Ekonomi Yavaşlıyor, Dolar Bekliyor: Faiz, Enflasyon ve Savaş Riski
Bu Bölüm Hakkında
Türkiye ekonomisi 2026'nın ilk çeyreğinde yıllık yüzde 2.5 büyüdü; çeyreklik büyüme ise yüzde 0.1'de kalarak ekonomide belirgin bir ivme kaybına işaret etti. İstanbul enflasyonu Mayıs'ta yıllık yüzde 36.8 ile yatay seyrederken, Türkiye geneli Mayıs enflasyonunun yüzde 32.5 civarında gelmesi bekleniyor. Orta Doğu'daki jeopolitik gerilimin Brent petrolü 97 dolara taşıması Türkiye için doğrudan enflasyon ve cari açık baskısı anlamına gelirken, otomobil satışlarındaki yüzde 22.6'lık gerileme iç talepte soğumayı teyit ediyor. BIST 100 tek günde yüzde 3.6 yükselerek sert bir tepki sergilerken dolar/TL 45.96 seviyesinde kontrollü seyrini sürdürüyor. Küresel ticaret gerginlikleri ve Avrupa'da stagflasyon sinyalleriyle birleşen bu tablo, ekonomiyi yönetenler ve tasarruf sahipleri için dengeyi korumanın kritik önem taşıdığı hassas bir döneme işaret ediyor.
Ele Alınan Konular
- Türkiye birinci çeyrek büyüme verisi ve ekonomide ivme kaybı
- Mayıs enflasyonu ve Merkez Bankası faiz indirim beklentileri
- Brent petrol fiyatları ve Orta Doğu jeopolitik riskleri
- Otomobil satışlarında gerileme ve iç talep soğuması
- BIST 100 yükselişi, döviz rezervleri ve kur politikası
- Küresel ticaret gerginlikleri ve Avrupa'da stagflasyon riski
Herkese günaydın. Bugün 3 Haziran Çarşamba. Bayram sonrasındaki ilk haftanın tam ortasındayız ve açık söyleyeyim, ekonomide tablo giderek daha netleşiyor. Dün ve önceki gün gelen veriler bize şunu söyledi: Türkiye ekonomisi büyüyor ama yavaşlıyor. Enflasyon düşüyor gibi görünüyor ama hâlâ inatçı. Dolar kontrollü gidiyor ama baskı tamamen bitmiş değil. Borsa güçlü tepki verdi ama bunun ne kadar kalıcı olduğunu görmek gerekiyor. Dışarıda ise savaş riski, petrol fiyatları, ticaret savaşları ve teknoloji hisseleri aynı anda piyasaları yönlendiriyor.
Yani bugün elimizde tek bir konu yok. Bugün elimizde birbirine bağlanan bir tablo var. Büyüme, enflasyon, dolar, faiz, borsa, petrol, otomobil satışları, küresel ticaret, Amerika-İran gerilimi ve yapay zekâ hikâyesi aynı resmin parçaları. Ben bugün bunları mümkün olduğunca sade bir dille anlatacağım. Çünkü mesele sadece yatırımcının ekranı değil; mesele aynı zamanda maaş, kira, kredi kartı, otomobil fiyatı, akaryakıt, gıda fiyatı ve küçük tasarruf sahibinin ne yapacağını bilememesi.
Önce Türkiye ekonomisinin en önemli verisinden başlayalım: büyüme. 2026’nın ilk çeyreğinde Türkiye ekonomisi yıllık bazda yüzde 2.5 büyüdü. Çeyreklik büyüme ise sadece yüzde 0.1 oldu. Yani ekonomi teknik olarak büyümeye devam ediyor ama neredeyse frene basmış durumda. Bir önceki çeyrekte yıllık büyüme yüzde 3.4’tü; şimdi yüzde 2.5’e geriledi. Çeyreklik tarafta da yüzde 0.4’ten yüzde 0.1’e indik. Bu bize şunu söylüyor: Ekonomide ivme kaybı var.
Peki bu ne demek? Sokaktaki insan için ne anlama geliyor? Şu demek: ekonomi bir anda krize girdi diyemeyiz, ama eski canlılık da yok. İşletmeler daha temkinli, tüketici daha yorgun, kredi daha pahalı, ihracat tarafı daha zayıf, yatırım tarafı da eskisi kadar güçlü değil. Büyümenin kompozisyonuna baktığımızda hâlâ hanehalkı tüketimi ekonomiyi taşıyor. Yani vatandaş hâlâ harcıyor. Ama bu harcama her zaman refah göstergesi değil. Bazen insanlar iyimser olduğu için harcar, bazen de fiyatlar daha da artacak diye öne çekilmiş tüketim yapar. Bazen de kredi kartıyla ay sonunu çevirmeye çalıştığı için harcama yüksek görünür.
Bu çok önemli. Harcama artıyor diye herkesin durumu iyi demek büyük hata olur. Bugün Amerika’da da benzer tartışma var. “Amerikalılar harcıyor, demek ki iyimserler” diyenler var. Ama başka bir açıdan bakınca insanlar benzine, gıdaya, temel ihtiyaçlara daha fazla para ödüyor; bu her zaman güven göstergesi değil, bazen hayat pahalılığının göstergesi. Türkiye’de de aynı şeyi biliyoruz. Market fişi büyüyor diye sofradaki ürün sayısı artmış olmuyor. Bazen aynı sepete daha fazla para ödüyoruz. Büyüme verisini okurken bu ayrımı kaçırmamak gerekiyor.
Türkiye’nin ilk çeyrek büyümesinde özel tüketim yıllık büyümeye güçlü katkı vermiş. Ama dış ticaret tarafı büyümeyi aşağı çekmiş. Net ihracatın katkısı negatif. Yani ihracat tarafında sorun var. Çeyreklik tarafta ise daha da dikkat çekici bir tablo var: yatırım büyümeyi aşağı çekiyor, dış ticaret büyümeyi aşağı çekiyor, iç talebin katkısı da oldukça sınırlı. Hatta stoklar ve istatistiksel kalemler olmasa çeyreklik büyüme negatife dönebilirmiş gibi bir görüntü var. Bu teknik bir detay gibi durabilir ama aslında şunu söylüyor: ekonominin ana motorlarında yorulma var.
Bu yüzden bazı büyüme tahminlerinin aşağı çekilmesi şaşırtıcı değil. 2026 büyümesi için yüzde 3 civarı beklentiler artık yüzde 2.5’e doğru çekiliyor. 2027 için de daha önce daha güçlü toparlanma bekleyenler artık daha temkinli. Çünkü yüksek enerji maliyetleri, sıkı finansal koşullar, jeopolitik riskler ve iç siyasi belirsizlikler güçlü toparlanmayı zorlaştırıyor. Ekonomi öyle kendi kendine hızlanacak bir yerde değil. Hızlanması için ya finansal koşulların gevşemesi, ya dış talebin toparlanması, ya da güvenin belirgin biçimde artması lazım. Şu anda bunların hepsinde soru işareti var.
Gelelim enflasyona. İstanbul enflasyonu Mayıs ayında aylık yüzde 1.5 geldi. Yıllık İstanbul enflasyonu yüzde 36.8’de sabit kaldı. Bu ne demek? Bir miktar rahatlama var ama enflasyon sorunu bitmiş değil. Özellikle sebze meyve fiyatlarında mevsimsel düşüşler var. Yaz ürünleri geldikçe bazı kalemlerde fiyat düşüşü görüyoruz. Ama et, işlenmiş gıda, lokanta, otel, ulaştırma, konut ve ev eşyası gibi alanlarda maliyet baskısı sürüyor. Yani domatesin, biberin bir ay düşmesi bizi yanıltmasın. Çekirdek enflasyon, hizmet fiyatları ve temel maliyetler hâlâ önemli.
Cuma günü Türkiye geneli Mayıs enflasyonu açıklanacak. Beklenti aylık yüzde 1.6 civarında. Yıllık enflasyonun da yüzde 32.5 civarında kalması bekleniyor. Burada Merkez Bankası açısından asıl soru şu olacak: Bu düşüş kalıcı mı, yoksa sadece mevsimsel mi? Eğer düşüş sebze meyveden geliyorsa, bu Merkez Bankası’na çok büyük rahatlama sağlamaz. Ama hizmet enflasyonu yavaşlarsa, temel mallarda fiyat artışı azalırsa, kur geçişkenliği sınırlı kalırsa o zaman faiz indirimi beklentisi yeniden konuşulur. Fakat şu anda erken zafer ilan etmek için çok erken.
İmalat tarafında ise ilginç bir veri geldi. Türkiye imalat PMI Mayıs ayında 49.8’e yükseldi. Bu iyi mi kötü mü? İkisinin ortasında. İyi tarafı şu: önceki aylardaki sert bozulmanın bir kısmı telafi edilmiş, endeks Mart 2024’ten beri en yüksek seviyesine gelmiş. Kötü tarafı şu: hâlâ 50’nin altında. Yani imalat sektörü hâlâ tam anlamıyla genişleme bölgesine geçmedi. Üretimde toparlanma var, yeni ihracat siparişlerinde bazı olumlu sinyaller var ama toplam yeni siparişlerde zayıflık sürüyor. İstihdam tarafında daralma devam ediyor. Girdi maliyetleri de akaryakıt, petrol, metal ve taşımacılık maliyetleri nedeniyle yüksek.
Bu noktada savaş riskinin Türkiye sanayicisine nasıl dokunduğunu görüyoruz. Orta Doğu’da gerilim artınca bu sadece televizyon haberi olmuyor. Petrol artıyor, navlun artıyor, teslimat süreleri uzuyor, tedarik zinciri aksıyor, sanayicinin maliyeti yükseliyor. Sonra bu maliyet ya fiyatlara yansıyor ya da şirket kâr marjını eziyor. İkisi de ekonomi için sorun. Enflasyonla mücadele etmeye çalışan bir ülkede petrolün yükselmesi kötü haber. Çünkü petrol sadece benzin fiyatı değildir; nakliye, tarım, sanayi, plastik, kimya ve market rafı demektir.
Bugün Brent petrol 97 dolar civarında. Bu çok kritik bir seviye. Çünkü birkaç gün önce 93-94 dolar konuşuyorduk, şimdi jeopolitik gerilimle 97 dolara geldik. ABD-İran hattında Qeshm Adası çevresindeki saldırı haberleri, Kuwait ve Bahreyn’e yönelik drone ve füze haberleri, Lübnan’da yeniden tırmanan çatışmalar petrol piyasasını geriyor. Hürmüz Boğazı çevresinde aylardır sıkışan gemiler, tedarik riskleri, denizcilik maliyetleri ve enerji akışındaki belirsizlikler küresel ekonomi için ciddi bir risk.
Bakın Hürmüz meselesi sadece petrol şirketlerinin meselesi değil. Dünyadaki petrol ve gaz taşımacılığının önemli bir kısmı o bölgeden geçiyor. Orada gemiler beklerse, sigorta maliyeti artarsa, su ve gıda tedariği bile pahalı hale gelirse, bu doğrudan enerji fiyatlarına ve taşımacılık maliyetlerine yansır. Bir gemiye su sağlamak bile normalde birkaç bin dolarken kriz ortamında bunun katlanarak arttığı haberleri geliyor. Bu bize şunu gösteriyor: savaşın ekonomik maliyeti sadece patlayan bombada değil; bekleyen gemide, geciken konteynerde, pahalılaşan suda, artan sigorta priminde ve sonunda bizim market fişimizde.
Piyasalar ise tuhaf biçimde bu savaş riskine tamamen teslim olmuş değil. Çünkü diğer tarafta teknoloji hisseleri var. Yapay zekâ, çipler, kuantum bilgisayarlar ve büyük teknoloji şirketleri küresel borsaları ayakta tutuyor. Microsoft’un yeni kuantum çipiyle ilgili iddiaları, yapay zekâ ve ileri teknoloji yarışının hâlâ piyasanın en sevdiği hikâye olduğunu gösteriyor. Bir tarafta petrol ve savaş riski var; diğer tarafta yapay zekâ ve teknoloji iyimserliği. O yüzden S&P 500 hâlâ güçlü kalabiliyor. Asya’da bazı endeksler yapay zekâ kaynaklı yükseliyor. Piyasa adeta şöyle diyor: “Dünya riskli ama teknoloji geleceği satın almaya devam ediyor.”
Türkiye piyasalarına dönelim. Dün BIST 100 güçlü bir tepki verdi ve yüzde 3.6 yükseldi. Haftalık bakınca da ciddi bir toparlanma var. Ama burada yine dikkatli olmak lazım. Borsa bazen kötü haberleri önceden fiyatlar, sonra en ufak rahatlamada sert tepki verir. Bu yükseliş kalıcı mı değil mi anlamak için birkaç şeye bakacağız: bankacılık hisseleri güçlü mü, yabancı ilgisi var mı, işlem hacmi sağlıklı mı, faizlerde düşüş beklentisi oluşuyor mu, siyasi risk azalıyor mu? Bunlar olmadan tek günlük yükselişe bakıp “her şey düzeldi” dememek lazım.
Dolar/TL bu sabah 45.96 civarında. Yani kontrollü yükseliş devam ediyor. Kurda bir patlama yok ama aşağı gelen bir kur da yok. Merkez Bankası kuru yönetmeye devam ediyor. İki yıllık tahvil faizi yüzde 43.4’e gerilemiş durumda ama hâlâ çok yüksek. Beş yıllık CDS primi 238 baz puan civarında. Bu da bize şunu söylüyor: Türkiye risk primi biraz gevşemiş olabilir ama ülke hâlâ yüksek faiz, yüksek enflasyon ve yüksek belirsizlik denkleminde yaşıyor.
Rezerv tarafı da önemli. Son hesaplamalara göre brüt döviz rezervlerinde azalma var; swap hariç net rezerv de gerilemiş durumda. Yakın haftalarda Merkez Bankası’nın piyasaya döviz sattığı tahmin ediliyor. Bu çok kritik. Çünkü kuru tutmak için rezerv kullanıyorsanız, piyasaya “ben buradayım” mesajı verirsiniz; ama aynı zamanda cephanenizi de harcarsınız. Rezerv sonsuz değildir. Rezerv yönetimi bu nedenle önümüzdeki haftalarda kur ve faiz beklentisi açısından çok önemli olacak.
Bugün yurt içinde Merkez Bankası’nın haftalık verileri açıklanacak. Özellikle döviz mevduatları, yabancı portföy hareketleri, rezervler ve kredi büyümesi önemli. Son günlük bankacılık verilerine göre 22 Mayıs haftasında bireylerin döviz mevduatı 1.1 milyar dolar, şirketlerin döviz mevduatı 0.4 milyar dolar azalmış görünüyor. Bu ne demek? En azından o haftada yerli tarafın dövize koşmadığını gösteriyor. Ama bunun kalıcı olup olmadığını anlamak lazım. Yerli yatırımcı TL’de kalmaya devam edecek mi? Yoksa en ufak siyasi veya jeopolitik şokta tekrar dövize mi dönecek? İşte kurun kaderi biraz da burada.
Bir başka önemli veri otomobil satışları. Mayıs ayında otomobil ve hafif ticari araç satışları yıllık bazda yüzde 22.6 düştü ve 83.4 bin adet oldu. Yerli araç satışları yüzde 8 azalırken, ithal araç satışları yüzde 27.7 geriledi. Bu veri çok şey anlatıyor. Birincisi, kredi koşulları sıkılaştıkça otomobil talebi zayıflıyor. İkincisi, ithal araç talebindeki düşüş cari açık açısından bir miktar rahatlatıcı olabilir. Üçüncüsü, otomobil artık Türkiye’de sadece ulaşım aracı değil, tasarruf ve enflasyondan korunma aracı olarak da görüldüğü için bu düşüş beklentilerde değişim olduğunu gösterebilir.
Hatırlayalım, 2021-2023 döneminde otomobil alan sadece araba almıyordu; aynı zamanda parasını korumaya çalışıyordu. “Bugün almazsam yarın alamam” duygusu vardı. Şimdi yüksek faiz, kredi sınırlamaları, artan maliyetler ve gelir yorgunluğu bu talebi zayıflatıyor. Bu da bize iç talebin soğuduğunu gösteren başka bir işaret. Büyüme verisinde gördüğümüz yavaşlama, otomobil satışlarında da kendini gösteriyor. Bu, enflasyonla mücadele açısından iyi olabilir ama büyüme ve istihdam açısından soru işareti yaratır.
Küresel veri takvimine de bakalım. Bugün Euro Bölgesi ve ABD hizmet PMI verileri takip edilecek. Euro Bölgesi’nde hizmet PMI’ın 46.4 ile daralma bölgesinde kaldığı görülüyor. Bu Avrupa ekonomisi için iyi bir sinyal değil. Euro Bölgesi’nde enflasyon ise Mayıs ayında yüzde 3.0’ten yüzde 3.2’ye yükseldi; çekirdek enflasyon da yüzde 2.2’den yüzde 2.5’e çıktı. Yani Avrupa’da büyüme zayıf ama enflasyon hâlâ dirençli. Buna ekonomide “stagflasyon kokusu” deriz; düşük büyüme, yüksek fiyat baskısı. ABD tarafında ise hizmet sektörünün hâlâ genişleme bölgesinde kalması bekleniyor. Eğer ABD hizmet verisi güçlü gelirse, Fed’in faiz indirimi beklentileri bir miktar ötelenebilir.
Bir de küresel ticaret cephesi var. Kanada, ABD ve Meksika arasındaki Kuzey Amerika serbest ticaret anlaşmasının 16 yıl uzatılmasını istiyor. Ama bu süreç kolay değil. Trump yönetimi Kanada’dan daha fazla taviz istiyor; otomotivde Amerikan içerik oranı, tarımda özellikle süt ürünleri piyasası, çelik, alüminyum, otomobil ve kereste tarifeleri masada. Aynı anda ABD Brezilya’ya yeni tarifeler hazırlıyor. Gerekçe olarak dijital ticaret, ormansızlaşma, etanol piyasası ve bazı ticaret uygulamaları gösteriliyor. Bu bize şunu söylüyor: küreselleşmenin eski rahat dönemi bitti. Artık ticaret daha politik, daha korumacı ve daha pazarlıklı.
Türkiye için bu ne anlama geliyor? Bir yandan risk, bir yandan fırsat. Risk şu: dünya ticareti yavaşlarsa ihracat pazarlarımız zorlanır. Avrupa zaten zayıfsa, dış talep bizi aşağı çeker. Fırsat ise şu: tedarik zincirleri yeniden kurulurken Türkiye bazı alanlarda avantaj yakalayabilir. Ama bunun için hukuk, öngörülebilirlik, lojistik, eğitim, teknoloji ve finansman gerekiyor. Sadece “jeopolitik konumumuz iyi” demek yetmiyor. Konum tek başına zenginlik yaratmaz; kurumlarla, üretim kapasitesiyle, güvenle birleşirse yaratır.
Toparlayalım. Bugünün ana resmi şu: Türkiye ekonomisi yavaşlıyor. Enflasyon düşer gibi yapıyor ama dirençli. Sanayi toparlanmaya çalışıyor ama 50 eşiğini aşamadı. Otomobil satışları iç talepte soğumaya işaret ediyor. Dolar kontrollü gidiyor ama rezerv maliyeti var. Borsa güçlü tepki verdi ama kalıcılığı test edilecek. Petrol 97 dolara gelmiş durumda ve savaş riski Türkiye için doğrudan enflasyon ve cari açık riski demek. Dışarıda ise teknoloji iyimserliği savaş ve ticaret risklerini şimdilik dengeliyor.
Benim kişisel kanaatim şu: Bu dönem panik dönemi değil ama rehavet dönemi hiç değil. Küçük tasarruf sahibi için de, şirketler için de, politika yapıcılar için de en önemli kelime “denge.” Dövizde panik yapmak da riskli, TL’de her şey güllük gülistanlık sanmak da riskli. Borsada tek günlük yükselişe kapılmak da riskli, her düşüşte kıyamet beklemek de riskli. Ekonomide bu dönemin ana becerisi, gürültüyle sinyali ayırabilmek.
Gürültü çok fazla: savaş haberleri, sosyal medya söylentileri, siyasi tartışmalar, her gün değişen piyasa yorumları. Ama sinyal daha sakin: büyüme yavaşlıyor, faiz yüksek kalıyor, enflasyon hâlâ yüksek, petrol riski artıyor, küresel ticaret sertleşiyor, teknoloji hisseleri piyasaları taşımaya devam ediyor. Bugün bu sinyalleri birlikte okuyacağız. Çünkü ekonomi dediğimiz şey sadece ekranlardaki rakamlar değil; çocuğunun okul taksidini düşünen aile, krediyle ayakta kalan esnaf, ihracat siparişi bekleyen sanayici, arabasını yenileyemeyen çalışan, mevduatta mı altında mı kalacağını düşünen emekli demek.