Sanayi Tekliyor, Fiyatlar Durmuyor: Türkiye Ekonomisinde Tuhaf Sıkışma
Bu Bölüm Hakkında
Türkiye'de Mart ayı sanayi üretimi yıllık bazda eksi 1,1'e gerilerken imalat PMI 45,7 ile daralma bölgesinde kalmayı sürdürdü ve reel kesim güven endeksi on ayın ardından ilk kez 100 eşiğinin altına indi. Üretim tarafındaki bu yavaşlamaya karşın enerji fiyatları, kur seviyesi ve beklentiler kanalıyla gıda, kira ve hizmet fiyatları direncini korumakta; ekonomi, düşük ivme ile yüksek maliyet baskısını eş zamanlı yaşayan stagflasyona benzer bir sıkışmaya girmiş durumdadır. Merkez Bankası'nın açıklayacağı Enflasyon Raporu, 2026 yıl sonu tahmin revizyonu ve faiz politikasına ilişkin yönlendirme açısından kritik bir beklenti unsuru oluşturmaktadır. Küresel cephede Brent petrolün 105-106 dolar bandına ulaşması, ABD istihdam ve enflasyon verileri ile Trump'ın Çin ziyareti Türkiye'nin cari açık, kur ve risk primi dinamiklerini doğrudan etkileme potansiyeli taşımaktadır.
Ele Alınan Konular
- Sanayi üretimi ve imalat PMI'da daralma
- Enflasyon direnci ve fiyat katılığı
- Merkez Bankası Enflasyon Raporu ve para politikası
- Bütçe dengesi ve cari açık
- Küresel enerji fiyatları ve dış etkenler
- ABD-Çin ticareti ve jeopolitik riskler
Herkese merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz.
Bugün başlığımız şu: Sanayi tekliyor, fiyatlar durmuyor. Türkiye ekonomisinde tuhaf bir sıkışma var. Bu cümle aslında haftanın bütün ekonomik hikâyesini özetliyor. Çünkü bir tarafta üretim tarafında ivme kaybı görüyoruz. Sanayi üretimi zayıflıyor, imalat göstergeleri bozuluyor, reel kesim güveni eşik değerin altına iniyor. Diğer tarafta ise hayat pahalılığı bitmiyor. Gıda fiyatı düşmüyor, kira düşmüyor, ulaşım ucuzlamıyor, enerji maliyeti yüksek kalıyor. Yani ekonomi soğuyor ama fiyatlar soğumuyor.
Bu, ekonomi açısından en zor kombinasyonlardan biridir. Çünkü hızlı büyüyen bir ekonomide fiyat baskısını anlamak daha kolaydır. Talep güçlüdür, insanlar harcar, firmalar fiyat artırır, ekonomi ısınır. Ama üretim zayıflarken, sanayi teklerken, kredi koşulları sıkılaşırken fiyatların hâlâ yukarıda kalması daha can sıkıcı bir tablodur. Buna tam anlamıyla klasik stagflasyon demek için dikkatli olmak lazım; ama stagflasyona benzeyen bir sıkışma, yani düşük ivme ve yüksek maliyet baskısı aynı anda karşımızda duruyor.
Bu noktada şunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bugünkü hikâye yalnızca “bir veri iyi geldi, bir veri kötü geldi” hikâyesi değil. Türkiye ekonomisi aynı anda dört kanaldan baskı altında. Birincisi üretim kanalı: sanayi ve imalat tarafında hız kaybı var. İkincisi fiyat kanalı: enerji, kur, gıda, kira ve hizmetler üzerinden fiyat katılığı sürüyor. Üçüncüsü finansman kanalı: faizler yüksek, kredi pahalı, küresel dolar likiditesi kolay değil. Dördüncüsü beklenti kanalı: hem tüketici hem firma “gelecek daha ucuz olacak” fikrine tam olarak ikna olmuş değil. Bu dört kanal aynı anda çalışınca, ekonomi kitaplarında gördüğümüz sade mekanizma işlemiyor. Yavaşlama otomatik olarak rahatlama getirmiyor.
Küresel haber akışında da bu nedenle yalnızca manşete bakmamak lazım. Körfez hattındaki enerji ve deniz taşımacılığı sorunu sadece petrol fiyatı demek değil; konteyner gecikmesi, sigorta primi, navlun artışı, bazı ürünlerde teslim süresinin uzaması ve şirket bilançolarında öngörülemezlik demek. Güneydoğu Asya ülkelerinin bile enerji güvenliği için ortak mekanizmalar konuşması, sorunun bölgesel bir krizden küresel maliyet problemine dönüştüğünü gösteriyor. Bu yüzden Türkiye’deki sanayi verisini dışarıdaki enerji ve ticaret riskiyle birlikte okumak gerekiyor.
Bugün üç şeyi birlikte konuşacağız. Birincisi, Türkiye’de sanayi üretimi verisi bize ne söylüyor? İkincisi, bütçe, cari açık, enflasyon beklentileri ve Merkez Bankası haftası neden önemli? Üçüncüsü, dışarıdaki savaş, enerji fiyatları, ABD verileri ve Trump’ın Çin ziyareti Türkiye’de dolar, faiz, altın, borsa ve enflasyon açısından nasıl okunmalı?
Önce sanayiyle başlayalım.
Mart ayında sanayi üretim endeksi aylık bazda yüzde 0,8 geriledi. Bir önceki ay, yani Şubat’ta yüzde 2,7’lik bir artış vardı. İlk bakışta “Şubat iyi gelmişti, Mart biraz düzeltme yapmış” diye düşünülebilir. Fakat yıllık tarafa baktığımızda tablo daha netleşiyor. Sanayi üretimi yıllık bazda yeniden negatife döndü ve Şubat’taki yüzde 2,2’lik artıştan Mart’ta eksi yüzde 1,1’e geriledi. Daha da önemlisi, yüksek teknoloji gibi bazı oynak sektörleri dışarıda bıraktığımızda ve imalat sanayine odaklandığımızda yıllık düşüş yaklaşık yüzde 2,7’ye ulaşıyor. Yani manşet veri zayıf, manşetin altındaki çekirdek imalat görünümü daha da zayıf.
Bu ne demek? Bu, ekonominin üretim motorunda ritim bozukluğu var demek. Sanayi üretimi ay ay oynak olabilir, özellikle savunma, ulaşım araçları, yüksek teknoloji gibi kalemlerde bir ay çok sert artış, sonraki ay geri çekilme görebiliriz. Nitekim Mart verisinde de sermaye malı üretimi manşeti aşağı çeken en önemli kalem oldu. Sermaye malı üretiminin aylık değişime katkısı yaklaşık eksi 1,5 yüzde puan. Burada İHA gibi askeri ekipmanları da içeren “diğer ulaşım araçları” kaleminde önceki ay yaşanan güçlü artışın geri alınması etkili olmuş görünüyor. Yani verinin içinde teknik bir düzeltme var.
Ama sadece buna bakıp “sorun yok” demek yanlış olur. Çünkü öncü göstergeler de zayıflamayı doğruluyor. Reel kesim güven endeksi Mart’ta 100 seviyesindeydi, Nisan’da 98,6’ya geriledi. 100 seviyesi burada önemli bir eşik. Bu eşik altına inmek sanayicinin genel görünüm konusunda daha temkinli, hatta daha karamsar hale geldiğini gösteriyor. Üstelik bu seviye geçen Temmuz’dan bu yana ilk kez eşik değerin altına iniş anlamına geliyor.
PMI tarafı daha da çarpıcı. İSO imalat PMI Mart’ta 47,9’du, Nisan’da 45,7’ye düştü. PMI’da 50’nin altı daralma demektir. 45,7 ise imalatta daralmanın derinleştiğini gösterir. Bu veri, üretim, yeni sipariş, istihdam, teslim süreleri ve stoklar gibi birçok unsuru birlikte yansıttığı için son derece önemlidir. Kapasite kullanım oranı da yüzde 74 seviyesinde yatay kaldı. Bu da sanayide güçlü bir kapasite baskısı olmadığını, üretim tarafında canlılığın sınırlı kaldığını gösteriyor.
Bir de çeyreklik görünüme bakalım. 2026’nın ilk çeyreğinde sanayi üretimi, 2025’in son çeyreğine göre sadece yüzde 0,2 artmış görünüyor. Yani neredeyse yatay. Bu çok kritik. Çünkü Türkiye ekonomisi kâğıt üzerinde hâlâ büyüyor olabilir, ama sanayi tarafında çeyrekten çeyreğe neredeyse yerinde sayan bir görünüm var. Bu da büyümenin kalitesi ve bileşimi açısından soru işareti yaratıyor.
Burada izleyiciler için kritik ayrım şu: fiyatların artış hızı ile fiyatların seviyesi aynı şey değildir. Enflasyon düşse bile fiyatlar geriye gitmez; sadece daha yavaş artar. Bu yüzden vatandaşın “ben rahatlamayı hissetmiyorum” demesi ekonomik olarak son derece anlaşılırdır.
Şimdi buradan başlığımıza dönelim: sanayi tekliyor. Peki fiyatlar neden durmuyor?
Birinci neden enerji. Küresel petrol fiyatları yeniden yüksek seviyelerde. Brent petrol 105-106 dolar bandına geldi. Günlük bazda ciddi yükseliş var, haftalık bazda ise oynaklık çok yüksek. Doğalgaz fiyatlarında da benzer bir gerginlik var. Türkiye enerji ithalatçısı bir ekonomi. Petrol ve doğalgaz faturası yükseldiğinde bunun etkisi sadece benzin ve motorinle sınırlı kalmaz. Nakliye maliyeti artar, gübre maliyeti artar, elektrik üretim maliyeti etkilenir, sanayicinin ara malı maliyeti yükselir, cari açık baskısı artar, kur beklentisi bozulur. Yani enerji şoku, enflasyonun damarlarına çok kanallı biçimde girer.
İkinci neden kur geçişkenliği. Bu sabah dolar/TL 45,38 civarında, euro/TL 53,48 civarında, sepet kur da 49,43 seviyesinde. Günlük hareketler sınırlı görünebilir ama seviye olarak bakınca ithalat maliyetleri açısından çok güçlü bir baskı var. Türkiye’de üretici, ham madde ve ara malı için dövize çok bağımlı. Kurda her yeni seviye, zaman içinde fiyatlama davranışına yansıyor. Bu geçiş anlık olmak zorunda değil; bazen birkaç hafta, bazen birkaç ay içinde fiyatlara yayılıyor.
Üçüncü neden beklentiler. Enflasyon sadece bugünkü maliyet meselesi değildir. İnsanların, firmaların ve piyasanın yarın ne beklediği de fiyatları etkiler. Eğer herkes gelecekte maliyetlerin artacağını düşünüyorsa, firmalar fiyatlarını daha temkinli değil daha agresif belirler. Ücret pazarlığı buna göre yapılır. Kiralar buna göre istenir. Kredi faizi buna göre şekillenir. Bu yüzden bu hafta açıklanacak Merkez Bankası Enflasyon Raporu çok önemli.
Perşembe günü Merkez Bankası yılın ikinci Enflasyon Raporu’nu açıklayacak. Mevcut ara hedef 2026 için yüzde 16, 2027 için yüzde 9. Bir önceki raporda 2026 tahmin aralığı yüzde 15 ile 21 arasındaydı. Ama son haftalarda enerji fiyatları arttı, arz sorunları belirginleşti, dış belirsizlik büyüdü. Bu nedenle tahmin aralığında yukarı yönlü bir revizyon ihtimali oldukça güçlü. Burada asıl mesele sadece yeni tahminin kaç olacağı değil. Asıl mesele şu: Merkez Bankası bu sapmayı nasıl anlatacak? “Geçici dış şok” mu diyecek? “Sıkı duruş sürecek” mi diyecek? 2027 hedefinde daha gerçekçi bir güncelleme yapacak mı? Faiz patikasına dair nasıl bir sözlü yönlendirme verecek?
Cuma günü Piyasa Katılımcıları Anketi de gelecek. Nisan anketinde 2026 yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 27,5, 2027 beklentisi yüzde 20,1 seviyesindeydi. Nisan enflasyonunun yukarı yönlü sürpriz yapmasının ardından bu beklentilerde daha fazla bozulma görebiliriz. Bu çok önemli, çünkü enflasyon beklentisi bozulursa Merkez Bankası’nın işi daha da zorlaşır. Faizi indirmek zorlaşır, kredilerde rahatlama gecikir, büyüme üzerindeki baskı devam eder.
Şimdi bütçe tarafına geçelim. Nisan ayında Hazine nakit bütçe açığı 251,2 milyar TL oldu. Geçen yılın aynı ayında açık 183,6 milyar TL idi. Yani açık büyümüş durumda. Faiz harcamaları yıllık bazda 9,1 milyar TL azalarak 248 milyar TL’ye gerilemiş. Buna rağmen faiz dışı denge bozulmuş; geçen yıl 73,1 milyar TL fazla varken bu yıl 3,2 milyar TL açık var. 12 aylık nakit bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 2,7’de yatay kalıyor. Faiz dışı fazlanın milli gelire oranı ise yüzde 0,7’ye geriliyor.
Burada ince bir nokta var. Bütçe “kontrolden çıktı” demek doğru değil. Ama bütçe “çok rahat” demek de doğru değil. Toplam bütçe gelirleri yıllık yüzde 24,1 artmış, fakat son 12 aydaki vergi gelirinin milli gelire oranı yüzde 21,5’ten yüzde 21,3’e inmiş. Faiz dışı harcamalar yıllık yüzde 34 artmış. Yani kamu maliyesi hâlâ yönetilebilir görünüyor, fakat büyüme yavaşlarken, enerji maliyeti artarken ve olası destek ihtiyacı ortaya çıkarken bütçe üzerindeki baskı da artıyor.
Gelelim cari açık tarafına. Çarşamba günü Mart ayı ödemeler dengesi açıklanacak. Beklenti, Mart ayında cari açığın yaklaşık 9,7 milyar dolar olması yönünde. Piyasa beklentisi biraz daha düşük, 7,5 milyar dolar civarında. Nisan için de yaklaşık 6 milyar dolarlık cari açık öngörüsü var. Eğer bu gerçekleşirse, Şubat itibarıyla 35,4 milyar dolar olan 12 aylık cari açık Nisan’da 38 milyar dolar civarına yükselebilir. 2026 yılının tamamı için cari açık tahmini de 56 milyar dolar, yani milli gelirin yaklaşık yüzde 3’ü seviyesinde korunuyor.
Bu neden önemli? Çünkü cari açık Türkiye’nin döviz ihtiyacıdır. Enerji fiyatları yükseldikçe cari açık genişleyebilir. Cari açık genişledikçe finansman ihtiyacı artar. Finansman ihtiyacı arttıkça kur, rezerv ve risk primi daha önemli hale gelir. Bugün Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi 228 baz puan civarında. Haftalık bazda iyileşme var, yani risk primi düşmüş. Ama küresel belirsizlik hâlâ yüksek. Dolayısıyla dış finansman hikâyesi hâlâ yakından izlenmeli.
Şimdi dış dünyaya bakalım. ABD’de Nisan tarım dışı istihdam 115 bin geldi. Piyasa beklentisi 62 bindi. Yani istihdam beklenenden iyi. Önceki ayın verisi de 178 binden 185 bine revize edildi. İşsizlik oranı yüzde 4,3 seviyesinde sabit kaldı. Ortalama saatlik ücret artışı ise yüzde 3,4’ten yüzde 3,6’ya çıktı. Bu veriler bize şunu söylüyor: ABD ekonomisi tüm belirsizliklere rağmen dirençli. İşgücü piyasası tamamen soğumuş değil. Ücretler de hâlâ enflasyon açısından izlenmesi gereken bir noktada.
Bu hafta ABD enflasyonu açıklanacak. Aylık TÜFE beklentisi yüzde 0,6. Yıllık enflasyonun yüzde 3,3 civarında yükselmeye devam etmesi bekleniyor. Çekirdek TÜFE tarafında aylık yüzde 0,4 beklenti var. Eğer ABD enflasyonu yüksek gelirse, Fed’in faiz indirim alanı daralır. ABD 10 yıllık tahvil faizi zaten yüzde 4,39 seviyesinde. Bu faiz seviyesi gelişmekte olan piyasalar için rahatlatıcı değil. Doların küresel maliyeti yüksek kaldıkça Türkiye gibi ülkelerde finansman koşulları da kolaylamaz.
ABD tarafında bir diğer veri Perşembe günü gelecek perakende satışlar. Aylık yüzde 1,7, otomobil hariç yüzde 1,9 gibi güçlü beklentiler var. Eğer tüketim güçlü kalır, enflasyon da yüksek gelirse Fed açısından tablo daha karmaşık hale gelir. Bir yanda büyüme dirençli, bir yanda fiyat baskısı yüksek. Bu da “faizler daha uzun süre yüksek kalacak mı?” sorusunu tekrar gündeme getirir.
Aynı hafta Trump’ın 13-15 Mayıs tarihlerinde Çin ziyareti var. Bu ziyaret sadece diplomatik bir gezi değil. Ticaret, teknoloji, jeopolitik denge, savaşın ekonomik etkileri ve tedarik zincirleri açısından önemli mesajlar gelebilir. ABD-Çin hattında verilecek her mesaj, küresel risk iştahını, emtia fiyatlarını ve gelişmekte olan ülke piyasalarını etkileyebilir.
Piyasa ekranında bugün tablo karışık. S&P 500 Cuma günü yüzde 0,8 yükseldi, fakat Asya piyasalarında risk iştahı daha zayıf. BIST 100 15.063 seviyesinde, haftalık bazda yüzde 4’ün üzerinde artıda. İki yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 40,65; 10 yıllık tahvil faizi yüzde 33,60. Ortalama fonlama faizi yüzde 40 civarında, TLREF de yüzde 40’a çok yakın. Bir aylık swap faizi yüzde 35,94, bir yıllık swap yüzde 43,12. Bu bize piyasanın kısa ve orta vadeli faiz beklentilerinde hâlâ sıkı bir çerçeve fiyatladığını gösteriyor.
Emtia tarafında altın 4.673 dolar civarında. Günlük bazda hafif gerilemiş olsa da haftalık bazda yüzde 3’ün üzerinde primli. Gümüş 80 doların üzerinde ve haftalık yükselişi yüzde 10’u aşmış. Bu da kıymetli metallerde güvenli liman ve belirsizlik temasının hâlâ canlı olduğunu gösteriyor. Ama burada çok dikkatli olmak lazım. Böyle dönemlerde fiyatlar çok hızlı hareket edebilir. Bir gün jeopolitik risk yükselir, altın ve petrol zıplar. Ertesi gün barış görüşmesi umudu gelir, ters hareket olur. Dolayısıyla tek bir habere bakıp büyük ve aceleci kararlar vermek son derece risklidir.
Peki bu tabloyu vatandaş, yatırımcı, küçük işletme sahibi nasıl okumalı?
Birincisi, Türkiye ekonomisinde fiyat baskısının hemen çözüleceğini varsaymak iyimser olur. Çünkü enerji maliyeti, kur seviyesi, beklentiler ve hizmet enflasyonu aynı anda çalışıyor. İkincisi, üretim tarafındaki zayıflama büyüme ve istihdam açısından dikkatle izlenmeli. Sanayi sadece fabrika üretimi değildir; tedarik zinciri, lojistik, ihracat, istihdam ve vergi geliri demektir. Üçüncüsü, bu hafta gelecek veriler sıradan veri değildir. Ticaret satış hacmi iç talebi, cari denge dış finansmanı, Enflasyon Raporu para politikasını, bütçe verisi kamu maliyesini, Piyasa Katılımcıları Anketi ise beklentilerin sağlığını gösterecek.
Bu ortamda benim genel çerçevem şu: panik yok, rehavet yok. Tek bir varlığa, tek bir senaryoya, tek bir habere bağlanmak yok. Nakit akışı, borçluluk, kur riski ve vade yapısı her zamankinden daha önemli. Şirketler için maliyet hesabı, hanehalkı için bütçe disiplini, yatırımcı için çeşitlendirme ve likidite bu dönemin anahtar kelimeleri. Çok hızlı yükselen varlıklarda “nasıl olsa daha da gider” psikolojisine, çok hızlı düşen varlıklarda da “her şey bitti” paniğine kapılmamak gerekir.
Toparlayalım. Bugün Türkiye ekonomisinin ana sorunu şu: sanayi üretimi güçlü değil, imalat PMI daralma bölgesinde, reel kesim güveni bozuluyor, kapasite kullanımı düşük; ama fiyatlar hâlâ dirençli. Bunun üstüne enerji fiyatları, cari açık riski, Merkez Bankası’nın zorlaşan enflasyon patikası ve küresel faiz belirsizliği ekleniyor. Yani önümüzdeki dönem kolay bir dönem değil. Ama doğru okunduğunda bu veriler bize neye dikkat etmemiz gerektiğini açıkça söylüyor.
Bu yayını kapatmadan size sorum şu: sizce Türkiye ekonomisindeki asıl tehlike hangisi? Sanayinin yavaşlaması mı, fiyatların hâlâ düşmemesi mi, cari açığın yeniden büyümesi mi, yoksa Merkez Bankası’nın giderek daha zor bir dengeye sıkışması mı? Yorumlara mutlaka yazın.
Kayıt Dışı İktisat’ta veriye bakmaya, rakamların arkasındaki hikâyeyi anlatmaya devam edeceğiz. Kanalı takip etmeyi, yayını beğenmeyi ve paylaşmayı unutmayın. Çünkü bu dönemde ekonomi konuşmak sadece piyasa konuşmak değil; cebimizi, işimizi, geleceğimizi ve ülkenin yönünü konuşmaktır.