Yeni Hafta 5 Alarm: Dolar Güçleniyor, Altın Düşüyor, Türkiye Faiz İndirir mi?
Günaydın, herkese iyi haftalar. Bugün 29 Haziran Pazartesi. En son perşembe günü canlı yayındaydık, cuma günü yoldaydım, Türkiye ile Yunanistan arasında uzun bir yolculuk vardı. O yüzden bugün sadece yeni haftaya başlamıyoruz; aynı zamanda piyasaların çok yoğun, çok kırılgan, çok başlıklı bir haftasına giriyoruz. Başlık basit: piyasalarda beş büyük alarm var. Dolar güçleniyor, altın baskı altında, petrol tekrar jeopolitik riskle oynuyor, Fed’in faiz artırımı ihtimali masadan kalkmış değil, Türkiye’de ise bu cuma açıklanacak enflasyon verisi TCMB’nin faiz indirimi kapısını açabilir mi sorusu piyasaların merkezine oturmuş durumda.
Bugün yayına tek bir grafikle, tek bir rakamla değil, büyük resmi toparlayarak başlayalım. Çünkü şu anda ekonomi haberlerine tek tek bakarsanız hepsi ayrı şey söylüyor gibi görünüyor. Hürmüz’de ateşkes var ama kimse tam güvenmiyor. Petrol savaş öncesi seviyelere yaklaştı ama en ufak saldırı fiyatı yeniden yukarı itiyor. Altın normalde jeopolitik riskte yükselir diye düşünürüz ama düşüyor; çünkü dolar güçlü ve Fed faiz artırabilir korkusu var. Yapay zekâ tarafında bir yandan balon tartışması var, diğer yandan Güney Kore gibi ülkeler yüz milyarlarca dolarlık çip ve yapay zekâ altyapı yatırımı açıklıyor. Avrupa’da sıcak hava dalgası artık sadece hava durumu değil; can kaybı, enerji şebekesi, işgücü verimliliği ve gıda fiyatı meselesi haline geliyor. Türkiye’de ise bütün bu küresel dalganın ortasında enflasyon, faiz, kur, carry trade ve yerli yatırımcının döviz talebi aynı anda izleniyor.
Önce veri takvimiyle başlayalım. Bu hafta Türkiye açısından en kritik veri cuma günü açıklanacak Haziran enflasyonu. Beklenti aylık enflasyonun yüzde 1 civarında gelmesi, yıllık enflasyonun da yüzde 32,6’dan yüzde 32,1’e gerilemesi yönünde. Burada dikkat: yüzde 1 aylık enflasyon dünya standartlarında hâlâ yüksek bir enflasyondur. Ama Türkiye şartlarında, Ocak ayında yüzde 5’in üzerinde aylık enflasyon gördüğümüz bir yerden bakınca, piyasa bunu TCMB’nin yeniden faiz indirim döngüsüne başlayıp başlamayacağı açısından okuyacak. Salı günü işsizlik ve atıl işgücü verileri gelecek. Çarşamba günü İstanbul enflasyonu ve İSO imalat PMI var. Perşembe günü öncü dış ticaret verisi var. Küresel tarafta ise Euro Bölgesi öncü enflasyonu, ABD ISM imalat endeksi, ADP özel sektör istihdamı ve perşembe günü ABD tarım dışı istihdam verisi var. Yani bu hafta hem Türkiye’de faiz beklentisi hem Amerika’da Fed beklentisi veriyle yeniden fiyatlanacak.
Şimdi ilk büyük alarm: Hürmüz Boğazı ve petrol. Geçtiğimiz haftalarda Hürmüz meselesini sürekli konuştuk. Çünkü Hürmüz sadece bir boğaz değil; dünya enerji sisteminin boğazı. ABD ile İran arasında saldırılar, karşı saldırılar, ateşkes, ihlal suçlamaları, yeniden görüşme haberleri derken piyasalar şunu fiyatlıyor: savaş bitti mi, yoksa sadece mola mı verildi? Petrol 72 dolar civarında. Birkaç hafta önce savaş primiyle yukarı gitmişti, sonra hızlı biçimde gevşedi. Türkiye için petrolün düşmesi çok önemli, çünkü enerji ithalatçısı bir ülkeyiz. Petrol düştüğünde cari açık üzerindeki baskı azalır, enflasyon üzerindeki maliyet baskısı bir miktar hafifler, bütçe ve kur dengesi açısından nefes alma alanı oluşur. Ama burada büyük ama var: Hürmüz açık kalırsa. Eğer orada tanker trafiği yeniden aksarsa, petrol fiyatı yine sadece arz-talep meselesi olmaktan çıkar, savaş primi meselesine döner.
İkinci büyük alarm: Fed ve dolar. ABD’de son veriler aslında piyasanın rahatlamasını sağlayacak kadar yumuşak değil. Birinci çeyrek büyümesi öncü veriden daha güçlü geldi. Haftalık işsizlik başvuruları düşük seyretti. Çekirdek PCE aylık yüzde 0,3 geldi ve yıllık çekirdek enflasyon yüzde 3,3’ten yüzde 3,4’e çıktı. Bu veri Fed’e şunu söylemiyor: rahat ol, faiz indir. Tam tersine, yüksek faiz daha uzun süre devam edebilir, hatta petrol yeniden yükselirse faiz artırımı bile gündemde kalabilir diyor. Yeni Fed Başkanı Kevin Warsh’un tavrı da burada önemli. Warsh, ileriye dönük yönlendirme vermekten kaçınıyor. Yani piyasaya ben şunu yapacağım, bunu yapacağım demiyor. Veri ne derse ona bakacağız havası veriyor. Bu da piyasa açısından belirsizliği artırıyor. Çünkü Powell döneminde piyasa bazen cümlenin virgülünden faiz patikası çıkarıyordu; Warsh döneminde belki daha az konuşan ama daha sert hareket edebilen bir Fed görebiliriz.
Dolar neden güçlü? Çünkü aynı anda üç şey oluyor. Birincisi, jeopolitik riskte yatırımcı dolara kaçıyor. İkincisi, Fed’in faiz indirmesi beklenirken şimdi faiz artırımı ihtimali konuşuluyor. Üçüncüsü, Amerika hâlâ dünyanın en derin tahvil piyasasına, en likit sermaye piyasasına ve rezerv para ayrıcalığına sahip. Japon yeni 161 seviyelerinde, euro dolar karşısında zayıf, gelişen ülke paraları diken üstünde. Dolar endeksi Haziran ayında yaklaşık bir yıldır görülen en güçlü aylık performanslardan birine gidiyor. Bu bize şunu gösteriyor: Amerika’nın borcu çok yüksek olabilir, doların uzun vadeli rezerv rolü tartışılıyor olabilir, merkez bankaları altın alıyor olabilir; ama kriz anında dünya hâlâ dolara koşuyor. Dolar sistemi sarsılıyor, ama yıkılmış değil.
Bir de bugün devlet fonları ve merkez bankalarının davranışı önemli. Çünkü sadece küçük yatırımcı değil, 29 trilyon dolarlık varlığı yöneten büyük kamusal yatırımcılar da portföylerini yeniden düşünüyor. Eski model şuydu: hisse ve tahvil karışımı yeterli çeşitlendirme sağlar. Ama son yıllarda gördük ki yüksek enflasyon, savaş, tedarik zinciri kırılması ve faiz şoku geldiğinde tahvil de düşebiliyor, hisse de düşebiliyor. Bu yüzden büyük fonlar enerji altyapısına, elektrik şebekelerine, veri merkezi altyapısına, emtia ve altına daha fazla bakıyor. Bu bize şunu gösteriyor: yapay zekâ hikâyesi bile sonunda enerji güvenliğine bağlanıyor. Çip yaparsınız ama elektrik yoksa veri merkezi çalışmaz. Veri merkezi kurarsınız ama su, soğutma ve iletim hattı yoksa ölçeklenmez. Yani 2026’nın büyük teması sadece teknoloji değil; teknolojinin fiziksel altyapısı.
Aynı mantık dolar için de geçerli. Doların rakibi tek bir para birimi değil; altın, enerji varlıkları, bölgesel ödeme sistemleri, stablecoinler, yuan, euro ve yerel para ticareti gibi parçalı arayışlar. Ama bunların hiçbiri bugün tek başına doların yerini alamıyor. Bu nedenle dolar bir yandan eleştiriliyor, bir yandan da kullanılmaya devam ediyor. İşte çelişki burada.
Üçüncü büyük alarm: altın ve gümüş. Altın 4000 dolar civarından tekrar 4050 dolarlara geldi ama hâlâ ciddi baskı altında. Gümüşte daha sert oynaklık var. Burada yatırımcının kafası karışıyor: jeopolitik risk var, savaş riski var, ABD borcu var, merkez bankaları altın alıyor; o zaman altın niye düşüyor? Cevap şu: altın tek bir nedenle hareket etmez. Altın hem güvenli limandır, hem faizsiz bir varlıktır, hem doların alternatifi gibi görülür, hem de vadeli işlemler ve fon akımlarıyla çok sert oynayabilir. Eğer dolar güçleniyorsa, reel faiz yüksek kalıyorsa, Fed faiz artırabilir deniyorsa, altın kısa vadede baskılanabilir. Bu, uzun vadeli altın hikâyesi bitti demek değildir. Ama altın her fiyattan alınır, asla zarar ettirmez demek de yanlıştır. 1980 zirvesinden alanların yıllarca reel zararda kalması tarihsel bir derstir.
Burada özellikle son günlerde dolaşan bir anlatıya da değinmek lazım. Bazıları Amerika’nın doları savunmak için altın ve gümüşü bastırdığını, bazıları da 4 Temmuz civarında altın yeniden değerlemesi, altına dayalı tahvil, hatta parasal reset gibi senaryolar olabileceğini söylüyor. Bu iddiaların bir kısmı komplo kokuyor, bir kısmı ise gerçek bir gerilime dayanıyor. Gerçek gerilim şu: ABD’nin yaklaşık 40 trilyon dolara yaklaşan borcu var ve bu borcu çevirebilmesi için doların cazip kalması gerekiyor. Hazine tahvillerine alıcı bulması gerekiyor. Eğer yatırımcılar dolardan kaçıp altına yönelirse bu ABD için sorun olur. Ama buradan şunu çıkarmak doğru değil: Amerika aynı anda hem doları savunup hem altını resmen doların alternatifi ilan eder. Eğer ABD altına dayalı büyük bir revalüasyon yaparsa, bu aslında doların uzun vadede değer saklama işlevini kaybettiğini itiraf etmek olur. Bu yüzden ben bu tür kesin tarihli reset hikâyelerine temkinli bakıyorum. Altın uzun vadede önemli olabilir; ama tek bir gizli tarihe bağlanarak değil, borç, enflasyon, rezerv çeşitlendirmesi ve güven meselesi üzerinden okunmalı.
Dördüncü büyük alarm: yapay zekâ, çip ve enerji yarışı. Geçen hafta yapay zekâ balonu tartışmasını çok konuştuk. Burada yanlış anlaşılmasın: yapay zekânın kendisi balon değil. Yapay zekâ gerçek bir teknolojik dönüşüm. Ama her yapay zekâ hissesi, her yapay zekâ şirketi, her yapay zekâ hikâyesi aynı ölçüde değerli değil. Bugün Güney Kore’nin yüz milyarlarca dolarlık çip, veri merkezi, robotik ve fiziksel yapay zekâ yatırımı konuşuluyor. Samsung, SK Hynix, yüksek bant genişlikli bellek, veri merkezleri, enerji, su, arazi, lojistik, nitelikli işgücü… Bunların hepsi yapay zekânın gerçek maliyet tarafı. Yapay zekâ sadece ekranda cevap veren bir yazılım değil; arkasında elektrik santrali, soğutma sistemi, çip fabrikası, su altyapısı, iletim hattı, nadir maden, mühendislik ve devasa sermaye harcaması var.
Bu yüzden piyasada iki şeyi aynı anda görebiliriz. Bir yanda gerçekten para kazanan, bilançosuna yapay zekâ talebi yansıyan şirketler olacak. Micron gibi bellek tarafında, Nvidia gibi çip tarafında, enerji ve veri merkezi tarafında gerçek kazananlar çıkabilir. Diğer yanda sadece hikâye satan, geleceğin kârını bugünden onlarca yıl ileriye fiyatlayan şirketler olacak. Balon dediğim şey bu ikinci taraf. 2000 yılında internet gerçekti; ama her internet hissesi gerçek değer üretmedi. Bugün de yapay zekâ gerçek, fakat fiyatlama bazen gerçekliğin çok önüne geçiyor. Bir şirketin hikâyesi güçlü olabilir ama nakit akışı, kâr marjı, enerji erişimi, rekabet avantajı ve değerlemesi zayıfsa yatırımcıyı uzun süre içeride bırakabilir.
Beşinci büyük alarm: iklim ve ekonomi. Avrupa’da erken yaz sıcak hava dalgası artık sadece meteoroloji haberi değil. Almanya, Polonya, Çekya’da rekor sıcaklıklar görülüyor. Yüzlerce, hatta binin üzerinde fazla ölümden bahsediliyor. Sıcak hava sessiz katildir deniyor; çünkü özellikle yaşlıları, kronik hastaları, yoksulları, klimasız evlerde yaşayanları vuruyor. Ama bunun ekonomiyle doğrudan bağlantısı var. Aşırı sıcak enerji talebini artırır, elektrik şebekesini zorlar, tarım verimini düşürür, işgücü verimliliğini azaltır, sağlık harcamalarını yükseltir, sigorta maliyetlerini artırır. Avrupa evleri, okulları, işyerleri bu sıcaklıklara göre tasarlanmadı. Dolayısıyla iklim krizi artık geleceğin soyut meselesi değil; bugünün enflasyon, bütçe, üretim ve sosyal politika meselesi.
Gelelim Türkiye’ye. USD/TL bu sabah 46,64 civarında. Türkiye’nin beş yıllık CDS’i 222 baz puan civarında. İki yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 40,33’e kadar gerilemiş durumda. Brent 72 dolar civarında, altın 4050 dolar civarı, gümüş 58 dolar civarında. Borsa son haftada baskı altında kaldı. Ama Türkiye açısından asıl kritik soru şu: cuma günü enflasyon beklendiği gibi düşük gelirse TCMB temmuz ayında faiz indirir mi? Fiili fonlama hâlâ yüzde 40 civarında. TLREF de yüzde 40’a yakın. Para piyasası fonları, mevduat, borsa, tahvil, konut, ikinci el otomobil; hepsi bu faiz patikasına bakıyor.
Fakat burada iki ayrı Türkiye var. Bir tarafta yabancı yatırımcı yüksek faizden yararlanmak için TL varlıklara geliyor. Geçen hafta ciddi swap ve carry trade girişi gördük. TCMB de bu girişlerin bir kısmını döviz alımıyla rezervlere ekledi. Bu olumlu gibi görünüyor, çünkü rezerv artışı ve kur istikrarı açısından destekleyici. Ama diğer tarafta yurt içi yerleşiklerin döviz ve dövize endeksli varlıkları da artıyor. Yani yabancı yüksek faiz için TL’ye gelirken, yerli yatırımcı hâlâ döviz, altın, döviz fonu gibi araçlarla kendini korumaya çalışıyor. Bu çok önemli bir ayrım. Dışarıdan gelen para fırsat görüyor; içerideki vatandaş güven arıyor. Bir ekonomide kalıcı istikrar için sadece carry trade yetmez. Yerli tasarruf sahibinin de TL’ye gerçekten güvenmesi gerekir.
Enflasyon düşük gelirse faiz indirimi beklentisi güçlenir. Bu borsa için kısa vadede olumlu algılanabilir. Tahvil faizlerinde aşağı yönlü hareket görebiliriz. Mevduat ve para piyasası fonlarında getiriler yavaş yavaş gerileyebilir. Konut ve otomobil gibi mal piyasalarında ise tek bir faiz indirimi hemen canlanma yaratmaz; çünkü kredi kısıtları, gelir yetersizliği ve fiyatların zaten çok yüksek olması hâlâ önemli takozlar. Ayrıca yaz aylarında gıda ve enerji kaynaklı geçici rahatlama olabilir; ama eylül-ekim döneminde okul, kira, hizmetler ve ücret ayarlamalarıyla enflasyon yeniden yapışkanlaşabilir. Bu yüzden bir aylık düşük veriyle enflasyon bitti demek doğru olmaz.
Bugünün ana mesajı şu: Dünya ekonomisi yeni bir normal arıyor. Dolar sistemi hâlâ güçlü ama daha fazla sorgulanıyor. Altın uzun vadede önemini koruyor ama kısa vadede Fed ve dolar tarafından baskılanıyor. Petrol savaşla, ateşkesle, Hürmüz’le anlık fiyatlanıyor. Yapay zekâ gerçek bir devrim ama her devrim balonlar da üretir. İklim krizi artık sadece çevre meselesi değil, makroekonomik risk. Türkiye ise bütün bunların ortasında enflasyonu düşürmeye, kuru kontrollü tutmaya, rezerv biriktirmeye ve büyümeyi çok sert kırmadan faiz politikasını yönetmeye çalışıyor.
O yüzden bu hafta ekran başında sadece dolar kaç oldu, altın düştü mü, borsa yükseldi mi diye bakmayacağız. Asıl sorular şunlar: Hürmüz açık kalacak mı? Petrol yeniden enflasyonu tehdit edecek mi? ABD istihdamı Fed’i daha da şahinleştirecek mi? Warsh piyasaya ne kadar az bilgi vererek ne kadar büyük oynaklık yaratacak? Türkiye’de cuma günü açıklanacak enflasyon TCMB’nin temmuz faiz indirimi için yeterli olacak mı? Ve en önemlisi: Küçük yatırımcı bu kadar büyük hikâyenin içinde nasıl soğukkanlı kalacak?
Yatırım tavsiyesi vermiyorum. Ama prensip olarak şunu söyleyebilirim: Böyle dönemlerde tek bir hikâyeye âşık olmak tehlikelidir. Sadece altın, sadece dolar, sadece borsa, sadece yapay zekâ, sadece mevduat; bunların hiçbiri tek başına sihirli çözüm değil. Önemli olan vade, likidite, risk taşıma kapasitesi ve gerçek değer ile hikâye arasındaki farkı görebilmek. Çünkü piyasalar bazen en doğru fikri bile yanlış fiyattan alanı cezalandırır.
Bugün konuşacağımız mesele tam da bu: 5 büyük alarmın içinde Türkiye ve dünya ekonomisi nereye gidiyor? Doların gücü geçici mi kalıcı mı? Altındaki düşüş fırsat mı uyarı mı? Petrol yeniden enflasyonu patlatır mı? Yapay zekâ gerçekten üretkenlik devrimi mi, yoksa içinde büyük balonlar taşıyan bir dönüşüm mü? Ve Türkiye’de faiz indirimi başlarsa bunun vatandaşa, mevduata, borsaya, kura ve enflasyona etkisi ne olur? Hazırsanız başlayalım.