Bayram Bitti, Kritik Hafta Başladı: Dolar, Borsa, Faiz ve Savaş Riski
Bu Bölüm Hakkında
Bayram tatilinin ardından açılan piyasalar için dolar/TL kuru, BIST 100 borsası, Merkez Bankası faiz politikası ve jeopolitik riskler açısından kapsamlı bir haftalık değerlendirme sunuluyor. Türkiye'de 2026 ilk çeyrek büyüme verisi ile Mayıs ayı enflasyon beklentileri mercek altına alınırken, Merkez Bankası'nın faiz indirimi için hangi koşulları aradığı tartışılıyor. Orta Doğu'daki gerilim ve Brent petrolün 93 dolar seviyesinin Türkiye'nin ithalat faturası ile enflasyonu üzerindeki etkileri, Çin ekonomisindeki teknoloji odaklı dönüşüm ve küresel risk iştahındaki çelişkili sinyallerle birlikte ele alınıyor. Fed bağımsızlığı tartışmaları, yapay zeka çip kısıtlamaları ve Türkiye'nin iki kutuplu küresel ekonomide denge arayışı da bölümün öne çıkan konuları arasında yer alıyor.
Ele Alınan Konular
- Türkiye döviz kuru ve Merkez Bankası faiz politikası
- 2026 ilk çeyrek büyüme ve Mayıs ayı enflasyon verileri
- Orta Doğu jeopolitik riskleri ve petrol fiyatlarının Türkiye ekonomisine etkisi
- BIST 100 borsa görünümü ve yatırımcı beklentileri
- Çin ekonomisindeki teknoloji odaklı dönüşüm ve yapay zeka çip kısıtlamaları
- Fed bağımsızlığı tartışmaları ve küresel merkez bankacılığı
Herkese günaydın. Bayram bitti, piyasalar açılıyor ve açık söyleyeyim, bu haftaya öyle sakin, hafif, “tatilden döndük, bir bakalım” haftası gibi başlamıyoruz. Bu hafta hem Türkiye ekonomisi açısından, hem dünya piyasaları açısından, hem de bizim cebimizdeki para açısından kritik bir hafta. Dolar ne olacak, borsa toparlanacak mı, faiz indirim beklentisi yeniden güçlenecek mi, savaş riski petrolü ve altını tekrar yukarı taşır mı, hepsini bugün sade sade konuşacağız.
Bu yüzden bugün aceleci sloganlarla değil, sakin ama keskin bir piyasa okumasıyla ilerleyeceğiz.
Bu yayını özellikle sabah yapmamızın nedeni de bu. Piyasa daha günün başında yön ararken, veriler daha yeni gelirken, haber akışı henüz fiyatlara tam yerleşmemişken, tabloyu doğru kurmak gerekiyor. Çünkü öğleden sonra herkes sonucu konuşuyor; sabah ise hâlâ ihtimalleri konuşabiliyoruz. Ekonomide bazen en değerli şey kesin cevap değil, doğru soruyu zamanında sormaktır. Bugün de o soruları soracağız.
Önce büyük resmi koyalım. Dünyada iki ayrı hikâye aynı anda işliyor. Bir tarafta savaş, jeopolitik gerilim, petrol, güvenli liman arayışı ve merkez bankalarının bağımsızlığı tartışması var. Diğer tarafta ise teknoloji, yapay zekâ, Çin’in sanayi verileri ve küresel risk iştahını ayakta tutan borsa hikâyesi var. Yani piyasa şu anda bir eliyle kask takıyor, diğer eliyle teknoloji hissesi alıyor. Bu yüzden de ekranda gördüğümüz rakamlar bazen çelişkili gibi duruyor. Savaş riski artıyor ama Amerikan borsaları düşmüyor. Petrol yüksek ama teknoloji hisseleri iyimser. Dolar güçlü ama gelişmekte olan ülkelerde fırsat arayışı bitmiş değil. Bu çelişkiyi anlamadan bu haftayı okumak zor.
Türkiye tarafına geldiğimizde ise tablo daha da hassas. Bu sabah dolar/TL 45.9 civarında, euro/TL 53.5 civarında. BIST 100 bayram öncesi kapanışta zayıf bir görüntü verdi; son işlem gününde yüzde 1.6 civarında düşüş vardı ve haftalık kayıp da yüzde 2.5’in üzerindeydi. İki yıllık tahvil faizi yüzde 43.7 civarında, yani faiz tarafı hâlâ çok yüksek. Merkez Bankası’nın fiili fonlama faizi yüzde 40 düzeyinde. Türkiye’nin beş yıllık CDS primi ise 240 baz puan civarında. Bu ne demek? Türkiye hâlâ riskli bir ülke olarak fiyatlanıyor ama eski kriz dönemlerindeki gibi kontrolden çıkmış bir fiyatlama da yok. Piyasa bizi izliyor. Tam anlamıyla güvenmiyor ama tamamen de terk etmiyor.
Bir de içerideki siyasi risk meselesini görmezden gelemeyiz. Bunu ideolojik tartışma olarak değil, piyasa davranışı olarak söylüyorum. Türkiye’de siyaset gerildiğinde yatırımcı ilk önce “kur ne olur?” diye bakıyor. Yerli tasarruf sahibi de aynı şeyi yapıyor. Şirket de aynı şeyi yapıyor. Çünkü herkes yakın geçmişten şunu öğrendi: siyasi belirsizlik artarsa döviz talebi artabilir, döviz talebi artarsa Merkez Bankası ya rezerv satmak zorunda kalır ya da faiz tarafında daha sert durmak zorunda kalır. Bu nedenle iç politikada mahkeme kararları, parti içi süreçler, seçim beklentileri, sokak hareketliliği veya yönetim tartışmaları sadece siyaset sayfasının konusu değil. Bunlar doğrudan ekonomi sayfasının da konusu.
Burada önemli olan şu: Piyasa ahlaki değerlendirme yapmaz. Piyasa “bu doğru mu, yanlış mı?” diye değil, “bu belirsizliği artırır mı, para çıkışına yol açar mı, kur baskısı yaratır mı?” diye bakar. Bu soğuk ve rahatsız edici bir gerçek ama gerçek. Para bazen çok acımasızdır. Demokrasi kalitesinin düşmesi, hukuk güvencesinin zayıflaması, kurumsal öngörülebilirliğin azalması uzun vadede yatırım iştahını bozar. Ama kısa vadede piyasa daha basit bir soruya odaklanır: Önümüzdeki günlerde kaos olur mu, olmaz mı? Eğer piyasa “kaos olmaz, mevcut düzen bir şekilde devam eder” diye düşünürse sakinleşir. Eğer “bu iş büyür, yönetilemez hale gelir” diye düşünürse dövize kaçar.
Bu yüzden bu hafta yerli yatırımcının davranışı çok önemli. Yabancı yatırımcı zaten hızlı hareket eder. Beğenmezse çıkar, beğenirse döner. Ama Türkiye’de kurun kaderini sadece yabancı belirlemiyor. Şirketlerin döviz talebi, vatandaşın mevduat tercihi, ihracatçının döviz bozdurma isteği, ithalatçının önden döviz alma davranışı, hepsi birlikte kuru etkiliyor. Yani dolar/TL ekranında gördüğümüz rakam aslında milyonlarca küçük ve büyük kararın toplamı. Bir şirket “önümüzdeki ay ithalat ödemem var, şimdiden döviz alayım” dediğinde de kur etkileniyor. Bir vatandaş “ben bayramdan sonra TL’de kalmaya devam edeyim mi?” diye düşündüğünde de kur etkileniyor.
Burada Merkez Bankası’nın işi çok zor. Çünkü aynı anda üç hedefi var. Enflasyonu düşürmek istiyor. Kuru kontrol altında tutmak istiyor. Ekonomiyi de tamamen boğmak istemiyor. Ama bu üç hedef her zaman aynı anda rahatça yürümüyor. Kuru tutmak için faiz yüksek kalırsa kredi pahalılaşıyor. Faiz inerken kur baskısı artarsa enflasyon beklentisi bozuluyor. Rezerv satarsanız bugünü kurtarıyorsunuz ama yarının savunma gücünü azaltıyorsunuz. O yüzden bu hafta açıklanacak her veri sadece veri değil; Merkez Bankası’nın hareket alanını biraz daha genişletecek ya da biraz daha daraltacak bir sinyal.
Bugünün ilk büyük konusu büyüme verisi. 2026’nın ilk çeyrek büyümesi bugün açıklanıyor. Beklentiler yıllık büyümenin yüzde 3 civarında geleceği yönünde. Bazı tahminler yıllık yüzde 3.4, piyasa beklentisi ise yüzde 2.7 civarında. Çeyreklik büyüme tarafında da yüzde 1’e yakın bir artış beklentisi var. Burada önemli olan tek başına büyüme rakamı değil. Büyümenin nereden geldiği önemli. Sanayi tarafı güçlü mü? Tüketim hâlâ canlı mı? Hizmetler ekonomiyi taşıyor mu? İnşaat yavaşlıyor mu? Bunlara bakacağız. Çünkü Türkiye’de uzun süredir şöyle bir tablo var: vatandaş geçinemediğini söylüyor, şirketler maliyetlerden şikâyet ediyor, ama tüketim ve hizmetler ekonomiyi ayakta tutmaya devam ediyor. Bu sürdürülebilir mi? Asıl soru bu.
Eğer büyüme güçlü gelirse bu ilk bakışta iyi haber gibi görülebilir. Ama güçlü büyüme aynı zamanda enflasyonla mücadeleyi zorlaştırıyor olabilir. Çünkü iç talep canlı kalırsa fiyatlama davranışı kolay kolay bozulmuyor. Esnaf da, üretici de, hizmet sektörü de “nasıl olsa talep var” diyerek fiyat artırmaya devam edebiliyor. Eğer büyüme zayıf gelirse bu kez de “ekonomi soğuyor, şirketler zorlanıyor, işsizlik riski artıyor” diyeceğiz. Yani büyüme rakamı bu hafta sadece akademik bir veri değil; faiz kararını, borsayı, kur beklentisini ve vatandaşın ruh halini etkileyecek bir veri.
İkinci büyük konu enflasyon. Mayıs ayı enflasyonu bu hafta cuma günü açıklanacak. Beklenti aylık yüzde 1.6 civarında. Yıllık enflasyonun da yüzde 32.5 civarında kalması bekleniyor. Burada dikkat edin: aylık rakam nisan ayındaki yüksek seviyeye göre düşüyor gibi görünebilir ama çekirdek enflasyon tarafında hâlâ katılık var. Çekirdek C endeksinde aylık yüzde 2.6 civarında artış bekleniyor. Yani manşet enflasyonu sebze meyve fiyatlarındaki düşüş aşağı çekebilir ama hizmetler, temel mallar, otomobil, beyaz eşya, elektronik ve kira-benzeri kalemlerde fiyat baskısı devam ediyor olabilir. İşte Merkez Bankası da buna bakacak. Sadece “domates ucuzladı, patlıcan düştü” diye faiz indirimine koşabilir mi? Koşamaz. Çünkü kalıcı enflasyon başka bir şeydir, mevsimsel rahatlama başka bir şeydir.
Bugün ayrıca İstanbul enflasyonu ve Türkiye imalat sanayi PMI verisi de gelecek. PMI 50’nin altındaysa imalat sanayinde daralma, 50’nin üstündeyse genişleme sinyali verir. Türkiye’de imalat PMI son dönemde zayıf taraftaydı. Yani tüketim ve hizmetler ekonomiyi taşırken sanayi tarafında aynı canlılığı göremiyoruz. Bu da Türkiye ekonomisinin en büyük açmazlarından biri. Tüketerek büyüyoruz ama üreterek aynı hızda güçlenemiyoruz. Bu model uzun süre devam ettiğinde cari açık, kur baskısı ve enflasyon geri dönüyor.
Haftanın devamında perşembe günü işsizlik ve atıl işgücü verileri gelecek. İşsizlik oranı tek başına artık yeterli bir gösterge değil. Çünkü Türkiye’de insanlar işsiz kalmamak için düşük ücretli, güvencesiz, geçici işlere razı olabiliyor. O yüzden atıl işgücü oranı çok önemli. Son verilerde atıl işgücü yüzde 30’un üzerinde seyrediyordu. Bu bize şunu söylüyor: resmi işsizlik çok düşük görünse bile, geniş tanımlı işsizlik ve eksik istihdam sorunu devam ediyor. Cuma günü ise hem Türkiye enflasyonunu hem de Amerika tarım dışı istihdam verisini alacağız. Yani haftanın son günü çift taraflı bir stres testi olacak.
Küresel tarafta Amerika’dan gelecek istihdam verisi çok önemli. Çünkü Fed’in faiz patikası buna bağlı. Amerika’da tarım dışı istihdam bir önceki ay 115 bin artmıştı, işsizlik oranı yüzde 4.3’tü. Eğer istihdam çok güçlü gelirse Fed faiz indiriminde daha temkinli kalabilir. Eğer zayıf gelirse “Amerikan ekonomisi yavaşlıyor” endişesi artar ama faiz indirimi beklentisi de güçlenir. Bu iki durumun gelişmekte olan ülkeler için farklı sonuçları var. Güçlü Amerika, güçlü dolar demek olabilir. Zayıf Amerika ise bir taraftan faiz indirimi umudu, diğer taraftan küresel yavaşlama korkusu demek olabilir.
Bu noktada Fed bağımsızlığı tartışmasını da ciddiye almak gerekiyor. Amerika’da merkez bankasının siyasi baskı altında kalıp kalmayacağı meselesi artık sadece Washington içi bir tartışma değil. Bütün dünyanın meselesi. Çünkü dolar dünya parasının merkezinde. Fed’e güven azalırsa Amerikan tahvillerine, dolara ve küresel finansal sisteme güven de tartışmaya açılır. O yüzden “Fed faizi ne zaman indirecek?” sorusunun arkasında daha derin bir soru var: Merkez bankaları siyasetin günlük baskısından ne kadar bağımsız kalabilecek? Bu soru Türkiye için de yabancı değil. Biz bu filmi defalarca izledik. Merkez bankasına güven kaybolduğunda enflasyonun nasıl kontrolden çıktığını biliyoruz.
Şimdi gelelim savaş riskine. Bayram boyunca piyasaların en yakından izlediği konu ABD-İran hattı ve Orta Doğu’daki gerilimdi. Bir ara anlaşma ihtimali güçlenmiş gibi görünmüştü, ama son gelişmeler bu umudu zayıflattı. İran çevresinde askeri hareketlilik, Körfez’de füze ve drone haberleri, Lübnan cephesinde tırmanma ve İsrail’in güney Lübnan’da operasyonlarını genişletmesi piyasaların radarında. Bunlar sadece dış politika haberi değil. Bunlar doğrudan petrol haberi, altın haberi, dolar haberi ve Türkiye için cari açık haberi.
Brent petrol bu sabah 93 dolar civarında. Bu seviye Türkiye için rahat bir seviye değil. Türkiye enerji ithal eden bir ülke. Petrol yükseldiğinde bizim ithalat faturamız artıyor. İthalat faturası artınca cari açık büyüyor. Cari açık büyüyünce döviz ihtiyacı artıyor. Döviz ihtiyacı artınca kur üzerindeki baskı yükseliyor. Kur üzerindeki baskı yükselince enflasyonu düşürmek zorlaşıyor. Yani Orta Doğu’da atılan bir füze, birkaç hafta sonra Türkiye’de benzin fiyatı, nakliye maliyeti, gıda fiyatı ve kur beklentisi olarak karşımıza çıkabiliyor. Bu bağlantıyı kurmadan ekonomi konuşamayız.
Altın tarafında da benzer bir hikâye var. Ons altın 4515 dolar civarında. Normalde bu seviyeler çok yüksek seviyeler. Altının bu kadar güçlü kalması bize şunu söylüyor: Küresel yatırımcı tamamen rahat değil. Bir tarafta borsa alıyor, teknolojiye para koyuyor ama diğer tarafta altından da çıkmıyor. Yani piyasa “belki her şey iyi gider” diyor ama aynı anda “ya gitmezse?” diye de sigorta yaptırıyor. Altın bu sigortanın en klasik aracı.
Çin tarafı da bu sabah önemli. Çin’in bileşik PMI verisi mayısta 50.5’e çıktı. 50’nin üzeri genel ekonomik faaliyette genişlemeye işaret ediyor. Ama detaylar karışık. İmalat PMI tam 50 seviyesinde, yani sınırda. İmalat çok güçlü değil ama çöküş de yok. İmalat dışı PMI 50.1 ile yeniden genişleme bölgesinde. Daha ilginci, yüksek teknoloji imalatı ve ekipman imalatı 52’nin üzerinde. Yani Çin ekonomisi eski emlak ve inşaat modelinden çıkıp daha çok teknoloji, yapay zekâ, yeşil enerji, batarya, elektrikli araç ve ileri imalat üzerinden yeni bir büyüme hikâyesi kurmaya çalışıyor. Bu hikâye başarılı olur mu, ayrı mesele. Ama Çin artık sadece ucuz işgücü ve ucuz ihracat ülkesi değil. Çin aynı zamanda teknoloji rekabetinin merkezi.
Bunu Amerika da görüyor. O yüzden yapay zekâ çipleri üzerindeki kısıtlamalar yeniden gündemde. Amerika, Çin merkezli şirketlerin Çin dışında kurdukları iştirakler üzerinden gelişmiş çiplere ulaşmasını da sınırlamak istiyor. Yani mesele sadece “Çin’e çip satmayalım” değil. “Çinli şirket Singapur’da, Dubai’de, başka bir ülkede şirket kurup bu çiplere erişmesin” deniyor. Bu, küreselleşmenin eski halinin bittiğini gösteriyor. Eskiden sermaye, teknoloji ve ticaret daha serbest akıyordu. Şimdi teknoloji ulusal güvenlik meselesi haline geldi. Yapay zekâ çipi artık sadece bilgisayar parçası değil; askeri güç, sanayi gücü ve siyasi güç meselesi.
Bu da Türkiye açısından önemli. Çünkü dünya ekonomisi ikiye bölünürken, Türkiye gibi ülkeler için manevra alanı hem genişliyor hem daralıyor. Genişliyor çünkü Batı ile Çin arasındaki gerilim bazı üretimlerin başka ülkelere kaymasına neden olabilir. Daralıyor çünkü teknolojiye erişim, finansmana erişim ve dış politika dengesi daha zor hale geliyor. Türkiye “ben herkesle ticaret yaparım” diyebilir ama yeni dünyada herkesle aynı anda aynı derinlikte ticaret yapmak eskisi kadar kolay değil.
Çin’le ilgili bir başka dikkat çekici nokta da yabancı yatırımcıların Çin varlıklarına ilgisinin yeniden artması. Özellikle ileri imalat, yapay zekâ, yeşil enerji, enerji depolama ve biyoteknoloji alanları yatırımcıların ilgisini çekiyor. Çin’de şehir yenileme planları, altyapı yatırımları, eski konutların yenilenmesi ve yerel ekonomiyi canlandırma hamleleri de yeni bir büyüme alanı olarak görülüyor. Yani Çin’de emlak krizi var ama Çin sadece emlak krizinden ibaret değil. Bu ayrımı yapmak lazım. Çin yavaşlıyor ama aynı anda dönüşüyor. Piyasa da tam bu dönüşümü fiyatlamaya çalışıyor.
Peki bütün bunların sonunda Türkiye’de dolar ne olur? En çok merak edilen soru bu. Ben burada yatırım tavsiyesi vermiyorum ama mekanizmayı anlatıyorum. Doların kısa vadede patlaması için üç şeyden biri gerekir: çok sert bir siyasi şok, çok sert bir dış şok ya da Merkez Bankası’nın kuru savunma isteğini kaybetmesi. Şu anda Merkez Bankası kuru kontrollü biçimde tutmak istiyor. Bunun için faiz yüksek kalıyor, likidite sıkı tutuluyor, gerektiğinde rezerv kullanılıyor. Ama bunun maliyeti var. Faizi yüksek tuttuğunuzda ekonomi yavaşlıyor, kredi pahalı kalıyor, borsa baskılanıyor. Kuru tuttuğunuzda da TL reel olarak değerleniyor, ihracatçı zorlanıyor, ithalat cazip hale geliyor. Yani bu politikanın da bir bedeli var.
Faiz tarafında kritik soru şu: Merkez Bankası ne zaman ve ne kadar indirebilir? Eğer bu hafta enflasyon beklendiği gibi aylık yüzde 1.6 civarında gelirse, dışarıda savaş riski çok büyümezse, içeride döviz talebi kontrolden çıkmazsa, yaz aylarında faiz indirimi beklentisi yeniden konuşulabilir. Ama çekirdek enflasyon yüksek kalırsa, hizmet enflasyonu direnirse, petrol 100 dolara yaklaşırsa veya siyasette yeni bir gerilim olursa Merkez Bankası çok acele edemez. Çünkü Türkiye’nin en kırılgan noktası güven. Güven kaybolduğunda faiz indirimi piyasa tarafından “normalleşme” değil, “erken gevşeme” olarak okunabilir. Bu da kuru baskılar.
Borsa tarafında ise iki ayrı güç var. Bir tarafta yüksek faiz borsanın önünde büyük engel. Para piyasası fonları ve mevduat hâlâ cazip getiri veriyorsa, yatırımcı “neden risk alayım?” diye soruyor. Diğer tarafta borsa uzun süre baskılandıysa, faiz indirimi beklentisi ve şirket kârlarında toparlanma umudu geldiğinde hızlı hareket edebilir. Ama bunun için siyasi riskin düşmesi, yabancı yatırımcının yeniden iştahlanması ve bankacılık hisselerinde güvenin artması gerekir. O yüzden bugün ve bu hafta BIST’te sadece endeks seviyesine değil, işlem hacmine, bankalara ve yabancı ilgisine bakmak gerekiyor.
Benim bu haftaya dair ana cümlem şu: Bayram bitti ama tatil sonrası piyasa rehaveti yok. Bu hafta veri haftası, jeopolitik risk haftası ve güven testi haftası. Bugün büyüme ve PMI; hafta içinde Avrupa enflasyonu, Amerika hizmet verisi, Türkiye işsizlik ve dış ticaret; cuma günü Türkiye enflasyonu ve Amerika istihdamı. Üstüne petrol, altın, dolar, Çin ve Orta Doğu gerilimi. Yani her gün piyasayı oynatabilecek bir başlık var.
Sonuç olarak, bu hafta dolar için sakin ama dikkatli, borsa için umutlu ama kırılgan, faiz için bekle-gör, altın ve petrol için savaş haberlerine duyarlı bir hafta. Türkiye ekonomisi açısından ise asıl mesele değişmiyor: enflasyonu gerçekten düşürebilecek miyiz, bunu yaparken büyümeyi ve istihdamı ne kadar koruyabileceğiz, kuru tutmanın maliyeti nereye kadar taşınabilecek ve siyasi risk ekonominin üzerine yeniden gölge düşürecek mi?
Bugün burada bütün bu başlıkları birlikte takip edeceğiz. Yayın boyunca veriler geldikçe yorumlayacağız. Şunu unutmayalım: ekonomi sadece rakam değildir. Dolar rakamdır ama aynı zamanda beklentidir. Faiz rakamdır ama aynı zamanda güvendir. Borsa rakamdır ama aynı zamanda geleceğe dair hikâyedir. Petrol rakamdır ama aynı zamanda savaş ve barış ihtimalidir. Enflasyon rakamdır ama aynı zamanda mutfaktır, kira kontratıdır, okul taksididir, market fişidir.
O yüzden bu hafta sadece piyasalar açılmıyor. Aslında hepimizin cüzdanını, birikimini, borcunu, maaşını ve geleceğe dair planını ilgilendiren yeni bir ekonomik perde açılıyor. Bayram bitti. Kritik hafta başladı. Hadi şimdi tek tek rakamlara, haberlere ve piyasaların bize ne söylediğine bakalım.