Para Yetmiyor, Fiyatlar Durmuyor: Türkiye’yi Ne Bekliyor?
Bu Bölüm Hakkında
Petrol fiyatlarındaki yükseliş, yüksek küresel faizler ve Türkiye’nin artan faiz yükü, hane bütçelerine ve ekonomik faaliyetlere aynı anda baskı yapıyor. Bölümde enerji maliyetlerinin akaryakıt, gıda, üretim ve kamu bütçesi üzerinden nasıl yayıldığı; ağustos bütçe verileri, enerji destekleri ve vergi gelirleriyle birlikte ele alınıyor. İç talepteki yavaşlama, üretim göstergeleri, rezerv hareketleri ve yatırım fonlarının riskleri değerlendirilirken aylık ve yıllık verileri birbirinden ayırmanın önemi vurgulanıyor. Önümüzdeki dönemde enflasyonu düşürürken istihdamı, üretim kapasitesini ve dar gelirli kesimleri koruyabilmek için para politikasıyla birlikte öngörülebilir bütçe kararlarına ve hedefli sosyal desteklere ihtiyaç olduğu anlatılıyor.
Ele Alınan Konular
- Petrol fiyatları ve enerji maliyetlerinin enflasyona etkisi
- Fed faizi ve küresel borçlanma koşulları
- Türkiye bütçesinde faiz yükü ve enerji destekleri
- İç talep, üretim ve büyüme göstergeleri
- Yatırım fonlarında likidite ve risk
Herkese günaydın. Bugün 16 Eylül Çarşamba. Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz.
Bugün size birbiriyle bağlantılı üç rakam vereceğim. Petrol yaklaşık 108 dolar. Amerikan devletinin on yıllık borçlanma faizi yüzde 5 civarında. Türkiye’nin yalnızca ağustos ayında ödediği faiz ise 197 milyar lira. Bu rakamların her biri, ay sonunda cebimizde neden daha az para kaldığıyla ilgili. Petrol taşımayı ve üretimi pahalılaştırıyor. Faiz borcu çevirmeyi zorlaştırıyor. Bütçede faiz yükü büyüdükçe başka ihtiyaçlar için kullanılabilecek alan daralıyor.
Üstelik bunlar, Türkiye’de alışverişin ve üretimin hız kestiği bir dönemde yaşanıyor. İnsanlar harcamalarını kısıyor, esnaf müşteri bekliyor, buna rağmen hayat ucuzlamıyor. Bugün bu sıkışmayı konuşacağız. Haberleri birbirine bağladığımızda, hem dünyadaki gelişmelerin evimize nasıl ulaştığını hem de önümüzdeki aylarda neyi izlememiz gerektiğini daha iyi anlayacağız.
Önce petrolden başlayalım. Bu sabah Brent petrolün varili 108 dolar civarında. Amerika’daki petrol stoklarının arttığına ilişkin haberler, son yükselişin ardından fiyatı bir miktar aşağı çekti. Fakat Orta Doğu’daki sevkiyat sorunları devam ediyor. Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’e uzanan petrol altyapısında ve Yanbu Limanı’ndaki yüklemelerde yaşanan aksamalar, Hürmüz’deki geçiş sorunlarına ekleniyor. Dolayısıyla piyasada petrolün bulunabilirliği ve zamanında teslim edilmesi konusunda ciddi kaygı var.
Bir günlük fiyat gerilemesi bu sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Bunu özellikle vurguluyorum çünkü ekranda petrolün düştüğünü gördüğümüzde, akaryakıtta ve markette hemen rahatlama bekleyebiliyoruz. Oysa yüksek fiyat seviyesinin sürmesi bile maliyetleri zorlamaya yeter. Türkiye gibi enerjide dışarıya bağımlı bir ülkede, bunun etkisi akaryakıt istasyonuyla sınırlı kalmaz.
Pazara gelen sebzeyi taşıyan kamyon motorin kullanıyor. Tarladaki traktör de kullanıyor. Ürün fabrikadan depoya, depodan markete taşınırken yeniden enerji harcanıyor. Siz otomobil sahibi olmasanız da bu maliyetin bir bölümünü alışverişinizde ödüyorsunuz. Üstelik gelirinizin büyük bölümünü gıdaya ve ulaşıma ayırıyorsanız, aynı fiyat artışı bütçenizi daha fazla sarsıyor. Enerji meselesi bu yüzden doğrudan bir geçim meselesi.
Bu gelişmeler merkez bankalarının da hesabını değiştiriyor. Amerika Merkez Bankası Fed, bugün Türkiye saatiyle 21.00’de faiz kararını açıklayacak. Sabah itibarıyla piyasadaki ağırlıklı beklenti, faizin çeyrek puan artırılması. Yani mevcut yüzde 3,50 ile 3,75 aralığının yüzde 3,75 ile 4 aralığına çıkarılması bekleniyor. Henüz alınmış bir karardan söz etmiyoruz. Ama piyasaların önemli ölçüde hazırlandığı ihtimal bu.
Faizi artırınca daha çok petrol üretilmeyecek, kapalı güzergâhlar açılmayacak. Merkez bankasının engellemeye çalıştığı şey, enerji pahalanmasının ekonominin tamamına yayılan, kalıcı bir fiyat artışı sürecine dönüşmesi. Firmalar bundan sonra her şeyin daha da pahalanacağını düşünerek fiyatlarını önden artırırsa, başlangıçtaki enerji şokunun etkisi büyür. Faiz politikası talebi ve beklentileri etkileyerek bu yayılmayı sınırlamaya çalışır. Bunun da büyüme ve istihdam üzerinde bir bedeli olabilir.
Fed’in işi siyasi açıdan da kolay değil. Trump daha düşük faiz istiyor. Fed Başkanı Kevin Warsh ise enflasyon baskısının güçlendiği bir ortamda karar verecek. Burada güven meselesi ortaya çıkıyor. İnsanlar merkez bankasının gerektiğinde enflasyona karşı adım atacağına inanmazsa, uzun vadeli borç verirken daha yüksek faiz talep edebilir. Siyasetin istediği düşük faiz ile piyasada oluşan borçlanma maliyeti birbirinden uzaklaşabilir.
Nitekim Amerikan on yıllık devlet tahvilinin faizi dün yüzde 5’in üzerine çıktı; bu sabah yine o seviyenin hemen altında. Tahvil dediğimiz, devletin borçlanırken verdiği bir senet. Bu senedin piyasadaki fiyatı düştüğünde getirisi yükseliyor. Amerika’nın uzun vadeli borçlanma maliyeti, dünyanın geri kalanı için de önemli bir referans. Türkiye’deki bir banka veya şirket yurt dışından borçlanırken, bunun üzerine kendi riskine karşılık gelen ek maliyeti ödüyor.
Dolayısıyla Türkiye’ye ilişkin risk algısı hiç değişmese bile, dünyadaki faiz yükseldiğinde bizim dış borçlanmamız pahalılaşabilir. Vadesi gelen borcu yenileyen şirket daha fazla faiz öder. Bankanın kaynak maliyeti arttığında krediye de yansıyabilir. Washington’daki karar böylece Türkiye’de bir işletmenin makine alma, personel çalıştırma veya yatırımını erteleme kararına kadar uzanır.
Amerikan borsalarında son günlerde görülen satışların arkasında da bu ortam var. Petrol pahalı, finansman pahalı, gelecekteki kârları tahmin etmek zorlaşıyor. Büyük yatırım harcaması gerektiren yapay zekâ projeleri de bu hesabın içinde. Bir teknolojinin çok faydalı olması, ona yatırım yapan her şirketin her fiyattan iyi bir yatırım olacağı anlamına gelmez. Borçla büyüyen projelerde paranın maliyeti yükselince, beklenen kazançların ne zaman gerçekleşeceği daha fazla sorgulanır.
Altında da tek bir etkene bakmak yanıltır. Bu sabah ons altın yaklaşık 4.322 dolar. Savaş ve belirsizlik güvenli varlık arayışını güçlendirebilir; yüksek faiz ise faiz ödemeyen altını tutmanın alternatif maliyetini artırabilir. Türkiye’de gram altına bakarken bir de dolar kurunu hesaba katıyoruz. Dolar bu sabah yaklaşık 48 lira 66 kuruş. Dolayısıyla ons fiyatıyla gram fiyatının hareketi her zaman aynı olmayabilir.
Şimdi bu dış koşulların Türkiye’nin bütçesine nasıl yansıdığına gelelim. Dün açıklanan verilere göre merkezi yönetim bütçesi ağustosta 12,9 milyar lira fazla verdi. İlk bakışta olumlu bir rakam. Ancak geçen yılın aynı ayında fazla 96,7 milyar liraydı. Ayrıca bir aylık fazla, bütün yılın fazla verdiğini göstermiyor. Son on iki aylık bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 2,8’den yüzde 2,9’a yükselmiş durumda.
Ağustos ayındaki faiz ödemesi 197 milyar lira. Faizi hesap dışında tuttuğumuzda bütçe yaklaşık 210 milyar lira fazla veriyor. Buna faiz dışı fazla deniyor. Faiz ödemesini de eklediğimizde geriye 12,9 milyar lira kalıyor. Bu hesap, geçmişte oluşan borçların bugünkü bütçeyi ne kadar etkilediğini gösteriyor. Elbette faiz ödemelerini bir kalemle silip o parayı başka yere aktaramazsınız. Kalıcı çözüm, borçlanma ihtiyacını ve riskleri azaltarak daha uygun koşullarda finansman sağlayabilmek.
Petrolün etkisini bütçede de görüyoruz. Akaryakıtta eşel mobil denilen uygulamada, fiyat artışının bir bölümü vergiden karşılanabiliyor. Petrol veya kur yükseldiğinde devlet akaryakıttan aldığı vergiyi azaltarak pompadaki artışı sınırlayabiliyor. Böylece tüketici dışarıdaki artışın tamamını hemen hissetmeyebiliyor. Fakat bunun karşılığında bütçenin vergi geliri azalıyor.
Elektrik ve doğal gaz destekleriyle birlikte düşünüldüğünde, yılın ilk sekiz ayındaki enerji desteklerinin toplam maliyetinin yaklaşık 492 milyar liraya ulaştığı hesaplanıyor. Bu rakamın içinde akaryakıtta alınmasından vazgeçilen vergi de var; tamamını kasadan çıkmış bir ödeme gibi okumamak gerekiyor. Yine de ölçek büyük. Enerji pahalandığında maliyetin ne kadarının faturaya, ne kadarının kamu bütçesine yansıyacağı önemli bir tercih hâline geliyor.
Dar gelirli ailelerin korunması elbette gerekli. Desteklerin kime, ne kadar ulaştığı da en az toplam tutar kadar önemli. Çok tüketenle temel ihtiyacını ancak karşılayabilen haneye aynı biçimde destek verdiğinizde, kaynakların dağılımını ayrıca sorgulamak gerekir. Bütçeyi değerlendirirken verginin kimden toplandığına, harcamanın kimin hayatını iyileştirdiğine bakmalıyız. Aynı açık oranına sahip iki bütçenin toplum üzerindeki etkisi çok farklı olabilir.
Orta Vadeli Program’da bu yıl için bütçe açığının milli gelirin yüzde 3,1’i olması öngörülüyor. Gelecek yıl için oran yüzde 3,5. Bunlar gerçekleşmiş sonuç değil, programın öngörüleri. Önümüzdeki dönemde petrolün seyri, vergi gelirleri ve harcama tercihleri bu hesabı etkileyecek. Özellikle ekonomik faaliyet yavaşlarken gelir toplamak zorlaşabilir. Bir tarafta desteğe ihtiyaç duyan haneler, diğer tarafta artan finansman maliyeti var. Böyle dönemlerde harcamanın önceliğini doğru belirlemek daha da değerli hâle geliyor.
Bir okulun ihtiyacı, deprem bölgesindeki yeniden inşa ve verimsiz bir harcama, aynı bütçe toplamı içinde yer alsa da ekonomik ve toplumsal karşılıkları aynı olamaz. Tasarrufu tartışırken de bu ayrımı yapmalıyız. Kamunun hangi harcamayı kıstığı, hangi hizmeti koruduğu ve hangi gelirden vazgeçtiği açıkça görülebilmeli.
Gelir tarafında ise ekonomideki yavaşlamanın izleri var. Ağustosta vergi gelirleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 28,1 arttı. KDV tahsilatındaki artış yüzde 26,6 oldu. Aynı dönemde yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,5. KDV gelirinin enflasyonun altında artması, iç talebin gücü açısından dikkat çekici. Tek başına bu karşılaştırmadan tüketimin tam olarak ne kadar değiştiğini hesaplayamayız; vergi yapısı ve tahsilat zamanlaması da etkili. Ancak diğer göstergelerle birlikte okunduğunda zayıflama işaretini güçlendiriyor.
Üretim verileri de bütün sektörlerin aynı durumda olmadığını gösteriyor. Temmuzda hizmet üretimi önceki aya göre yüzde 1, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3 arttı. İnşaat üretimi aylık yüzde 1,1 toparlandı, fakat yıllık olarak yüzde 4,7 geriledi. Demek ki bir önceki aya göre hareketlenme yaşanırken, geçen yılın seviyesine henüz ulaşılamamış olabilir. Aylık ve yıllık değişimi ayırmak, manşetleri doğru okumak için önemli.
Sanayi ve ticaret tarafındaki zayıflık, hizmetlerdeki toparlanmayla birlikte değerlendirildiğinde, üçüncü çeyreğe güçlü bir büyüme ivmesiyle girmediğimiz anlaşılıyor. İhracat miktarı temmuzda aylık olarak artarken ithalat miktarı belirgin biçimde geriledi. İthalatın azalması dış dengeyi destekleyebilir. Ama bunun hangi nedenle gerçekleştiğine bakmalıyız. Yerli üretim ithal ürünün yerini alıyorsa başka, işletmeler daha az üretip insanlar daha az alışveriş yaptığı için ithalat düşüyorsa başka bir tablo vardır.
Vatandaşın yaşadığı sıkışma burada daha anlaşılır oluyor. İçeride satışlar yavaşlıyor, buna karşılık dışarıdan gelen enerji ve finansman maliyetleri yükseliyor. İşletme maliyet artışını müşteriye tamamen yansıtsa satış kaybedebiliyor; yansıtamasa kazancı azalıyor. Yeni çalışan alma, ücret artırma ve yatırım yapma kararları zorlaşıyor. Haneler de gelecekteki gelirinden emin olamayınca harcamasını daha fazla erteliyor. Bu döngüyü yalnızca bir faiz kararıyla çözmek kolay değil.
Enflasyonun düşmesiyle hayatın ucuzlaması arasındaki farkı da burada hatırlayalım. Enflasyon düştüğünde fiyatlar çoğunlukla artmaya devam eder, artışın hızı azalır. Geçen yıl 100 liraya aldığınız bir ürünün bu yıl 130 liraya çıkması, sonraki yıl 156 lira olması örneğinde enflasyon yüzde 30’dan yüzde 20’ye düşmüştür. Ürün ise iki yılda 56 lira pahalanmıştır. Geliriniz bu artışa yetişmiyorsa, açıklanan enflasyon gerilerken geçim sıkıntınız sürebilir. Kalıcı rahatlama için fiyat istikrarıyla birlikte satın alma gücünün toparlanması gerekir.
Merkez Bankası rezervleri de bu nedenle izleniyor. Geçen haftaya ilişkin ön hesaplamalar, brüt rezervlerde yaklaşık 5,5 milyar dolarlık düşüşe işaret ediyor. Ama rezervdeki her düşüşü aynı miktarda döviz satışı olarak yorumlamak yanlış olur. Altın fiyatındaki değişim ve bankaların Merkez Bankası’nda tuttukları döviz de toplamı etkiliyor. Aynı hesaplamalarda döviz satışı yaklaşık 1,3 milyar dolar tahmin ediliyor. Bunlar henüz haftalık resmî veri yerine geçmeyen hesaplamalar; ayrım, rakam kadar önemli.
Böyle bir ortamda birikim sahibi insanlar da paralarının değerini korumaya çalışıyor. Son günlerdeki yatırım fonu tartışmalarını bu çerçevede ele almak gerekiyor. Fon, birçok yatırımcının parasının belirli bir stratejiyle birlikte yönetilmesi demek. Fakat fonların içinde çok farklı varlıklar bulunabilir. Birinin taşıdığı riskle diğerininki aynı değildir. İsminin fon olması, tek başına geniş bir çeşitlendirme veya kayıpsızlık güvencesi sağlamaz.
Örneğin bir fonun portföyü birkaç hisseye yoğunlaşmış olsun. Bu hisseler yükselirken getirisi çok iyi görünebilir. Ancak yatırımcılar aynı anda paralarını çekmek istediğinde, fonun ödeme yapmak için varlık satması gerekebilir. Hisselerde yeterli alıcı yoksa satışlar fiyatı daha fazla aşağı çekebilir. Fiyat düştükçe yeni çıkışlar başlayabilir. Burada mesele yalnızca kâğıt üzerinde görünen değer değildir; varlığın ne kadar kolay ve hangi fiyattan satılabildiği de önemlidir.
Bu yüzden saklama ve kayıt güvencesiyle yatırımın değerini korumasını birbirine karıştırmamalıyız. Varlığın kayıt altında bulunması, piyasa fiyatının düşmesini engellemez. Bir fonun banka uygulamasından alınabilmesi de onu mevduatla aynı ürüne dönüştürmez. İçinde ne olduğuna, riskinin nereden geldiğine ve satış bedelinin ne zaman hesaba geçtiğine bakmak gerekir. Geçmişteki yüksek kazanç, bu soruların cevabı yerine geçmez.
Buradaki sorumluluğu yalnızca küçük yatırımcıya yüklemek de doğru olmaz. Fon yöneticisinin riski anlaşılır biçimde açıklaması, satış yapan kurumun ürünü doğru tanıtması, denetimin de sorun büyümeden işlemesi gerekir. İnsanlar yıllarca çalışarak biriktirdikleri parayı emanet ediyor. Güvenin korunması, sermaye piyasasının gelişmesinin temel şartı. Aynı şekilde, bazı fonlarda yaşanan sorunlardan hareketle bütün fonları aynı kefeye koymak da sağlıklı bir değerlendirme olmaz.
Bugün izleyeceğimiz veriler arasında Türkiye’de konut fiyatları da var. Son açıklanan temmuz verisinde konut fiyatları yıllık yüzde 25 artmıştı. Ağustos verisiyle yeni durumu göreceğiz. Fakat ev sahibi olmak isteyen kişi açısından asıl hesap, evin fiyatıyla birlikte gelirinin ve kredi taksidinin nasıl değiştiğidir. Konut fiyatı enflasyonun altında artarken bile, geliri daha yavaş yükselen ve pahalı kredi kullanmak zorunda olan bir aile için ev almak zorlaşabilir.
Akşam ise Fed’in kararının yanında, bundan sonraki aylara ilişkin vereceği mesajları izleyeceğiz. Çeyrek puanlık artış büyük ölçüde bekleniyorsa, piyasayı asıl hareketlendiren yeni artışların gelip gelmeyeceği olabilir. Faiz kararıyla birlikte açıklanacak tahminler bu nedenle önemli. Gün içinde Amerika’dan gelecek perakende satış verisi de tüketimin ne kadar güçlü kaldığını anlamamıza yardımcı olacak. Kararın kendisiyle beklentiden farklı olan kısmını ayırarak bakacağız.
Türkiye açısından önümüzdeki dönemin güçlüğü açık: Enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve dar gelirlinin geçimini korumak gerekiyor. Bunun için para politikasının yanında öngörülebilir bütçe kararlarına, hedefini bulan sosyal desteklere ve işletmelerin önünü görebildiği bir ortama ihtiyaç var. Enerjide verimliliği artırmak da bu gündemin parçası. Her dış fiyat artışında aynı ölçüde zorlanmayı azaltacak işler, bugünden yapılmalı.
Bugünkü haberlerin evimize ulaşma biçimi böyle. Bir limandaki aksama nakliye maliyetine, yabancı bir ülkedeki faiz kararı krediye, bütçenin borç yükü kamu hizmetleri için kalan kaynağa yansıyor. Ekonomideki iyileşmenin günlük hayatta karşılığını ararken de aynı bağlantılara bakacağız: Gelirimiz temel ihtiyaçlarımıza daha rahat yetiyor mu, işimiz daha güvende mi, gelecek ay için plan yapabiliyor muyuz?
Siz de kendi gözleminizi yazın. Son aylarda bütçenizi en fazla hangi kalem zorladı? İş yapan arkadaşlarımız da satışlarının ve maliyetlerinin nasıl değiştiğini paylaşsın. Farklı şehirlerden ve mesleklerden gelen deneyimler, konuştuğumuz rakamların hayattaki karşılığını görmemize yardımcı oluyor. Yayını faydalı bulduysanız paylaşmayı ve kanala abone olmayı unutmayın. Hepinize iyi bir gün diliyorum.