Rakam Başka, Hayat Başka: Enflasyon, Savaş ve Piyasa Şoku
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölümde Türkiye’de mayıs enflasyonu, hizmet fiyatlarındaki kalıcılık, Merkez Bankası’nın faiz patikası ve bütçe açığının dezenflasyon sürecine etkisi ele alınıyor. Aynı anda İran-İsrail gerilimi, yükselen petrol fiyatları ve küresel piyasalardaki sert satışlar üzerinden savaşın enflasyon ve risk iştahı kanallarına nasıl yansıdığı tartışılıyor. Altın, gümüş, teknoloji hisseleri ve Bitcoin’deki hareketler, faiz ve likidite dinamikleriyle birlikte okunuyor. Son bölümde ise yatırımcı davranışı, beklenti yönetimi ve Türkiye ekonomisinin bu küresel şoka neden kırılgan yakalandığı özetleniyor.
Ele Alınan Konular
- Türkiye'de mayıs TÜFE verisi ve dezenflasyonun hızı
- Hizmet enflasyonu, kira ve ulaştırma kalemlerindeki katılık
- Merkez Bankası faizi, likidite sıkılığı ve politika belirsizliği
- Bütçe açığı ve maliye politikasının enflasyonla ilişkisi
- İran-İsrail gerilimi, petrol fiyatı ve jeopolitik risk
- Altın, gümüş, teknoloji hisseleri ve riskli varlık satışı
Günaydın, herkese hoş geldiniz. Bugün 8 Haziran Pazartesi. Yeni haftaya çok yoğun bir gündemle başlıyoruz. Başlığımızı özellikle böyle koydum: Rakam başka, hayat başka. Çünkü cuma günü açıklanan enflasyon verisi bize bir şey söylüyor; sokaktaki fiyatlar, kredi kartı ekstresi, kira, ulaşım, market fişi ise başka bir şey söylüyor. Yayına yeni denk gelenler kanala abone olursa bu ekonomik resmi her sabah birlikte takip ederiz. Bugün tam olarak bu aradaki farkı konuşacağız. Bir yanda Türkiye’de enflasyonun ana eğilimi gerçekten bir miktar iyileşiyor mu, Merkez Bankası bundan nasıl bir sonuç çıkarır; diğer yanda İran-İsrail hattında yeniden kızışan savaş, petrol fiyatları, altın, gümüş, borsalar ve teknoloji hisselerinde yaşanan sert satışlar var. Yani bugünkü mesele sadece Türkiye’nin enflasyon verisi değil. Bugünkü mesele, küresel sistemin aynı anda hem enflasyon hem savaş hem de finansal kırılganlık üretmesi.
Önce Türkiye’den başlayalım. Mayıs ayı TÜFE enflasyonu aylık yüzde 1,7 geldi. Beklenti yüzde 1,6 civarındaydı. Yani manşet enflasyon beklentinin hafif üzerinde. Yıllık enflasyon da yüzde 32,4’ten yüzde 32,6’ya çıktı. Burada ilk bakışta şu denebilir: Aylık yüzde 1,7, önceki aylara göre çok kötü değil. Fakat dikkat: yıllık enflasyon hâlâ yüzde 32’nin üzerinde. Üstelik bu rakam, vatandaşın hissettiği hayat pahalılığının tamamını göstermiyor. Çünkü insan ayda bir TÜFE sepeti satın almıyor; kira ödüyor, çocuk okutuyor, işe gidip geliyor, markete gidiyor, bazen dışarıda yemek yiyor, kredi kartı borcu çeviriyor. İşte rakam başka, hayat başka dediğim yer tam burası.
Detaya indiğimizde tablo daha ilginç hale geliyor. Gıda fiyatları mayısta mevsimsel etkilerle aylık yüzde 0,5 gerilemiş görünüyor. Enerji fiyatları da önceki aydaki sert artıştan sonra aylık yüzde 0,2 düşmüş. Bunlar manşet enflasyonu aşağıda tutan kalemler. Ama hizmet fiyatlarına baktığımızda sorun devam ediyor. Hizmet fiyatları aylık yüzde 2,3 artmış, yıllık hizmet enflasyonu yüzde 41,1’e çıkmış. Kira yıllık yüzde 49,8; ulaştırma hizmetleri yıllık yüzde 52. Lokanta ve otel tarafında da yıllık enflasyon yüzde 31,6 civarında. Demek ki Türkiye’de enflasyonun esas katılığı hâlâ hizmetlerde, kirada, ulaştırmada, günlük hayatın zorunlu kalemlerinde.
Şimdi burada çok kritik bir nokta var. Mevsimsellikten arındırılmış verilere baktığımızda enflasyonun ana eğilimi mayısta yüzde 2 civarına gerilemiş görünüyor. Medyan enflasyon yüzde 1,8’e inmiş. Bu teknik olarak olumlu bir gelişme. Çünkü önceki ayda ana eğilim yukarı gitmişti, mayısta bu yükseliş geri alınmış. Ama bu iyi haberin sınırı var. Aylık eğilim hâlâ kalıcı biçimde yüzde 2’nin altına inmiş değil. Merkez Bankası’nın yıl sonu ara hedefi yüzde 24, fakat yıl sonu tahminleri hâlâ yüzde 31 civarında. Yani dezenflasyon var, ama toplumun rahat nefes alacağı bir dezenflasyon henüz yok. Daha sade söyleyeyim: Fiyatlar artmaya devam ediyor, sadece bazı kalemlerde artış hızı bir miktar yavaşlıyor.
Bu da bizi Merkez Bankası’na getiriyor. Bu hafta perşembe günü Para Politikası Kurulu kararı var. Piyasa genel olarak politika faizinin yüzde 37’de, gecelik borç verme faizinin de yüzde 40’ta kalmasını bekliyor. Zaten marttan bu yana Merkez Bankası fiili sıkılığı likidite araçlarıyla sürdürüyor ve piyasadaki gecelik faizi yüzde 40 civarında tutuyor. Burada soru şu: Enflasyon ana eğilimi biraz iyileşti diye faiz indirimi gelir mi? Ben bugün itibarıyla bunun çok zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü içeride yıllık enflasyon hâlâ yüksek, hizmet enflasyonu dirençli, beklentiler bozulmaya açık. Dışarıda ise savaş, petrol ve Fed riski var. Böyle bir tabloda erken bir gevşeme Türk lirasına olan talebi zayıflatabilir, döviz talebini artırabilir, sonra da enflasyonla mücadeleyi başa sarabilir.
Ama diğer tarafı da görelim. Bu yüksek faiz sanayi için, küçük işletme için, krediyle dönen şirketler için çok ağır. Geçen hafta büyüme verisinde ekonominin belirgin biçimde yavaşladığını gördük. Sanayi tarafında zaten bir daralma baskısı var. Bugün çarşıda, sanayide, ihracatçıda, esnafta herkes aynı şeyi söylüyor: Talep zayıflıyor ama maliyetler düşmüyor. Dolayısıyla Merkez Bankası çok dar bir patikada yürüyor. Faizi indirirse kur ve enflasyon riski büyüyor. İndirmezse üretim ve kredi kanalı daha fazla sıkışıyor. Türkiye ekonomisinin bugünkü açmazı bu.
Bir de maliye tarafı var. Hazine nakit bütçesi mayısta 252 milyar TL açık verdi. Geçen yıl aynı ayda fazla vardı. On iki aylık nakit bütçe açığının GSYH’ye oranı yüzde 2,7’den yüzde 3,3’e yükselmiş durumda. Bu şu demek: Enflasyonla mücadele sadece Merkez Bankası’nın faiz politikasıyla çözülecek bir mesele değil. Eğer bütçe tarafında açık büyürse, vergi yükü artarsa, kamu fiyat ayarlamaları devam ederse, Merkez Bankası frene basarken maliye politikası başka yerden gaz verebilir. O zaman vatandaşın hissettiği enflasyon da düşmez.
Şimdi Türkiye’den dünyaya geçelim. Çünkü Türkiye’nin enflasyon hikâyesi artık sadece içeride yazılmıyor. Petrol fiyatı dışarıda artarsa, bizim ulaştırma enflasyonumuz, üretim maliyetimiz, cari açığımız, kur dengemiz etkileniyor. Bugün sabah itibarıyla Brent petrol 97 dolar civarına yükselmiş durumda. Neden? Çünkü İran-İsrail hattında yeniden çok tehlikeli bir tırmanma var. İran kuzey İsrail’e füze dalgaları gönderdi. İsrail de İran’ın batı ve merkezi bölgelerinde, Tahran, Tebriz, İsfahan, Karaj çevresinde hedeflere saldırılar düzenlediğini duyurdu. Haberlere göre İran’da bazı uçuşlar askıya alındı, İsrail tarafında da Yemen yönünden füze tehdidi nedeniyle savunma sistemleri devreye girdi. Yani bu artık sadece diplomatik gerilim değil; piyasaların sabah ekranında gördüğü somut savaş riski.
Burada kilit mesele şu: Trump’ın Netanyahu’ya misilleme yapmaması yönünde telkinde bulunduğu, çünkü İran’la yürüyen anlaşma ihtimalinin zarar görmesinden endişe ettiği yazılıyor. Bu çok önemli. Çünkü savaşın kendisi kadar, Amerika’nın İsrail üzerindeki etkisinin sınırları da piyasalar için fiyatlanıyor. Eğer Washington fren yapmak istiyor ama fren tutmuyorsa, bu küresel risk primini artırır. Petrol yükselir, güvenli liman arayışı artar, gelişmekte olan ülkelere para akışı zorlaşır. Türkiye gibi hem enerji ithalatçısı hem de dış finansmana ihtiyaç duyan ülkeler için bu iyi haber değildir.
Cuma günü küresel piyasalardaki sert satış da bu çerçevede okunmalı. Tek sebep Amerikan istihdam verisi değildi. Evet, ABD’de tarım dışı istihdam 172 bin geldi, beklenti 88 bindi. Mart ve nisan verileri de yukarı revize edildi. İşgücü piyasası bu kadar canlı görünürken, enerji maliyetleri savaş nedeniyle yükselirken, piyasa Fed’in yeniden faiz artırımı düşünebileceğini fiyatlamaya başladı. ABD 10 yıllık faizi yüzde 4,57’ye çıktı. S&P 500 cuma günü yüzde 2,6 düştü. Asya’da Nikkei yaklaşık yüzde 4 geriledi. Güney Kore’de teknoloji hisselerindeki sert satış nedeniyle devre kesici çalıştı. Yani ekranlarda gördüğümüz kırmızı renk sadece bir günlük panik değil; faiz, petrol ve yapay zekâ rallisinin aşırı ısınması aynı anda masaya geldi.
Burada özellikle teknoloji hisselerine dikkat etmek lazım. Son aylarda yapay zekâ hikâyesi Amerikan borsasını sırtladı. Yarı iletkenler, veri merkezleri, büyük teknoloji şirketleri, devasa yatırım harcamaları derken piyasada bir “bu hikâye sonsuza kadar sürecek” havası oluştu. Fakat böyle dönemlerde küçük bir faiz şoku ya da jeopolitik şok geldiğinde, önce en çok yükselenler satılır. Cuma günü gördüğümüz de biraz bu. Temel hikâye tamamen bitti mi? Hayır. Yapay zekâ yatırımları durdu mu? Hayır. Ama değerlemeler o kadar şişti ki, piyasada herkes aynı kapıdan çıkmaya çalışırsa kapı dar kalıyor. Bu nedenle önümüzdeki hafta teknoloji hisselerinde dalgalanmanın sürmesi şaşırtıcı olmaz.
Altın ve gümüş tarafı da ilginç. Normalde savaş ve belirsizlik deyince altın yükselir diye düşünürüz. Ama cuma günü altın da, gümüş de sert satış yedi. Bunun nedeni şu: Büyük satış dalgalarında yatırımcı bazen iyi varlığı da satar, çünkü nakit yaratmak zorundadır. Teminat tamamlama çağrıları, kaldıraçlı pozisyonlar, fon çıkışları devreye girince altın da geçici olarak baskılanabilir. Fakat orta ve uzun vadede başka bir hikâye var: merkez bankaları altın biriktirmeye devam ediyor. Çin Merkez Bankası mayısta da altın rezervini artırdı ve bu alımlar 19. aya uzadı. Ayrıca küresel rezerv sisteminde altının ağırlığı artıyor, dolar tahvillerine bağımlılığı azaltma eğilimi güçleniyor. Bu bize şunu söylüyor: Kısa vadede altın da likidite satışından nasibini alabilir, ama uzun vadede dolar merkezli sistemin sorgulanması altının stratejik önemini artırıyor.
Bu noktada Çin’in altın alımıyla Amerika’nın yeni tarife hamlelerini birlikte düşünmek lazım. ABD, zorla çalıştırma iddialarını gerekçe göstererek çok sayıda ekonomiye ek tarife hazırlığı yapıyor. Bazı ülkelere yüzde 10, bazılarına yüzde 12,5 gibi ek vergiler gündemde. Avrupa’dan Vietnam’a, Avustralya’dan Çin’e kadar birçok aktör bu yaklaşımı eleştiriyor. Burada sadece ticaret politikası yok. Bu aynı zamanda küresel düzenin parçalanmasıdır. Amerika tarifeyle gelir yaratmak, sanayisini korumak ve rakiplerini baskılamak istiyor. Çin altın alarak rezerv kompozisyonunu değiştiriyor. Avrupa kendi ticaret savunma araçlarını kuruyor. Yani dünya yeniden bloklaşıyor. Türkiye de bu bloklaşmanın tam ortasında, hem finansman hem ihracat hem enerji kanalıyla etkileniyor.
Haftanın veri takvimine baktığımızda içeride çarşamba günü sanayi üretimi ve ticaret satış hacmi, perşembe günü Merkez Bankası faiz kararı, cuma günü cari denge ve piyasa katılımcıları anketi gelecek. Cari açık için nisanda 5,8 milyar dolar civarında bir açık beklentisi var. Yıl genelinde cari açık tahmini 56 milyar dolar civarında korunuyor. Bu rakam petrol 97 dolardayken daha da önemli hale geliyor. Çünkü enerji fiyatı arttığında Türkiye’nin dış dengesi bozulur, dış denge bozulduğunda kur üzerindeki baskı artar, kur baskısı arttığında enflasyonla mücadele zorlaşır. Yani bugün İran’da patlayan her füze, Türkiye’de birkaç ay sonra pompada, nakliyede, market fiyatında karşımıza çıkabilir.
Küresel tarafta ABD TÜFE ve ÜFE verileri çok kritik olacak. Eğer ABD enflasyonu beklentinin üzerinde gelirse, Fed’in faiz artırımı tartışması daha da güçlenir. Bu da doların cazibesini artırır, gelişmekte olan ülkelerin işini zorlaştırır, altın ve borsa üzerinde kısa vadeli baskı yaratabilir. Avrupa Merkez Bankası’nın faiz kararı da izlenecek. İlginç bir dönemden geçiyoruz: Birkaç ay önce dünya faiz indirimlerini konuşuyordu. Şimdi savaş ve petrol nedeniyle yeniden faiz artırımı ihtimalleri konuşuluyor. Piyasaların morali bu yüzden bozuldu.
Türkiye piyasalarına dönersek, dolar/TL bu sabah 46,10 civarında. Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi 242 baz puan civarına yükselmiş. BIST 100 cuma günü yüzde 1,3 gerilemişti. Altın 4310 dolar civarında, gümüşte haftalık düşüş daha sert. Bunlar yatırım tavsiyesi değil, ama tabloyu doğru okumak gerekiyor. Şu anda piyasalar tek bir senaryoyu değil, üç senaryoyu fiyatlıyor: Birincisi savaş yayılırsa petrol yükselir ve risk iştahı düşer. İkincisi diplomasi çalışırsa petrol geriler ve piyasalarda rahatlama olur. Üçüncüsü savaş sınırlı kalsa bile ABD enflasyonu yüksek gelirse Fed baskısı devam eder.
Bu yüzden bugünkü ana cümlem şu: Enflasyon verisini sadece TÜİK tablosundan okumayın; petrol ekranından, savaş haritasından, Fed beklentisinden, bütçe açığından ve market fişinden birlikte okuyun. Rakam başka, hayat başka derken kastettiğim tam da bu. Rakamlar bize enflasyonun ana eğiliminde kısmi bir iyileşme olduğunu söylüyor. Hayat ise kirada, ulaşımda, hizmet fiyatlarında, kredi faizinde, belirsizlikte hâlâ çok ağır bir baskı olduğunu söylüyor. Merkez Bankası’nın işi zor, vatandaşın işi daha zor.
Bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum: Enflasyonun vatandaş açısından bu kadar yakıcı olmasının nedeni sadece bugünkü fiyat seviyesi değil, aynı zamanda geleceğe dair güven kaybı. Bir ülkede insanlar “önümüzdeki ay daha pahalı olacak” diye düşünmeye başladığında davranışlar değişir. Market alışverişi öne çekilir, döviz talebi artar, şirketler fiyat listelerini daha sık günceller, ev sahibi kirayı gelecekteki enflasyona göre ister, çalışan ücret pazarlığını geçmiş kayıplara göre yapar. Bu mekanizma kırılmadıkça, aylık enflasyon bir ay yüzde 1,7 geldi diye toplum rahatlamaz. O yüzden Merkez Bankası sadece bugünkü enflasyonu değil, beklentileri de yönetmek zorunda. Fakat beklenti yönetimi sadece faizle olmaz; güvenle olur, kurumlarla olur, mali disiplinle olur, dış politikada öngörülebilirlikle olur.
Jeopolitik riskin ekonomiye etkisi de artık sadece petrol üzerinden okunmamalı. Savaş turizmi de etkiler, lojistiği de etkiler, sigorta maliyetlerini de etkiler. Avrupa basınında İspanya’nın bu yıl rekor turist sayısına yaklaşabileceği, çünkü Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki gerilimlerin bazı turistleri daha güvenli gördükleri Batı Akdeniz destinasyonlarına yönelttiği yazılıyor. Bu Türkiye açısından da dikkat edilmesi gereken bir konu. Türkiye çok güçlü bir turizm ülkesi, ama bölgesel risk algısı arttığında rezervasyon davranışı değişebilir. Cari açığı konuşurken sadece enerji ithalatını değil, turizm gelirlerindeki olası oynaklığı da hesaba katmak lazım.
Tarife meselesinin enflasyonla ilişkisini de kaçırmayalım. ABD yeni gümrük vergileriyle küresel ticareti daha pahalı hale getirirse, bu sadece Çin’in veya Vietnam’ın sorunu olmaz. Dünya tedarik zincirleri zaten savaş, enerji, navlun ve kur baskısıyla zorlanıyor. Üzerine bir de tarife duvarları eklendiğinde, maliyetler nihai tüketiciye yansır. Yani küresel ekonomi bir taraftan enflasyonu düşürmeye çalışırken, diğer taraftan kendi eliyle yeni maliyet şokları üretiyor. Bu da 2020’lerden beri gördüğümüz yeni dönemin özeti: Serbest ticaretin yerini güvenlikçi ticaret, ucuz üretimin yerini stratejik üretim, düşük enflasyon döneminin yerini kalıcı maliyet baskıları alıyor.
Peki küçük yatırımcı burada ne yapmalı? Ben burada hiçbir zaman yatırım tavsiyesi vermiyorum, ama bir davranış tavsiyesi verebilirim: Panikle aynı gün içinde üç farklı varlık arasında koşmak genelde iyi sonuç üretmez. Cuma günü borsa düşünce altına kaçan, altın düşünce dolara dönen, dolar yatay kalınca kriptoya bakan, kripto düşünce tekrar borsaya gelen yatırımcı sonunda sadece komisyon ve stres öder. Böyle dönemlerde önce büyük resmi anlamak gerekir. Savaş petrolü yukarı itiyor mu? Fed beklentisi doları güçlendiriyor mu? Türkiye’de faiz indirimi ihtimali kur riskini artırıyor mu? Benim vadem ne, riskim ne, nakit ihtiyacım ne? Bu soruları sormadan yapılan işlem yatırım değil, refleks olur.
BIST açısından da bu hafta iki farklı kuvvet var. Bir tarafta yüksek faiz, kredi sıkılığı, siyasi belirsizlik ve küresel satış baskısı var. Bunlar borsa için olumsuz. Diğer tarafta eğer Merkez Bankası’nın ileride faiz indirimine yaklaşacağı algısı oluşursa, bu borsada kısa vadeli alım iştahı yaratabilir. Ama burada da ayrım yapmak lazım: Faiz indirimi sağlıklı bir dezenflasyonun sonucu olarak gelirse başka, kur ve beklenti baskısı altında erken gelirse başka. Birincisi piyasaya güven verir, ikincisi birkaç günlük sevinçten sonra daha büyük kırılganlık üretir.
Benim bugünkü çerçevem bu yüzden ne aşırı iyimser ne aşırı felaketçi. Türkiye’de enflasyonun ana eğiliminde mayısta bir iyileşme var; bunu yok saymayalım. Ama bu iyileşme henüz vatandaşın hayatında rahatlama yaratacak kadar güçlü değil; bunu da abartmayalım. Küresel piyasalarda sert satış var; bunu ciddiye alalım. Ama tek günlük hareketten dünyanın sonu sonucunu çıkarmayalım. İran-İsrail hattı çok tehlikeli; petrol üzerinden Türkiye’yi vurabilir. Ama diplomasi ihtimali de masada kaldığı sürece piyasa tamamen tek yönlü gitmeyebilir.
Son olarak şunu söyleyeyim: Bu hafta sakin görünmeyecek. Perşembe günü Merkez Bankası kararı, çarşamba ve perşembe ABD enflasyon verileri, İran-İsrail hattından gelecek her haber, petrol fiyatındaki her hareket piyasaların yönünü değiştirebilir. Bu yüzden büyük laflar etmek yerine, soğukkanlı bir çerçeve kurmak lazım. Türkiye’de enflasyon düşüyor demek için erken; dünya piyasalarında çöküş başladı demek için de erken. Ama şunu söylemek için erken değil: Küresel ekonomi yeniden çok tehlikeli bir kavşağa girdi. Savaş, petrol, faiz ve hayat pahalılığı artık aynı hikâyenin parçaları. Biz de bu kanalda o hikâyeyi günlük gürültüden ayırıp, adım adım okumaya devam edeceğiz.