Almanya Nasıl Çöktü? Enflasyon, Faşizm ve Savaşın Ekonomik Anatomisi
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölümde Almanya'nın 1900-1949 arasındaki ekonomik çöküş süreci inceleniyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde karteller üzerine kurulu Alman sanayisi, Krupp ve IG Farben gibi devlerin militarizmle ilişkisi ele alınıyor. Versay Antlaşması'nın getirdiği astronomik tazminatlar, 1923 hiperenflasyonu ve bunun toplumsal sonuçları detaylı şekilde anlatılıyor. 1929 Büyük Buhranı'nın Almanya'ya etkisi, Nazi rejiminin ekonomik politikaları, tam istihdam aldatmacası ve savaş ekonomisine geçiş süreci tartışılıyor. Ekonomik krizlerin otoriterleşmeye nasıl zemin hazırladığı ve tekelci sermayenin faşizmle işbirliği sorgulanıyor.
Ele Alınan Konular
- Alman sanayisinin karteller üzerine kurulması
- Versay Antlaşması ve savaş tazminatları
- 1923 hiperenflasyonu
- 1929 Büyük Buhranı'nın Almanya'ya etkisi
- Nazi ekonomik politikaları ve tam istihdam
- Tekelci sermaye ve militarizm ilişkisi
Evet, ülke ekonomileri serilerine yeni bir ülkeyle devam ediyoruz. Bu seferki ülkemiz Almanya ki lütfen bu seriyle ilgili yorumlarınızı lütfen videonun altına yazın. Eee, ülke önerilerinizi yazın ki yazan pek çok aslında dinleyici oldu. Yine lütfen yazmaya devam edin. Eee, pek çok sayıda ülkeyi not aldım. Üzerinde çalışıyorum, notlar hazırlıyorum. Bu notları eee, sonrasında yayına dönüştüreceğim. Eee, bugüne kadar biliyorsunuz eee işte Yunanistan’ı yapmıştık. O ilginç bir örnekti. Japonya’yı yapmıştık. E şimdi de Almanya ile devam ediyoruz. Lütfen kanalı da desteklemeyi, beğenmeyi unutmayalım. Üye de olabilirsiniz ücretli üyelik. Biliyorsunuz kanal üyeliklerinin gerileri ve üyelik ve diğer bütün gerileri aslında reklam vesaire Darşofak eğitim kurumlarına bağış olarak gidiyor olacak. Şimdi bugün konuşacağımız dönem Almanya için de iki yayın yapmayı düşünüyorum. İlk olarak 1900’den 1949’a kadar uzanan ve Almanya’nın hem küresel bir ekonomik güç haline geldiği ama hem de iki Dünya Savaşı’nın verdiği tahribatların neredeyse tamamen çöktüğü bir dönem ki bu süreçte üç büyük ekonomik felaket yaşıyorlar. Birincisi Dünya Savaşı sonrası işte Versay anlaşmasının getirdiği borç yükü e ekonomik açıdan. İkincisi 1923’te yaşanan ve tarihin en büyük hiperenflasyonlarından bir tanesi olan para krizi. Üçüncüs de 1929 büyük bunalımının Almanya’daki yansımaları ve bunun Nazi rejiminin yükselişine zemin hazırlaması ve sonrasında Nazi rejiminin ortaya çıkışı ve sonra çöküşü tabii ki. Şimdi burada biliyorsunuz Almanya’da herhalde Rayhl vardır. Duymuşsunuzdur. Ray imparatorluk demek Almanca. 1inci Ray, 2. Ray, 3üncü Ray. 1inci Ray zaten daha kutsal Roma German imparatorluğuna kadar olan dönem. O 1600’ler, 1500’ler bunları anlatıyor. E ikinci ray eee Von Bismart’ile beraber ortaya çıkan 3üncü ray da aslında eee şey eee Hitler’in rayhı, Nazi rayı aslında. Şimdi ik rayh’ın eee yani dönemine bakalım öncelikle. Rayh’ın hani sanayi süper gücü dönemiyle başlıyorum ben de bu yayına. 19. yüzyılın sonlarında Almanya hakikaten biliyorsunuz işte 1871’de birliğini tamamlıyor. İtalya’dan bir yıl sonra. Ondan evvelinde böyle daha ufak ufak şehir devletleri, ufak eyaletler vesaire falan var biliyorsunuz Prusya’nın liderliğinde ve Avrupa’nın en dinamik sanayi gücü haline geliyor. Ama tabii bu büyümenin arkasında önemli bir gerçek var. Alman sanayisi karteller üzerine kurulduğu bir sanayiydi. Yani kömür çelik ve kimya sektörlerinde dev şirketler birbirini destekliyorlar. Fiyatları kontrol ediyorlar ve uluslararası pazarlarda da agresif bir şekilde rekabet ediyorlar. Burada işte grup ailesi önemli bir aile işte ıge Farbon gibi devasa böyle kongemate denilen büyük şirketler sadece ekonomik güç değil aynı zamanda siyasi güç de elde etmiş oluyorlar. İşte Grup İmparatorluğu bu durumun en çarpıcı örneği aslında. Alfred Grup’un kurduğu bir sanayi devi. Bu hem sivil hem de askeri içerik üretiminde Avrupa’nın en büyüğü. Essen’deki fabrikalarında yüz binlerce işçi çalışıyor. Ailesi adeta bir feodal beylik gibi yaşıyor. Ama tabii grupun asıl gücü Alman ordusunun top ve zırhlı araç ihtiyacını karşılamasından geliyor. Ki bu durum şirketin çıkarlarıyla devletin militarist politikaları arasında mükemmel bir uyumu yaratıyor diyebiliriz. İşte IGF harbında ve kimya bir de kimya sektöründe dev bir tekel eee boyalardan ilaçlara eee patlayıcılardan işte sentetik malzemelere kadar geniş bir eee yelpazeye sahip. şirketin araştırma laboratuvarları dünyanın o dönemdeki dünyanın en ileri teknolojilerini geliştiriyorlar. Ama bu teknolojiler hem barışçı hem de savaşçı amaçlarla kullanılabiliyor. Aslına baktığınız zaman ki kimyasal silah, kimyasal gaz üretimi vesaire bunlar e Almanya’nın . Dünya Savaşı’nda statisin önemli bir parçası. Bayağı ciddi derecede kullanacaklar bunu. Bu noktada bir kritik bir soru sormak gerekiyor. Bu karteller gerçekten Alman halkının refahını mı arttırıyorlar yoksa militarist politikaları körükleyerek savaşın zeminini mi e hazırlıyorlar? Çünkü kurup fabrikalarının silah üretimi e çelik kartterlerinin demir yolu yapımındaki tekelci konumu ve kimya devlerinin patlayıcı madde üretimi aslında Almanya’nın saldırgan dış politikasının da ekonomik altyapısını oluşturuyor. Yani tekelci sermaye ile militarizm arasında ciddi bir organik bağ var. Eee ki bu dönemde Almanya’da işçi sınıfın da yükseldiğini görüyoruz. Sosyal Demokrat Parti Avrupa’nın en büyük işçi partisi haline gelmiş vaziyette o dönemde sendikalar önemli kazanımlar elde ediyorlar. eee ve Otofone Bismark’ın sosyal sigortalar sistemi aslında işçi sınıfının durumunu iyileştiriyor. Ama tabii bu kazanımlar sermaye sahiplerinin karlarını çok da fazla sınırlamıyor. Aksine daha verimli, daha disiplinli bir iş gücü yaratarak karlarlığı arttıran hususlar ki sermaye sahipleri kazançlarını yurt dışı yatırımlar ve silah satışlarıyla arttırırken işçi sınıfının refahı tabii nispeten yine sermayenin yanına görev olarak sınırlı kalıyor. Şimdi Alman sanayisinin büyümesi bu dönemde hammadde ve pazar ihtiyacını arttıran bir şey ve bu da sömürgeci ve emperyalist e politikaları destekliyor. İşte burada bir çelişki var aslında. Bu da gelecekteki krizlerin zeminini hazırlıyor. Çünkü Almanya birlik olmakta geç kaldığı için sömürge bulmakta da geç kalmış eee vaziyette. Özellikle eee çelik ve kömür sektöründeki karteller uluslararası rekabeti kızıştırıyorlar ve Fransız ve İngiliz şirketlerde yaşadıkları rekabet sadece ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir boyutla kazanıyor. Almanya’nın mesela işte Berlin, Bağdat Demiryolu biliyorsanız duymuşsunuzdur zaten Türkiye’den de geçiyor malum. Osmanlı topraklarındaki yatırımları ve Afrika’daki sömürge arayışları işte bu ekonomik çıkarların aslında eee siyasi bir yansıması. Şimdi 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Alman ekonomisi hemen bir savaş ekonomisine geçiyor. Eee ama bu geçişte planlı değil. E Alman generalleri kısa bir savaş bekliyorlar ve ekonomik hazırlık da yetersiz aslında savaş çıktığında ki savaş uzadıkça sivil ekonomi tamamen savaş üretimine yönlendiriliyor. Fabrikalar silah üretimine geçiyor. Tarım iş gücü sıkıntısı yaşamaya başlıyor. Gıda kıtlığı başlıyor ve savaşın finansmanı da büyük ölçüde borçlanmayla e karşılanıyor, sağlanıyor. Alman hükümeti savaş tahvilleri çıkararak borç alıyor. Eee işte altın vatan için kampanyalarıyla insanlar mücevherlerini e altın saatlerini devlete veriyorlar. Ama asıl finansman gelecek kuşaklara yüklenecek borçlarla yapılıyor. Alman ekonomisi hani Carl eee Helferiyich sanırım eee yanlış hatırlamıyorsam onun eee savaşı kaybedenler öder teorisi orada bir nevi kabul ediliyor. Yani savaş kazanılırsa tazminat alınacak. Böylece gerek kalmayacak bu borçlara hakkında endişe etmeye. Ama kaybedilirse o zaman düşünülecek eee mantığıyla ki Almanya savaşı kaybettiğinde sadece kendi savaş borçlarıyla değil aynı zamanda Versay anlaşması getirdiği astronomik tazminatlarla da karşı karşıya kalıyor. 231. maddesi meşhur Versel anlaşması tüm savaş suçunun Almanya’ya yüklenmesini öngörüyor. Ki bu madde sadece moral değil aynı zamanda mali bir yıkım da anlamına geliyor bu Vers anlaşması. Yani bugünkü parayla yaklaşık 600 milyar dolara denk geliyor. Almanya’ya dayatılan tazminat 600 milyar dolar ki bu rak yani bu şey rakam o dönemin gayri sarfi yurtçi hasasının Almanya’nın ik katından fazla. Tabii 600 milyar dolar değil hani bugünkü anlamda 600 milyar dolar. Onun o zamanki karşılığı Alman gayesi gayri safi yurt dışı hasılasının iki katından fazla. Yani Almanya’nın tüm üretimini 2 yıl boyunca savaş tazminatı olarak vermesi isteniyor aslında. Bu da ekonomik olarak imkansız gibi bir şey. E gayri safi yurtçi hasasının %200’ünden fazlası diyebiliriz. Şimdi tazminatların ödenmesi için Almanya’nın ihracatını artırması gerekiyor. Ama aynı anlaşma Almanya sanayisinin önemli bölümlerini de sınırlandırıyordu. Mesela işte Zarland mesela değil mi? Almanya ile Fransa arasındaki yer. Eee o ZAR havzası gibi kritik kömür yataklarını elinden alıyordu Almanya’nın. eee Fransa’ya veriyor. İşte Alsas Loren’in kaybı Alman çelik sanayisinin hammadde kaynaklarını daraltıyor. Ren Nehrinin askerlerin arındırılması sanayi bölgelerinin savunmasızlaşması anlamına geliyor. Yani bir yandan borç ödeme baskısı var. Diğer yandan da bu borcun ödenmesini sağlayacak ekonomik kaynakları elinden alıyorsunuz. Ki bu durumun da toplumsal maliyeti oldukça ağır. İşçi sınıfından köylülere, küçük esnaftan orta sınıf memura kadar geniş halk kitlelerinin yoksullaştığını görüyoruz. Savaş duluları, sakatlar, işsizler sokaklarda dileniyorlar. gıda kıtlığı başlıyor. Mesela lahana kışı denilen 1916-17 kışında bu savaşın bitimine doğru yüz binlerce kişi yetersiz beslenme yüzünden ölüyor. Ama tabii bu yoksullaşma eşit değil. Büyük sanayi sahipleri, bankacılar ve toprak sahipleri çeşitli yollarla servetlerini koruyorlar. Hatta bazıları bu kriz döneminde daha da zenginleşiyor. Savaş eee yani savaştan kar eden bir azınlık ortaya çıkıyor. Karabursa ticareti, spekülatif yatırımlar gibi yollarla serbest biriktiriyorlar. Burada işte Hügos Sines gibi sanayiciler bu dönemde devasa bir endüstriyel imparatorluk kuruyorlar. Tabi bu adalet sorunu Alman toplumunda ciddi bir derin güvensizlik yaratıyor. Hem sosyal demokrat sol hem de radikal saha bu adaletsizliği ileride kullanacak zaten. Ama tabii saha daha etkili bir propaganda geliştirecek. Almanya sırtından bıçaklandığı söylemi dış güçlerin suçlanmasıyla iç çelişkilerin örtülmesi anlamına gelecek ve Yahudiler, komünistler ve vatan hainleri suçlu ilan edilirken asıl sorunlu olan savaşçı şey eritler bundan aklanacaklar. Şimdi 1923 yılına geldiğimizde durum daha da dramatik. Almanya tazminat ödemelerini durdurunca yapamayınca daha doğrusu Fransa ve Belçika ruh hazasını işgal ediyorlar ki bu işgal Almanya’nın en önemli sanayi bölgesinde kaybedilmesi anlamına geliyor. Alman hükümeti pasif direniş çağrısında bulunuyor. İşte işçiler greve gidiyor. Memurlar işgalci güçlerle işbirliği yapmıyor. Sabotajlar düzenleniyor. Eee işte bu direnşmenin direnişinin finansmanını da para basarak sağlamaya çalışıyor Almanya. Çünkü vergi gelirleri kesintiye uğramış. İşte ruhdan gelen kömür ve çelik üretimi durmuş. Hükümet direniş gösteren işçilere maaş ödeyebilmek için banknot basımını hızlandırıyor ve işte o zaman tarihin en büyük hiper enflasyonundan bir tanesi ortaya çıkıyor. 23 yıl başında mesela baktığımızda 1 dolar 4 mark ederken yılın sonunda 23 yılın sonunda bu 1 dolar 4,2 trilyon 4.2 trilyon diyelim ya da mark trilyon mark ediyor. Şimdi bu rakamı hayal etmek bile zor 4.2 trilyon mark. eee hani Ocak ayında bir ekmek 100 mark ederken mesela diyelim ki işte Kasım ayında 200 milyar mark ediyor. Eee insanlar maaşlarını çuval çuval para olarak alıyorlar. Alışverişe giderken el arabayıyla para taşıyorlar vesaire. Hani hiperenflasyonun günlük yaşamdaki etkileri çok trajik komik. Mesela restoranlar yemek siparişi verildikten sonra fiyat söylüyorlar. Çünkü yemek hazırlanana kadar fiyatlar değişebiliyor. İnsanlar maaşlarını alır almaz harcıyorlar. Beklemeye cesaret edemiyorlar. Para o kadar değersiz ki mesela çocuklar oyuncak olarak parayı kullanıyorlar. El arabaları doğrusu para taşıyanlar paralarını hırsızlara kaptırınca sadece el arabası çalındığı için üzülüyorlar. Çünkü para pek bir işe yaramıyor. Tabii bu hiperenflasyon çok önemli bir sınıfsal boyutu da var. Enflasyon kiminin servetini eritirken kimininkini büyütüyor. Sabit geliler, emekliler, küçük tasarruf sahipleri servetlerini tamamen kaybediyorlar. Bankada biriken onlarca yıllık emek bir anda hiçe iniyor. Orta sınıfın büyük bölümü yoksullaşıyor. Memurlar, öğretmenler, küçük esnaf proletary seviyesine düşüyor. İşte buna karşı büyük borçların durumu ise iyileşiyor. Çünkü borçlarını değersiz paralarla ödeyebiliyorlar. Hani mortgage borcu olan ev sahipleri mesela o zamanki eee sistem çok gelişmiş değil ama eee konut kredilerini yer yer bir dilim ekmek parasıyla kapatabiliyorlar. Gayrimenkul sahipleri, sanayiciler, büyük çiftçiler nispeten daha az zarar görüyorlar. Çünkü ellerinde en azından üretime dönüşen, reel varlığa dönüşen somut varlıklar var. E ve ciddi bir servet transferi işte var aslında burada. Küçük tasarruf sahiplerinin birikimi büyük sermaye sahiplerinin eline geçiyor. Burada işte yine Hü Stines gibi sanayiciler Ştines herhalde diye okumak lazım. Bu dönemde çok ucuza birçok şirket satın alıyorlar. Enflasyon aslında işte bu da bize enflasyonun sadece ekonomik bir olay değil aynı zamanda toplumsal bir devrim olduğunu eee gösteriyor bence. ki bu devrim aşağıdan yukarıya değil yukarıdan aşağıya doğru bir serbet transferi sayesinde şeklinde gerçekleşiyor ki işte hiperenflasyon ancak işte renton mark adı verilen bir para biriminin çıkarılmasıyla durduruluyor. Bu yeni para toprak değerini temel alan ve altına çevrilebilir bir para. Ancak tabii çok sert bir istikrar programıyla uygulanıyor. Bugün Şili’de Arjantin’de uygulanan şok tedavi programlarının bir nevi ilk örnekleri diyebiliriz buna. Para arzı sıkılaştırılıyor. Kamu harcamaları kesiliyor. Vergiler artırılıyor. İşte bu Halelmer Şaht’ın yönetiminde uygulanan bu program enflasyonu durduruyor ama tabii işsizlik çok ciddi derecelerde yükseliyor. Şimdi 1924-29 arasındaki dönem nispeten yani bir istikrar dönemi denebilir Almanya için 24-29 arasında. Bu dönemde biraz Amerikan sermayesi gelmeye başlıyor Almanya’ya. Eee ve Alman ekonomisi yeniden yapılandırılıyor diyebiliriz. Amerikan bankaları ve şirketleri eee Alman sanayisine yatırımlar yapıyorlar. General Motors, Ford, IBM o zamanki eee şeyle Almanya’da fabrikalar kuruyorlar. Ama tabii bu yapılandırma yine Almanya’nın Amerikan sermayesine bağımlı hale gelmesi anlamına geliyor. Berlin Avrupa’nın en dinamik kültürel merkezlerinden bir tanesi oluyor. Ama tabii bu büyüme çok kırılgan. Çünkü Amerikan kredilerine dayanan bir büyüme. Ama 1929’da bu sefer Amerika’da büyük buhran great depression başlayınca Almanya çok sert vuruluyor. Yeniden Wall Street’deki çöküş küresel bir domino etkisi yaratıyor. Malum Amerikan yatırımcıları paralarını geri çekmeye başlıyorlar ve Alman bankalarından mevduatlar çekiliyor, krediler geri çağrılıyor, fabrikalar kapanıyor. Amerikan sermayesi çekilince ihracat düşüyor. Zaten bütün dünyada düşüyor uluslararası ticaret. İşsizlik 6 milyon kişiye çıkıyor. 1932 yılında mesela Hitler’in iktidara gelmesinden bir yıl kadar önce eee her üç Almandan bir tane her üç Alman işçiden bir tanesi işsiz. Eee bu ciddi bir toplumsal çöküş yani ki aileler dağılıyor, gençler geleceklerini kaybediyorlar. orta sınıf ciddi derecede yoksullaşıyor. Orada bir deflasyonist politika uygulanmaya çalışıyor. Bu da krizi daha da derinleşiyor. Kamu harcamalarının kesilip vergilerinin artırılması, sosyal yardımların azaltılması, kemer sıkma politikaları talebi daha da düşürüyor. İşçi sınıfı hem işsizlik hem de sosyal haklarının kısıtlanmasıyla karşı karşıya kalıyor. İşte bunun siyasi sonuçları felaket oluyor aslında. Weer Cumhuriyeti’nin demokratik kurumları çözülmeye başlıyor. Rayak’ta çoğunluk kurulamıyor seçimlerde. Hükümetler kararnamelerle yönetim yapmaya başlıyorlar. eee, sosyal demokratlar ve komünistler birbirlerini suçluyorlar ama Nazi partisi kendisini krizin çözümü olarak sunuyor burada. İşte Hitler, Adolf Hitler hem işçilere hem de işverenlere farklı şeyler vadediyor. İşçilere iş, işverenlere kar, herkese güçlü bir Almanya. Nazi partisi’nin propagandası çok etkili bir şekilde yapılıyor. Kitle mitingleri, renkli posterleri var. Basit sloganlarla geniş halk kitlelerini etkileyebiliyorlar ve özellikle de orta sınıfın yoksullaşan kesimleri eee, Nazideri desteklemeye başlıyor. Ve iktidara da biliyorsunuz yani aslında hiçbir seçimde çoğunluğu elde edemiyor Hitler. Ya birinci parti oluyor ama eee şey değil hani salt çoğunlukla iktidara gelmiş değil ama birinci parti olduktan sonra kurdukları koalisyonla sonra kararnamelerle zaten demokrasiyi ortadan kaldırıyorlar. Eee burada radikal bir ekonomik program uyguluyorlar. Şahtın Helmer Şahtın programı. Yeni planlarla dış ticaret devlet kontrolüne alınıyor. İkili anlaşmalar yapılıyor. Para birimi devalüe ediliyor. Dış ticaret MEFO bonarı da verilen özel bir finansal sistemiyle destekleniyor. Karmaşık bir sistem ama sonucu çok etkili. Devlet büyük altyapı projeleri başlatıyor. Otoyolları inşa ediliyor. Fabrikalar modernleştiriliyor. Silah sanayisi kuruluyor. İşsizlik hızla düşüyor ve 1936da neredeyse tam istihdama ulaşıyor Almanya. Görünürde de aslında bir Nazi ekonomi mucizesinin gerçekleştiğini söyleyebiliriz. 4 yıllık bir plan açıklıyor 1936’da. Mesela hedef de açık. Yani savaş için hazırlık. Herman Görünge yönetimindeki bir plan bu. Eee sonradan biliyorsunuz Luft’in Alman Hava Kuvvetlerinin de başına geçecek. Almanya’yı savaş ekonomisine dönüştürmeyi planlıyor, amaçlıyor. Çelik üretimi artırılıyor. Sentetik yakıt üretimi geliştiriliyor. Stratejik hammadde stokları yapılıyor. Ki Nazi ekonomik mucizesi denilen şey aslında bir nevi savaş ekonomisi. Tam istihdam sağlanıyor ama bu istihdam silah fabrikalarında, otoyolu inşaatlarında ve kışlalarda oluyor. İşçi hakları tamamen kaldırılıyor. Sendikalar yasaklanıyor. Ücretler donduruluyor. Alman işçi cephesi adıyla kurulan bir örgüt var. Sadece e sendikamsı bir şey yani tam da sayılmaz ama sarı sendika diyebiliriz. işçileri kontrol etmenin bir aracı haline geliyor ki görünürde işsizlik sıfıra iniyor ama gerçekte toplum bir savaş makinesine dönüştürülüyor esasen. Hani güç aracılığı sevinç programıyla işte işçilerin morali yüksek tutulmaya çalışılıyor. Toplumsal geziler, spor faaliyetleri, ucuz tatiller. Ama tabii bunların arkasında işçi sınıfının siyasi haklarının tamamen gaspedilmesi gerçeği var esasen. Şimdi burada tabii kritik de bir soru sorabiliriz belki. Hani istihdam bu işte tam istihdam faşizmin meşruiyet kalkanı mıydı? Evet doğru. Azizler işsizliği çözdüler. Ama bu çözümün toplumun militarize edilmesi, işçi sınıfının ezilmesi ve nihayetinde Dünya Savaşı’nın sürüklenmesi pahasına oldu. Bunu da söylemek lazım. Yani istihdam sağlandı. Evet, tam istihdam sağlandı hatta ama özgürlük kaybedildi diyebiliriz. Nazi ekonomisinin bir diğer boyutu da korporatizm, büyük sermaye devlet arasındaki organik işbirliği. İşte ı, Farbon, Group, Zemens, işte BMW, eee, Bayer gibi devasa şirketler Nazi rejiminin en güçlü destekçileri oluyorlar. Bu şirketler zorla çalıştırmadan, savaş sanayisinden ve işgal edilen ülkelerin yağmalanmasından büyük karlar elde ediyorlar. Ki ı fırın yine burada çarpıcı bir örnek. Şirket AUS Shivits kampının meşhur yanına dev bir fabrika kuruyor. Kamp mahkumları zorla çalıştırıyor. İşte Ziglon B gazı ı farbının ürettiği bir pestit aslında ve soykırımda kullanılıyor. Savaş sonrası mahkemelerde zaten bu şirketin yöneticileri suçlu bulunuyor ama şirket varlığını sürdürmeye devam ediyor. Eee bir nevi aslında Dünya Savaşı sırasında Almanya ekonomisinin tamamen savaş için örgütlendiğini söyleyebiliriz. İşte Albert İşir’in yönetimindeki savaş ekonomisi de inanılmaz bir verimlilik gösteriyor. Ama bu verimlilik tabii milyonlarca insanın hayatı pahasına elde ediliyor. Milyonlarca yabancı işi zorla çalıştırılıyor. İşgal edilen ülkelerden hammadde, iş gücü, sermaye transfer ediliyor. Çalınıyor adeta Almanya’ya ki modern tarihin en büyük soygunlarından bir tanesi diyebiliriz buna Almanya’nın yaptığını. İşte Fransız işçiler, Polonyalı işçiler, Rus mühendisleri Almanya’ya sürülüyor. Toplam 12 milyon yabancı zorla çalıştırılıyor. Ki bu insanlar köle koşullarında çalıştırıp aç bırakıp işkence görüyorlar. Eee ve Alman sanayi sahipleri de bundan büyük karlar elde ediyorlar. Ama savaşın sonları yaklaştıkça bu sistemler çok üst sürecine giriyor. Tabii ki hava saldırıları sanayi tesislerini buluyor. Müttefiklerin hava saldırıları ulaşım ağları bozuluyor. Hammadde sıkıntısı başlıyor ve 1943’ten sonra işte Stalingrad yenilgisi ile beraber aslında Alman savaş üretiminin düşmeye başladığını ve Almanya yenildiğinde aslında ülkenin tam bir harabeye döndüğünü görüyoruz. ki savaş sonrası malum gene bilenler biliyordur. Almanya’ya dört bölgeye ayrılıyor ama bu bölümde işte Fransız, İngiliz, Amerikan, Rus sektörleri Berlin de böyle dörde ayrılıyor. Sonra diğer üç sektör yani Rusya’nınki dışındaki sektörler Batı Berlin’i oluştururken geri kalan kısım eee Doğu Berlin’de kalıyor biliyorsunuz. Ama bu bölünme tabii siyasi değil. Aynı zamanda ekonomik bölünme eee batı bölgeleri işte Alman, şey Fransız, eee İngiliz, Amerikan kontrolündeki batı bölgeleri piyasa ekonomisine, Doğu bölgesi ise planlı ekonomiye geçecek ki bu bölme Almanya’nın gelecekteki kaderini eee belirleyecek. Marshall yardımı tartışması başladığında bu sadece bir yardım paketi değil aslında. Amerikanın biliyorsunuz işte Avrupa’da yıkılan ülkelere verdiği yardım, Türkiye içinde konuşmuştuk. Aynı zamanda bir tercih. Batı Almanya Amerikan hegemonyasına kabul ederek piyasa ekonomisini seçerken Doğu Almanya Sovyet modelini benimseyecek. ki bu tercih Almanya’nın çift kutuplu dünya düzenindeki yerini belirliyor diyebiliriz burada. Belki şimdi yani bu yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Bu eee ilk bölümün çıkardığımız derslere bakalım isterseniz birazcık da bu yayından. Yani bir belki tekelci sermayenin militarizm olan organik bağ bir ders olabilir. Yani işte bu grup, ı, Farbon gibi devler sadece ekonomik güç değil aynı zamanda savaş makinesinin motoru oluyorlar. Bir ikinci ders belki ekonomik krizlerin toplumsal eşitsizlikleri nasıl derinleştirdiği ile ilgili, otoriterleşmeye nasıl zemin hazırladığıyla ilgili bir ders olabilir. Hiperenflasyon, büyük bunalım. Bunlar eee sırada insanları yoksullaştırırken büyük sermaye sahiplerini daha da zenginleştiriyor ve otoriter rejimlere kapı aralıyor. Belki bir üçüncüsü bu kriz dönemlerinin işte anti antidemokratik güçlerin nasıl pazar palazladığıyla ilgili e olabilir. Eee işte ekonomik çaresizliğin aslında insanları otoriterliğe e sürüklediğini söyleyebiliriz. Belki bir 4üncü ders, 4. ders olarak istihdam politikalarının arkasında gerçek amaçların sorgulanması gerektiğini eee söylemek mümkün. Yani Naz Almanya’sı tam istihdam sağladı ama bu toplumun savaş makinesine dönüştürülmesi pahasına oldu diyebiliriz. Bir belki beşincisi büyük sermayenin kriz anlarına nasıl davrandı? Yani ı fon Group, Zemens gibi şirketler faşizmle işbirliği yaparak karlarını arttırıyorlar. Altıncısı da uluslararası borç yükünün toplumsal sonuçları olabilir belki. Yani Versay tazminatları Alman toplumunu derinden sarsıyor ve radikalleşmeye zemin hazırlıyor. Eee yani işte dünyada veya farklı ülkelerde yaşadığımız değil mi? Enflasyon, işsizlik, borçlanma, siyasi kutuplaşma. Bütün bu sorunları düşünürken Almanya’nın 20. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı bu deneyimlerden bence dersler çıkarması gerekiyor dünyadaki bütün ülkelerin. Çünkü ekonomik krizler sadece sayısal veriler değiller. Toplumsal ilişkilerin yeniden şekillenmesi anlamına da geliyorlar. Klizlerin maliyeti her zaman eşit dağıtılmıyor. Güçlü olanlar korunurken zayıf olanlar hep yük altına giriyor. İşte şimdi bir sonraki yayında eee Almanya’nın işte bu W shafts Wunda dedikleri değil mi? Hani Alman ekonomik mucizesi ki hakikaten de öyle denebilir belki. Savaşın yıkımından bugünkü e ekonomik güç haline gelmesi, Avrupa’nın en büyük ekonomisi haline gelmesini tabii ki konuşmak gerekiyor. Bunu konuşacağız. Doğu batı bölünmesini, birleşme sürecini ve günümüzdeki yaşadıkları enerji krizini inceleyelim istiyorum. Çünkü bugünün Almanya’sı da aslında geçmişin bu acı deneyimlerin yani bugün konuştuğumuz geçmişin acı deneyimlerinin üzerine kurulu. Bunu da söylemek isterim. Eee lütfen yorumlarınızı bekliyorum. Like’larınızı, paylaşımlarınızı bekliyorum. Bir sonraki yayında da görüşmek üzere diyorum. İyi günler, sağ olun. Yeah.