Fon Krizi: SPK’dan 130 Fona Tasfiye Kararı
Bu Bölüm Hakkında
SPK’nın yedi portföy yönetim şirketinin TEFAS’ta işlem gören 130 fonu için aldığı tasfiye kararının yatırımcı açısından ne anlama geldiği ele alınıyor. Yayın; likidite sorunu, kredi riski, temerrüt, repo işlemleri ve fon paylarının devlet güvencesi altında olmaması arasındaki farkları açıklıyor. Türkiye’deki kararlar, Merkez Bankası’nın likidite adımları ve kredili işlemlerdeki esneklikle birlikte değerlendiriliyor; 2008 Reserve Primary Fund, Woodford ve İngiltere’deki LDI krizi karşılaştırmalarıyla benzer mekanizmalar gösteriliyor. Değerlendirme, yatırımcının ödeme takvimi, değerleme yöntemi, fon varlıklarının satılabilirliği ve denetimin şeffaflığı hakkında somut bilgiye ihtiyaç duyduğu sonucuna varıyor.
Ele Alınan Konular
- Fon tasfiyesi ve yatırımcı ödemeleri
- Likidite, kredi riski ve temerrüt
- Repo işlemleri ve teminat riski
- SPK ve Merkez Bankası müdahaleleri
- Fonlarda devlet güvencesi
- Uluslararası fon krizleri
Bir sabah telefonunuzu açıyorsunuz. Birikiminiz hesabınızda görünüyor. Dün de oradaydı. Ama bugün o parayı kullanmak istediğinizde hesabınıza geçmiyor. Kiranızın günü gelmiş olabilir, bir ev için kapora vereceksinizdir, çocuğunuzun okul ödemesi yaklaşmıştır. O anda sizin için finansın en önemli sorusu değişir: Param ne kadar kazandı sorusunun önüne, parama ne zaman ulaşacağım sorusu geçer.
Türkiye’de bugün fonlar etrafında yaşanan tartışmanın merkezinde bu var. Konu, birkaç ekrandaki kırmızı rakamdan çok daha geniş. İnsanların birikimlerine erişimi, yatırım ürünlerine duydukları güven ve bu güveni koruması gereken kurumların nasıl çalıştığıyla ilgili.
Herkese merhaba. Bugün 17 Eylül 2026 itibarıyla açıklanan gelişmeleri, alınan kararların ekonomik anlamını ve dünyadaki benzer olayların nasıl sonuçlandığını konuşacağız. Bu yayın genel bilgilendirme ve ekonomik değerlendirme niteliğinde. Herhangi bir fon veya hisse için alım satım önerisi vermiyorum. Kurumların açıklamalarını aktarırken kendi değerlendirmemi ayrıca belirteceğim.
Önce gelişmeleri toparlayalım. Son günlerde Tera ve Pusula bünyesindeki bazı fonlarda ödeme yükümlülüklerinin zamanında karşılanamadığına ilişkin açıklamalar gündeme geldi. Başka bazı fonlarda da değerleme ve yatırımcıya ödeme koşulları değiştirildi. Bunları bütün fon sektörünün aynı durumda olduğu şeklinde okuyamayız. Her fonun varlıkları, yükümlülükleri ve işlem koşulları ayrı incelenmeli. Gelişmelerin dökümü
Bugün SPK’nın yayımladığı kararla müdahalenin kapsamı genişledi. Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1, Pardus ve Bulls Portföy’ün kurucusu olduğu, TEFAS’ta işlem gören fonların bu platformdaki alım ve satımları kapatıldı. Bültende sıralanan 130 fonun, Kurulun belirleyeceği yöntemle tasfiye edilmesine karar verildi. Buradaki kapsamı doğru söyleyelim: Yedi şirketin TEFAS’ta işlem gören fonlarından söz ediyoruz; Türkiye’deki bütün yatırım fonlarından değil. SPK, 2026/60 sayılı bülten
Tasfiye, fonun varlık ve yükümlülüklerinin belirlenen usulle çözümlenmesi ve kalan değerin hak sahiplerine dağıtılması sürecidir. Kararın açıklanmış olması, herkesin parasının tamamen kaybolduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde herkesin başlangıçtaki parasını eksiksiz alacağı anlamına da gelmez. Sonuç; varlıkların gerçek değeri, tahsilatlar, yükümlülükler ve uygulanacak yönteme bağlıdır. Bugünkü bültenden kesin ödeme günü veya kesin geri dönüş oranı çıkaramayız.
Şimdi meselenin temelini anlaşılır hale getirelim. Bir fon satın aldığınızda, paranızın tamamı sizi bekleyen ayrı bir nakit çekmecesinde tutulmaz. Karşılığında fonun portföyüne katılımınızı temsil eden paylara sahip olursunuz. Portföydeki araçların değeri ve paraya çevrilebilme koşulları, sizin yatırımınızın değerini ve erişilebilirliğini etkiler.
Burada üç kavramı ayırmak gerekiyor. Likidite sorunu, varlığı zamanında ve büyük bir fiyat kaybı yaşamadan nakde çevirememektir. Kredi riski, karşı tarafın ödemesini yapamamasıyla ilgilidir. Temerrüt ise vadesi gelen yükümlülüğün yerine getirilememesidir. Bir ödeme aksaması tek başına zararın nihai büyüklüğünü göstermez. Bunun geçici nakit sıkışıklığından mı, tahsil edilemeyen alacaktan mı kaynaklandığını anlamamız gerekir.
Tamamen varsayımsal bir örnek düşünelim. Bir fonun 100 milyon liralık varlığı olsun. Bunun 10 milyonu hemen kullanılabilecek nakit, kalanı farklı araçlarda bulunsun. Normal bir günde 3 milyon liralık çıkış kolayca karşılanabilir. Aynı gün 40 milyon lira istendiğinde ise fonun varlık satması gerekir. Satış hızlandıkça fiyat düşüyorsa, başlangıçtaki likidite sorunu yatırım zararını da büyütebilir.
Üstelik sorun bağlantılar üzerinden yayılabilir. Ödemesini alamayan bir şirket, çalışanlarının maaşını karşılamak için başka bir yatırımını satabilir. Nakit ihtiyacı duyan bir yatırımcı, satabildiği varlığa yönelebilir. Böylece başlangıçtaki sorunla doğrudan ilişkisi olmayan araçlarda da satış baskısı oluşabilir. Bulaşma dediğimiz mekanizmalardan biri budur. Aynı gün çok sayıda fiyatın düşmesi, bütün şirketlerin faaliyetlerinin aynı ölçüde bozulduğunu kanıtlamaz. Bazen ortak neden, farklı bilançolarda aynı anda ortaya çıkan nakit ihtiyacıdır. Komitenin bulaşmayı önlemeye yaptığı vurgu, bu yüzden ekonomik olarak anlamlıdır. Sürecin kontrol altında tutulması, sağlıklı kurumların da gereksiz finansman sıkıntısına sürüklenmesini sınırlayabilir.
Bu nedenle piyasada görünen fiyatla, büyük miktarda satış yapıldığında elde edilebilecek tutar farklı olabilir. Bir dairenin ilan fiyatını bilmek, bütün apartmanı bugün aynı metrekare fiyatından satabileceğiniz anlamına gelmez. Finansal varlıklarda da işlemin büyüklüğü ve alıcıların derinliği önemlidir.
Repo tartışmasının merkezindeki mesele de burada. Ters repo yapan fon, ekonomik olarak kısa vadeli nakit sağlar; karşılığında geri alım taahhüdüne konu menkul kıymet bulunur. Ancak işlemin güvenliği, karşı tarafın ödeme gücüne, dayanak varlığa, teminatlandırmaya ve takas kurallarına bağlıdır. Her repo işlemini aynı risk düzeyinde değerlendiremeyiz.
Bu nedenle bir para piyasası fonunun repo üzerinden hisseyle bağlantılı risk taşıması, portföyünde doğrudan aynı miktarda hisse bulunduğu anlamına gelmez. Riskin hangi sözleşmeyle aktarıldığını görmek gerekir.
Yine varsayımsal olarak, 100 liralık finansmana karşılık 120 liralık hisse bulunduğunu düşünelim. Hissenin değeri 80 liraya düşer, borçlu da ödeyemezse başlangıçtaki güvenlik payı yetmeyebilir. Üstelik o hisseyi satacak alıcı bulunamıyorsa, fiyat ekranında görünen değer hemen kullanılabilecek paraya dönüşmez. Riskler aynı anda gerçekleştiğinde teminatın varlığı tek başına yeterli olmayabilir.
Buradan herhangi bir şirket hakkında dolandırıcılık sonucu çıkaramayız. Hisse teminatı kullanılması, yüksek getiri veya ödeme gecikmesi tek başına böyle bir tespitin kanıtı değildir. Somut işlemler, kayıtlar ve yetkili mercilerin bulguları belirleyicidir. Bizim burada yaptığımız, ekonomik mekanizmayı açıklamak.
Bir başka önemli konu, risk göstergeleri. Fonun risk değerinin düşük olması, paraya erişimin her koşulda kesintisiz olacağını garanti etmez. SPK rehberindeki genel hesaplama yöntemi, geçmiş getirilerin oynaklığını esas alır. Geçmişte fiyatın az dalgalanmış olması, gelecekte karşı tarafın ödemesini aksatamayacağını göstermez. Düşük oynaklık, yatırım ürününün bütün özelliklerini anlatan tek başına yeterli bir ölçü değildir. SPK, risk değeri hesaplama esasları
Getiriye bakarken de benzer bir sorgulama gerekiyor. Aynı türde görünen iki ürünün getirisi belirgin biçimde farklıysa, bu farkın kaynağı araştırılmalı. Daha uzun vade, farklı karşı taraf, daha yoğun portföy veya daha sınırlı likidite söz konusu olabilir. Ekonomide bazı risklerin bedeli sakin günlerde görünmez; getiriye küçük bir katkı yaparken sıkışıklık anında belirginleşir. Bu yüzden yalnızca geçmiş kazanç sıralamasına bakmak, ürünün nasıl çalıştığını anlamaya yetmez. Fonun adı, pazarlama dili ve risk göstergesiyle portföyünün ekonomik özelliklerinin birbiriyle tutarlı olması gerekir. Bu tutarlılığın sağlanması, yatırımcının yanı sıra ürünü yöneten ve sunan kurumların sorumluluklarıyla da ilgilidir.
Devlet güvencesi konusunda da açık konuşalım. Fon paylarının Merkezi Kayıt Kuruluşunda yatırımcı adına izlenmesi ve fon varlıklarının saklanması, anaparanın devlet tarafından garanti edildiği anlamına gelmez. Yatırım fonlarında mevduattaki TMSF sigortası bulunmaz. Kayıt sistemi hak sahipliğinin izlenmesini sağlar; yatırımın piyasa değerindeki kaybı otomatik olarak karşılamaz. Fonun malvarlığının kurucudan ayrılığı da bu ayrımı ortadan kaldırmaz. SPK, yatırım fonları bilgilendirmesi
Gelelim Finansal İstikrar Komitesine. Mehmet Şimşek başkanlığında bugün yapılan toplantının açıklamasında, sorunların sınırlı sayıdaki portföy yönetim şirketinin bazı fonlarındaki kredi ve likidite problemlerinde yoğunlaştığı değerlendirildi. Komite, sermaye piyasalarının işleyişi bakımından temel veya yapısal risk bulunmadığını, sorunun yönetilebilir olduğunu belirtti. Öncelikler olarak likidite sıkışıklığının giderilmesi, bulaşmanın önlenmesi ve piyasa bozucu eylemler karşısında denetim yetkilerinin kullanılması açıklandı. Komite açıklaması
Bu, ekonomi yönetiminin mevcut değerlendirmesi. Benim yorumum, bu mesajın etkisinin uygulamanın açıklığıyla güçleneceği yönünde. Sorunun hangi büyüklükte olduğu, ödemelerin nasıl ilerlediği ve hangi risklerin sınırlandığı düzenli biçimde görülebilirse güven artabilir. Yatırımcının kendi fonu hakkında bilgiye ulaşabilmesi burada çok değerli.
Burada ölçeği doğru ölçmek de gerekiyor. 130 fon sayısı dikkat çekici; fakat tek başına ekonomik zararın büyüklüğünü anlatmıyor. Bir fonun yönettiği varlık birkaç yüz milyon lira, diğerininki bunun birçok katı olabilir. Etkiyi anlamak için toplam varlık büyüklüğüne, yatırımcı sayısına, sorunlu alacaklara ve başka kurumlarla bağlantılara bakmak gerekir. Tasfiye kapsamına alınan fon sayısını, aynı büyüklükte kayıp yaşayan yatırım ürünlerinin sayısı gibi okumak yanıltıcı olabilir. Benzer biçimde, sektördeki toplam fon büyüklüğünü de risk altındaki kesin tutar diye sunamayız. Sağlıklı değerlendirme, kapsamı belirlenmiş veriye ihtiyaç duyar.
Komitenin genel koordinasyon mesajıyla kurumların somut kararlarını da ayıralım. Merkez Bankası üç adım açıkladı: Haftalık repo ihalelerindeki fonlama miktarı likidite koşullarına göre artırılacak. Bankaların Merkez Bankası bünyesindeki para piyasasından borçlanma limitleri bilanço büyüklüklerine göre güncellenecek. Merkez Bankasının kendi piyasalarında geçerli teminat iskonto oranları azaltılacak. TCMB’nin 17 Eylül duyurusu
Sonuncusunu örnekle açıklayayım. Tamamen varsayımsal olarak, 100 liralık uygun teminat yüzde 20 iskonto ile 80 liralık finansmana imkan veriyorsa, iskonto yüzde 10’a indiğinde 90 liralık finansmana imkan verir. Aynı teminatla daha fazla nakde erişilebilir. Bu örnekteki oranlar, bugünkü kararın ilan edilmiş oranları değil; işleyişi göstermek için kullandığım sayılar.
Ekonomik açıdan bu adımlar, bankacılık sisteminin nakit ihtiyacını karşılamasını kolaylaştırabilir ve zorunlu satış baskısını azaltabilir. Ancak fon yatırımcısına doğrudan ödeme taahhüdü içermiyor. Bankalara sağlanan likiditenin sorunlu fonlara hangi koşullarda ulaşacağı ayrıca önem taşıyor. Tahsil edilemeyen bir alacak varsa, sisteme nakit verilmesi o alacağı kendiliğinden sağlam hale getirmez.
Bu duyuruyu tek başına politika faizi indirimi olarak da okuyamayız. Likidite miktarı, fonlama maliyeti ve politika faizi birbiriyle ilişkili olmakla birlikte farklı araçlardır. Enflasyon üzerindeki sonuç, desteğin büyüklüğüne, süresine ve toplam para politikası duruşuna bağlı olur. Bugünden kesin bir kur veya fiyat yönü çıkarmak doğru olmaz.
SPK’nın diğer kararı kredili işlemlerle ilgili. İşlemlerin devamında aranan yüzde 35 özkaynak koruma oranı, aracı kurumların risk politikaları ve müşteri talepleri çerçevesinde yüzde 20’ye kadar esnetilebilecek. Düzenleme, ikinci bir duyuruya kadar ve belirtilen takvimde 2 Ekim seans sonuna kadar geçerli. Bu, herkese otomatik olarak verilen yeni bir kredi hakkı değildir. SPK kararı
Ben bu adımı, düşen fiyatların teminat tamamlama çağrısı doğurmasını, bu çağrıların da yeni satışları tetiklemesini yavaşlatma girişimi olarak okuyorum. Fakat daha düşük özkaynak tamponuyla taşınan pozisyonlar, fiyat düşüşü sürerse daha kırılgan olur. Dolayısıyla bu kararın sağladığı zamanın risk azaltmak ve ödeme düzenini kurmak için kullanılması önemli.
Fon işlemlerinin durdurulmasında da benzer bir denge var. Bütün yatırımcıların aynı anda çıkmaya çalışması, eldeki kolay satılabilir varlıkların hızla tüketilmesine yol açabilir. Sonradan kalan yatırımcılar daha zor satılan varlıklarla baş başa kalabilir. İşlemlerin askıya alınması bu eşitsizliği sınırlayabilir; fakat yatırımcının nakde erişimini kısıtlar. Bu yüzden yöntemin, değerlemenin ve bilgilendirme takviminin açıklığı kritik.
Peki bu mekanizmalar dünyada yaşandı mı? Üç örnek bugünü anlamamıza yardımcı oluyor. Olayların nedenleri ve hukuki yapıları farklı; benzerlik, nakit ihtiyacıyla varlıkların satılabilirliği arasındaki gerilimde.
2008’de ABD’de Reserve Primary Fund adlı para piyasası fonu, Lehman Brothers borçlanma araçlarından kaynaklanan kayıplarla karşılaştı. Bir dolar civarında korunması beklenen pay değeri 97 sente düştü. Para piyasası fonları açısından küçük görünen bu fark, çok büyük bir güven sorununa dönüştü. Çünkü bu ürünleri kullananların önemli bölümü onları günlük nakit yönetiminin parçası olarak görüyordu. Fed’in 2008 krizi incelemesi
ABD’de sektöre yönelik geçici garanti programı ve merkez bankası likidite imkanları devreye girdi. Burada önemli ayrıntı şu: Sektörü destekleyen garanti programı, Reserve Primary Fund’ın kendisini kapsamıyordu. Fonun ödemeleri askıya alındı ve varlıkların çözülmesi ayrı bir süreç oldu. Dolayısıyla sistemin sakinleştirilmesiyle, belirli bir fonun yatırımcısının parasına ulaşması farklı meselelerdi. SEC’nin açıklaması
Sonraki reformlarda para piyasası fonlarının likidite dayanıklılığı artırılmaya çalışıldı. SEC’nin 2023 düzenlemesi, daha yüksek likidite tamponlarının yanında, belirli fonlarda çıkışların yarattığı maliyetin çıkan yatırımcıya yansıtılmasına ilişkin kurallar getirdi. Ekonomik mantık şu: Bir yatırımcının acele çıkışının maliyetini, fonda kalanların üzerine bırakmamak. SEC’nin 2023 reformu
İkinci örnek İngiltere’deki Woodford fonu. Fon Haziran 2019’da işlemlerini askıya aldı. Portföyün nakde çevrilebilmesiyle yatırımcıların çıkış beklentileri arasındaki uyumsuzluk burada da belirleyiciydi. Düzenleyici kurum FCA’nın Link Fund Solutions hakkındaki incelemesi, likidite yönetimi ve gözetimde eksiklikler tespit etti. 2024’te, 230 milyon sterline kadar öngörülen telafi programının ödemeleri başladı. FCA incelemesi ve telafi programı
Bu örneğin insani tarafına dikkat edin: 2019’da parasına erişemeyen insanların telafi sürecini yıllar sonra konuşuyoruz. Birikimin ekonomik değeri, kullanılabildiği tarihle de ilgilidir. Okul taksiti, kira veya emeklilik planı olan bir insan için beklemenin somut maliyeti vardır. Bu nedenle kriz yönetiminin başarısını yalnızca endeksin toparlanmasıyla ölçemeyiz.
Üçüncü örnek 2022’de İngiltere’de emeklilik fonlarının gelecekteki yükümlülüklerini karşılamak için kullandığı, LDI adı verilen stratejilerde yaşandı. Tahvil fiyatları düşünce, kaldıraç kullanan yapılarda ek teminat ihtiyacı büyüdü. Teminat için tahvil satılması, fiyatları daha da baskıladı. İngiltere Merkez Bankası geçici tahvil alımlarıyla müdahale etti. Aldığı 19,3 milyar sterlinlik portföyün satışını Ocak 2023’te tamamladı. Ardından likidite tamponlarını güçlendiren düzenleyici beklentiler ortaya kondu. İngiltere Merkez Bankası, emeklilik düzenleyicisinin rehberi
Burada işe yarayan yaklaşımın önemli özelliği, müdahalenin hedefinin ve çıkışının tanımlanmasıydı. Piyasaya zaman kazandırılırken fonların dayanıklılığının artırılması istendi. Türkiye açısından da değerlendirmem bu: Geçici destekle birlikte risklerin nasıl azaltılacağı ve desteğin hangi koşullarda sona ereceği anlaşılabilmeli.
Uzun vadede birkaç noktaya odaklanmak gerekiyor. İlki, fonun yatırımcıya sunduğu çıkış koşullarıyla portföyündeki varlıkların satılabilirliğinin uyumu. Uluslararası Finansal İstikrar Kurulunun önerileri de bunu vurguluyor. Günlük çıkış imkanı sağlayan bir yapının, ağır piyasa koşullarında bunu nasıl karşılayacağı önceden sınanmalı. Sadece normal günlerde çalışan bir ödeme düzeni yeterli olmaz. FSB’nin likidite yönetimi önerileri
İkincisi, risklere topluca bakmak. Ayrı isimleri olan fonlar aynı şirketlere, aynı teminatlara veya aynı finansman kaynaklarına yoğunlaşıyorsa, kağıt üzerinde çeşitlendirme gerçek hayatta sınırlı kalabilir. Denetimde her fonun kendi hesabının yanında bu bağlantıların toplamı da değerlendirilmelidir.
Üçüncüsü, geçişlerin yönetimi. SPK’nın 28 Ağustos rehber değişiklikleri serbest fonların yoğunlaşmasına, ilişkili taraf işlemlerine ve repo uygulamalarına yeni sınırlar getirdi; çeşitli hükümler için geçiş takvimleri düzenledi. Örneğin belirli istisnalar saklı kalmak üzere, bir serbest fonun portföyünde yüzde 5’i aşan sermaye piyasası araçlarının toplamına yüzde 20 sınırı getirildi. Buradaki amaçlardan biri tekil araçlarda aşırı yoğunlaşmayı sınırlamak. Ancak kapsam dışı varlık ve fon türleri bulunduğundan, bu oranı her serbest fona aynı şekilde uygulayamayız. Kapsam ve istisnalar bulunduğu için bütün fonların aynı tarihte aynı varlığı satacağı sonucunu çıkaramayız. SPK’nın güncellenmiş rehberi
Benim ekonomik değerlendirmem, risk azaltıcı kuralların uygulanma sürecinin de likidite açısından hesaplanması gerektiği. Benzer pozisyonları taşıyan çok sayıda kurum aynı dönemde küçülmeye çalışıyorsa satış baskısı büyüyebilir. İyi düzenleme, hedeflenen güvenli yapıya geçişin nasıl gerçekleşeceğini de tasarlar. Bu değerlendirme, mevcut sorunların tek nedeninin düzenleme olduğunu göstermez.
Bunun bir iletişim boyutu da var. Yatırımcıya verilen kısa bilgi formunda, parasına erişimin hangi şartlarda değişebileceği açıkça anlaşılmalı. Teknik belgeleri yayımlamak gerekli; fakat sıradan bir tasarruf sahibinin aldığı ürünün temel risklerini anlayabilmesi de önemli. Özellikle birikimini kısa süre sonra kullanmayı planlayan kişi için çıkış koşulları, geçmiş getiri kadar belirleyicidir. Finansal okuryazarlığı artırırken ürün tasarımını, satış uygulamalarını ve denetimi birlikte düşünmeliyiz. Her yatırımcının karmaşık finansman ilişkilerini profesyonel bir denetçi gibi çözmesini bekleyemeyiz. Kurumsal gözetimin ekonomik gerekçelerinden biri zaten bu bilgi ve uzmanlık farkıdır. Bu yüzden anlaşılır bilgilendirme piyasanın güvenilirliğini destekler.
Dördüncüsü, hesap verebilirlik. Kamu desteği söz konusu olduğunda kimin hangi koşulla yararlandığı, riskin kimde kaldığı ve varsa tespit edilen ihlallerin nasıl ele alındığı açıklanmalı. Piyasanın çalışmasını desteklemekle sorumlulukların araştırılması birlikte yürüyebilir. Şeffaflık, güvenin yeniden kurulmasının temel koşullarından biridir.
Bugün yatırımcının ihtiyacı, kendi fonu hakkında somut bilgidir: Son duyuru ne söylüyor, mevcut talimat hangi işleme tabi, değerleme nasıl yapılacak, ödeme yöntemi ne zaman açıklanacak? Bunun için SPK kararları, KAP bildirimleri ve işlem yapılan kurumdan alınan yazılı bilgiler esas alınmalı. Talimat ve hesap kayıtlarını saklamak, olası başvurular açısından yararlıdır. Bireysel yatırım kararında yetkili danışmanlık, hukuki hakların değerlendirilmesinde uzman desteği önem taşır.
Ben bu süreci üç sonuç üzerinden izleyeceğim: Ödemelerdeki belirsizlik azalıyor mu, değerlemeler anlaşılır hale geliyor mu, benzer sorunların tekrarlanmasını önleyecek denetim güçleniyor mu? Bir günlük yükseliş bu soruların hepsini cevaplamaz. Aynı şekilde bir günlük düşüşten bütün sistem hakkında kesin hüküm çıkaramayız.
Çünkü birikim sahibi için güvenin çok somut bir anlamı var: Neye ortak olduğunu bilmek, hangi riski taşıdığını anlamak ve parasını hangi koşullarda kullanabileceğini öngörebilmek. Alınan kararları da önümüzdeki günlerde bu ölçülerle değerlendirmek gerekiyor.