağız. Küresel tarafta ise Perşembe günü ABD ve Euro Bölgesi PMI verileri önemli olacak.
Burada özellikle sektörel enflasyon beklentilerini yakından izlemek gerekir. Çünkü piyasa katılımcılarının beklentisi zaten yükseldi. Reel sektör ve hanehalkı beklentileri bunun çok üzerinde. Son verilerde reel sektörün 12 ay sonrası enflasyon beklentisi yüzde 33,7, hanehalkının beklentisi yüzde 51,6 seviyesindeydi. Hanehalkı enflasyonun düşeceğine inanmıyorsa, enflasyonla mücadele sadece teknik bir mesele olmaktan çıkar. Sosyolojik, psikolojik ve politik bir mesele haline gelir. İnsanlar fiyatların düşeceğine değil, daha da artacağına inanıyorsa, davranışları da buna göre şekillenir: öne çekilmiş tüketim, stoklama, dövize ve altına yönelme, fiyatlama refleksleri.
Bugün benim ana senaryom şu: Eğer İran görüşmelerinde bir yumuşama gelir, Hürmüz geçişleri normalleşir, petrol tekrar 100 doların altına doğru gevşerse piyasalarda kısa vadeli bir rahatlama görürüz. Bu rahatlama altına, borsalara, gelişmekte olan ülke varlıklarına ve Türkiye piyasalarına da bir miktar nefes aldırır. Ama petrol 110 doların üzerinde kalıcılaşırsa, hatta daha yukarı giderse, o zaman konuşacağımız şey sadece piyasa oynaklığı olmaz. O zaman Türkiye’de enflasyon tahminleri, akaryakıt fiyatları, cari açık, bütçe açığı, faiz patikası ve şirket bilançoları yeniden hesaplanır.
Bu yüzden “piyasalar satıyor” cümlesini sadece ekran görüntüsü gibi düşünmeyelim. Piyasa satışı, ekonominin geleceğine dair bir yeniden fiyatlamadır. Bazen bu fiyatlama abartılı olur, birkaç gün sonra geri alınır. Ama bazen de gerçek bir rejim değişikliğinin ilk işaretidir. Şu anda dünya ekonomisi bize şunu söylüyor: Daha yüksek enerji fiyatı, daha yüksek faiz, daha kırılgan bütçe, daha pahalı kredi ve daha zayıf güven aynı anda masada. Türkiye açısından mesele de bu beşlinin nasıl yönetileceği. Çünkü bizim ekonomimiz zaten yüksek enflasyon, kontrollü kur, yüksek faiz ve yorgun hanehalkı dengesinde ilerliyor.
Toparlayayım. Bu hafta üç şeye bakacağız. Birincisi petrol: 111 dolar geçici bir sıçrama mı, yoksa yeni denge mi? İkincisi faiz: Amerika tahvil faizleri ve içeride politika faizi beklentileri nereye gidiyor? Üçüncüsü güven: tüketici, reel sektör ve sektörlerin enflasyon beklentileri bozulmaya devam ediyor mu? Eğer bu üçünde de kötüleşme görürsek, önümüzdeki haftalarda “enflasyon düşüyor” hikâyesi daha fazla sorgulanır. Eğer petrol gevşer, faiz baskısı hafifler, güven çok bozulmazsa, piyasalar bu satışları hazmedebilir.
Ama şunu unutmayalım: Türkiye’de mesele sadece doların kaç olduğu, petrolün kaç olduğu, borsanın yüzde kaç düştüğü değil. Asıl mesele, bütün bu küresel şokların bizim cebimize hangi kanaldan geldiği. Bugün fatura bazen akaryakıt pompasında, bazen elektrik-doğalgaz sübvansiyonunda, bazen bütçe açığında, bazen kredi faizinde, bazen de market rafında karşımıza çıkıyor. O yüzden bugünkü başlık bence tam da bunu anlatıyor: Piyasalar satıyor, fatura bize kalıyor. İzlediğiniz için teşekkür ederim. Yorumlarda siz de yazın: Sizin hayatınızda bu dönemin en ağır faturası nerede hissediliyor; markette mi, kredide mi, kirada mı, yakıtta mı?