Bulgaristan’da Ne Oldu? Türkler Neden Kaybetti, Kim Kazandı?
Bu Bölüm Hakkında
Bulgaristan’da 19 Nisan 2026’da gerçekleştirilen seçimlerde eski Cumhurbaşkanı Rumen Radev liderliğindeki Progressive Bulgaria hareketi yüzde 44,6 oy oranıyla büyük bir zafer kazanarak 240 sandalyeli parlamentoda yaklaşık 131 milletvekilliği elde etti. Bu sonuç, yıllarca hükümet kuramayan, oligark siyasetiyle ve yolsuzluk tartışmalarıyla boğuşan Bulgaristan’da seçmenin güçlü lider ve istikrar arayışının ürünü olarak değerlendiriliyor. Türklerin tarihsel temsil kanalı olan HÖH/DPS ise iç bölünme ve yıpranmışlık sonucunda yüzde 7’nin altında oy alarak azınlık temsilinin ciddi bir kriz yaşadığını ortaya koydu. Radev’in Rusya konusunda temkinli duruşu Batı’da soru işaretleri doğursa da Bulgaristan’ın AB ve NATO üyeliği ile ekonomik bağları manevra alanını kısıtlamaktadır. Türkiye için bu seçim; azınlık hakları, Bulgaristan ile ekonomik-lojistik ilişkiler ve Balkanlardaki yeni güç dengesi açısından dikkatle izlenmesi gereken bir dönüşümü işaret etmektedir.
Ele Alınan Konular
- Bulgaristan 19 Nisan 2026 seçimleri ve Radev’in büyük zaferi
- Yolsuzluk ve oligark siyasetinden bıkmış seçmenin güçlü lider arayışı
- HÖH/DPS’nin bölünmesi ve Bulgaristan Türklerinin temsil krizi
- Radev’in Rusya’ya yakın duruşu ve AB-NATO üyeliğinin getirdiği sınırlar
- Türkiye-Bulgaristan ilişkileri: azınlık hakları, ticaret ve lojistik bağlar
- Balkanlarda demokrasi, kurumsal kalite ve etnik azınlık siyaseti dersleri
Merhaba değerli dostlar, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Ben Ceyhun.
Bugün İran savaşından, petrolden, altından biraz uzaklaşıp ama aslında yine çok yakından bizi ilgilendiren başka bir konuyu konuşacağız: Bulgaristan seçimleri.
Şimdi diyeceksiniz ki hocam Bulgaristan seçimleri bizi ne kadar ilgilendirir? Çok ilgilendirir. Çünkü Bulgaristan sadece komşu ülke değil. Türkiye’de milyonlarca insanın ailesinde, hafızasında, göç hikâyesinde Bulgaristan var. Türkiye’de yaşayan çok sayıda Bulgaristan vatandaşı var. Onlar bu seçimlerde oy kullanıyor. Benim eşim de Bulgaristan seçimlerinde oy kullandı. Dolayısıyla bu mesele benim için de sadece harita üstünde baktığım bir dış politika konusu değil; aileye, hafızaya, kimliğe ve Balkanlardaki Türk varlığına değen bir mesele.
Ama bu yayını sadece duygusal bir Balkan yayını olarak yapmayacağım. Çünkü Bulgaristan’daki 19 Nisan 2026 seçimi, aynı zamanda siyaset bilimi, iktisat ve politik ekonomi açısından çok ilginç bir örnek. Yıllardır hükümet kuramayan, arka arkaya seçime giden, yolsuzluk tartışmalarıyla, oligark siyasetiyle, AB-Rusya dengesiyle boğuşan bir ülke sonunda çok net bir sonuç verdi. Eski Cumhurbaşkanı Rumen Radev’in Progressive Bulgaria hareketi, resmi sonuçlara göre yüzde 44,6 civarında oy aldı ve 240 sandalyeli parlamentoda yaklaşık 131 sandalye ile çoğunluğu elde edecek görünüyor. Bu Bulgaristan için çok büyük bir sonuç. Çünkü uzun süredir ilk kez bir siyasi blok tek başına yönetebilecek kadar güçlü bir parlamento çoğunluğuna yaklaşıyor.
Sonuçlara biraz bakalım. Progressive Bulgaria yüzde 44,59 ile açık ara birinci. GERB yüzde 13,38 ile ikinci. PP-DB yüzde 12,61 ile üçüncü. DPS, yani Türklerin tarihsel olarak oy verdiği Hak ve Özgürlükler Hareketi çizgisi, yüzde 7,12 civarında kaldı. Revival da yüzde 4,25 ile barajı geçip parlamentoya girdi. Beklenen sandalye dağılımına göre Radev’in koalisyonu 131, GERB 39, PP-DB 37, DPS 21 ve Revival 12 milletvekili çıkaracak gibi görünüyor. Önceki parlamentoda dokuz oluşum varken şimdi beş partili bir parlamento çıkıyor. Bu bile tek başına Bulgaristan siyasetinde büyük bir sadeleşme demek.
Bu sonucu anlamak için önce Bulgaristan’ın son yıllarına bakmak gerekiyor. Bulgaristan son beş yılda neredeyse sürekli seçim yapan bir ülkeye dönüştü. Seçim yapılıyor, hükümet kurulamıyor. Hükümet kuruluyor, kısa sürede dağılıyor. Koalisyon pazarlıkları bitmiyor. Halk bir türlü istikrar hissedemiyor. Bunu çok basit söyleyeyim: Bulgaristan’da seçim vardı ama yönetim yoktu. Parti vardı ama güven yoktu. Koalisyon vardı ama gelecek duygusu yoktu. İşte Radev’in zaferi biraz da bu bıkkınlığın sonucu.
Burada şunu da görmek lazım: Bulgaristan’daki seçmen sadece hükümet kurulsun diye oy vermedi. Aynı zamanda eski düzenin bitmesi için oy verdiğini düşündü. Çünkü yıllar boyunca Bulgaristan’da siyaset, sadece partiler arasındaki rekabetten ibaret olmadı. Medya sahipliği, iş çevreleri, kamu ihaleleri, belediyeler, yargı üzerindeki etki, AB fonlarının dağılımı ve yerel güç ağları siyasetin içine karıştı. Yani sandıkta görünen parti rekabetinin arkasında çok daha derin bir güç mücadelesi var. Radev’in bu kadar büyük oy alması, halkın bir kısmının artık bu dağınık ve kirli görünen siyaset düzenine karşı daha merkezi, daha güçlü ve daha net bir liderlik istediğini gösteriyor.
Peki Rumen Radev kim? Radev eski bir hava kuvvetleri komutanı. Asker kökenli, eski cumhurbaşkanı, uzun süredir Bulgaristan siyasetinde devlet adamı imajıyla duran bir figür. Batı basınında sık sık Rusya’ya yakın, Moskova dostu, Ukrayna’ya askeri yardıma mesafeli bir lider olarak tanımlanıyor. Bu tanımlama tamamen boş değil; Radev gerçekten de Rusya konusunda Bulgaristan’daki en Batıcı çizgiden farklı, daha temkinli, daha pragmatik ve zaman zaman Batı’nın Ukrayna politikasına eleştirel yaklaşan bir isim. Ama burada dikkatli olmak lazım. Ben Radev’i otomatik olarak Orban ya da Fico ile aynı sepete koymanın fazla kolaycı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü Bulgaristan bir AB ve NATO ülkesi. Avrupa fonlarına ihtiyacı var. Ekonomik olarak Avrupa’ya bağlı. İşgücünün, yatırımlarının, bankacılık sisteminin ve dış ticaretinin büyük kısmı Avrupa düzeniyle iç içe. Dolayısıyla Radev’in Batı’dan tamamen kopan, Rusya’ya teslim olan bir hat izlemesi kolay değil. Daha doğru okuma bence şu: Radev, Batı’ya bağlı kalmak zorunda olan ama Batı’dan rahatsız, Avrupa düzeninin kendisine yeterince adil davranmadığını düşünen ve Rusya ile de kapıları tamamen kapatmak istemeyen bir Bulgar seçmen psikolojisinin temsilcisi oldu.
Radev’in kazanmasının birinci nedeni bu jeopolitik çizgi değil. Birinci neden, yolsuzluk ve eski siyasi elitlerden bıkkınlık. Bulgaristan’da uzun süredir insanlar aynı isimleri, aynı ağları, aynı rant ilişkilerini, aynı koalisyon pazarlıklarını görüyor. GERB yıprandı. DPS/HÖH yıprandı. Eski sosyalist çizgi neredeyse çöktü. BSP’nin parlamentoya girememesi sembolik olarak çok ağır bir sonuç. Reformist bloklar ise umut üretse de yeterince büyük bir güven dalgası yaratamadı. Böyle bir ortamda Radev, ben devleti toparlarım, ben bu oligark düzenine karşı dururum, ben istikrar getiririm diyerek geldi. Seçmen de büyük ölçüde buna cevap verdi.
Ama burada kritik soru şu: Radev gerçekten Bulgaristan’da temiz bir sayfa mı açacak, yoksa eski düzenin başka bir biçimde yeniden kurulması mı olacak? Bence yayının en önemli sorusu bu. Çünkü Balkan siyasetinde çok sık gördüğümüz bir şey var: Halk eski elitlerden bıkar, güçlü lider arar, güçlü lider gelir, sonra kurumları güçlendirmek yerine kendi gücünü merkezileştirir. O yüzden Radev’in başarısı kadar, bu başarıyı nasıl kullanacağı da önemli. 131 sandalye büyük güçtür. Büyük güç bazen reform getirir, bazen de yeni bir güç yoğunlaşması yaratır.
Şimdi gelelim bu seçimin bizim açımızdan en hassas noktasına: Bulgaristan’daki Türkler ve HÖH/DPS meselesi.
Hak ve Özgürlükler Hareketi yıllarca Bulgaristan’daki Türklerin ve Müslüman azınlıkların ana temsil kanalı oldu. Bu partinin Bulgaristan Türkleri için tarihsel önemini küçümsemek haksızlık olur. 1980’lerdeki asimilasyon politikalarını, zorla isim değiştirmeleri, göçleri, acıları hatırlayan bir toplum için siyasal temsil hayatiydi. HÖH uzun süre bu temsilin adresi oldu. Ama zamanla bu temsil kanalı sadece kimlik siyasetiyle değil, yerel güç ilişkileriyle, belediyelerle, ekonomik ağlarla, rantla ve oligark siyasetle de anılmaya başladı.
Bugün sorun tam burada. Bulgaristan’daki Türk seçmen, sadece temsil edilmek istemiyor; temiz, onurlu, hesap verebilir bir temsil istiyor. Ama HÖH/DPS hattı son dönemde ağır bir bölünme yaşadı. Bir tarafta Delyan Peevski çizgisi var. Peevski Bulgaristan’da medya gücü, oligark siyaset, yolsuzluk iddiaları ve devlet içi nüfuz tartışmalarıyla anılan bir isim. ABD Hazine Bakanlığı 2021’de Global Magnitsky kapsamında Peevski’yi yaptırım listesine aldı; İngiltere de 2023’te bazı yüksek profilli Bulgar figürlerine karşı yolsuzluk yaptırımları uyguladı.
Diğer tarafta Ahmet Doğan çizgisi var. Ahmet Doğan, Bulgaristan Türkleri için tarihsel olarak çok önemli bir figürdü. Ama artık birçok seçmen için eskimiş, yıpranmış, kapalı, hesap vermeyen bir siyaset tarzını temsil ediyor. Yani Türk seçmen açısından tablo çok acı: Bir tarafta Peevski’nin gölgesindeki yeni güç ağı, diğer tarafta Ahmet Doğan’ın yorgun eski düzeni. Sonuçta bölünen sadece parti olmadı; temsil duygusu da bölündü. Bu seçimde APS’nin yüzde 1,6 civarında kalıp parlamentoya girememesi, DPS’nin de eski gücünün çok gerisine düşmesi, Türk siyasal temsilinin ciddi bir kriz yaşadığını gösteriyor.
Bunu açık söylemek lazım: Bulgaristan’daki Türk oylarının bölünmesi, sadece bir seçim sonucu değildir. Bu, pazarlık gücünün zayıflamasıdır. Parlamentoda daha az ağırlık demektir. Yerel düzeyde daha kırılgan bir temsil demektir. Sofya’da kurulacak yeni iktidar karşısında Türk seçmenin daha az etkili olması demektir. Kardzhali’nin hâlâ DPS kalesi olarak kalması önemli ama 31 seçim bölgesinin 30’unda Progressive Bulgaria’nın birinci olması, haritanın genel renginin tamamen değiştiğini gösteriyor.
Ayrıca uzun yıllardır DPS/HÖH’ün gücü sadece parlamentodaki sandalye sayısından gelmiyordu. Belediyelerden, yerel patronaj ağlarından, kamu kaynaklarına erişimden, yerel iş çevreleriyle kurduğu ilişkilerden ve seçmeni mobilize etme kapasitesinden geliyordu. Bugün bu ağlar da ciddi bir stres testinden geçiyor. Çünkü seçmen artık sadece Türk kimliği üzerinden otomatik sadakat göstermiyor. Gençler başka şeyler soruyor: Benim işim ne olacak? Ben bu ülkede yükselebilecek miyim? Belediyede liyakat var mı? Siyaset beni gerçekten temsil ediyor mu, yoksa benim oyumla birileri kendi pazarlık gücünü mü artırıyor? Bu sorular cevaplanmadan Bulgaristan’daki Türk temsilinin eski gücüne dönmesi kolay değil.
Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşları açısından da bu seçim önemliydi. Türkiye’de oy kullanan Bulgaristan vatandaşları, özellikle göçmen aileler için bu sadece formalite değil. Bulgaristan’da kim iktidar olursa olsun, oradaki akrabalık bağlarını, mülkiyet meselelerini, kimlik meselesini, azınlık haklarını, okul, dil, belediye ve yerel temsil meselelerini etkileyebilir. Sandık sayıları, oy kullanma koşulları, Türkiye’deki seçmenin mobilizasyonu hep siyasi tartışma konusu oldu. Çünkü Sofya’da herkes biliyor ki Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşlarının oyu, özellikle Türk partileri açısından tarihsel olarak çok önemli.
Burada kişisel bir parantez de açayım. Benim eşimin de bu seçimde oy kullanması, bu meseleyi benim için daha somut hale getiriyor. Çünkü bazen dış politika dediğimiz şey çok soyut anlatılıyor: AB, NATO, Rusya, enerji, strateji diyoruz. Ama işin içinde aileler var, göç hikâyeleri var, iki ülke arasında gidip gelen insanlar var, dedesinin toprağı orada olanlar var, hâlâ akrabaları orada yaşayanlar var. Dolayısıyla Bulgaristan seçimi, Türkiye’deki birçok insan için uzak bir haber değil; aile geçmişinin, kimliğin ve aidiyetin bugünkü siyasete yansıması.
Peki Radev’in zaferi Türkiye için iyi mi kötü mü?
Ben burada siyah-beyaz konuşmam. Türkiye açısından Radev yönetimi üç başlıkta izlenmeli. Birincisi, Bulgaristan’daki Türk azınlığın hakları ve temsil kanalları. İkincisi, Türkiye-Bulgaristan ekonomik ilişkileri, sınır ticareti, enerji ve lojistik. Üçüncüsü, AB-Rusya-Türkiye üçgeninde Bulgaristan’ın nasıl pozisyon alacağı.
Birinci başlıkta risk var. Çünkü Türk temsilinin zayıfladığı, HÖH/DPS’nin parçalandığı, seçmenin iki yıpranmış yapı arasında sıkıştığı bir dönemde Radev’in güçlü çoğunlukla gelmesi Türk azınlık açısından dikkatle izlenmeli. Yeni hükümetin azınlık hakları, yerel yönetimler, eğitim, dil ve siyasi temsil konularında nasıl davranacağı önemli olacak.
İkinci başlıkta fırsat da var. Bulgaristan’da uzun süren hükümet krizinin bitmesi Türkiye için ekonomik açıdan olumlu olabilir. Çünkü istikrarlı komşu, özellikle ticaret, sınır geçişleri, lojistik, enerji bağlantıları ve AB pazarına erişim açısından daha öngörülebilir ortam demektir. Türkiye’nin Avrupa’ya kara ticaretinde Bulgaristan çok kritik bir kapı. Orada yönetilebilir bir siyasi düzen olması Türkiye için avantajdır.
Üçüncü başlık ise daha karmaşık. Radev’in Rusya’ya daha yumuşak yaklaşması, Ukrayna savaşında daha temkinli davranması, AB içinde bazı tartışmalarda daha aykırı bir ses olması mümkün. Ama Bulgaristan’ın AB ve NATO üyeliği, Avrupa fonlarına ihtiyacı ve ekonomik gerçekleri Radev’in manevra alanını sınırlar. Bu yüzden ben Radev’i “Bulgaristan’ın Orban’ı geliyor” diye abartmam. Ama “hiçbir şey değişmez” de demem. Daha doğru cümle şu olur: Radev, Bulgaristan’ın Batı kampındaki yerini korurken, o kamp içinde daha pazarlıkçı, daha ulusal çıkar vurgulu ve Rusya’ya kapıyı tamamen kapatmayan bir çizgi izleyebilir.
Bu seçim bize Balkanlar hakkında daha büyük bir şey de söylüyor. Balkanlarda demokrasi sadece seçim yapmak değildir. Çünkü seçim oluyor ama arka planda oligarklar, medya sahipliği, belediye ağları, yargı zafiyeti, AB fonlarının dağıtımı, etnik temsil ve dış güç dengeleri işliyor. Bulgaristan AB üyesi ama hâlâ kurum kalitesi, yolsuzluk ve gelir düzeyi açısından büyük sorunlar yaşıyor. Bu bize şunu hatırlatıyor: AB üyeliği tek başına mucize yaratmaz. Kurumlar çalışmazsa, hukuk zayıfsa, siyasal partiler kapalı güç ağlarına dönüşürse, ülke AB içinde de olsanız demokratik yorgunluk yaşayabilir.
Burada Türkiye’ye de dolaylı bir ders var. Biz bazen Balkanları küçümseyerek izliyoruz. Oysa Bulgaristan’ın yaşadığı sorunların çoğu bize hiç yabancı değil: Güçlü lider arayışı, yolsuzluk bıkkınlığı, kurumlara güvensizlik, medya ve sermaye ilişkileri, kimlik siyasetinin temsil krizine dönüşmesi, dış güçler arasında denge arayışı. Bulgaristan bize uzak değil; bazı açılardan bizim aynalarımızdan biri.
Bir başka ders de şu: Azınlık siyaseti sadece kimliği korumakla sınırlı kalırsa zamanla kendi içine kapanabilir. Kimlik elbette çok önemli; hele Bulgaristan Türkleri gibi tarihsel travmaları olan bir toplum için vazgeçilmez. Ama temsil sadece “biz kimiz” sorusuna cevap veremez. Aynı zamanda “nasıl yönetileceğiz, nasıl kalkınacağız, gençlere nasıl gelecek sunacağız, yerel ekonomiyi nasıl güçlendireceğiz, yolsuzlukla nasıl mücadele edeceğiz” sorularına da cevap vermek zorunda. Bu cevaplar verilmezse kimlik siyaseti bir noktadan sonra seçmeni koruyan bir kalkan olmaktan çıkar, onu eski elitlere mahkûm eden bir yapıya dönüşebilir.
Peki bundan sonra ne olur?
Birincisi, Radev muhtemelen hızlı hükümet kurmak isteyecek. Çünkü seçmenin verdiği mesaj istikrar. İkincisi, AB ile ilişkilerde hemen kopuş beklememek lazım ama Brüksel-Sofya hattında daha pazarlıkçı bir ton görebiliriz. Üçüncüsü, DPS/HÖH çizgisinde ciddi bir yeniden yapılanma baskısı oluşacak. Çünkü bu sonuç, eski yöntemlerle devam edilemeyeceğini gösteriyor. Dördüncüsü, Bulgaristan’daki Türk seçmen için yeni bir temsil tartışması başlayabilir. Bu tartışmanın sağlıklı olması için sadece kimlik vurgusu yetmez; temiz siyaset, yerel kalkınma, gençlerin katılımı ve hesap verebilirlik de gerekir.
Benim kanaatim şu: Bulgaristan’da Radev kazandı ama asıl hikâye sadece Radev’in zaferi değil. Asıl hikâye eski partilerin çöküşü, Türk oylarının bölünmesi, oligark siyasetinden bıkmış bir toplumun güçlü lider arayışı ve Balkanlarda yeni bir politik dengenin kurulmasıdır.
Kapanışta şunu söylemek isterim. Bulgaristan’daki Türkler için mesele sadece parlamentoda kaç milletvekili çıkarıldığı değil. Mesele şu: İnsanlar kendilerini gerçekten temsil edilmiş hissediyor mu? Temsil edenler onların kimliğini, emeğini, belediyesini, çocuğunun geleceğini, dilini, kültürünü savunuyor mu? Yoksa sadece seçim zamanı hatırlanan bir oy deposu olarak mı görülüyorlar?
Bu sorular sadece Bulgaristan Türkleri için değil, aslında bütün bölge için önemli. Çünkü demokrasi, insanlara sadece oy kullandırmakla bitmez. Demokrasi, o oyun gerçekten temiz, şeffaf, hesap verebilir bir temsil ilişkisine dönüşüp dönüşmediğiyle ölçülür.
Bugünlük benden bu kadar. Siz de yorumlara yazın: Sizce Radev Bulgaristan’a istikrar mı getirir, yoksa yeni bir güç yoğunlaşması mı yaratır? HÖH/DPS bölünmesinden sonra Bulgaristan’daki Türklerin temsili nasıl şekillenir? Ve en önemlisi, Türkiye bu yeni Bulgaristan tablosunu nasıl okumalı?
Yayını faydalı bulduysanız beğenmeyi, paylaşmayı ve kanala abone olmayı unutmayın. Balkanlar sadece geçmişimizin değil, bugünümüzün ve geleceğimizin de parçası. Bir sonraki yayında görüşmek üzere. Kendinize ve birbirinize iyi bakın. Hoşça kalın.