Yalçın Küçük Hayatını Kaybetti: Neden Hâlâ Bu Kadar Önemli?
Bu Bölüm Hakkında
6 Nisan 2026'da 87 yaşında hayatını kaybeden iktisat profesörü ve düşünür Yalçın Küçük, Türkiye'nin entelektüel tarihinde derin izler bırakmış aykırı bir sestir. Bu bölümde sunucu, Küçük'ün DPT'deki bürokratik kariyerinden akademik yaşamına, Sovyetoloji çalışmalarından 'Türkiye Üzerine Tezler' ve 'Aydın Üzerine Tezler' gibi çok ciltli yapıtlarına uzanan entelektüel mirasını ele alıyor. Cumhuriyetin sınıfsal dinamiklerini ve askeri müdahaleleri sermaye birikimi perspektifinden okuyan Küçük'ün yaklaşımı, Türkiye sol düşüncesinde özgün ve tartışma yaratan bir konum oluşturmuştur. Resmi tarih anlatısını sorgulayan, polemiği entelektüel bir sanata dönüştüren bu özgün düşünürün kaybı, Türkiye'nin aykırı düşünme geleneğinde önemli bir boşluk bırakmaktadır.
Ele Alınan Konular
- Yalçın Küçük'ün hayatı ve akademik kariyeri
- Türkiye Üzerine Tezler: Cumhuriyet tarihinin sınıfsal analizi
- Aydın Üzerine Tezler ve Türk aydın geleneğinin eleştirisi
- Askeri darbeler ve sermaye birikiminin yeniden yapılanması
- Sabetaycılık araştırmaları ve onomastik yöntem
- Resmi tarih anlatısını sorgulayan entelektüel miras
Kayıt Dışı İktisat kanalından merhabalar sevgili izleyiciler. Bugün sizlerle farklı bir konu üzerine konuşmak istiyorum. Dün üzücü bir haber aldık. Yalçın Küçük Hoca eee emekli bir iktisat profesörüydü kendisi. Ama tabii onun ötesinde çok önemli bir düşünürdü bence. 87 yaşında aramızdan ayrıldı. Ben de bu yayını hem ona bir veda hem de onu tanımayanlar için bir tanıtım olarak düşündüm açıkçası. Çünkü bence Yalçın Küçük Türkiye’nin entelektüel tarihinde hakikaten de öyle sıradan bir figür değildi. Seveni çoktu, sevmeyeni de çoktu eminim ki. Ama onu görmezden gelebilen pek yoktu açıkçası. Hangi pozisyonda olursanız olun onun yazdıklarıyla bir biçimde hesaplaşmak, karşılaşmak zorunda kalıyordunuz. Vallah şöyle söyleyeyim ben aslında tabii eee ortaokul lise yıllarında dedemin kütüphanesinde kendisinin kitaplarıyla Türkiye üzerine tezler, Aydın üzerine tezlerle karşılaştım. Ama şöyle bir anekdot anlatmak istiyorum. 2005 yılı Şubat ayı olması lazım veya Ocak ayı. Eee Devlet Planlama Teşkilatı. O zaman öyle bir kurum vardı artık yok maalesef ama orada staj yapıyordum. 2004 yılı özür dilerim 2004 yılı Ocak veya Şubat ayı orada staj yapıyordum Devlet Planlama Teşkilatında Devlet Planlama Teşkilatının da en üst katında o zaman eee Başbakanlığın arkasındaki sokaktaydı galiba böyle pembemsi bir yapıydı. Belki de şimdi değişmiştir, yıkılmıştır bilmiyorum ama neyse. Orada eee en üst katta kütüphane vardı ve tabii ben o kütüphane tabii sadece ekonomi kitaplarından neredeyse oluştuğu için çok ilgimi çekmişti staj sırasında. Kütüphaneye gittiğimde e orada işte kitapları karıştırıyorum. Kitapların arkasındaki böyle kartlarda eskiden de yazardı artık pek kalmadı. kütüphanelerde ama o kitabı vaktiyle kimin aldığı gözükürdü. Neredeyse baktığım, elime attığım her kitabın arkasında Yalçın Küçüğ’ün adını görmüştüm. Hani arada böyle tek tük yine planlama teşkilatından yolu geçmiş olan farklı siyasetçilerin ne bileyim Murat Karayalçın’dır, Turgut Özal’dır vesaire bunların isimleri de tek tük çıkıyordu nadiren de olsa. Hatta onları da görünce aa bunu da bulduk falan diyorduk ama Yalçın Küçük neredeyse her kitabın arkasında Yalçın Küçük’ün adı vardı. O çok etkileyici bir andı açıkçası. Ya ben şunu söyleyeyim. Ben kendisini çok sevdim. Tabii meslektaşımdı. iktisat profesörüydü. Hem de tabii entelektüel cesaretiyle beni derinden etkileyen bir isimdi. Bunu da söylemek istiyorum. Hemen hemen bütün kitaplarını okudum ki dün de işte eski adıyla Twitter, yeni adıyla X’te şöyle yazdım. Türkiye’nin resmi tarih ve iktisat anlatısına atılmış en derin çentiklerden biriydi Yalçın Küçük. Sadece ne olduğunu değil, neyin neden gizlendiğini sorgulamayı da öğretti bize. Keskin zekasıyla rahatsız eden, polemiği bile entelektüel bir sanata dönüştüren biriydi. Kalıpların dışında düşünme cesaretini ondan öğrendim. Gerçekten de bu yazdığıma inanıyorum. böyle düşünüyorum. Ve bugün de biraz bu yayında onun eserlerinden, katkılarından ve entelektüel mirasından ayrıntılı biçimde bahsetmek isterim. Şimdi kimdi Yalçın Küçük? İşte tabii hayat hikayesi malum Hatay’lı bir aileden geliyor. 1938 Hatay İskenderun doğumlu. Baba tarafı Türkmen, anne tarafı Kafkasyalı bir aile. Kabadaş Erkek Lisesi’ni bitirmiş. Sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler, Mülkiyede yani Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne giriyor. 1960’ta birin ligle mezun oluyor. Birincilikle mezun oldu diyorum çünkü bu önemli bir detay. Çünkü Yalçın Küçü’ün hakikaten entelektüel kapasitesi daha o yıllarda belli olmuş bir kapasiteydi. Eee, üstelik Öğrencilik Yıllarında Fikir Kulüpleri Federasyonu başkanlığı yapmış. İşte 27 Mayıs sürecinde büyük öğrenci eylemlerinin başında yer almış. Yani daha işte üniversite sıralarında hem akademik başarısıyla hem de siyasi aktivizm ile öne çıkan bir isim. Mezuniyetinin ardından Devlet Planlama Teşkilatına giriyor. 1961 anayasasıyla kurulan bir kurum biliyorsunuz. artık yok. Şu anda eee cumhurbaşkanlığı, strateji ve bütçe başkanlığı biraz işte devam ettiriyor diyelim ama devlet planlama teşkilatı kalmadı. Orada uzun vadeli planlar Dairesi Müdürlüğüne kadar yükseliyor Türkiye’de yani o Planlı Kalkınma döneminin kurucu kadrolarının içerisinde ki bu deneyim bence oldukça önemli. Çünkü Yalçın Küçük Türkiye ekonomisinin sadece hani teorik düzlemden değil bizzat içinden böyle planlamacı bir bürokrat olarak eee da tanıyor aslında. Sonra Amerika’ya gidiyor. Yeil Üniversitesi’nde bir eğitim aldığını görüyoruz. Dünya Bankası’nda staj yaptığını görüyoruz. Yani uluslararası iktisadın da en prestijli kurumlarını içeriden görmüş bir insan. Türkiye’ye döndüğünde 1966’da OTTÜ’de öğretim üyesi olarak çalışmaya başlıyor. 6870’te eee Birmingham Üniversitesi’nde İngiltere’de Rus ve Doğu Doğu Avrupa Araştırmaları Merkezinde bulunuyor. 68-70 arasında işte orada biraz Sovyetoloji eee çalışmalarını derinleştiriyor. 1971’de doçent oluyor. 1987’de profesörlük unvanını alıyor. 94’te de emekli oluyor. Şimdi Yalçın Küçü’ğü sadece bir akademisyen olarak tanımlamak aslında son derece yetersiz. O bence Türkiye’nin hani düşünce tarihine damga vurmuş, işte resmi anlatıları sarsan, tabluları yıkanı rahatsız eden bir isim. İşte Yön dergisinde Emekte Anıt gibi önemli sol yayın organlarında dönemin yazmış. Türkiye İşçi Partisi’nin ikinci kuruluş döneminde aktif rol almış ama 1978’e tipten ihraç edildiğini görüyoruz. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra üniversiteden uzaklaştırılıyor. Tabii ki farklı dönemlerde tutuklanıyor, yargılanıyor. 12 Eylül sonrası Aziz Nesinle beraber Aydınlar dilekçesi. O zaman işte hani 12 Eylül cuntasına kimse karşı çıkamazken. Şimdiden şu tabii aradan 40 yıl geçtikten sonra karşı çıkmak kolay. Generalleri yargılamak da kolaydı ama o dönemde hakikaten bunlar çok güçlüyken, Cunta çok güçlüyken o Cuntaya’ya karşı aydınlar dilekçesi hareketini örgütleyen bir isim. 1987’den 92’ye toplumsal Kurtuluş adlı sosyalist dergiyi çıkartıyor. Ardından Hep İleri dergisini yayınlıyor. İşte Özgür Üniversitesi adıyla bilinen o Özgür Ekin Derneği’nin de kurucuları arasında bildiğim kadarıyla 1993’te Türkiye’den ayrılıyor. Fransa’ya gidiyor. Hatta işte Cumhurbaşkanı Demirel seçildiği için ayrıldım falan der. Orada işte İranoloji ve kürtoloji okuyor. İşte Kırmançi, Sorani Farsça öğreniyor. İşte onomastik yani isim bilim üzerine olan çalışmalarını bu dönemde derinleştiriyor. İşte 1993’te bu arada Suriye’deki beka vadisine gittiğini görüyoruz. Tabii bir dönem pek çok insanın eee tepkisini de çekmişti bu eee davranışı ama şu anda herhalde pek ses çıkartabilen olmayacaktır mevcut süreç içerisinde diye düşünüyorum. Orada Abdullah Öcalan’la da görüşüyor. Bu görüşmeyi hatta kitaplaştırıyor. Bu fotoğrafları görüşmeyi hani kamuoyuyla paylaşıyor. Bun yani gizli utanılacak bir şey olmadığını savunuyor kendince. Hani bir sosyal bilimci ve sosyalist olarak Türk devletine karşı yürütülen o isyanı analiz ediyorum ben diyor kendince. Yine işte 1998’de Türkiye’ye döndüğünde yargılanıyor. 2 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. 2000’li yıllarda zaten belki bilenler biliyordur daha yakın bir zaman. Ergenekon soruşturması kapsamında 2009 ve 2011’de iki kere tutuklanıyor. 22 yıl 6 ay gibi ağır bir hapis cezasına çarptırılıyor. 2014’te tahliye ediliyor. İlerleyen yıllarda da beraat ediyor. Ki tahliye olduğunda da işte söylediği sözler çok anlamlı. Cumhuriyetin tahrip edildiği, cumhuriyeti tahrip edenlerle mücadeleye devam edeceğini eee söylüyor. Ama şimdi ben bütün bu hani bu hayat hikayesini kısaca anlattım ve elimden geldiğince objektif bir şekilde anlatmaya çalıştım. Ama şimdi asıl konuşmak istediğim meseleye geleyim isterseniz. Yalçın Küçüğ’ün eserleri ve Türkiye’nin düşünce literatürüne katkıları. Şimdi burada biraz derinleşmek istiyorum. Çünkü Yalçın Küçük’ün külliyatı sadece büyük değil. Aynı zamanda son derece düzgün ve ve özgün ve çok katmanlı bir külliyat. Yani işte ekonomi politikten edebiyat eleştirisine ne bileyim sovyetolojiden kürdolojiye, tarihten edebiyatı antropolojiye uzanan böyle inanılmaz geniş bir yelpazede eserler veriyor. Kronolojik olarak tabii onun entelektüel seriveninin başlangıç noktası herhalde Sovyetoloji. Tabii öncesinde planla ilgili çalışmaları var. planlama ekonomisi ile ilgili çalışmalar var. DPT’deyken kalem aldığı hani daha teknik, ekonomik teknik çalışmalar var. Ama sonra Sovyetolojik araşmalar şimdi birmingham’daki araştırmaları 1970’lerin başında bunu endüstrileşmenin temel sorunları Sovyet deneyimi 1925-194 adlı bir kitapta topluyor ki bu çalışma hani o Sovyetler Birliği’nin o kuruluş dönemindeki sanayileşme hamlesini biraz Marksist ekonomi politik çerçeveden analiz eden bir çalışma. işte Stalin denominin o ilk 5 yıllık planlarını, ne bileyim tarımda kolektivizasyon sürecini, ağır sanayiye yönelme tercihini böyle toplum bunların toplumsal bedellerini inceliyor. işte küçük eee yani burada en azından şeye bakmaya çalışıyor bence gördüğüm kadarıyla. Sanayileşme stratejisinin salt bir ekonomik tercih olmadığını hani bunun doğrudan bir sınıfsal tercih olduğunu işte ağır sanayiye yatırım, köylülüğün zorla artık ürüne el konulması, tarımın sanayiye kaynak transferi mekanizmasına dönüştürülmesini gerektiriyor ki işte bu sürecin toplumsal maliyeti inanılmaz derecede muazzam bir maliyet. Ama burada ona göre önemli olan şey şu. Hani bu analizi yaparken Sovyet deneyimini Türkiye’nin kendi kalkınma sorunsalığıyla sürekli ilişkilendirmeye çalışıyor. Bir yandan işte o merkezi planlamayla zorla sanayi içen sanayileşen Sovyetler öte yanda planlı kalkınmayı deneyip yarı yolda bırakan sermaye birikimini devlet eliyle özel sektöre aktaran Türkiye hani bir karşılaştırmalı perspektif sunuyor ve kitabı da salt tabii bu özellikleri kitabı salt bir tarih çalışması olmaktan çıkarıp biraz Türkiye’nin kalkınma tartışmalarına doğrudan hani müdahale eden bir metin haline getiriyor ki bu kitap nedeniyle burada 8 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Onu da söyleyelim. Hani bir akademik çalışma yüzünden hapis cezası almak. Türkiye’de tabii düşünce özgürlüğünün hangi koşullarda var olduğunu göstermesi açısından başlı başına ibretlik bir hikaye bence. Bu erken dönem çalışmalarının yanı sıra 1971’de 100 soruda planlama kalkınma Türkiye’de bence önemli metin. Hani Türkiye’nin o DPT merkezli planlama deneyimini, kalkınma iktisadının temel kavramlarını, ithal ikameci sanayileşme stratejisinin hani açmazlarını geniş bir okul kitlesine ulaştırıyor ki hani kendi DPT deneyiminden de yararlanarak hani planlamanın teknik bir mesele olmadığını, her planın arkasında bir sınıfsal tercih olduğunu gösteriyor. Ama bence onun en büyük entelektüel mirası Türkiye üzerine tezler. Şimdi beş cilltilik bir eser bu Türkiye üzerine tezler. Hani Türkiye’nin yakın tarihinin en kapsamlı politik ekonomik okumalarından bir tanesi ve bence hani Doğan Avcıoğlu’nun ki bir aralar çok popüler oldu biliyorsunuz. Herkes Doğan Avcılıoğlu’nu konuşmaya başladı. Eee bu bundan bir yıl evvel başlayan bir süreçle beraber hatta işte kitabı yeni baskısını yaptı farklı yayınevlerince. Eee Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin düzenik o da önemli bir eser bu arada. Onu da yani yatsımıyorum kesinlikle. Hatta belki onunla ilgili ayrı bir yayın da yaparım. Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin düzeninden sonra bu alanda yazılmış belki de en iddialı çalışma bu Türkiye üzerine tezler. Hatta belki bir adım ileriye gideceğim. Eee, Türkiye üzerine tezler hani Türkiye’nin düzeninin bıraktığı yerden devam eden Doğan Avcıoğlu’nun yani onu aşan çok daha genişsel geniş bir tarihsel perspektif sunan bir eser. Hani Yalçın Küçüğ’ün kendi ifadesiyle tezler hani bir iç savaş döneminde doğdu kendisi öyle söylüyor ve iç savaşın entelektüel ürünüdür diyor. Şimdi birinci ciltte cumhuriyetin kuruluş mitlerini sorgular. resmi tarih anlatısının bize eee sunduğu kalıpları tek tek söker. Hani işte Osmanlı’dan cumhuriyet geçişin sınıflar sınıfsal dinamiklerini ortaya koyar ki burada çok özgün bir tez vardır. Cumhuriyet temelde sanayi ve ziraat eşrafının çıkarları doğrultusunda şekillenen bir yapıdır ve siyasi iktidar bu sınıfsal temelin üzerine yükselmiştir der. Yani cumhuriyeti sadece bir modernleşme projesi ya da bir ulusal kurtuluş destanı olarak okumak yetersizdir. Arkasındaki sermaye birikimi süreçlerini sınıfsal ittifakları da görmek gerekir.” der. İşte İttihat Terakk’den birinci meclise, oradan tek parti dönemine uzanan o süreçte mebus, asker, bakan, bürokrat ve gazetecilerden oluşan o hakim zümrenin nasıl bir köşe kapma ve nemalanma mekanizması içerisinde zaman zaman hareket ettiğini çok ayrıntılı bir şekilde gösterir ki bu Cumhuriyet tarihinin ilk 50 yılına dair böyle hakikaten sersemedici nitelikli bir analiz bombardımanıdır diyebilirim. Eee, ikinci ve 3. ciltlerde toplum ordu ilişkisine girer. 27 Mayıs, 22 Şubat, 21 Mayıs, 9 Mart, 12 Mart. Bunlar hep farklı askeri müdahale veya müdahale denemeleri, müdahale girişimleri diyelim. Hani bunun arkasındaki yapısal dinamikleri analiz eder. Hani 12 Eylül öncesinde Türkiye’deki iç savaş ortamını ve sol akımların kendi içindeki ayrışmalarını inceler. Ki burada Yalçın Küçük’ün benim bakış açımda yaptığı hani en önemli şeylerden bir tanesi askeri müdahaleleri sadece böyle siyasi kriz anları olarak değil de sermaye birikiminin yeniden yapılandırma süreçleri olarak okuması. Yani her darbe aynı zamanda bir ekonomi yeniden düzenleme projesidir.” derler. Hatta bunu da son derece ikna edici bir şekilde gösterir. Yani ordunun siyasi müdahalesinin arkasında her zaman bir sınıfsal yeniden yapılanma talebi vardır der. Eee 4. ciltte 1970’lerin Türkiye’sine odaklanıyor. CHP ve Adalet Partisi’nin o zamanki birinin başında Bülent Ecevit diğerinin başında Süleyman Demirel var biliyorsunuz. hangi sınıfsal işlevleri yerine getirdiği, Eylül 1980 öncesi ve sonrasının röntgenini çöken bir cilt. Yani dönemin Cumhuriyet Gazetesi gazetesinde yazdığı yazıları ana omurgu olarak kullanarak hani ülkenin iş bilmez idareciler tarafından nasıl yönetilemez hale geldiğini anlatır ve yapılan hataları dile getirir. Ve burada çok önemli ve ciddi bir formülasyon ortaya kayar. tekelciliği kapitalizmden öne çıkaran ve bazı temel yönleriyle kapitalizmle karşı karşıya getiren bir analiz çerçevesi. İşte Türkiye’nin yarı feodal bir yapı olmadığını, doğrudan bir kapitalist ülke olduğunu ama bu kapitalizmin tekelci bir nitelik taşıdığını ve devlet mekanizmasıyla iç içe geçtiğini gösterir. Ki bu tez aslında dönemin sol düşüncesi içinde son derece özgün ve tartışma yaratıcı bir pozisyon. Çünkü Türkiye solunun önemli bir kısmı o dönemde Milli Demokratik Devrim formülasyonuyla Türkiye’yi böyle yarı feodal bir yapı olarak tanımlıyordu. Küçük ise bu tartışmayı çok güçlü ampirik verilerle ve teorik argümanlarla aslında fiilen bitiriyor, kapatıyor kendi yönünde. 5. cilt ise en geniş tarihsel perspektifi sunar. Amerikan Bandası tartışmasından işte İttihat Terakki misyonuna, teşkilatı mahsusadan İzmir suikastin ardından gelen o İttihatçı tasfiyesine, işte Atatürk’ün kişiliği, siyasi misyonu, Atatürk Vahdettin ilişkisi, Kafkasya’daki antiemperyalist hareketlerden Şura hükümetlerine, Enver Paşa’nın rolünden Çerkez Een meselesine kadar hani Türkiye tarihinin en hassas ve en tartışılmamış aslında o zamana kadar konularına girer. Eee, en az tartışılmış diyelim ya da en azından Türkiye tarihindeki o üç büyük iç savaşı periyotlar halinde formüle eder. Yani bu 5. Dil aslında resmi tarih anlatısına en ağır darbeleri indiren metinlerden bir tanesi bence. E bugün bile aslında bu konularda yazılan pek çok çalışmanın referans noktası olmaya devam ediyor. O zamanlar okuyanların olur mu canım böyle şey? Yok artık falan dediği şeyler aslında şu anda bir gerçeklik olarak da ortaya konmuş vaziyette. İkinci büyük seri ise Aydın üzerine tezler. 5’lik bir çalışma ve Türk aydınlığı tarihsel süreç içerisinde ta 1830’lardan 1980’lere kadar inceliyor. Şimdi bu seride Aydın’ı eylemin ürünü olarak tanımlıyor Yalçın Güçük. Onu eee çok bilinen formülasyonuyla söylersek Aydın iç savaşı olan insandır diyor. Peki bu ne demek? Yani aydın işte red, kurgu ve ütopya kavramları etrafında var olan, mevcut düzeni sorgulayan ve alternatif bir toplumsal tas tasavvur üretme kapasitesine sahip insan ki işte Yalçın Küç’e göre her iç savaş bir aydın savaşı ve her büyük toplumsal dönüşüm de kendi aydınlığı yaratır. Hani eylem ahlaktır der. Çok da bir sürü özlü sözü var zaten. Aydın içinde ahlak eylemdir diye bitirir. Bu gene beş ciltlik bir kitap. 1. ciltte tercüme odasına Osmanlı İmparatorluğu’nun da hani tercümanlık yapan Rumusunun işte Morada’da isyan etmesiyle kurulan bir tercüme odası var. E 1800’lerde aynı zamanda Türk aydınlığının hani doğum lekesi olan o dış faktörü abartma eğiliminin yatağıdır der hep. Çünkü böyle tercümeyle, tercüme zihniyetiyle eee işleri aldıkları için ve aydın sınıfı oradan doğduğu için hep böyle batıyı daha böyle bir olağanüstü görme eee eğilimi ve tezler işte bütün bu kötülükleri ve iyilikleri dışarıya bağlama kolaycılığına düşmemeyi ve iç dinamikleri çözümlemeyi esas alan bir yöntemiz diyor. İşte Nizami Cedid’in mesela değil mi meşhur işte 3. Selim’in kurmaya çalıştığı ordu yani yeni ordu eski ordu kavgasından doğduğunun savunması işte 1806-1826 dönemini o yeniçeri ocağının kapanana kadar ı Mahmut tarafından bir iç savaşı olarak nitelendirmesi ve bu iç savaştan Tanzimatın çıktığını ileri sürmesi. Bunlar hep tarih yazımı açısından aslında son derece özgün tezler ve Tanzimat’ı böyle bir İngiliz dayatması olarak gören egemen yorumun aksine Mısır’dan gelen bir idare biçimi olduğunu da ikna edici biçimde göstermeye çalışır. Burada serinin devamında yine Aydın üzerine tözlerin işte Jön Türklerden Mustafa Kemal’e, Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl Kısakü’e, Doğan Avcıoğlu’ndan işte Aziz Nesin’e, Türkiye İşçi Partisi’nden TKP’ye, Fikir Kulüpleri Federasyonund’an Devrimci Gençlik Hareketlerine kadar Türk aydın geleneğinin bütünü hem eee işte sevecenlikle hem de acımasız bir eleştirilikle masaya yatırır aslında. Hani Aydın’ın zaaflarını ortaya koyar. Solun demokratizm mücadelesine nasıl evcilleştiğini gözümüze sokar. Sosyalist iktidarcılığın toplumsal kurtuluş içinin en önemli araç olduğunu kendince vurgular. Türkiye’de solculuğun yurtseverlik bağlarını e sorgular. Aslında Kemalizmin sosyalizmle bağdaşmadığını, Milli Demokratik Devrim gibi melez düşüncelerin yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu aslında yazar. eee 4. cildi de Mamak yoldaşlarına yani 12 Eylül’de tutuklanan siyasi mahkumlara ithaf eder ve Aydınlar Dilekçesi davasındaki savunmaları da kitabın içerisine alır. Hani bence hakikaten aydın üzerine tezler dediğim gibi %100’üne katılmak zorunda değilsiniz ama Türkiye’de aydın kavramının ne anlama geldiğini eee en derinden solgulayan çalışmadır bana kalırsa ve bugün hala da güncelliğini koruduğunu düşünüyorum. Tabii bir de Yalçın Küçü’nün bu 2000’li yıllarda benim üniversite öğrencilik yıllarımda özellikle yoğunlaştığı ve en çok tartışma yaratan çalışma alanlarından bir tanesiydi. Sabetaycılık üzerine yaptığı araştırmalar. Bunu da söyleyelim. Hani ben de o yıllarda yer yer dalga geçtiğimde olurdu. Hatta şöyle bir şey vardı kitaplarına bakarsanız yani çok basitleştirerek söyleyeceğim ama işte o bazı soyadı kalıplarının Sabet Aycılığa gittiğini iddia ediyordu mesela kitaplarından bir tanesin işte genelde r varsa eğer soyadınızda, men man varsa bu aslında sebetcı olabileceğinize yönelik bir göstergeydi. Benim de soyadığım Ergin biliyorsunuz L ile ama R ile değil ama genelde böyle ilk söylediğim zaman herkes ergin mi diye sorar. Ben de hayır ergin değil ergin derim. Sonra sanki böyle birazcık düşer gibi olur. Hatta ben de şey derdim ya bak işte insanlar demek ki soyadımı Ergin diye anlıyorlar ama sonra Ergin deyince hım diye böyle şey yapıyorlar. Çünkü sabetajcılar birbirlerini korur, yükselirler vesaire gibi de tezleri vardı o kitaplarda. Bir espri tabii ki o işin espri kısmı ama işte bu onomastik yöntemini kullanarak Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan süreçte bu işte dönme cemaatlerinin hani toplumsal, ekonomik ve siyasi yapı içindeki rollerini inceleyen kitaplar bunlar. Tabii bunlar son derece tartışmalı. Hatta hala da tartışmalı ama ben de dahil pek çok kişiye tekrar söylüyorum bu alandaki tezlerin tamamının doğrulanmış kabul etmezler ama şunu da açıkça söylemek gerekir. Yalçın Küçük’ün bu çalışmaları eee Türkiye’de kimlik, etnisite ve göç eee güç ilişkileri açısından aslında ciddi bir farkındalık yaratıyor. Yani bu konuların tartışılabilir hale gelmesi, akademik ve kamusal alanda dile getirilebilmesi büyük ölçüde onun cesaretine eee borçluyuz aslında. Hani katılım katılalım veya katılmayalım. bu konuları hani masaya koyma cesaretini göstermesi bile başlı başına bence bir entelektüel katkı. Bir de tabii Yalçın Küçüğün üslubundan da bahsetmek gerekiyor. Çünkü onu ayrıcalıklı kılan şeylerden bir tanesi de yazma ve konuşma biçimiydi. Yani keskin, polemik dolu, provoke edici ama aynı zamanda son derece bilgi yüklü bir üslup. Yani akademik metinlerin bu kuru dilinden uzakta ama gazeteciliğin yüzeyselliğinden de beri bir yerde duran bir üslup aslında. İşte o polemiği böyle entelektüel bir sanat formuna dönüştüren nadir insanlardan bir tanesiydi bence. sizi kızdırabilirdi, şaşırtılabilirdi. Hatta böyle inanılmaz derecede hiddetlendirebilir. Hatta çileden çıkartabilir ama asla kayıtsız bırakmazdı ve her zaman sizi düşünmeye zorlardı. Hani onun metinlerini okurken sürekli böyle altını çizmek, gidip bir yerden araştırmak, kendinize sorular sormak durumunda kalıyorsunuz. Hani resmi anlatı bize bunu böyle öğretti ama acaba gerçekten öyle mi diye sormayı ondan öğrendik aslında pek çoğumuz. Hani kendi ifadesiyle söylersek ayrışık bakabiliyordu ve bunu bir biçem haline getirmişti. Tabii mükemmel bir insan değildi Yalçın Küçük. hiç kimse değildir zaten. Eee yani özellikle hayatının son dönemlerinde bazı televizyon çıkışları bazı pozisyonları tartışma yarattı. Eleştirildi. Hatta yer yer alay konusu bile edildi. Bunu da kabul ediyorum. Ama ben şöyle düşünüyorum. Şunu düşünüyorum. Bir insan bir düşünürü değerlendirirken onun en parlak dönemindeki katkılarına bakmak gerektirir aslında bir insana değerlendirdiğimiz zaman. Ve Yalçın Küçük’ün en parlak dönemindeki katkıları Türkiye’nin düşünce tarihinde silinmesi mümkün olmayan katkılar. Türkiye üzerine tezler, Aydın üzerine tezler. Bunlar bu ülkenin yakın tarihini anlamaya çalışan herkesin mutlaka okuması gereken eserler. Katılmasanız bile okuyun. Çünkü sizi düşünmeye zorlar. Kalıplarınızı kırar. Ezbere dayalı bilgilerinizi sorgular. Hani işte galiba bir Eksi Sözlük yazarında okumuştum. Eee onun ifadesinde yazarın Yalçın Küçük olduğunu hatırlamamaya çalışarak gerekirse kapaktaki hani ismin üstünü bantla kapatarak bile rahatsız oluyorsanız eğer okuyun. Çünkü o içeride bulacağınız analiz o kadar güçlüdür. Samimiyetle söylüyorum. Son yıllarda bildiğim kadarıyla Alzheimer hastalığından veya Demas işte onun farklı formları, farklı isimler alabiliyor. E çok kötü bir hastalık. Ben de hani ailemde olanlar vardı. Onunla mücadele ediyordu. Kamuoyundan uzaklaşmıştı açıkçası. Kimseyle görüşmüyordu. Sessizleşmişti. O keskin zeka, o sarsıcı üslup yavaş yavaş sönmüştü maalesef. Ve tabii işte dün 6 Nisan 2026’da 87 yaşında Ankara’da hayatı gözlerini yumdu. Eğer İstanbul’da olsaydı cenazesi mutlaka giderdim ama sanırım Ankara’da olacakmış bu yayını hazırladığım sırada öğrendim. Maalesef tabii ki cenazesine katılamayacağım. Yoksa e çok isteyerek gitmek isterdim. Onu da söylemek istiyorum. Ya bir dönem kopandı aslında baktığımızda. Çünkü Türkiye’nin o eski kuşak aydın profilinin en aykırı, en cesur, en üretken temsilcilerinden bir tanesi sahneden çekildi ve geride işte onlarca eser eee ne bileyim yani binlerce sayfa analiz ve resmi tarihin duvarlarına atılmış o derin çentikler bıraktı. Hani onu sevenler de sevmeyenler de bunu kabul etmek zorunda bence. Yalçın küçük olmadan hakikaten Türkiye’nin düşünce tarihi eksik kalır. Eee, onun vedası aslında bu topraklardaki o aykırı düşünme geleneğinin en güçlü temsilcilerinden bir tanesinin kaybı anlamına geliyor. O yüzden de ben de buradan kendisine söylemek isteyeyim. Yani hoşça kal hocam, ışıklar içinde yat diyeyim. Eee, bugün biraz farklı bir oyun oldu biliyorum. Hani bazen ama durup düşünmek, bazen de böyle kaybettiklerimizin ne anlama geldiğini konuşmak gerekiyor bence. Eee, yani Yalçın Küçük hakikaten bize, eee, farklı gerçekleri böyle en erken, en sert biçimde değil Mesela işte kamusal alan ihmal ediliyor, sonra size geri satılıyor diye pek çok yayın yaptım. Yalçın Küçük işte buna benzer gerçekleri aslında bize en erken ve en sert biçimde hatırlatan isimlerden bir tanesiydi. Bugünü ona saygıyla anarak kapatıyorum. Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum ve hepinize iyi günler diliyorum. Görüşmek dileğiyle. Yeah.