Ekonomi Büyüyor, Maaşlar Neden Yetmiyor? Parayı Kim Alıyor?
Bu Bölüm Hakkında
Bölüm, ekonomik büyümeye rağmen çalışanların neden geçim sıkıntısı yaşayabildiğini ücret artışı, satın alma gücü ve milli gelirden emeğin aldığı payı birbirinden ayırarak açıklıyor. Küresel ve Türkiye verilerini incelerken ölçüm yöntemlerinin sınırlarını ve ücret ortalamasının çalışanlar arasındaki farkları gizleyebileceğini vurguluyor. Teknoloji ve verimlilik artışlarının kazancı çalışanlara kendiliğinden aktarmadığını; pazarlık gücü, sendikalaşma, küreselleşme ve şirket yoğunlaşmasının bölüşümü etkilediğini tartışıyor. Böylece ücretlerin düzeyi kadar üretilen değerin kimlere, hangi kurumlar aracılığıyla dağıtıldığına odaklanıyor.
Ele Alınan Konular
- Emeğin milli gelirden aldığı pay
- Ücret artışı ve satın alma gücü
- Verimlilik ve teknolojik dönüşüm
- Pazarlık gücü ve toplu sözleşme
- Küreselleşme ve şirket yoğunlaşması
- Türkiye'de ücret ve gelir dağılımı
Kayıt Dışı İktisat Kanalı’na hoş geldiniz. Ben Profesör Dr. Cevun Ergin. Son yayınımızda bir izleyicimiz önemli bir konu önerdi.
Esasen aslında o konuyu epeydir de öneriyordu. Yani ilk önerisi değildi ama hatırlattığı demek belki de daha doğru olur. Müsterihsizinde yazdığı için gerçek ismini bilemeyeceğim.
Soru da şuan şunun üzerine. Çalışanların milli gelirden aldığı pay neden azalıyor? Bu konu üzerine bir yayın yapabilir misiniz? Demişti. Aslında bu konuyla ilgili tabi dolaylı yayınlar yaptım.
Yani farklı farklı sorarak, aynı şekilde sorarak değil de ekonomi büyüyorsa ben neden rahatlayamıyorum diye sorduk. Veya şirketin satışları artıyorsa benim ücretim neden yerinde sayıyor diye sorabilirsiniz belki. Teknoloji işleri kolaylaştırıyorsa, yapay zeka işleri kolaylaştırıyorsa neden kendime daha fazla zaman ayıramıyorum? Bugün bu soruların ortak noktasına bakalım istiyorum.
Çünkü mesele yalnızca maaşınıza kaç lira zam yapıldığı değil, birlikte ürettiğimiz zenginliğin aslında nasıl bölüşüldüğü meselesi. Önce tabi neyi ölçtüğümüzü anlayalım isterseniz. Bir ekonomide üretilen değerin bir bölümü ücret ve maaş olarak çalışanlara gidiyor tabi ki.
İşverenlerin çalışanlar adına ödediği sosyal güvenlik katkıları da bu hesabın içerisinde. Sosyal güvenlik primleri de bu hesabın içerisinde. Kalan bölümde işletme gelirleri, kendi hesabında çalışanların karma gelirleri ve sermayenin yıpranma payı gibi kalemler bulunuyor.
Bu gayri sahifi üretici hastalığı gelir cinsinden ölçtüğümüz zaman aslında kullanılan kalemler. Dolayısıyla çalışanlara gitmeyen her lirayı da doğrudan bir patronun cebine giren niyetkar sayamayız onu da söyleyelim. Ama tabi bu hesap bize üretimden gelen, üretimden doğan, üretimden doğan gücümüzü kullanmak diye bir ifade vardır.
Sendikalaş, sendika jargonunda diyelim. Üretimden doğan gelirin emekle sermaye arasında nasıl dağıldığını gösteriyor. Basit bir örnek düşünelim isterseniz.
Bir işletmenin yarattığı katma değer 100 lira olsun. Çalışanlarına yaptığı toplam ödeme 40 lira olsun. Şimdi katma değer dediğimiz, adı üstünde katma değer yani değere kattığınız şey.
Satışlardan, üretimde kullanılan, dışarıdan alınmış mal ve hizmetleri çıkardıktan sonra kalan değer. Şimdi ertesi yıl bu değer 120 liraya, çalışanlara yapılan ödeme 44 liraya yükselsin. Çalışanların toplam geliri artmış ama aldıkları pay %40’dan yaklaşık %37’ye düşmüş.
İşte aslında ücret artarken hani emeğin payının azalması böyle mümkün olabiliyor. Ülke genelinde de bu mümkün olabiliyor. Bu yüzden aslında burada 3 soruyu birbirine karıştırmamak lazım.
Şimdi maaşım kaç lira arttı? Bir soru. Bu maaşla ne kadar mal ve hizmet alabiliyorum? Başka bir soru. Üretilen toplam değerin ne kadarı bana ve diğer çalışanlara gidiyor? Başka soru.
Bunlar hep farklı sorular. Hatta alım gücünüz artarken bile ekonomiden aldığınız pay gerileyebilir. Daha önceye göre, geçmişe göre belki daha iyi yaşayabilirsiniz ama yani pek çoğunuzun yaşamadığını biliyorum ama hani büyümenin kazançları size kıyasla başkalarında çok daha hızlı birikiyor olabilir.
Emeğin payı tartışması aslında tam olarak bu bölüşüm meselesini görünür kılıyor diye düşünüyorum. Burada tabii mesele sadece son birkaç yılında enflasyon ya da yapay zeka meselesi değil. Gelişmiş ekonomilerin önemli bir bölümünde emeğin payındaki aşınma 1980’lerden itibaren gözlenen bir şey.
Üretiminin uluslararasılaşması, teknolojinin değişmesi ve çalışma ilişkilerinin dönüşmesi uzun süredir devam eden gelişmeler. Ama tabii ülkelerin aynı sonuca ulaşmaması da burada önemli. Yani aynı teknolojiyi kullanan iki ekonomide farklı bölüşüm sonuçları çıkabiliyorsa eğer bütün açıklamayı teknolojiye yükleyemeyiz değil mi? Kuralların ve kurumların etkisini de burada aramak gerekiyor.
Peki dünyadaki veriler bize ne söylüyor? Uluslararası Çalışma Örgütü’nün güncel hesaplamasında küresel emek gelir payı 2015’te %53 iken 2025’te yani 10 yıl sonra %52,6 olmuş. Çok da büyük bir düşüş yok gibi gözüküyor. Ama tabii bu dünya ölçeğindeki üretimden söz ediyoruz.
Tabii bu ortalama bile yani. Ülkeler arasında ciddi farklar var ve bunları örtüyor ortalama. Bazı yerlerde düşüş daha büyük, bazı yerlerde ufak da olsa artış var.
Ki son dönemde kısmi toparlanma da görülüyor. Dolayısıyla hani her ülkede her yıl kesintisiz bir çöküş anlatmak doğru değil. Bunu söyleyelim.
Şimdi Türkiye için de tabii aynı dikkati göstermek zorundayız. Özellikle 2022’deki kayıpların ardından 2023 ve 2024’te bir miktar toparlanma yaşandı. İşte güncellenmiş yıllık verilere göre iş gücü ödemelerinin katma değeri içindeki payı Türkiye’de 2024’te 36,9, 2025’te 36,6.
Tabii bu dünya ortalamasının 52,6 olduğunu söylemişim. Yani 52,6 nerede, 36 nerede diyeceksiniz. Türkiye’de çok düşük baktığımızda.
Yani son yıllık karşılaşmada hafif bir gerileme de var aslında. İşte bu 36,9’dan 36,6’ya. Ama öncesinde ufak bir yükseliş vardı.
Meseleyi burada doğru anlamak için tabii yalnızca tezimize uyan yılları seçmememiz lazım. Çalışanların sorunlarını savunmak verileri olduğundan kötü göstermeyi de gerektirmiyor. Onu da söyleyelim.
Burada şunu da söyleyeyim. Şimdi tabii 52 ile 36 arasında fark var dedim ama Dünya ile Türkiye rakamlarını doğrudan yan yana koyup aradaki farkı hesaplamak da bazen yanıltıcı olabiliyor. Neden? Şimdi uluslararası emek payı hesabı kendi hesabında çalışanların emek gelirini de tahmin ediyor.
Türkiye’de haberlerde gördüğümüz iş gücü ödemeleri ise ücretli çalışanlar için yapılan ödemeleri kapsıyor. Bir de aslında hesapların paydaları farklı. Birinde toplam yurt içi hasta diğerinde katma değer kullanılıyor.
Yani kendi dükkanında çalışan bir kuaförün geliri hem emeğinin hem işletmesinin karşılığı aslında baktığımız zaman. Tabii bu ayrımı yapmadan ülkeleri karşılaştırmak biraz yanıltıcı oluyor. Peki çalışanların payı diyelim ki toparlanıyor ülkede.
Son birkaç yılda. Son belki yılda bir düşüş var ama öncesinde toparlandı diye görüyoruz. Neden birçok insan geçinemediğini söyleyebilir? Çünkü toplam ücret ödemesi aslında çalışan sayısı arttığı için de yükseliyor olabilir.
Şimdi bu tabii mevcut çalışanın cebinin aynı ölçüde rahatlandığını göstermez. Üstelik üst düzey yöneticilerin çok yüksek maaşı da bu toplamın içinde. Asgari ücretlinin de maaşı bunun içerisinde.
Bir de tabii sizin kira ve gıda harcamalarınız genel fiyat ortalamasından hızla artıyor olabilir. Dolayısıyla tek bir orana gösterip herkesin durumunu düzeldiğini söyleyemeyiz. Şimdi işin burada asıl meselesine sorusuna gelelim.
Üretim büyürken emek neden aynı ölçüde kazanamıyor? Sorusu. Şimdi burada ilk cevap tabii teknoloji. Daha iyi makineler, yazılımlar ve organizasyon sayesinde bir saatte daha fazla üretim yapılabiliyor.
Buna verimlilik artış diyoruz. Ama tabii verimlilik artınca ücretin de aynı oranda yükselmesini sağlayan otomatik bir düzenek yok. Yani yeni makinenin sahibi kim? Kazanç üzerinde kim söz sahibi? Çalışan o kazançtan pay isteyebiliyor mu? Sonucu aslında büyük ölçüde bunlar belirliyor.
Diyelim ki bir yazılım sayesinde yapay zekada olabilir belki. Sekiz saatte yaptığınız işi artık dört saatte yapıyorsunuz. Bunun tabii birkaç tane farklı sonucu olabilir.
Ücretiniz aynı kalırken daha kısa çalışabilirsiniz. Aynı sürede daha fazla iş yapıp daha yüksek ücret alabilirsiniz. Ya da aynı ücrette iki kat iş yapmanız beklenebilir.
Şimdi teknoloji bu seçeneklerden hangisinin uygulanacağını tek başına belirlemiyor. İşlerindeki karar yetkisi ve pazarlık gücü belirliyor. Verimlilik artışında sadece çalışana daha fazla iş yüklemenin fırsatı sayarsanız çalışan teknolojik ilerlemeyi rahatlama olarak yaşamaz.
Burada yapay zeka tartışmasının merkezinde de bu olmalı. Bunu da söyleyelim. Herkesin işsiz kalacağını söylemek kolay ama kanıtlar tabii böyle bir sonuca izin vermiyor.
Onu da söylemek lazım. Hem de tabii daha yeni yeni etkilerini görmeye başladık da diyebilirsiniz. O ayrı bir mesele.
Birçok iş tamamen ortadan kalkmaktan ziyade sanki değişecek gibi gözüküyor ama dediğim gibi şu anda çok daha erken aşamadayız belki de esaslı sonuçlara ulaşmak için ama burada esas soru ortaya çıkacak kazancın nasıl paylaşılacağı olacak bence. Yani daha yetenekli araçlara sahip olmak çalışanı kendi elinden daha güçlü yapmıyor. Teknolojiyi kullanacak becerilere erişim kadar o becerinin karşılığını alabilecek çalışma koşulları da gerekiyor.
Şimdi buradan aslında ikinci nedenine geçiyoruz. Pazarlık gücü meselesi. Yani iş sözleşmesi kağıt üzerinde iki tarafın anlaşmasıdır ama tarafların tabii bekleyebilme gücü pek hala aynı olmayabilir.
Yani işveren uygun çalışanı bulmak için belki bir süre bekler. Beklemeye hazırdır. Yani kirası gelecek hafta ödenecek kişinin, işçinin ise aynı imkanı yoktur.
Olmayabilir. Yani yakınında başka işveren yoksa, iş değiştirmenin maliyeti yüksekse veya işsiz kalınca geçinebileceği bir desteği yoksa düşük ücreti kabul etmek zorunda kalacak. Haliyle yani ücret yalnızca becerinin karşılığı olmayacak.
Diğer alternatiflerin de sonucu haline gelmiş olacak. Sendikalar ve toplu pazarlık aslında bu nedenle önemli. Yani tek başımıza söylemekten çekindiğiniz bir talebi birlikte dile getirebilirsiniz.
Kayıtlı çalışmada ise tabi bu imkan çok daha dar oluyor. Ücretin bir kısmı elden ödeniyorsa, çalışma saatleri kayda girmiyorsa, hakkınızı aramak işinizi kaybetme korkusuyla birleşiyorsa pazarlık işlet koşullarda yapılmıyor demektir. Kayıtlıçılıkla mücadeleyi sadece devletin vergi toplaması olarak da görmemek lazım.
Çalışanın hakkını gerçekten kullanabilmesi de meselenin merkezinde. Şimdi tabi küreselleşme dediğimiz olgu bu güç dengesine başka bir boyut da ekledi. Şirket üretimini başka bir ülkeye taşıyabilir.
Tedarikçisini değiştirebilir veya işi dışarıya yaptırabilir. Çalışan ise ailesini evini, dilini aynı kolaylıkla değiştiremiyor. Yani bu hareket kabiliyeti farkı aslında sermaye ile iş gücü arasında pekala ücret pazarlığını etkiliyor.
Elbette tabi uluslararası ticaret yeni işler ve daha yüksek verimlikle yaratıyor. Bunu kabul ediyorum. Dolayısıyla dünyaya kapanmak belki de çözüm değil.
Yani değil aslında. Ama küresel rekabetin bütün yükünü ücretleri aşağıda tutarak karşılamaya çalışırsanız ihracat başarısıyla çalışanların refahı birbirinden bambaşka yerlere gidiyor olabilir. Türkiye açısından da aslında sürekli ücretlerin ucuzluğuyla rekabet etmeye çalışmanın sınırını görmeliyiz diye düşünüyorum.
Başka bir ülkenin daha düşük ücret teklif etmesi her zaman mümkün. Bizim hedefimiz çalışanı daha ucuza çalıştırmak değil de daha değerli üretim yapabilmek olmalı. Ki bunun yolu da eğitimden iyi yönetimden, teknolojiden, hukuktan altyapıdan geçiyor.
Ama tabi çalışanların payını konuşunca hemen verimlilik denilerek mesele kapatılmaz. Verimlilik artışını kimin aldığı sorusu da en az onun nasıl arttırılacağı kadar önemlidir diye düşünüyorum. Bir de tabi burada büyük şirketlerin ağırlığı meselesi var.
Bunu da konuşmasak olmaz herhalde. Şimdi bazı sektörlerde üretimin ve satışların daha az sayıda güçlü şirketle toplandığını görüyoruz. Ki araştırmalar çalışanlara ayırdığı gelir payı daha düşük olan büyük şirketlerin büyümesinin ekonominin toplam emek payını da aşağıya çekebildiğini gösteriyor.
Ki bu şirketin çalışanını başka yerdekinden daha yüksek maaş alabilir ama yine de o şirketin yarattığı çok büyük değerden aldığı oran düşük kalıyor. İyi maaş ile yüksek emek payı aynı şey değil. Tabi Türkiye gibi ülkelerde ve özellikle Türkiye’de aslında maalesef yalnız ve güzel ülkemizde buna bir de yüksek enflasyonun etkisini eklememiz gerekiyor.
Yani ücretinizi yılın başında belirlediğinizi düşünün. Harcamalarınızın fiyatı yıl boyunca değişiyor, artıyor hatta. Maaşınız ise bir sonraki düzenlemeyi belki sene sonunu bekliyor.
Fiyatlarını daha hızlı güncelleyebilenlerle geliri sabit kalanlar tabi ki aynı durumda değiller enflasyon karşısında. Yıl sonunda belki yeniden zam aldığınızda aradaki kaybın tamamını bile telafi edemiyorsunuz. Ki enflasyon bu nedenle yalnızca fiyatların yükselmesi değil, gerillerin birbirine göre yer değiştirmesi meselesi de aynı zamanda.
Şimdi enflasyonu düşürmek tabi bu nedenle çalışan açısından da çok gerekli. Yani finansal piyasalar vs. büyüme konuşuluyor ama çalışan açısından da sabit, geriller açısından da oldukça önemli.
Ama tabi emekli açısından da tabi ki önemli ama bunun bedeli yalnızca ücretleri baskılayarak bununla mücadele ediyorsanız, bunun bedelini ödetiyorsanız eğer tabi bu ayrı bir tercih. Yani geçim sıkıntısı çekenlerden daha az harcamalarını istemek, şu anda Türkiye’de olan da birazcık bu aslında. Fiyatlama gücünü, kamu harcamalarının dağılımını ve vergi adaletini bunların yanında hiç tartışmıyorsanız eğer yükü tamamen tek tarafa, ücretliye emekliye bırakıyorsunuz demektir.
Hani ben o yüzden bir istikrar programının başarısını değerlendirirken evet fiyat artışlarının yavaşlamasına bakarım ama bu süreçte kimlerin ne kadar fedakarlık yaptığına da bakarım. İkisinden birbirine yani ikisinden birini görmezden gelemeyiz demiş olayım. Tabi her işletmede enflasyondan kazançlı çıkıyor demiyorum yanlış anlaşılmak istemem.
Yani ithal girdisi pahalanan, müşterisini kaybeden, borcunu çeviremeyen küçük işletme de pek hala sıkışabiliyor. Şimdi Türkiye’deki tartışmanın belki de hatalarından bir tanesi küçük esnafla piyasaya fiyat dayatabilen büyük şirketi aynı yerde görmek. Şimdi çalışanın ücretini korumakla küçük işletmenin ayakta kalmasını sanmak bunlar birbirinin düşmanı olmak zorunda değil.
Hani ucuz emeğe yaslanan bir yapıyı eğer değiştirmek istiyorsak verimli üretimi ve adil rekabeti de beraber düşünmemiz gerekiyor. Tabi bütün bunların sonucu da yalnızca ücretlinin daha az tüketmesi değil onu da söyleyelim. Yani sermaye gerileri toplumda daha dar bir kesimde yoğunlaştığı için büyümenin daha büyük bir bölümünün o tarafa gitmesi eşitsizliği arttırma eğilimi taşır.
Ama emek payının yükselmesi de tek başına yeterli olmaz. Yükseliş esas olarak en yüksek maaşlara gidiyorsa aşağıdaki milyonlar on milyonlar bundan çok az yararlanabilir. O yüzden hem emek hem yani şöyle hem emekle sermaye arasındaki bölüşüme hem çalışanların kendi aralarındaki ücret farklarına bakmamız gerekiyor diye düşünüyorum.
Tabi şimdi bu ayrışmanın bir de ekonominin işleyişine de etkisi var arkadaşlar. Yani geliri geçimine ancak yeten bir insanın mesela bir asgari ücretliği düşünelim. Onun eline geçen ek para büyük ölçüde günlük ihtiyaçlarına gider.
Ama çok yüksek gerili birinin her ek kazandığı lirayı diyelim veya doları neyse aynı oranda harcaması gerekmez. Yani gelir dağılımını yukarıya doğru kaydığında aslında tüketim talebi zayıflayabilir. Ki bu sonuç her ekonomide aynı büyüklükte ortaya çıkmaz.
Yatırım ve dış ticaret de önemlidir. Ama tabi çalışanı yalnızca şirketin maliyeti olarak gören anlayış onu aynı zamanda müşteri olduğunda unutuyor diye düşünüyorum. Tabi aradaki açığı krediyle tüketici kredisiyle mesela kapatmaya çalışabilirsiniz veya kredi kartıyla tabi.
Bu da kalıcı çözüm değil tabi ki yani bunu yapmaya çalışmak. Ücretimizin yetmediği harcamayı bu ay kartla yapabilirsiniz tamam ama sonraki ay hem harcam hem o kartın borcu karşınıza çıkacak. Gelir artışı yerine sürekli borçlanmayla sürdürülen bir tüketim zamanla büyük bir kırılganlık yaratacak.
Buradaki sorun işte insanların aslında alışveriş yapması da değil yani temeli ihtiyaçlarını karşılamak için gelecekteki gerillerini bugünden kullanmak zorunda kalmaları. Ücret meselesi böylece finansal istikrar meselesine de dönüşüyor pek çok ülkede. Onu da söylemiş olayım.
Tabi bence daha derin sonuç ise aslında hayat kurma imkanı ile ilgili. Yani çalışarak birikim yapmanın zorlaştığı yerde aileden kalan evin, servetin ve bağlantıların önemi artıyor ki bunu bu kanalda pek çok yayında konuştuk. Miras yayımında özellikle izlemek isteyebilirsiniz yeniden eğer izlemediyseniz çok ilgi çekmişti çünkü.
Aynı eğitimi alan, aynı işi yapan iki gençten biri kira ödemezken diğeri maaşının büyük bölümünü kiraya ayırıyorsa eğer aynı yerden başlamıyorlar tabi ki. Çalışmanın karşılığını alamadığını düşünen insanın geleceğe güvenmesi de zorlaşıyor. Bu nedenle bölüşüm tartışmasını yalnızca rakamlarla değil de insanların hayatlarını planlayabilme imkanı ile de değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.
Peki ne yapılabilir? Bir de bu soruyu soralım yani. Önemli bir soru çünkü. Önce tabi şu sahte karşılıklıktan çıkmamız lazım.
Hani şu sahte karşılık dediğim şu ya üretimi büyüteceğiz ya adili paylaşacağız. Hani öyle bir trade off deniyor. Hani böyle ödünleşme Türkçesiyle.
İkisine de aslında ihtiyacımız var. Hem adili paylaşmaya hem üretime yani ya ya değil. İkisine de ihtiyacımız var.
Üretkenlik artmadan sürekli daha yüksek real ücret sağlayamazsınız. Bu mümkün değil ama üretkenliğin artması da kazancın kendiliğinden adil paylaşılacağı anlamına gelmiyor. İşte eğitim teknoloji ve yatırım politikalarının yanında çalışanların bu gelişmelerden pay almasını sağlayacak kurumlar da gerekiyor.
Ki büyümeyi bugün yapıp adaleti belirsiz bir geleceği erteleyemeyiz. Ücret politikası da tabi sadece geçmiş yılın enflasyonundan tartışmaktan çıkmalı artık. Hani alım gücündeki kayıp beklenen fiyat artışları ve verimlilik kazanımları bunlar beraber değerlendirilmeli.
Enflasyon tahmini tutmadığında ki tutmuyor ülkemizde epey bir süredir biliyorsunuz. Bütün fark çalışanın üzerine bırakılmamalı. Bunun nasıl yapılacağı tabi sektörlerin koşullarına göre düzenlenebilir ama ücret artışının her koşulda aynı ölçüde enflasyona dönüştüğünü varsaymak da hiçbir maliyet yaratmayacağını söylemek de yanlış onu da söyleyelim.
Amaç burada üretim, fiyat istikrarı ve bölüşümü beraber gözetmek. Tabi asgari ücret de bunun önemli bir parçası. Bunu da söylemem lazım.
Tabi tamamı değil ama önemli bir parçası. Bir ekonominin ücret düzeyini yalnızca tek bir taban ücretle de yönetemiyoruz aslında. Mesleki becerinin, deneyimin ve sorumluluğun karşılığını almasını sağlayacak belki toplu pazarlık düzenine de ihtiyaç var.
İnsanların örgütlenebildiği, iş değiştirebildiği işsiz kaldığında hemen çaresizliğe düşmediği bir yapı kurulmalı. Çalışanın masaya oturabilmesi kadar o masadan kalkabilecek gerçek bir seçeneğinin, alternatifinin bulunması da önemli. Dolayısıyla kayıtlı istihdamı desteklerken küçük işletmelerin verildiğini yükseltecek finansman ve eğitim imkanlarını da sağlamamız lazım.
Kamu teşviki veriliyorsa karşılığında düzgün istihdam, eğitim ve çalışma koşulları istenebilir bu işletmelerden. Büyük işletmelerin hem müşteriye hem çalışana karşı aşırı güç kullanmasını sınırlayan rekabet politikası da bu çerçeveye dair. Onu da söyleyeyim.
Çalışanların payını korumak yalnızca çalışan vakanların işi değil. Sanayi, rekabet, eğitim ve maliye politikalarının ortak işidir diye düşünüyorum. Vergi tarafında ise tabi başka bir aşamaya geçiyoruz.
Yani üretimden doğan gelirlerin nasıl bölüşüldüğüyle vergiden sonra kişinin elinde ne kaldığı tabi bunlar aynı hesap değil. Emek payını değiştirmeden de vergi yükünü ücretliye yığarak hayatını zorlaştırabilirsiniz pek hala. Bu nedenle ücret gelirlerinin, sermaye gelirlerinin ve büyük servetlerin adil vergilendirilmesini beraber tartışmamız gerekiyor.
Ücretliyi kaynağında vergilendirip başka gelirlerin denetimindeki o boşlukları görmezden gelen bir düzeni tabi ki savunamam. Yani bunu da söylemiş olayım. Tabi kamu hizmetleri de bu hesabın dışında değil.
Bunu da unutmamak gerekiyor. Yani ulaşılabilir kreş, iyi bir devlet okulu, nitelikli sağlık hizmeti ve makul barınmayan imkanlar. Bunların hepsi aslında çalışanın, çalışan bir ailenin bütçesini rahatlatabilecek şeyler.
Bunlar belki bordero’daki ücreti doğrudan arttırmaz ama o ücretle kurulabilecek hayatı, hayat kalitesini güzelleştirir, değiştirir olumlu yönde. Verimlilik artışının karşılığı da tabi pek çalışma süresinin kısalması, dinlenmeye veya aileye daha fazla zaman kalması da aslında ilerlemenin çalışanla paylaşılmasıdır. Sonuçta aslında burada tartıştığımız şey kimin daha çok yorulduğunu yarıştırmak değil.
Hani hep birlikte üretilen değerin hangi kurallarla paylaşıldığını sorgulamak. Ben ekonomik başarıyı yalnızca büyüme oranıyla değerlendirmiyorum. Pek baştan söyleyeyim yani.
Hatta belki sondan söyleyeyim çünkü sonuna geldik artık yayının ama. Çalışan insan geçimini sağlayabiliyor mu? Birikim yapabiliyor mu? Çocuğuna daha iyi bir hayat kurabiliyor mu? Yani büyüme anlamı aslında biraz da burada. Siz de lütfen yorumlarda hani işinizde verimlilik artışının karşılığını, ücretinizde veya çalışma sürenizde görüp görmediğini yazın.
Çünkü biliyorsunuz hani ekonominin nasıl büyüdüğü kadar o büyümeyinin hayatımıza nasıl girdiği de önemli. Ve biliyorsunuz her yorumu elinden geldiğine cevap vermeye çalışıyorum. Her yoruma dönmeye çalışıyorum.
Ve yorumlarda ben de sizden çok şey öğreniyorum. Eminim siz de belki cevaplarımdan bir şeyler öğreniyorsunuzdur diye umuyorum veya bu yayınlardan da aslında umuyorum. Hatta sadece bu yayınlarda da kalmak istemezseniz eğer çocuğunuza hazır ara tatilde yaklaşıyorken çocuğunuza veya çocuk yakınınıza, sen de ekonomisisin başlıklı Kırmızı Kedi’de yayınlanmış kitabımı alabileceğinizi düşünüyorum.
Çocuklar için yazdığım, 8, 9, 10, 11, 12 yaşındaki bütün çocukları okuyabilir aslında. Bir kitap şiddetle tavsiye ederim. Aynı zamanda yetişkinler için yazdığım bu kitabı da bu hesapta bir gariplik var.
Yine şiddetle tavsiye etmiş olayım. Bu da Kırmızı Kedi’den çıktı. İlgi ve desteğinize çok teşekkür ediyorum ve herkese iyi günler diliyorum.
Yeni bir yayında görüşmek dileğiyle. Hoşçakalın.