HaftaSonu Başlamadan CANLI | Altın 4.300$! ABD İstihdamı, Fed ve Türkiye-Suudi-Pakistan Paktı
Bu Bölüm Hakkında
ABD tarım dışı istihdam verisinin Fed faiz beklentileri, tahvil faizleri, dolar ve altın üzerindeki olası etkileri ele alınıyor. Altının 4.300 dolar sınırına yükselişi, Hürmüz Boğazı’ndaki jeopolitik risk ve petrol oynaklığıyla birlikte değerlendiriliyor. Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan savunma anlaşmasının ülke riski, enerji maliyetleri ve dış finansman açısından anlamı inceleniyor. Küresel sermaye akımları, Çin-ABD teknoloji rekabeti ve Türkiye’de carry trade ile hanehalkı satın alma gücünün kesiştiği yeni ekonomik rejim tartışılıyor.
Ele Alınan Konular
- Fed ve ABD istihdamı
- altın ve petrol fiyatları
- Hürmüz Boğazı riski
- Türkiye’nin jeopolitik konumu
- Çin-ABD ticaret rekabeti
- sermaye akımları
Arkadaşlar tünaydın, hepiniz hoş geldiniz. Bugün 7 Ağustos 2026 Cuma ve haftanın son işlem gününe aslında çok ilginç bir tabloyla giriyoruz. Çünkü normalde birbirinden ayrı değerlendireceğimiz üç büyük hikâye bugün tek bir noktada birleşiyor. Birincisi, birkaç saat sonra açıklanacak Amerika Birleşik Devletleri tarım dışı istihdam verisi ve bunun Fed’in faiz politikasını nasıl değiştireceği. İkincisi, altının yeniden 4.300 dolar sınırına dayanması ve petrolün Hürmüz Boğazı haberleriyle bir gün aşağı, bir gün yukarı savrulması. Üçüncüsü ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bugün imzalanması beklenen savunma anlaşması. İlk bakışta bunlar farklı başlıklar gibi görünüyor ama aslında hepsi aynı soruya bağlanıyor: Dünya ekonomisinde riskin fiyatını kim belirliyor?
Önce Amerika’dan başlayalım. Bugün açıklanacak Temmuz ayı tarım dışı istihdam verisinde piyasa beklentisi yaklaşık 80 bin kişilik istihdam artışı. Haziran’da 57 binlik artış görmüştük. İşsizlik oranının ise yüzde 4,2’de kalması bekleniyor. Normal şartlarda bu rakamları alır, güçlü mü zayıf mı diye yorumlar geçerdik. Fakat bu kez veri çok daha önemli, çünkü Kevin Warsh yönetimindeki Fed piyasanın alıştığı iletişim biçimini değiştiriyor. Warsh’ın yaklaşımı şu: Merkez bankası geleceği piyasadan daha iyi tahmin edemez, dolayısıyla sürekli ileriye dönük faiz patikası çizip yatırımcıya yol göstermemeli. Piyasa kendi fiyatını bulmalı.
Bu kulağa teorik olarak makul gelebilir. Fakat bunun bir maliyeti var. Belirsizlik de fiyatlanır. Fed ne yapacağını daha az anlatıyorsa tahvil yatırımcısı daha fazla risk primi ister. Zaten son haftalarda uzun vadeli Amerikan tahvil faizlerinde gördüğümüz oynaklığın bir kısmı bundan kaynaklanıyor. Son toplantıda Fed faizi yüzde 3,50 ile 3,75 aralığında sabit tuttu, fakat üç üye faiz artışı istedi. St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem de açık biçimde 25 baz puanlık artıştan yana olduğunu söyledi. Gerekçesi de enflasyonun hâlâ hedefin çok üzerinde olması ve geç kalınırsa daha sert faiz artışlarına ihtiyaç duyulabileceği.
Dolayısıyla bugün çok ilginç bir iyi haber kötü haberdir piyasasıyla karşı karşıyayız. İstihdam 80 binin çok üzerinde gelirse normalde güçlü ekonomi diye sevinirsiniz. Ama piyasa bunu Fed daha uzun süre sıkı kalacak, hatta Eylül’de faiz artırabilecek diye okuyabilir. Tahvil faizleri yükselir, dolar güçlenebilir, yüksek değerlemeli teknoloji hisseleri baskı görebilir ve altın kısa vadede satış yiyebilir. Tersine, istihdam çok zayıf gelirse bu kez büyüme endişesi artar ama Fed’in faiz artırma ihtimali azalır. Yani hisse senetleri ilk anda rahatlayabilir, tahvil faizleri düşebilir, altın destek bulabilir. Warsh’ın daha az yönlendirme yaptığı bir ortamda veri aynı veri olsa bile piyasa etkisi geçmişe göre daha büyük olabilir.
Nitekim öncü göstergeler çok temiz bir tablo vermiyor. Özel sektör istihdamı Temmuz’da 44 bin arttı ve 65 binlik beklentinin altında kaldı. Haftalık işsizlik maaşı başvuruları 199 bin ile beklentinin biraz altında geldi. Buna karşılık hizmet PMI 54’ün üzerinde ve hizmet sektöründe büyüme devam ediyor. Yani Amerika resesyona gidiyor diyebileceğimiz kadar zayıf değil, ama ekonomi aşırı ısınıyor diyebileceğimiz kadar da güçlü değil. Fed’in sorunu tam olarak bu: Enflasyon yüksek, büyüme dirençli, fakat işgücü piyasasında soğuma işaretleri var. Tek bir veriyle karar vermek zor, ama piyasa bugün tam da bunu yapmak zorunda kalacak.
Buradan altına geçelim. Ons altın bu sabah 4.280-4.300 dolar bandına kadar yükseldi ve haftalık kazanç yüzde 6 civarında. Ocak ayından beri en güçlü haftalardan biri. Burada çok önemli bir ayrım yapmak lazım. Altın sadece savaş olduğu için yükselmiyor. Hatta son birkaç günde petrol düşerken altının yükseldiğini gördük. Bunun nedeni, petrolün düşmesinin enflasyon baskısını hafifletmesi ve Fed’in daha fazla faiz artırma ihtimalini azaltması. Altın faiz ödemez. Dolayısıyla reel faiz beklentisi düştüğünde altının fırsat maliyeti azalır.
Ama aynı anda jeopolitik talep de kaybolmuş değil. Hürmüz Boğazı’nda birkaç gün önce anlaşma umuduyla Brent 79 dolar civarına kadar gerilemişti. Bu sabah yeniden 83 dolar civarında. Haftalık bazda hâlâ yaklaşık yüzde 7 aşağıda ama bu oynaklık bize piyasadaki barış fiyatlamasının ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Trump savaşın yakında biteceğini söylüyor. İran ve Umman arasında geçiş güzergâhları konusunda temaslar var. Fakat İran’ın ABD ve İsrail bağlantılı gemilerin geçişini sınırlamak istediğine ilişkin haberler geliyor. Üstelik gemi trafiği hâlâ savaş öncesinin çok altında. Bir dönem günde 130-140 geminin geçtiği boğazda bu hafta çok daha sınırlı geçişler görüyoruz.
Bunun ekonomik karşılığı çok basit: Hürmüz yalnızca petrol fiyatı değildir. Nakliye sigortasıdır, tanker maliyetidir, LNG’dir, petrokimyadır, gübredir ve sonunda gıda fiyatıdır. Nitekim dünya gıda fiyatlarının Temmuz’da üç yılın en yüksek seviyesine çıktığına ilişkin veriler de geldi. Yani petrol 79 dolara düştü diye küresel enflasyon sorunu çözüldü diyemeyiz. Birkaç füze, bir tanker saldırısı veya geçiş kurallarında yeni bir sertleşme bütün fiyatlamayı yeniden değiştirebilir.
Tam burada Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan savunma anlaşması devreye giriyor. Reuters’a göre anlaşmanın bugün Cidde’de imzalanması bekleniyor. Türkiye NATO üyesi, Suudi Arabistan dünyanın en önemli petrol üreticilerinden ve Pakistan nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke. Bu nedenle bu anlaşmayı yalnızca diplomatik bir fotoğraf olarak görmemek gerekir. Henüz tarafların tam olarak hangi yükümlülükleri üstleneceği net değil. O yüzden bunu otomatik olarak yeni bir askerî blok diye sunmak doğru olmaz. Fakat zamanlaması son derece önemli.
Neden? Çünkü Körfez savaşı bölgedeki güvenlik mimarisinin açıklarını ortaya çıkardı. Suudi Arabistan İran destekli gruplardan gelen saldırı riskini görüyor. Pakistan zaten Riyad’la uzun süredir savunma ilişkisine sahip. Türkiye ise bir yandan İran’la sınır komşusu, diğer yandan NATO içinde ve Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini büyütmek istiyor. Dolayısıyla bu anlaşmanın değeri metnin içinde saklı. Ortak savunma taahhüdü ne kadar güçlü? Bir ülkeye saldırı diğerlerine saldırı sayılacak mı? Hava savunması, füze savunması, istihbarat paylaşımı veya ortak üretim var mı? Bunları bilmeden kesin hüküm vermek doğru değil. Ama ekonomi açısından şunu söyleyebiliriz: Türkiye’nin bölgesel güvenlik riskine ne ölçüde dahil olacağı, ülke risk primi, enerji maliyeti ve dış finansman açısından önemlidir.
Şimdi bir adım geri çekilip Japonya’ya bakalım. Çünkü bugün dünyadaki bütün bu olayları birbirine bağlayan görünmez kablo aslında faiz ve döviz piyasası. Yen yeniden dolar karşısında 158’in üzerine geldi. Japonya Nisan sonunda tek günde 6,28 trilyon yen harcayarak tarihinin en büyük günlük yen alım müdahalesini yaptı. Temmuz sonunda ise bu kez ABD ile koordineli yeni müdahaleler geldi ve rakamların daha da büyük olabileceği tahmin ediliyor. İlginç olan, ABD’nin bu müdahalede dolar yerine euro satarak yen alması.
Bu neden önemli? Çünkü Japonya yenini savunmak için sürekli Amerikan tahvili satarsa ABD’nin zaten yüksek olan uzun vadeli faizleri daha da yükselebilir. Washington Japonya’ya iyilik yapmıyor; kendi tahvil piyasasını da koruyor. Japonya dünyanın en büyük Amerikan tahvili sahiplerinden biri. Yen zayıfladıkça Tokyo’nun müdahale ihtiyacı artıyor, müdahale için rezerv satışı yapıldıkça Amerikan tahvil piyasası etkileniyor. Yani Tokyo’daki kur hareketi New York’taki mortgage faizine kadar uzanan bir zincir yaratabiliyor. Üstelik Japonya’nın temel sorunu müdahaleyle çözülmüyor. ABD ile Japonya arasındaki faiz farkı büyük, Japonya enerji ithalatçısı ve Hürmüz şoku Japon ekonomisini doğrudan vuruyor.
Bu bizi sermaye akımlarına getiriyor. Küresel hisse fonlarına para girişi 11 haftadır sürüyor. Son haftada yaklaşık 21 milyar dolar yeni para girmiş. Şirket kârları da güçlü. Şu ana kadar bilanço açıklayan MSCI World şirketlerinin toplam kârlarında yıllık yüzde 40’ın üzerinde artış var ve yaklaşık dörtte üçü beklentileri aşmış durumda. Dolayısıyla borsalardaki yükselişi tamamen balon diye açıklamak kolaycılık olur. Gerçek kâr artışı var. Fakat aynı anda para piyasası fonlarına 57 milyar doların üzerinde giriş olması yatırımcının hâlâ ciddi miktarda nakit tuttuğunu gösteriyor. Yani piyasada hem risk iştahı hem de güvenlik talebi aynı anda var.
Güney Kore bu ikili ruh halinin çok güzel örneği. Koreli küçük yatırımcılar, yerel tabirle karıncalar, Temmuz’da 4,6 milyar dolarlık Amerikan hissesi aldı. KOSPI Haziran zirvesinden sert biçimde gerilerken yatırımcı yeniden Wall Street’e kaçıyor. Üstelik hükümet vergi teşvikleriyle parayı ülkeye döndürmeye çalışmıştı. Burada çok temel bir ders var: Sermayeyi emirle veya teşvikle uzun süre içeride tutamazsınız. Yatırımcı risk-getiri dengesini nerede daha iyi görüyorsa oraya gider. Bu aynı zamanda won üzerinde de baskı yaratıyor.
Bir diğer büyük hikâye Çin. Çin’in ilk yedi aylık mal ticareti 30,13 trilyon yuana ulaşmış durumda ve yıllık artış yüzde 17’nin üzerinde. İhracat yüzde 14 artarken ithalat yüzde 22 yükselmiş. Daha da önemlisi ihracatın kompozisyonu değişiyor. Elektrikli araç ihracatında yüzde 70’in üzerinde, lityum-iyon bataryalarda yüzde 35 civarında, rüzgâr türbini ekipmanlarında yüzde 30’un üzerinde artış var. Mekanik ve elektrikli ürünler artık toplam ihracatın yaklaşık üçte ikisini oluşturuyor. 3D yazıcılarda üç haneli büyüme görüyoruz. Yani Çin artık yalnızca ucuz tüketim malı satan fabrika değil; yeşil teknoloji, robotik, yapay zekâ altyapısı ve endüstriyel ekipman ihraç eden bir ekonomi.
Amerika’nın tepkisi de tam bu nedenle sertleşiyor. Trump yönetimi polysilicon ve ilişkili ürünlere yüzde 15 tarife getiriyor. Ayrıca tungsten hurdası ve kullanılmış lityum iyon bataryalardan çıkan black mass ihracatını bir yıl süreyle kısıtlıyor. Burada yeni küreselleşmenin mantığını görüyoruz: Serbest ticaret geri çekiliyor, stratejik ticaret öne çıkıyor. Çip, batarya, nadir element, tungsten, güneş paneli hammaddesi artık sadece ticari mal değil; milli güvenlik unsuru. Daha da ironik olan, Trump’ın önceki geniş tarifelerinin önemli kısmının Yüksek Mahkeme tarafından hukuka aykırı bulunması sonrası yönetimin yaklaşık 100 milyar dolarlık tarife iadesi yapması. Yani ticaret savaşı bitmiyor, sadece hukuki araç değiştiriyor.
Bu rekabet Avrupa’yı da sıkıştırıyor. Volkswagen’in hâkim ortakları şirketin tarihi bir yol ayrımında olduğunu söylüyor. Yönetimin gündeminde on binlerce yeni işten çıkarma ve bazı Alman fabrikalarının kapatılması ihtimali var. Sebep yalnızca ücret maliyetleri değil. Çinli üreticilerin elektrikli araçlarda yarattığı fiyat ve teknoloji baskısı, ABD tarifeleri ve Avrupa’daki zayıf talep aynı anda geliyor. Bir zamanlar küreselleşmenin en büyük kazananlarından olan Alman otomotiv modeli şimdi yeni sanayi politikasının en büyük sınavlarından biriyle karşı karşıya.
Aynı dönüşümü savunma ve yarı iletken yatırımlarında da görüyoruz. Rheinmetall, Lockheed Martin ile Almanya’da ortak ATACMS üretiminden 2028’den itibaren gelir bekliyor ve talebin en az 15 yıl güçlü kalabileceğini söylüyor. Güney Kore’de SK Hynix yönetimi Yongin ve Cheongju’daki çip tesisleri için yaklaşık 38 milyar dolarlık yeni yatırımı onayladı. Bu iki haber yan yana konduğunda yeni dünya ekonomisinin yatırım haritası çok net görünüyor: bir tarafta savunma kapasitesi, diğer tarafta yapay zekâ ve çip kapasitesi. Yani 2010’ların yatırım hikâyesi ucuz para, tüketici teknolojisi ve küresel tedarik zincirleriyse; 2020’lerin ikinci yarısının hikâyesi enerji güvenliği, savunma, yarı iletkenler ve kritik mineraller. Sermaye bu alanlara akarken klasik imalat sanayisinin bazı bölümleri, özellikle Avrupa’da, çok daha sert bir yeniden yapılanmaya zorlanıyor.
Peki bütün bunların Türkiye’ye yansıması ne? Bu sabah dolar/TL 47,70 civarında. Beş yıllık CDS 228 baz puan dolayında. İki yıllık tahvil faizi yüzde 41,5 civarında. Yani dışarıdan bakınca Türkiye’ye ilişkin risk algısında son dönemde bir miktar iyileşme var. Yabancılar 31 Temmuz haftasında devlet tahvillerine yaklaşık 300 milyon dolar ekledi; swap kanalıyla da yaklaşık 300 milyon dolarlık giriş oldu. Daha çarpıcı olan şu: İran savaşı başladığında carry trade kanalından yaklaşık 29 milyar dolar çıkmıştı, bunun yaklaşık 25 milyar doları geri dönmüş durumda. Bu, TL açısından kısa vadede önemli bir destek.
Ama carry trade’in doğasını unutmamak gerekiyor. Bu para Türkiye’ye âşık olduğu için gelmiyor. Faiz-kur dengesi cazip olduğu için geliyor. Beklenen kur kaybı faiz getirisinin altında kaldığı sürece pozisyon taşınır. Jeopolitik risk yükselirse, Fed daha şahinleşirse veya içeride siyasi risk artarsa aynı para çok hızlı çıkabilir. Dolayısıyla rezerv biriktirmek burada kritik. Son verilerde brüt rezervlerin 164 milyar dolar civarına, swap hariç net rezervlerin 40 milyar doların üzerine çıktığı hesaplanıyor. Bu olumlu. Ama rezervin seviyesi kadar kompozisyonu ve potansiyel kısa vadeli sermaye çıkışına karşı ne kadar tampon oluşturduğu da önemli.
İçeride ilginç bir gelişme daha var. Son haftada gerçek kişilerin döviz mevduatı yaklaşık 200 milyon dolar, şirketlerin döviz mevduatı ise 3,3 milyar dolar gerilemiş. Döviz cinsi fonları da eklediğimizde yerleşiklerin döviz ve dövize endeksli varlıklarında toplam 4,2 milyar dolarlık azalma var. Bunu otomatik olarak TL’ye güven geri geldi diye okumak istemem. Şirketlerin döviz kullanmasının ithalat, borç ödeme veya ticari işlemler gibi çok farklı nedenleri olabilir. Ama kısa vadede merkez bankasının işini kolaylaştıran bir tablo olduğu açık.
Türkiye’de altın tarafında da ilginç bir servet etkisi var. QNB’nin hesaplamasına göre ülke içindeki toplam altın stoku Temmuz’da yaklaşık 4.313 ton, yani 562 milyar dolar civarında. Fiyatların Şubat zirvesinden gerilemesiyle bu stokta yaklaşık 155 milyar dolarlık değer kaybı hesaplanıyor. Bu sadece yatırımcıların kâğıt üzerindeki zararından ibaret değil. Türkiye’de altın çok yaygın bir tasarruf aracı olduğu için altın yükseldiğinde hanehalkı kendini daha zengin hissediyor, tüketim eğilimi artabiliyor; düştüğünde tam tersi oluyor. Nitekim kredi kartı harcamalarının reel olarak yavaşlaması ve tüketimdeki zayıflama ile bu servet etkisi arasında ilişki kurulabilir.
Fakat makro göstergelerden sokağa indiğimizde daha farklı bir Türkiye görüyoruz. Türkiye Raporu’nun Temmuz araştırmasında ekonomiyi kötü veya çok kötü değerlendirenlerin oranı yüzde 73’e çıkmış. AK Parti seçmeninde bile bu oran yüzde 50’nin üzerine geçmiş. Katılımcıların yarısından fazlası gelirinin giderini karşılamadığını söylüyor. Buna rağmen tüketici güveninde ve enflasyon beklentilerinde sınırlı bir iyileşme var. Bu çelişki aslında çok öğretici. İnsanlar durum iyi demiyor; belki daha kötü olmayacak demeye başlıyor.
Burada yaz aylarının etkisi var: Isınma faturası yok, okul masrafları geçici olarak düşüyor, bazı gıda kalemlerinde mevsimsel rahatlama var. Bir de Türkiye’ye özgü geniş informal ekonomi mekanizması var. Resmi maaşı yetmeyen hane ek iş, aile desteği, günlük gelir, kayıt dışı faaliyet veya kredi kartı yoluyla sistemi döndürüyor. Bu bir refah göstergesi değil; aksine resmi gelir yapısının yetersizliğini telafi eden tampon mekanizma.
En çarpıcı göstergelerden biri de en düşük gelir grubunda barınma harcamalarının gıdayı geçmiş olması. Bunun anlamı insanların lüks eve taşınması değil; gıdadan kısmak zorunda kalması. Bir başka ilginç gösterge lahmacun endeksi. Son aylarda restoranlardaki lahmacun fiyat artışı genel enflasyonun altında kalıyorsa bunun iki açıklaması olabilir: İşletme maliyet artışını artık tamamen müşteriye yansıtamıyor ve kâr marjından yiyor; ya da porsiyon ve kalite üzerinden ayarlama yapıyor. Her iki durumda da ekonomide talep sınırına yaklaşıldığını gösterir.
O yüzden bugün bütün bu haberlerden tek bir sonuç çıkarmak gerekirse şunu söyleyebilirim: Dünya ekonomisi aynı anda üç ayrı rejim değişikliği yaşıyor. Para politikasında merkez bankalarının rehberliğinin azaldığı, verinin daha sert fiyatlandığı bir döneme giriyoruz. Jeopolitikte enerji yolları ve savunma ittifakları yeniden ekonomik fiyatların belirleyicisi oluyor. Sanayide ise Çin-ABD rekabeti serbest ticaret dönemini stratejik üretim ve sübvansiyon dönemine çeviriyor.
Türkiye bu üç şokun tam kesişiminde. Yüksek faizle yabancı sermaye çekmeye çalışıyor, aynı anda Hürmüz nedeniyle enerji riskine açık, Çin’in sanayi rekabeti nedeniyle ihracatçıları baskı altında ve şimdi yeni bir bölgesel savunma mimarisinin parçası olmaya hazırlanıyor. Bu nedenle sadece dolar kaç olur, altın yükselir mi, Fed ne yapar diye tek tek bakmak yetersiz. Asıl mesele bu değişkenlerin birbirini nasıl beslediği.
Bugün tarım dışı istihdam açıklandığında ilk hareketlere fazla anlam yüklememek lazım. Güçlü veri gelirse faiz beklentisi, zayıf veri gelirse büyüme beklentisi konuşulacak. Altında 4.300 dolar seviyesi psikolojik olarak önemli ama tek başına yön belirlemez. Petrol tarafında Hürmüz anlaşmasının gerçekten uygulanıp uygulanmadığına bakacağız. Türkiye açısından ise savunma anlaşmasının metni, carry trade akımlarının devamı ve içeride hanehalkının satın alma gücü önümüzdeki haftaların ana başlıkları olacak.
Ve haftaya da rahat değiliz. Amerika’da yeni enflasyon verileri gelecek. Temmuz TÜFE için yıllık yüzde 3,4 civarında beklenti var. Eğer bugünkü istihdam güçlü, gelecek haftaki enflasyon da yüksek gelirse Fed üzerindeki faiz artırma baskısı ciddi biçimde artabilir. Tersi durumda piyasa yeniden gevşeme hikâyesine döner. Yani bugün açıklanacak tek bir veri aslında önümüzdeki haftanın bütün fiyatlamasının ilk perdesi.
Şimdilik tablo bu. Siz de yorumlara özellikle şunu yazın: Sizce şu anda piyasaların en büyük riski Fed mi, Hürmüz mü, yoksa ABD-Çin teknoloji savaşı mı? Birazdan veri geldiğinde rakamları birlikte değerlendireceğiz.