Almanya Ekonomisi Çöküyor mu? Wirtschaftswunder'dan Enerji Krizine Büyük Dönüşüm
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölümde Almanya ekonomisinin 1949 sonrasındaki dönüşümü ele alınıyor. Savaş sonrası yıkımdan Wirtschaftswunder olarak bilinen ekonomik mucizeye uzanan süreç, Marshall Yardımı'nın rolü ve sosyal piyasa ekonomisi modeli inceleniyor. Doğu-Batı Almanya bölünmesinin ekonomik sonuçları, yeniden birleşme süreci ve bunun maliyetleri tartışılıyor. Günümüzde Almanya'nın karşı karşıya olduğu enerji bağımlılığı, sanayisizleşme tehdidi ve Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı enerji krizi detaylı bir şekilde analiz ediliyor. Türkiye için çıkarılabilecek dersler de değerlendiriliyor.
Ele Alınan Konular
- Wirtschaftswunder ve Alman ekonomik mucizesi
- Marshall Yardımı ve sosyal piyasa ekonomisi
- Doğu-Batı Almanya bölünmesi ve birleşme
- Enerji bağımlılığı ve Rusya-Ukrayna krizi
- Sanayisizleşme tehdidi
- Türkiye için çıkarılan dersler
Kayıt içi satan herkese merhabalar. Almanya yayınına devam ediyoruz. Biliyorsunuz ülke ekonomilerini inceliyoruz. Ülke ekonomilerini de Japonya’yı yaptı. Yunanistan’ı yaptık. Sırada Almanya vardı. Almanya’nın ilk yayınını da yaptık. Şimdi bugün ikinci yayınıyla karşınızdayım. Lütfen videoyu beğenmeyi, paylaşmayı unutmayalım. Aynı zamanda bu eee yayın ve aslında kanalda yaptığımız pek çok yayının daha derinlemesine tartışıldığı, kaynakların önerildiği bir kitap da çıktı benim tarafımdan. Kırmızı Kedi yayınevinden. Eee, Amazon’da Kırmızı Kedinin web sitesinde, kitap yurdunda satılıyor. Eee, hatta çok satanlar listesinde girmeye başladı ufaktan. Bu hesapta bir gariplik var. Eee, yani ekonomi, eee, dersi almış olun olmayın, ekonomi eğitimi almış olun olmayın. Ekonomiyi anlatan hakikaten de eee, hani en azından eee, ekonomiyi, ekonomi öğrenmek isteyenler ama ekonomi hakkında eee, geçmişte herhangi bir ders, formasyon vesaire eğitimi almamış olanlara yönelik bir kitap. Ama ekonomi almış olanlara da aslında farklı bir perspektif sağlayan bir kitap olduğunu düşünüyorum. O yüzden şiddetle tavsiye ederim. Eee ve kitabın da kanalın gelirlerinde olduğu gibi kitabın gelirlerinin de henüz daha tarafımın yayınevinden bir geliri olmadı. 6 ayın sonunda sanırım olacak basıldıktan sonra. Ama gelirlerin de Darışaka eğitim kurumlarına bağışlayacağını buradan belirtmek istiyorum. Şimdi ikinci bölümündeyiz. Önceki videoda biliyorsunuz 1900 1949 arasındaki eee Almanya’ya bakmıştık. Bugün ise tam tersine dünyanın en büyük mucizelerinden bir tanesini, ardından da günümüzde yaşanan kırılmalarını Almanya’nın analiz edeceğiz. Tam tersine diyorum çünkü ilk bölümde biliyorsunuz Almanya’nın çöktüğü bir sonuna bitirmiştik adeta I. Dünya Savaşı sonunda ve tabii ki Türkiye için hangi dersleri çıkartabiliriz? Özellikle enerji bağımlılığı ve sanayisizleşme tehdidi ve sosyal politikalar konusunda Almanya’nın yaşadıkları bizim geleceğimiz için ne anlama geliyor? Bunları konuşalım istiyorum. Eee, şimdi bir de biliyorsunuz doğu batı bölünmesi var. Dolayısıyla doğuya ve batıya ayrı ayrı da bakacağız. Eee, çünkü 19890’daki iki Almanya’nın birleşimine kadar biliyorsunuz iki tane Almanya vardı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra. Batı Almanya ve Doğu Almanya. Eee, bunları konuşalım istiyorum. Şimdi aslında e önce bir 1950-169 arasındaki Batı Almanya’ya bakalım isterseniz. Buna Virts Shafs Wunda diyor Almanlar. Yani ekonomi mucizesi eee, diyebiliriz. Tabii orada bir mucize mi var, sınıf uzlaşısı mı var? Onu konuşalım istiyorum. Şimdi 1948’de e Rice Mark adlı para birimi yerine DOCE Mark adlı para birimi çıkartılıyor ve Marshall yardımı başlıyor Almanya’da ve bununla beraber Batı Almanya’da kastediyorum olağanüstü bir büyüme başlıyor. Orada Ludwi Erhart’ın sosyal piyasa ekonomisi modeli hem liberal hem de sosyal unsurları barındıran bir eee sistem. Ama tabii bu sistemin başarısının arkasında sadece akıllı politikalar değil çok özel tarihsel koşullar da var açıkçası. Bir kere ilk olarak savaş sonrası yıkımın, Dünya Savaşı sonrası yıkımın yarattığı devasa yeniden yapılanma ihtiyacı iç talebi muazzam arttırıyor. Bombalarla harap olan şehirler biliyorsunuz müttefikler tarafından pek çok Alman şehri bombalanıyor. Berlin’de taş taş üstünde kalmıyor adeta mesela. e fabrikalar, köprüler, e demir yolları yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Bu da inşaat sektöründen makine sanayisine kadar geniş bir ekonomik canlanma yaratıyor. Tabii ki Marshall yardım süreci de bu sürecin finansmanını sağlıyor. Ama Marshall yardımın politik boyutunu da tabii ki burada göz ardı etmemek lazım. Çünkü bu sadece ekonomik bir yardım değil. Aynı zamanda Batı Almanya’nın sosyalist değil de kapitalist bloka eee katılmasını sağlayan bir jeopolitik araç aslında. İkinci faktör Doğu Almanya’dan gelen milyonlarca mülteci. Şimdi bu mülteciler ucuz iş gücü sağlıyorlar ama aynı zamanda tüketici olarak da iş talebi arttırıyorlar. Sadece Doğu Almanya’dan da değil aslında Çekoslovakya’dan, Polonya’dan da Almanlar Almanya’ya göç ediyor. Çünkü Çekoslovakya ve Polonya’da çok ciddi sayıda Alman yaşıyor aslında. Eee, tarihsel olarak e özellikle bazı bölgelerinde hala da yaşayanlar var. Ama onların bir kısmı ı Dünya Savaşı’nda Almanya’nın geri çekilmesiyle beraber Almanya’ya e göç ediyorlar. Adeta Osmanlı’nın hani Balkanlardan çekilmesiyle mültecilerin Balkanlardan Anadolu’ya gelmesini veya İstanbul’a gelmesini düşünebilirsiniz. Tabii bunlar da işte tüketici olarak yani hep ucuz iş gücü sağlıyorlar hem de tüketici olarak iş talebi artırıyorlar. Üçüncü faktör tabii savaş öncesi Almanya sanayisinin teknolojik birikimi. Yani yıkılmış olabilir sanayi ama ciddi bir teknolojik birikim var. Eee işte insan sermayesi var. Bunlar da savaş sonrası sivil üretimde kullanılabiliyor. İşte kimya sektöründen bahsetmiştik değil mi? Eeeş aslında havacılık sektörü var. Çok ciddi derecede gelişmiş olan. Eee her ne kadar Dünya Savaşı’na başarı getirmese de Almanya’ya son kertede eee bunlar da oldukça önemli. Yani Nazi döneminde geliştirilen teknolojiler savaş sonrası sivil üretimde kullanılıyor. Kimya, makine, otomotiv sektörlerindeki kow e kaybolmamış aslında savaş sırasında da. Tabii bir de burada Virchas Funder’in en önemli özelliği sınıflararası uzlaşı olması ki eee bu uzlaşının da sembolü işte ıG metal sendikası. Almanya’nın en güçlü sendikalarından bir tanesi. Bizim Türk metale benziyor biraz aslında. Ne kadar güçlü tartışılır artık ama e bu IG metal radikal taleplerden uzak durarak üretkenlik artışından pay alma eee stratejisi benimsiyor. MIT beşungunk yani işçilerin yönetimde söz sahibi olması sistemini geliştiriyor. Sendikalar da eee sistem içerisindeler. Büyük şirketlerin yönetiminde söz sahibiler ki büyük şirketlerin yönetim kurullarında işte işçi temsilcileri yer alıyor. İşte bu sistemde şöyle işliyor. Bu arada şirketler modernleşiyor, verimlilik artıyor. Artan verimin bir kısmı işçilere ücret zammı olarak verilirken bir kısmı da yatırıma ayrılıyor. Böylece hem sermaye sahipleri hem de işçiler büyümeden pay alıyorlar. Grevler minimuma iniyor. Sınıf çatışması yerini işbirliğine bırakıyor. Tabii burada soru şu. Peki yani bu refah devleti kimin sayesinde finanse edildi? Burada tabii Alman korporatist modelinin kritik özelliği sosyal sigorta sistemine işverenler ve işçiler tarafından ortaklaşa finanse edilmesi. Eee ama tabii asıl finansman kaynağı hızla büyüyen ekonominin yarattığı gelirler ve vergi gelirleri aslında. Yani refah devleti ekonomik büyümenin sürdürülebilir olduğu varsayımına dayanıyor ve o eee yani sosyal sigortalar sistemi, sosyal sistem biraz da böyle işliyor aslında ki bu dünyada Alman markası dünyada güvenirlik sembolü haline geliyor biliyorsunuz. İşte Mercedes, BMW eee işte Volkswagen değil mi? Bosch, Zemens gibi markalar QSL pazarlara açılıyorlar. Made Germany etiketi yani Almanya’da üretilmiştir etiketi kalite ve güvenilirliğin garantisi olarak algılanıyor. Alman ihracatı hızla artıyor ve cari fazla vermeye başlıyor. Ama tabii bu başarının eee gölgede kalan yönleri de var. Yani birincisi mesela Türkiye’den, Yunanistan’dan hatta yer Yugoslavya’dan eee İtalya’dan milyonlarca işçi, misafir işçi getiriliyor Almanya’ya. Bu işçiler en ağır, en tehlikeli işlerde çalışıyorlar ama sosyal haklardan yeterince yararlanamıyorlar. Özellikle başlarda vatandaş olana kadar. İkincisi kadınların iş gücüne katılımı düşük tutuluyor. Geleneksel aile yapısı korunarak kadınların ev hanımı olmaları teşvik ediliyor. Üçüncüsü, çevresel maliyetler göz ardı ediliyor. Hızla sanayişen Almanya’da hava ve su kirliliği ciddi boyutlara ulaşıyor. Ve 1960’ların sonunda bu sistem ilk krizini yaşıyor. 68 öğrenci hareketleri sadece siyasi değil aslında ki Almanya’da da zirveye çıkmıştır. Aynı zamanda ekonomik sisteme de meydan okuma gibi görülebilir. Gençler tüketim toplumunu, otoriteyi ve statikoyu sorgulamaya başlıyorlar. İşçi grevleri artıyor. Sosyal huzur bozuluyor. Ekonomik büyüme de yavaşlamaya başlıyor. Şimdi tabii Almanya’nın hikayesini anlatırken Batı Almanya’yı anlattık bu zamana kadar. Doğu Almanya’ya da bakmak lazım. Onu da göz ardı etmemek lazım. Çünkü 40 yıl boyunca neredeyse 49’dan 89’a diyelim iki farklı ekonomik sistem aynı millet üzerine denenmiş oldu ki bu politik iktisatçılar için de eşsiz bir laboratuvar oluşurdu. Çünkü Doğu Almanya’da uygulanan planlı bir ekonomi var. Aynı işte tabii ki yani birebir eee Doğu Almanya ve Batı Almanya’nın coğrafyasıdır işte ne bileyim ben kültürüdür, tarihidir %100 aynıdır demiyorum ama en azından pek çok şeyi kontrol altında tutmak mümkün. Eee benzer millet, benzer tarih tabii ki Doğu Almanya eee Batı Almanya’dan, eee sosyalizme geçiş öncesinde de daha az gelişmiş. Bunu da kabul etmek lazım. Ama eee en azından belli şeyleri kontrol altında tuttuğumuz söylenebilir. Eee tabii Doğu Almanya’da uygulanan bir planda ekonomi var. Bunun başarıları ve başarısızlıkları var. Eee bunları tartışmak gerekiyor diye düşünüyorum. Doğça demokrat işte Republic değil mi? Bundes Republic, Donch bir tarafta Alman Federal Cumhuriyeti, Batı Almanya, Doğuç Democrat Republik yani Alman Demokratik Cumhuriyeti, diğer tarafta DDR 1949’da kuruluyor. Artık birleşik bir Almanya olmayacağından ümidi kesince Sovyetler Birliği kurulmasına cevaz veriyor diyelim ve çok zor koşullarla karşı karşıya kalıyor. Çünkü savaş tazminatlarının büyük kısmını Doğu ödemek zorunda kalıyor. Sanayi tesisleri eee Sovyetler Birliği’ne taşınıyor. En kalifiye iş gücü batıya kaçıyor ve bu koşullarda bir ekonomi inşa etmeye çalışıyor. neredeyse imkansız gibi düşünülebilir ama DDR aslında ilk 10 yılda çok kayda değer başarılar elde ediyor. Ağır sanayiyi kuruyor, eğitim sistemi geliştiriliyor, sosyal güvenlik yaygınlaştırılıyor. Özellikle kadın hakları konusunda batıdan çok daha ileri seviyeye geliyorlar. Kadınların iş gücüne katılım oranı %80’leri buluyor. Ücretsiz kreş, okul öncesi eğitim, sağlık sistemi kadınların çalışmasını destekliyor. Ki bu DDR’ın doğal manya’nın ekonomik modelinin temelinde merkezi planlama var. 5 yıllık planlar yapılıyor. Üretim hedefleri belirleniyor. Kaynak dağılımı devlet tarafından yapılıyor ki bu sistem belirli alanda da başarılı oluyor. Özellikle temel ihtiyaçların karşılanması, tam istihdam, sosyal eşitlik konularında önemli kazanımlar elde ediliyor. 60’larda yeni bir no yes economices sistem yani eee yeni ekonomi sistemi adıyla reformlar yapılıyor. Piyasa mekanizmaları kısmen devreye sokuluyor. İşletmelere daha fazla özerklik veriliyor ki bu dönemde de yine Doğu Alman ekonomisi hızla büyüyor. Petrokimya, elektronik, optik sektörlerinde dünya standartlarında ürünler üretiliyor. Zice lens’leri mesela, Robotron bilgisayarları, eee, Traband otomobilleri her ne kadar ger yery, dalga konusu olsa da aslında oldukça kaliteli otomobillerdir. Onu da vurgulamak istiyorum. Yani üretildiği zaman için konuşuyorum. Günümüz için değil tabii ki ama ve 1970’lerden itibaren sistemin yapısal sorunları belginleşmeye başlıyor. Ama birincisi teknolojik yenilenme sorunu. Merkezi planlama sistemi yeniliği teşvik etmiyor. O bir sıkıntı. İkincisi tüketim malları sorunu. Temel ihtiyaçlar karşılanıyor ama kaliteli tüketim malları üretimi yetersiz kalıyor. Bir de verimlilik sorunu var. İşsizlik olmadığı için çalışma disiplini düşük deniyor. En büyük sorun da döviz kıtlığı. Doğu Almanya batıdan teknoloji ve hammadde ithal etmek için dövize ihtiyaç duyuyor ama ihracatı sınırlı. Bu nedenle 1970’lerden itibaren dış borç artmaya başlıyor. Ki 1989’da yani yıkılmanın hemen öncesinde 20 milyar dolar civarında bir dış borcu var Doğu Almanya’nın ki bunun o dönem için astronomik bir rakam olduğunu söyleyebiliriz. ki çöküşü de aslında sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasi nedenlerle de oldu. Yani işte Gorbaçov’un Sovyetler Birliği’ndeki reformları, Doğu Avrupa’daki demokratikleşme hareketleri ve en önemlisi halkın özgürlük talebi. Eee ekonomik sorunlar tabii bir de bir yandan çöküşü hızlandırıyor ve Berlin duvarı 1989’da yıkıldığında aslında iflas etmiş bir Doğu Alman ekonomisi var adeta. Ama yine de burada eee hani bu dönemi iyice anlamak istiyorsanız eğer bir eee başkalarının tam tık filmin adını hatırlayamadım ama böyle bir Ştasi Aşanının eee yan komşularını vesaire dinlediği bir film vardır. Onu tavsiye ederim. Good B Lenin filmini işte de tavsiye ederim izlemenizi. Tabii ki sadece filmle değil ama Yordam yayınlarından Doğu Almanya ile ilgili çok güzel kitaplar da çıktı aslında. Onlara da bakmanızı tavsiye ediyorum şiddetle. T burada işte iki Almanya’nın deneyiminden hangi dersleri çıkarabiliriz diye sorduğunuzda birincisi ekonomik sistemin tek başına yeterli olmadığı düşünülebilir. Siyasi ve toplumsal faktörlerin de kritik olduğu, e merkezi planlamanın belirli anlarda başarılı olabileceği ama uzun vadede sıkıntılar da çıkabileceği, eee, bir de teknolojik yeniliğin ekonomik gelişmede hayati önemde olduğu belki üçüncü olarak sayılabilir. Şimdi biliyorsunuz 3 Ekim 1999 90’da yani Sovyet, eee, Berlin, Uvarı 1989’da yıkılıyor. birleştirme süreci başlıyor ama resmileşmesi 3 Ekim 1990 ki zaten onu işte onu Einheit günü olarak kutluyorlar. Yani iki Almanya’nın birleşmesi günü olarak Almanlar eee tabii burada bir eşit iki devletin birleşmesi yok aslında. Doğunun Batı tarafından ilhakı şeklinde gerçekleşiyor maalesef. Ve bu sürecin ekonomik boyutları da dramatik ve etkilerini bence bugün bile hala hissediyoruz diye düşünüyorum. Bir kere burada bir kritik bir karar var. Doche markın yani Alman markının Doğu Alman marka DDR marka göre birebir oranında değiştirilmesi ki bu karar ekonomik mantığından çok siyasi nedenlerle alınıyor. Helmut Col o zamanki işte Hristiyan demokrat başbakan merkez sağ hükümetinin başbakanı bunun seçim vadi var. Kimse kaybedemezan doğu Almanların yaşam standartlarını hızla yükseltmeyi hedefliyor. Ama tabii bu karar Doğu Alman sanayisini rekabet edemez hale getiriyor. Bunu söylemek lazım. Çünkü Doğu Almanya’nın üretim maliyetleri e Doğark üzerinden yani Alman marka üzerinden Batı Alman marka üzerinden hesaplandığında astronomik rakamlara ulaşıyor. Bir anda Doğu Alman ürünleri fiyat açısından piyasada rekabet edemez hale geliyorlar. İşte Trabant otomobiller, Robotron bilgisayarlar, tekstil ürünleri piyasadan siliniyor. Doğunun tüm sanayi altyapısı çöküyor ki bu süreçte işte eee bu Troy Huntalt dedikleri bir şey devreye giriyor. Bu Troy Hunt eee Doğu Almanya’nın tüm devlet mülkiyetini özelleştirmekle görevli bir kurum. Yaklaşık 8.000 şirket, 30.000 işletme ve milyonlarca hektarlık arazi satışa çıkartılıyor ki bu modern tarihin en büyük özelleştirme operasyonu. Ama işleyişi çok tartışmalı bu Troy Hunt’ın. Doğunun sanayisi kimlerin eline geçti? Mesela büyük ölçüde batı Alman şirketler ve uluslararası sermaye bu satışlardan yararlanıyor. Doğulu yöneticiler ve işçiler bu süreçten dışlanıyorlar. Eee ve birçok durumda fabrikalar satın aldıktan sonra kapatılıyor. Çünkü amaç üretim yapmak değil. Rekabeti elemek ve pazara hakim olmak maalesef. ki burada en çarpıcı örnek Carl Zey. Doğudaki Ze fabrikası dünya çapında optik ürünler üretiyor. Birleşme sonrası batıdaki Ze firması doğudaki rakibini satın alıyor ve büyük kısmını kapatıyor. Benzer şekilde mesela Wartburg otomobil fabrikası, Robotron bilgisayar şirketi, petrokimya tesisleri hep kapatılıyorlar ki bu sürecin toplumsal maliyeti de oldukça ağır. Çünkü Doğu Almanya’da işsizlik bir anda %15’e çıkıyor. 3 milyon kişi işini kaybediyor. Özellikle kadınlar. Doğu Almanya’daki kredi sistemi, ücretsiz sağlık, ücretsiz sağlık hizmetleri kaldırılıyor. Doğum varanları dramatik şekilde doğuda düşüyor. Ki bu süreçte sadece işçiler değil, doğunun entelektüel birikimi de yok ediliyor. Üniversite hocaları, araştırmacılar, mühendisler işlerini kaybediyor. Doğunun bilimsel ve teknolojik birikimi hiçe sayılıyor ki bu sadece ekonomik değil aynı zamanda kültürel de bir yıkım açıkçası. Mesela burada bir somut örnekle konuyu açalım isterseniz. Diyelim ki Hans Müller adında bir mühendis düşünelim. Bu 1960 yılında Doğu Almanya’da Doğu Berlin’de doğmuş mükemmel bir eğitim almış. Robotron’da bilgisayar mühendisi olarak çalışıyor. 1989 yılına gelindiğinde 29 yaşında başarılı bir kariyeri olan, gelecek hayalleri kuran bir genç olsun mesela. Ama 1991’de şirketi kapatılıyor ve işsiz kalıyor. Batıdaki işletmeci bilgisi geçersiz sayılıyor. Ya işçi olarak çalışacak ya da batıya eee göç edecek değil mi? Yani bu sadece aslında bireysel bir trajedi değil. Milyonlarca insanın yaşadığı bir deneyim maalesef. Hatta şu anda eee Almanya’da mesela aşırı sağın yükselişinde de rol oynadı. ciddi derecede söylenebilir ki birleşmenin finansmanı da bu arada tartışmalı. Eee, Soli adı verilen dayanışma vergisi konuluyor ama asıl finansman borçlanmayla sağlıyor. Almanya’nın kamu borcu hızla artıyor. 1990’da gayri sarfi yürütçi hastanın %40’ı olan borç 2000’de %60’a çıkıyor. Yani sonuçta aslında eee daha uzun da konuşulabilir bu kadar ama süreyi eee makul tutmak adına birleşmenin Almanya’nın ekonomik gücünü arttırdığını ama bu artışın eşit dağıtılmadığını söyleyebiliriz. Yani Batı daha da güçlenirken Doğu çevre durumuna düşüyor. Bugün bile aslında Almanya’ya baktığınızda doğu ile Batı arasında ciddi bir gelir farkı var. Doğuda aşırı sağan güçlenmesinin köklerinden bir tanesi de dediğim gibi bu ekonomik adaletsizlik. Şimdi 2000’li yılların başına geldiğimizde Almanya Avrupa’nın hasta adamı olarak adlandırılmaya başlanıyor. Ekonomik büyüme düşük, işsizlik yüksek, rekabet gücü azalıyor ve bu duruma çağrı olarak Sosyal Demokrat hükümetin başbakanına Geralard Şir öder eee kendince radikal reformlar yapıyor. Bu reformların en önemlisi de Harts FIA dedikleri Harts 4 yasaları. Bu Peter Harts Volkswagen’ın eee şeyi HR direktörü yani insan kaynakları müdürü diyelim. Onun başında olduğu bir komisyonla eee yönetiliyor bu süreç. Alman ekonomisinin temellerini de sarsıyor açıkçası. İşsizlik sigortası süreleri kısaltılıyor. Sosyal yardımlar azaltılıyor. İşçilerin esnek çalışma koşullarını kabul etmesi sağlanıyor. Mesela mini job adı verilen sosyal güvencesiz düşük ücretli işler yaygınlaştırılıyor. İşte one euro job Euro Job diyelim ya da Almanca denilen neredeyse hiç ücret almadan çalışılan bir sistem kuruluyor mesela. Ki bu reformların arkasındaki mantık da şu. Almanya’nın rekabet gücünü arttırmak için iş gücü maliyetlerini düşürmek gerekiyor. İşçiler daha düşük ücretlere razı olursa şirketler daha fazla ihracat yapar. ekonomi canlanır. Herkesin durumu iyileşir. Bir nevi aşağıya doğru sıkma eee stratejisi denebilir. Yani ki reformlere destekleyenler işsizliğin düştüğünü, ihracatın arttığını, Almanya’nın tekrar rekabet edebilir hale geldiğini söylüyor ki Alman hükümeti eee yani Almanya ekonomisi daha doğrusu 2005’ten sonra büyüyor. İşsizlik düşüp ihracat patlıyor ve 2008 krizini, küresel krizini Almanya diğer ülkelere göre daha hafif atlatıyor. Ama tabii burada başarının yani gözüken bu başarının karanlık bir yüzü de var. Hani Almanya ihracat mucizesi mi yoksa ücret baskısı mı yaşıyor meselesi. Yani Almanya’nın ihracat başarısının ardında aslında işçi sınıfının ciddi bir fedakarlığı var. Reel ücretler 10 yıl boyunca sabit kalıyor. Mini job’larda çalışan milyonlarca insan yoksulluk sınırında yaşıyorlar. Sosyal eşitsizlik ciddi derecede artıyor. İşçilerin milli giderden aldıkları pay sürekli azalıyor. 1990’larda %72 iken mesela %65’e kadar düşüyor ki Türkiye’de burada %35 olduğunu söyleyelim. Öyle bir karşılaştırma da yapmış olalım ne kadar kötü durumda olduğunu. Bu taraf Almanya için 72’den 65’e düşüş bile aslında sermaye sahiplerinin karlarını arttırdığı anlamına geliyor. Yani tabii Almanya’nın ihracat makinesine dönüşmesi bu şekilde Avrupa’da dengesizliklere de yol açıyor. Almanya sürekli cari fazla verirken Güney Avrupa ülkeleri Yunanistan, İtalya, İspanya sürekli açık veriyorlar. Bu da tabii Euro krizinin zeminini de hazırlıyor. Almanya’nın ucuz ihracatı diğer ülkelerin sanayilerine çökertiyor bir nevi. Eee bu dönemde başka önemli bir gelişme de şirket vergilerinin düşünülmesi yani kurumlar vergisi. Eee zenginler için veya işte daha yüksek gelirler için vergi indirimleri yapılması. Y sosyal harcamalar bir yandan kısılırken sermaye sahiplerine de avantajlar sağlanıyor. Neoliberal bir dönüşüm adeta Almanya için ve toplumsal sonuçları da ağır aslında bu Hearts Far veya işte Hearts 4 reformlarının işçi sınıfı içerisinde bölünme artıyor. Normal işçilerle atpik işçiler arasındaki uçurum açılıyor. Gençler, kadınlar, göçmenler en çok zarar görenler arasında. Sendika üyeliği düşüyor. Grev sayısı azalıyor. İşçi sınıfın örgütlenme gücü zayıflıyor. Ama tabii en önemlisi belki de bu reformlar Almanya’nın toplumsal sözleşmesini değiştiriyor. Hani Virchas Funda dönemindeki hep birlikte büyüz anlayışı yerine herkes kendi başının çaresine baksın mantığı geliyor açıkçası. Ve sosyal dayanışma yerini bireysel rekabete bırakıyor. Sonra 2008 krizi sonrasında Almanya tabii Avrupa’nın tartışılmaz hakimi. Euro bölgesindeki kriz yönetiminde Almanya’nın söz hakkı zaten en güçlü ekonomisi. Eee şey Merkez Bankası, Avrupa Merkez Bankası zaten Almanya’da biliyorsunuz. Frankfurt’ta ki en çok sözü geçen ülkede kararlarda Alman Merkez Bankası. Yani Alman Merkez Bankası’nın gücü diğer ülkeleri, merkez bankalarına göre çok daha fazla. Eee, Avrupa Merkez Bankası içerisinde bir nevi merkantilist bir model var aslında burada Almanya’nın yaptığı. Eee, sürekli cariyi fazla veren, ihracata dayalı büyüyen, iç talebi düşük tutan bir ekonomi. Bu model kısa vadede başarılı. 2008, 2010, 2020 krizlerinde nispeten az hasarla atlatıyor. Ama tabii işte dediğim gibi cari açık fazlası, cari fazla başkalarının açığı demek. Yani Almanya’nın sürekli fazla vermesi diğer ülkelerin sürekli açık vermesi anlamına geliyor. Bu durumda Avrupa’nın e makroekonomik açıdan dengesiz bir ortam haline gelmesi neden oluyor. Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkeler sürekli açık verip borçlanıyorlar ve Almanya’nın da bu dengesizliklere karşı çözümü hep aynı. Bizim gibi yapın. Yani ücretleri düşürün, sosyal harcamaları kesin, ihracatı arttırın. Ama tabii mantıksız bir tavsiye. Çünkü herkes aynı anda ihracat odaklı olamazın. Birilerinin ithalat yapması lazım. 2015 Mülteci krizi sırasında da Almanya’nın tutumu ilginç. Merkel’in işte Viaffas yani bunu başarabiliriz söylemi insani bir jest ama arkasında ekonomik hesaplar var tabii ki Almanya’nın yaşlanan nüfusu nedeniyle iş gücüne ihtiyacı var ve mülteciler bu ihtiyacı karşılayabilirler. Ama işte burada 2022’de her şey değişiyor. Ukrayna Rusya savaşı ile beraber Almanya’nın enerji güvenliği çöküyor. Rus gazına bağımlı bir ülke doğal gazına. Ama Almanya’nın en büyük zayıflığı olarak bu ortaya çıkıyor. Çünkü işte o North Stream boru hatlarının kapanması enerji fiyatlarını fırlatıyor ve Alman sanayisi çok yoğun enerji kullanıyor. Çelik kimya, alüminyum, cam sektörleri ucuz. Rus gazıyla rekabet edebiliyorlar. Dünyayla gaz fiyatları 10 katına çıkınca bu sektörler rekabet edemez hale geliyorlar. Eee işte orada Bayer, BASF veya işte Arkelor, ML galiba değil mi? Bunların üretimleri başka ülkelere yavaş yavaş kaymaya başlıyor. Enerji ucuzsa, üretim pahalıysa göç ikilemi aslında bir nevi Almanya’nın karşısındaki en büyük tehdit. Sanayisizleşme süreci işte böyle başlıyor. İmalat sanayinin gayri safi yurtüç sahadaki payı düşüyor. İstihdamda yine pay sanayi sektörünün payı azalıyor. Almanya bir nevi sanayiden hizmet sektörüne geçiş yaşıyor. Ama bu planlanmamış. Zoraki bir geçiş esasen ki yeşil dönüşümün sermaye emeğe yansıması da çelişkili. Yenilenebilir enerji yatırımları için devasa kaynaklar gerekiyor. Ama bu yatırımların maliyeti halka yüklenirken karları özel şirketler alıyorlar. Elektrik fiyatları artıyor. Hane halkları enerji yoksulluğu yaşamaya başlıyor. Mesela 2023’te bir bütçe şoku yaşıyor Almanya. Bu yapısal sorunları da aslında göz önüne seren bir olgu. Federal Anayasa Mahkemesi hükümetin iklim fonuna para aktarmasını durduruyor. Borç freni işte Schulden Bremse nedeniyle yeni borçlanma da yapılamıyor. Sosyal harcamalar kısılırken iklim yatırımları için kaynak bulunamıyor ki borç freni burada Almanya’nın yani belli bir miktarın üzerinde borçlanamaması için bunu yasayla değiştirdiler yakın zamanda biliyorsunuz yeni hükümet toplumsal yatırımı boğuyor aslında. Almanya’nın altyapısı yaşlanıyor. Köprüler çöküyor, tren hatları bozuluyor. İnternet altyapısı yetersiz. eğitim sistemi kaynak sıkıntısı çekiyor. Sağlık sistemi personel bulamıyor ki Türk doktorlar akın akın Almanya’ya göç ediyorlar biliyorsunuz. Tüm bunlar yatırım gerektiriyor ama BÇ Freni bunu engelliyordu işte. Ve burada da işte AfD gibi alternatif Fio Dodch’tan aşırı sağ parti özellikle Doğu Almanya’da birinci parti olmaya başlıyor. Brexit sonrası Almanya Avrupa’nın sorumluluğunu tek başına taşıyamayacağını anlıyor bir nevi. İşte şimdi burada aslında Alman ekonomisinin ciddi bir sınav verdiğini söyleyebiliriz. Ekonomik mucize döneminin sona erdiğini. Ama tabii burada bir çöküş mü var, dönüşüm mü var sorusu oldukça önemli. Bence burada Almanya’n önünde ü tane seçenek var. Birincisi neoliberal politikaları derinleştirmek. Daha fazla esnekleşme, daha fazla özelleştirme, daha fazla kemer sıkma. İkincisi yeşil ekonomiye geçiş hızlandırmak. Yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar, dijital teknolojiler. Ama üçüncüsü de sosyal demokrasiyi yeniden inşa etmek. Yani kamu yatırımları, gelir dağılımı, işçi hakları. Muhtemelen gerçek bu üçünün karışımında bir şey olacak maalesef. Ben üçüncüan yana olmakla beraber veya 2 ile 3’ün arasında olmakla beraber ama hangi seçenek ağır basarsa bassın Almanya’nın geleceği o eee ağır basan seçenekte şekillenecek gibi geliyor ki bu tercihte de sadece Almanya’yı değil Avrupa’yı da eee etkileyecek. Burada tabii Türkiye için de çıkarılabilecek dersler var bence. Mesela enerji bağımlılığı bir tanesi. Eee Türkiye çünkü ciddi derecede enerji ithalatı yapan bir ülke. Eee bu önemli diye düşünüyorum. Sanayisizleşme tehdidi oldukça önemli ki Türkiye’de benzer riskler taşıyor. Sosyal politikaların önemini göz ardı etmemek bence oldukça önemli. Teknolojik yeniliğin kritik rolü oldukça önemli. Çevresel sürdürülebilirliğin artık lüks değil de zorunluluk olduğu önemli. Gelir dağılımındaki adalet ekonomik istikrarın temelidir düşüncesi bence önemli. Eee çünkü Almanya’da bile artan eşitsizlik siyasi istikrarsızlığa yol açıyor. Görüyoruz. Belki uluslararası entegrasyona hem fırsat hem risk yaratıyor. Hani Almanya’nın Avrupa’daki dominansı tepki görüyor. Türkiye’nin de bölgesel güç olma stratejisini dikkatli planlaması lazım diye düşünüyorum. Demografik değişim tabii ki oldukça önemli. Yaşlanan toplumlar farklı stratejiler gerektiriyor. Bir de tabii ki en kritik ders belki de şu: Ekonomik modeller ebedi değiller. Başarılı gibi görünen sistemler bile içsel çelişkiler barındırıyorlar. Almanya modeli de mükemmel değil. Sürekli uyum sağlayamayan sistemler çökerler malum. Dolayısıyla bu nedenle Türkiye’nin de kendi özgü modelini geliştirmesi ve başkalarını körü körüne taklit etmemesi gerekiyor diye düşünüyorum. Eee yani aslında genel olarak söyleyeceklerim halde bunlar. Yani sonuç olarak belki Almanya’nın 75 yıllık hikayesini burada hatta yani 1900’den alarak yaptık ama sonra 1949’dan da devam ettik ikinci bölümde. Hem bence ilham verici hem ibret verici hani Vircha Shafs Fun’dan bugünkü krize kadar yaşanan süreç ekonomi politikalarının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize. Türkiye’nin de kendi hikayesini yazması için, yazabilmesi için bu deneyimlerden ders çıkarması lazım. Tabii burada bu dönem çöküyorsa alternatifi nedir? Ve bu model çöküyorsa alternatifi nedir? eee diye bakmak mümkün. Bence burada da bu sorunun cevabını arayacağımız ülkelerden bir tanesi bence Güney Kore olabilir diye düşünüyorum. Güney Kore’nin gelişmeci devlet modelinden nasıl dersler çıkartabiliriz? Teknolojik sıçramayı nasıl başardı Güney Kore? Aile şirketlerinin rolü neydi? Bunları bir sonraki yayında yani Almanya’dan sonra Güney Kore ile devam etmeyi düşünüyorum. Pek çok öneride de bulundunuz. Teşekkür ederim. E, Angola, Fransa, Amerika, Kanada, Avustralya, Birleşik Arap Emirlikleri, İsveç, Danimarka, e, Sovyetler Birliği, Yugoslavya böyle pek çok öneri geldi. Bunların hepsine tek bakacağız. Merak etmeyin. Bütün ülkelere sıra girecek. E zaman uzun sonuçta. E ama lütfen yorumlarınızı, beğenilerinizi esirgemeyin. Kanala da mümkünse eğer ücretli üyelik olarak üye de olursanız da ayrıca destek verebilirsiniz. paylaşmayı, hype atmayı, süper teşekkürlerle belki desteklemeyi de lütfen yapabildiğiniz ölçüde tabii ki herkesin yapması gerekmiyor. İhmal etmezseniz çok sevinir. Beni dinğ için teşekkür ediyorum ve hepinize iyi günler diliyorum. Ev.