Sosyal Medyada Neden Herkes Sizden Daha Zengin Görünüyor?
Bu Bölüm Hakkında
Sosyal medya, gelirimiz değişmediği hâlde kendimizi neden daha yoksul hissedebildiğimizi göreli yoksulluk ve yukarı yönlü sosyal karşılaştırma üzerinden açıklıyor. Seçilmiş hayatların, algoritmaların ve statü tüketiminin “normal” kabul ettiğimiz hayat standardını nasıl yükselttiği; kıyas duygusunun plansız harcama, borçlanma ve daha düşük birikime nasıl dönüşebildiği ele alınıyor. Bölüm, gerçek maddi yoksulluğu yalnızca bir algı meselesine indirgemeden, dijital platformların eşitsizliği görünür ve satın alınabilir bir vitrine çevirmesini tartışıyor. Son bölümde akışı bilinçli düzenlemek, alışveriş kararlarını ertelemek ve yeterlilik ölçüsünü kendi amaçlarımıza göre belirlemek için bireysel ve yapısal öneriler sunuluyor.
Ele Alınan Konular
- göreli yoksulluk
- sosyal karşılaştırma
- statü tüketimi
- algoritmik akış
- dijital finansal okuryazarlık
Gece yatmadan önce banka hesabınıza baktınız. Hesabınızdaki para neyse o. Maaşınız değişmedi, kiranız değişmedi, borcunuz değişmedi. Sonra telefonunuzu elinize aldınız. Bir arkadaşınız Roma’dan fotoğraf koymuş. Tanımadığınız biri yeni evinin salonunu gösteriyor. Sizden daha genç bir girişimci, “Bu ay ilk milyonumu kazandım,” diyor. Bir başkası otomobilinin anahtarını masaya bırakıyor. Sonra kusursuz bir kahvaltı, deniz manzaralı bir otel, marka bir çanta, çocukları özel okulda okuyan mutlu bir aile… On dakika önce hayatınız fena görünmüyordu. On dakika sonra aynı ev daha küçük, aynı telefon daha eski, aynı maaş daha yetersiz geliyor. Peki bu on dakikada ne oldu? Gerçekten fakirleştiniz mi? Hayır. Ama kendinizi daha fakir hissetmeye başladınız. Çünkü geliriniz değişmediği hâlde kıyasladığınız hayat değişti. Bugün sosyal medyanın cebimizdeki parayı değil, zihnimizdeki zenginlik ve yoksulluk ölçüsünü nasıl değiştirdiğini konuşacağız. Göreli yoksulluktan, seçilmiş hayatların sergilenmesinden, statü tüketiminden ve algoritmaların neden karşımıza durmadan bizden daha zenginmiş gibi görünen insanları çıkardığından söz edeceğiz. Ve şunu tartışacağız: Sosyal medya yalnızca bizi fakir mi hissettiriyor, yoksa bu his üzerinden gerçekten daha fakir hâle de getirebiliyor mu? Önce çok önemli bir ayrım yapalım. Yoksulluk elbette sadece bir his değildir. Kirasını ödeyemeyen, yeterli beslenemeyen, sağlık hizmetine erişemeyen, çocuğunun okul masrafını karşılayamayan bir insana “Siz sadece kendinizi başkalarıyla kıyaslıyorsunuz,” diyemezsiniz. Düşük ücretin, yüksek enflasyonun, işsizliğin, barınma krizinin ve gelir dağılımındaki bozulmanın yerine psikolojik açıklamalar koyamayız. Gerçek maddi yoksunluğu bir algı problemine çevirmek, ekonomik sorumluluğu insanın omuzlarına yıkmaktır. Ama iktisatta yoksulluğun göreli bir boyutu da vardır. Mutlak yoksulluk, en temel ihtiyaçları karşılayacak kaynaklara sahip olup olmadığınızla ilgilidir. Göreli yoksulluk ise yaşadığınız toplumun genel hayat standardına ne kadar katılabildiğinizle. Örneğin Avrupa Birliği istatistiklerinde yoksulluk riski, ülkenin ortanca gelirinin yüzde 60’ının altında kalan gelir üzerinden ölçülür. Bu eşik, “Bu insan mutlaka açtır,” demek değildir. Toplumun olağan kabul ettiği imkânlardan ne kadar uzak kaldığını göstermeye çalışır. Bir de öznel göreli yoksunluk vardır: İnsan kendi durumunu tek başına değil, başkalarının durumuna bakarak değerlendirir. Evinizin sıcaklığı termometreyle ölçülebilir; fakat hayatınızın yeterli olup olmadığı çoğu zaman bir karşılaştırmayla hissedilir. “Benim ne kadarım var?” sorusunun yanına hemen şu soru gelir: “Benim gibi insanların ne kadarı var?” Bu yeni bir durum değil. İnsanlar sosyal medyadan önce de komşularına, akrabalarına, iş arkadaşlarına bakıyordu. İktisat araştırmaları da kendi gelirimizin yanı sıra çevremizin gelirinin refah hissimizi etkileyebildiğini uzun zamandır gösteriyor. Aynı maaşı alan iki kişiden biri, daha düşük gelirli bir çevrede kendisini rahat; diğeri, çok daha yüksek gelirli bir çevrede kendisini yetersiz hissedebilir. Çünkü para yalnızca satın alma gücü değildir. Aynı zamanda toplumdaki yerimizi okumak için kullandığımız işaretlerden biridir. Sosyal medya işte bu eski karşılaştırma mekanizmasını olağanüstü büyüttü. Eskiden kıyas grubunuz mahalleniz, okulunuz, iş yeriniz veya geniş ailenizdi. Şimdi kahvaltıda İstanbul’daki bir iş arkadaşınızı, öğle arasında Dubai’de yaşayan bir içerik üreticisini, akşam New York’taki bir yatırımcıyı izliyorsunuz. İnsanlık tarihinde ilk kez, dünyanın en görünür hayatlarıyla günde yüzlerce defa karşılaştırma yapıyoruz. Üstelik karşılaştırdığımız insanlar yalnızca ünlüler değil. Bir film yıldızının malikânesine bakıp “Onun dünyası başka,” diyebilirsiniz. Fakat sizinle aynı yaşta, benzer okuldan mezun olmuş, aynı şehirden çıkmış birinin pahalı tatilini görmek daha farklıdır. Çünkü benzerlik, kıyası inandırıcı kılar. Zihin şöyle der: “O yapabildiyse benim de yapmam gerekirdi.” Böylece uzaktaki zenginlik, kişisel bir başarısızlık ölçüsüne dönüşür. Buradaki ikinci sorun, gördüğümüz hayatların seçilmiş olmasıdır. Siz kendi hayatınızı yirmi dört saatiyle biliyorsunuz; başkasının hayatını ise paylaşmaya değer bulduğu yirmi saniyeyle. Kendi mutfağınızdaki dağınıklığı, kredi kartı ekstrenizi, iş yerindeki kaygınızı biliyorsunuz. Karşınızdaki insanınsa yeni evini, terfisini, tatilini ve en iyi açıdan çekilmiş masasını görüyorsunuz. Yani kendi hayatınızın kamera arkasını, başkasının fragmanıyla karşılaştırıyorsunuz. İnsanlar genellikle “Bugün de sıradan bir gün geçirdim, herhangi bir şey satın almadım ve evde makarna yedim,” diye paylaşım yapmıyor. Yeni otomobil paylaşılır; otomobilsiz geçirilen beş yıl paylaşılmaz. Maldivler paylaşılır; o tatil için biriken borç paylaşılmaz. Yeni iş paylaşılır; gönderilen yüz başvuru paylaşılmaz. Mutlu aile fotoğrafı paylaşılır; fotoğraftan on dakika önceki tartışma görünmez. Bu mutlaka insanların yalan söylediği anlamına gelmez. Seçmek, zaten sosyal medyanın doğasında vardır. Fakat binlerce insan kendi hayatının en parlak anını seçince, sizin ekranınızda kesintisiz bir refah dünyası oluşur. Bir de bu görüntülerin ekonomik üretim koşulları var. Gördüğünüz otel ücretsiz konaklama karşılığında tanıtılmış olabilir. Otomobil kiralanmış, kıyafet marka tarafından gönderilmiş, restoran hesabı reklam bütçesinden karşılanmış olabilir. Bazı içerik üreticileri için lüksü göstermek tüketimin sonucu değil, gelir elde etmenin aracıdır. Siz “Bu insan böyle yaşadığı için gösteriyor,” sanırsınız; oysa bazen o insan gösterebildiği için para kazanıyor. Elbette her görüntü sahte, her üretici borçlu değildir. Fakat ekrandaki tüketimin finansman biçimini bilmeden onu sıradan bir kişisel hayat standardı sanmak ciddi bir karşılaştırma hatasıdır. Şimdi algoritmalara gelelim. Sık sık “Algoritma bize sürekli zengin insanları gösteriyor,” diyoruz. Teknik olarak platformun içinde “Zenginleri öne çıkar” yazan basit bir düğme yok. Sistemler daha çok hangi içeriğe bakacağınızı, hangisinde duracağınızı, neyi beğeneceğinizi, paylaşacağınızı veya yorumlayacağınızı tahmin etmeye çalışıyor. Fakat lüks, aşırılık ve dönüşüm çok güçlü dikkat mıknatıslarıdır. Küçük bir mutfak ile dev bir malikânenin videosu aynı görsel etkiyi yaratmaz. Sıradan bir maaş bordrosu, “Yirmi sekiz yaşında nasıl emekli oldum?” başlığı kadar merak uyandırmaz. Dolayısıyla algoritma zenginliği doğrudan seçmese bile, zenginlik gösterisi ilgi ürettiği ölçüde onu büyütebilir. Üstelik içeriği sevmeniz de gerekmez. Sinirlenip uzun süre bakmanız, arkadaşınıza gönderip “Şuna bak,” demeniz, öfkeli bir yorum yazmanız da etkileşimdir. Sistem hayranlıkla hasedi, ilhamla öfkeyi ahlaki olarak ayırmaz; ekranda kalıp kalmadığınıza bakar. Sizi rahatsız eden hayat, tam da sizi durdurduğu için yeniden karşınıza çıkabilir. Böylece çok temel bir istatistik yanılgısı doğar. Sosyal medya bir nüfus sayımı değildir; dikkat çekme yarışından geçmiş, son derece seçilmiş bir örneklemdir. Fakat zihin tekrar tekrar gördüğünü yaygın sanır. On farklı zengin içerik üreticisini bir haftada elli defa görünce, çevrenizdeki herkes zenginleşmiş de bir tek siz yerinizde kalmışsınız gibi gelebilir. Oysa aynı on hesap tekrar tekrar önünüze geliyordur. Sessiz çoğunluğun sıradan hayatı içerik üretmediği için görünmez kalır. Bu nedenle sosyal medya yalnızca gelir beklentimizi değil, “normal” tanımımızı da yukarı çeker. Bir zamanlar yılda birkaç günlük tatil ayrıcalık sayılırken, ekranda ayda bir şehir değiştiren insanlar görünce tatilsiz geçen üç ay başarısızlık gibi hissedilebilir. Çalışan bir telefon ihtiyacı karşılar; ama her yıl yeni model gören kişi için iki yıllık telefon statü kaybına dönüşebilir. İki odalı güvenli bir ev yeterli olabilir; fakat sürekli büyük, aydınlık ve kusursuz evler izlenince kendi salonunuz utanılacak bir yere benzeyebilir. Buna hayat standardı enflasyonu diyebiliriz. Burada fiyatı yükselen şey yalnızca ürünler değildir; tatmin olmak için gerekli olduğunu düşündüğümüz ürünlerin listesi de uzar. Dün lüks saydığımız şey bugün ihtiyaç, bugün yeterli bulduğumuz şey yarın eksiklik gibi görünür. Sorun, insanın daha iyisini istemesi değildir. İlerleme arzusu hem bireysel hem toplumsal gelişmenin önemli bir parçasıdır. Sorun, “daha iyi”nin ölçüsünü kendi ihtiyaçlarımızın değil, reklamla içeriğin birbirine karıştığı sonsuz bir akışın belirlemesidir. Çünkü bu akışta hedef sabit kalmaz. Orta sınıf bir otomobile ulaştığınızda spor otomobil, küçük bir eve ulaştığınızda bahçeli ev, bir ülkeye gittiğinizde dünya turu görünür. Tatmin ertelenirken tüketim çıtası durmadan yükselir. Tam burada statü tüketimi devreye giriyor. Bazı malları yalnızca işimize yaradıkları için değil, hakkımızda bir şey söyledikleri için de satın alırız. Otomobil ulaşım sağlar ama başarı da gösterebilir. Telefon iletişim kurar ama hangi gruba ait olduğumuzu da anlatabilir. Tatil dinlendirir ama paylaşılınca sosyal konum işaretine dönüşebilir. Buna dikkat çekmek, her pahalı alışverişi gösteriş diye küçümsemek değildir. Kalite, dayanıklılık, zevk ve konfor gerçektir. Fakat tüketimin bir bölümü başkalarının bakışı için yapılıyorsa, fiyatın içine görünürlük de girmiş demektir. Sosyal medya bu görünürlüğün seyircisini büyüttü. Eskiden yeni ceketinizi aynı çevredeki birkaç kişi görürdü. Şimdi yüzlerce kişiye gösterebilirsiniz; siz de yüzlerce kişinin ceketini görürsünüz. Statü yarışı genişledikçe çıta yükselir. Herkes daha pahalı telefon aldığında herkesin telefonu iyileşebilir, ama herkesin göreli konumu yükselemez. Herkes aynı anda ortalamanın üstünde olamaz. Sonuç, daha fazla harcama fakat aynı sıralamadır. İktisadın en yorucu yarışlarından biri budur: Koşu bandı hızlanır, siz daha çok koşarsınız, ama yanınızdakine göre yeriniz değişmez. İşin kritik tarafı şu: Fakir hissetmek, insanı gerçekten fakirleştirecek davranışlara itebilir. Gördüğünüz hayatla kendi hayatınız arasındaki mesafeyi kapatmak için ihtiyacınız olmayan bir ürünü satın alabilirsiniz. Bütçenizi aşan bir düğüne, tatile veya telefona “Herkes yapıyor,” diye para ayırabilirsiniz. Tasarruf edeceğiniz geliri görünür tüketime aktarabilir, hatta borçlanabilirsiniz. Böylece başlangıçta yalnızca psikolojik olan statü açığı, faiz ödemesine ve daha düşük birikime dönüşür. Eskiden kıskanma ile satın alma arasında mesafe vardı. Bir ürünü televizyonda görür, sonra mağazaya gider, düşünür, para biriktirirdiniz. Şimdi görüntü, reklam, influencer bağlantısı, alışveriş sepeti ve taksit seçeneği aynı ekranda. “Bende yok” duygusuyla “Satın al” düğmesi arasındaki yol birkaç saniye. Sınırlı stok, geri sayım, kişiye özel indirim ve “Bunu hak ettin” dili de karar verme süresini daraltıyor. Platform yalnızca kıyasın yapıldığı yer değil; kıyasın doğurduğu huzursuzluğun paraya çevrildiği pazar hâline geliyor. Bu mekanizma herkesi aynı biçimde etkilemiyor. Geliri yüksek ve güvencesi olan biri yanlış bir alışverişten sonra bütçesini toparlayabilir. Düşük gelirli bir kişi için aynı hata kira parasına, kredi kartı faizine veya acil durum birikiminin yok olmasına mal olabilir. Yani sosyal medyada herkes aynı lüksü görebilir, fakat o lükse yetişmeye çalışmanın bedeli sınıfsaldır. Eşitsizlik ekranda demokratik biçimde görünür; sonuçları hiç demokratik dağılmaz. Üstelik bunun etkisi tek tek bireylerle sınırlı kalmaz. Görünür tüketim yaygınlaştıkça bir çevrede kabul edilmenin fiilî bedeli artabilir. İş görüşmesine giderken giydiğiniz kıyafet, arkadaşlarla buluştuğunuz mekân, çocuğun doğum günü ya da katıldığınız düğün için harcamanız beklenen para yükselir. Kimse size açıkça “Bunu satın almazsan dışlanırsın,” demeyebilir. Fakat sürekli sergilenen standart zamanla sessiz bir üyelik aidatına dönüşür. Böylece bir kişinin statü için yaptığı harcama, başkasının üzerinde yeni bir harcama baskısı yaratır. İktisat diliyle bu bir dışsallığa benzer: Alışverişi yapan kişi bedelin tamamını ödemez; çevresindekiler de yükselen beklentinin maliyetini taşır. Sosyal medya bu baskıyı mahallenin sınırlarından çıkarıp ölçüsüz bir kalabalığa yayar. Ayrıca mesele yalnızca çanta, otomobil ve tatil değil. LinkedIn’de herkes terfi ediyor, şirket kuruyor, ödül alıyor gibidir. Bir akademisyen sürekli yayın ve başarı duyurularını görür; reddedilen makaleler görünmez. Anne babalar kusursuz doğum günlerini, geniş çocuk odalarını ve pahalı kursları izler. Yalnız yaşayan biri romantik tatilleri, evli biri özgür bekâr hayatını görebilir. Gençler erken yaşta zenginleşenleri, ileri yaştakiler dünyayı gezen akranlarını izler. Sosyal medya bize yalnızca para bakımından değil; kariyer, beden, ilişki, ebeveynlik ve boş zaman bakımından da geride kaldığımızı söyleyebilir. Burada bir başka görünmeyen kıtlık daha oluşuyor: zaman kıtlığı. Başkasının bir yıllık seyahatlerinden seçilmiş on fotoğrafı iki dakikada görüyorsunuz. Zihniniz bunları tek bir sürekli hayat gibi birleştiriyor. Sanki o insan hep tatilde, hep mutlu, hep üretken. Siz ise trafikte, toplantıda, bulaşık yıkarken kendi hayatınızın yavaşlığını yaşıyorsunuz. Böylece yalnız geliriniz değil, günleriniz de yetersiz görünmeye başlıyor. Araştırmalar bu hikâyenin bütünüyle sezgiden ibaret olmadığını gösteriyor. Görsel zenginlik içeriklerine daha fazla maruz kalmayı, yukarı yönlü sosyal karşılaştırma ve göreli yoksunlukla ilişkilendiren çalışmalar var. Pasif biçimde akış gezmenin, bazı insanlarda göreli yoksunluk üzerinden gösterişçi tüketim isteğini artırabildiğini bulan araştırmalar da bulunuyor. Facebook ve Instagram hesaplarını belirli sürelerle kapattıran büyük deneylerde ise psikolojik iyi oluşta küçük ama ölçülebilir iyileşmeler görülmüş. Buradaki “küçük” kelimesi önemli. Sosyal medyayı kapatmak herkesi bir anda mutlu etmiyor; etkiler kişiye, yaşa, platforma ve kullanım biçimine göre değişiyor. Çünkü sosyal medya yalnızca zarar veren bir makine değildir. Uzakta yaşayan sevdiklerimizle bağ kuruyoruz. Eğitim içeriğine erişiyor, iş buluyor, küçük işletmemizi tanıtıyor, yalnız olmadığımızı fark ediyoruz. Eşitsizlik bazen sosyal medya sayesinde görünür oluyor; dayanışma kampanyaları yine orada örgütleniyor. Yakınlarımızla aktif biçimde iletişim kurmakla, saatlerce yabancıların seçilmiş hayatlarını sessizce izlemek aynı deneyim değil. Sorun telefonun varlığı değil; karşılaştırmayı gelir modeline dönüştüren kullanım ve tasarım biçimi. Peki ne yapacağız? İlk cevap “İradenizi kullanın” olamaz. Karşımızda dikkatimizi ölçen, sınayan ve kişiselleştiren milyarlarca dolarlık sistemler varken bütün sorumluluğu bireye yüklemek adil değildir. Yine de kendimizi koruyacak araçlarımız var. Akışınızı bilinçli biçimde temizleyebilirsiniz. Sizi sürekli yetersiz hissettiren hesaplarda “ilgilenmiyorum” seçeneğini kullanabilir, mümkünse takip edilenler veya kronolojik akışa dönebilirsiniz. Size iyi gelen insanlarla konuşmaya daha çok, yabancı hayatları izlemeye daha az zaman ayırabilirsiniz. Bir paylaşımın ardından alışveriş isteği doğduğunda kendinize iki soru sorun: “Bunu kimse görmeyecek olsa yine ister miydim?” ve “Bu ürün hayatımda hangi gerçek sorunu çözüyor?” Büyük ve plansız alımlarda yirmi dört ya da kırk sekiz saat beklemek, duygu ile ödeme arasına mesafe koyar. Gördüğünüz içeriğin reklam, sponsorluk veya satış ortaklığı olup olmadığına bakmak da önemlidir. Çünkü bazen kendi bütçenizi, karşınızdakinin pazarlama bütçesiyle yarıştırıyorsunuz. Kıyaslamayı tamamen bırakmak gerçekçi olmayabilir. Ama kıyasın yönünü değiştirebiliriz. Algoritmanın seçtiği istisnai hayatlarla değil, kendi amaçlarımız ve kendi geçmişimizle karşılaştırabiliriz. “Herkeste ne var?” yerine “Benim için yeterli olan ne?” diye sorabiliriz. Yeterlilik, vazgeçmek değildir. Başkasının vitrini tarafından sürekli hareket ettirilen hedef yerine, kendi gelirimize, güvenliğimize ve değerlerimize göre hedef koymaktır. Fakat bireysel önlemler yapısal çözümlerin yerine geçmez. Reklamların ve ücretli iş birliklerinin açıkça belirtilmesi, çocukların ve gençlerin manipülatif ticari tasarımlardan korunması, kısa vadeli dijital kredilerde gerçek maliyetin görünür olması gerekir. Kullanıcılar algoritmik akış yerine takip ettikleri hesapları seçebilmeli, önerileri kolayca kapatabilmeli ve neden belirli içerikleri gördüklerini anlayabilmelidir. Dijital finansal okuryazarlık da “Kahvenizi evde yapın” öğüdünden ibaret olmamalı; statü baskısının, taksitlerin ve kişiselleştirilmiş reklamın nasıl birlikte çalıştığını öğretmelidir. Ve tekrar altını çizelim: Hiçbir ekran süresi ayarı düşük ücreti yükseltmez, kirayı düşürmez, vergi adaletini sağlamaz. Bir insan gerçekten geçinemiyorsa ona dijital detoks önermek çözüm değildir. Sosyal medya ekonomik eşitsizliği yaratmadı. Fakat eşitsizliğin en parlak ucunu günün her saatinde cebimize taşıdı; onu normal, erişilebilir ve kişisel olarak yetişmemiz gereken bir standart gibi sunabildi. Eskiden insanlar komşusuna yetişmeye çalışıyordu. Şimdi algoritmanın seçtiği bütün dünyaya yetişmeye çalışıyor. Üstelik bu yarışın bitiş çizgisi yok. Siz bir hedefe ulaştığınız anda sistem size daha büyük evi, daha uzak tatili, daha genç milyonerleri gösterebilir. Çünkü memnuniyet ekranda uzun süre kalmanızı garanti etmez; eksiklik duygusu çoğu zaman daha iyi bir müşteridir. Sosyal medya zenginliği icat etmedi; zenginliğin vitrinini cebimize koydu. Bu vitrindeki her şey yalan değil, ama hiçbir vitrin hayatın tamamı da değil. Fakirlik bazen hesabınızdaki eksikliktir. Fakir hissetmek ise kıyas grubunuzun siz fark etmeden sonsuza doğru büyütülmesidir. Bu videodan sonra telefonunuzu açtığınızda kendinize şunu sorun: Ben şu anda bir hayat mı görüyorum, yoksa satılmak üzere seçilmiş bir hayat parçası mı? Çünkü maaşınız aynı kalabilir; ama karşılaştırdığınız hayat pahalılaştıkça kendinizi her gün biraz daha yoksullaşmış hissedebilirsiniz. Siz sosyal medyada en çok neyi gördüğünüzde kendinizi geride hissediyorsunuz: Evleri mi, tatilleri mi, otomobilleri mi, kariyer başarılarını mı? Ve bir paylaşımı gördükten sonra aslında ihtiyacınız olmayan bir şeyi satın almak istediğiniz oldu mu? Yorumlarda konuşalım. Bu videonun başkasının da kendi akışına başka bir gözle bakmasını sağlayacağını düşünüyorsanız paylaşmayı, Kayıt Dışı İktisat’a abone olmayı unutmayın. Ekonomi her şey değildir, ama neredeyse her şeyle ilgilidir; bazen kendimizi ne kadar zengin ya da yoksul hissettiğimizle bile.