Türkiye'de Sokaklar ve Sahiller Neden Bu Kadar Pis? Sorun Çöp Değil
Bu Bölüm Hakkında
Türkiye'de sokakların, sahillerin ve piknik alanlarının kısa sürede kirlenmesi yalnızca bireysel eğitim ya da temizlik meselesi olarak açıklanamaz. Bölüm, yere çöp atmanın özel faydayı kişide bırakıp toplumsal maliyeti başkalarına yükleyen bir negatif dışsallık olduğunu anlatıyor; yetersiz çöp kutuları, düşük yakalanma ihtimali ve uygulanmayan yaptırımlar bu davranışı teşvik ediyor. Kirli alanların daha fazla kirletilmesiyle oluşan “kirli denge”, toplumsal normların ve kamusal alan sahipliğinin nasıl zayıfladığını gösteriyor. Çözüm için bireysel sorumluluğun yanında doğru teşvikler, düzenli hizmet, görünür denetim ve ortak yaşam kültürünün birlikte kurulması gerekiyor.
Ele Alınan Konular
- negatif dışsallıklar
- kamusal alanlar
- toplumsal normlar
- caydırıcılık ve yaptırım
- belediye hizmetleri
Şöyle bir manzarayı muhtemelen hepiniz görmüşsünüzdür.
Deniz kenarına gidiyorsunuz. Çok güzel bir sahil. İnsanlar piknik yapmış, çocuklar oynamış, denize girilmiş. Akşam oluyor, herkes evine dönüyor.
Geride ne kalıyor?
Pet şişeler, bira kutuları, plastik tabaklar, çekirdek kabukları, sigara izmaritleri, poşetler… Bazen çocuk bezleri, mangal artıkları, kırılmış cam şişeler. Hatta bazı yerlerde çöpler öyle birikiyor ki sabah gördüğünüz manzara, bir gün önce insanların keyifle vakit geçirdiği bir alan değil de sanki terk edilmiş bir çöplük gibi görünüyor.
Ya da sabah yürüyüşe çıkıyorsunuz. Önünüzde bir araba yavaşlıyor. Cam açılıyor. Bir sigara izmariti dışarı fırlatılıyor.
Bir başkası elindeki kahve bardağını kaldırımın kenarına bırakıyor.
Bir başkası bankta çekirdek yiyor ve kabukları yere atıyor.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Türkiye’de neden sokaklarımız, sahillerimiz, piknik alanlarımız bu kadar kolay kirleniyor?
Neden bazı kamusal alanları birkaç saat içinde çöplüğe çevirebiliyoruz?
Ve daha önemlisi…
Aynı insan kendi evinin salonuna neden çöp atmıyor?
Bence meselenin en ilginç tarafı tam burada başlıyor.
Çünkü evinde yere pet şişe atmayan, arabasının içine sigara izmariti atmayan, çalıştığı ofisin ortasına çekirdek kabuklarını dökmeyen bir insan, kamusal alana çıktığında bazen tamamen farklı davranabiliyor.
İnsan aynı insan.
Peki ne değişiyor?
Bugün biraz bunu konuşmak istiyorum.
Ve baştan söyleyeyim: Bence Türkiye’deki çöp problemi yalnızca bir temizlik problemi değil.
Hatta yalnızca bir eğitim problemi de değil.
Bu aynı zamanda bir iktisat problemi, bir kurumlar problemi, bir kamusal alan problemi ve belki daha da önemlisi bir toplumsal norm problemi.
Çünkü ekonomistlerin çok sevdiği temel bir soru vardır:
İnsanların davranışlarını ne belirliyor?
Karakterleri mi?
Ahlakları mı?
Eğitimleri mi?
Yoksa karşı karşıya oldukları teşvikler mi?
Muhtemelen hepsi.
Ama ben özellikle teşvikler kısmından başlayacağım.
Çünkü bir insanın çöpünü yere atmasının çok basit bir ekonomisi var.
Elinizde boş bir pet şişe olduğunu düşünün.
Bunu düzgün biçimde çöpe atmak için belki yüz metre yürümeniz gerekiyor.
Belki yakınlarda çöp kutusu yok.
Belki çöp kutusu dolmuş.
Belki şişeyi çantanıza koyup eve kadar götüreceksiniz.
Yani çok küçük de olsa bir maliyeti var.
Emek harcayacaksınız.
Zaman harcayacaksınız.
Bir miktar zahmete katlanacaksınız.
Peki şişeyi yere bırakırsanız sizin açınızdan maliyet ne?
Eğer kimse sizi uyarmayacaksa, ceza almayacaksanız ve bundan dolayı ciddi bir rahatsızlık da hissetmiyorsanız…
Neredeyse sıfır.
Fakat burada çok önemli bir nokta var.
Sizin açınızdan maliyetin sıfır olması, maliyetin gerçekten ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
O şişe hâlâ orada.
Bir belediye çalışanı gelip onu toplayacak.
Başka bir insan kirli bir sahilde oturacak.
Bir çocuk kırılmış camın üzerine basabilecek.
Bir hayvan o plastiği yiyebilecek.
Çöp denize karışabilecek.
Belki belediye ertesi sabah onlarca insanı o bölgeyi temizlemek için çalıştıracak.
Yani siz maliyeti ortadan kaldırmadınız.
Sadece başkasına aktardınız.
İktisatta buna negatif dışsallık diyoruz.
Aslında yere çöp atan insan şunu yapıyor:
Benim işim kolaylaşsın, bunun maliyetini toplum ödesin.
Fayda özel.
Maliyet toplumsal.
Bu yalnızca çöp konusunda da böyle değil.
Gürültü kirliliğinde böyle.
Trafikte böyle.
Hava kirliliğinde böyle.
Bir fabrikanın atığını nehre bırakmasında da temel mekanizma aynı.
Üretici için atığı arıtmak maliyetli olabilir. Nehre dökmek ucuzdur.
Ama o maliyet yok olmaz.
Sadece fabrikanın bilançosundan çıkar ve toplumun üzerine geçer.
Elbette sahile bir pet şişe bırakan insanla dev bir fabrikanın çevreyi kirletmesini aynı ölçeğe koymuyorum.
Ama ekonomik mantık benzer.
Ve tam bu noktada ikinci mesele devreye giriyor:
Yaptırım.
Türkiye’de birçok konuda aslında kuralımız var.
Ceza da var.
Yönetmelik de var.
Fakat ekonomide caydırıcılığın yalnızca cezanın büyüklüğüne bağlı olmadığını biliriz.
Asıl mesele şudur:
Bir insan o cezayla karşılaşma ihtimalini ne kadar yüksek görüyor?
Basitçe düşünelim.
Bir davranışın cezası on bin lira olsun.
Ama yakalanma ihtimaliniz neredeyse sıfırsa, bu ceza kâğıt üzerinde çok ağır olsa bile davranışınızı fazla değiştirmeyebilir.
Öte yandan ceza beş yüz lira olsun.
Ama o davranışı yaptığınızda yakalanacağınızdan neredeyse eminseniz, çok daha caydırıcı hale gelebilir.
Yani mesele yalnızca:
“Ceza var mı?”
değil.
Mesele:
“Bu kural gerçekten uygulanıyor mu?”
Türkiye’de pek çok insanın kamusal alandaki davranışını belirleyen şeylerden biri bence tam olarak bu.
İnsan şunu biliyor:
Buraya çöp bırakırsam büyük ihtimalle hiçbir şey olmayacak.
Arabadan izmarit atarsam büyük ihtimalle kimse durdurmayacak.
Piknik masasının yanında poşetleri bırakıp gidersem muhtemelen ceza almayacağım.
Böyle olunca davranışı sınırlayan şey esas olarak kişinin kendi vicdanı ve kendi toplumsal normu oluyor.
Ve eğer o norm da yeterince güçlü değilse sistem kirlenmeye başlıyor.
Fakat bence hikâyenin en ilginç kısmı bundan sonra geliyor.
Bir alanın zaten kirli olması, insanların o alanı daha fazla kirletmesine neden oluyor.
Tertemiz bir sahile gittiğinizi düşünün.
Kumların üzerinde tek bir şişe yok.
Tek bir poşet yok.
Elinizdeki çöpü yere bırakmak çok daha zor gelir.
Çünkü sizin bıraktığınız çöp görünür.
Siz o alanın düzenini bozan kişi olursunuz.
Şimdi başka bir sahile gidin.
Her yerde şişeler var.
Çekirdek kabukları var.
Poşetler var.
Çöpler yığılmış.
İnsanların bir kısmı şöyle düşünmeye başlıyor:
“Zaten her yer pis.”
Benim bıraktığım bir şişeden ne olacak?
Ve işte burada çok tehlikeli bir döngü ortaya çıkıyor.
Alan kirli olduğu için insanlar kirletiyor.
İnsanlar kirlettiği için alan daha da kirleniyor.
Ben buna kirli denge demeyi seviyorum.
Çünkü mesele artık tek tek insanların davranışından çıkıyor.
Bir toplumsal denge oluşuyor.
Herkes diğer insanların ne yaptığını görüyor ve kendi davranışını ona göre ayarlıyor.
Temiz bir yerde çöp atmak anormal bir davranış gibi görünürken, kirli bir yerde çöp atmamak neredeyse bireysel bir fedakârlık haline gelebiliyor.
Buna davranışsal iktisat açısından da bakabiliriz.
İnsanlar yalnızca fiyatlara ve cezalara tepki vermez.
Çevrelerindeki insanların davranışını da bir bilgi olarak kullanırlar.
Eğer herkes yere çöp atıyorsa, bazı insanlar bunu “demek ki burada böyle yapılıyor” şeklinde okuyabilir.
Eğer kimse atmıyorsa, tam tersine “demek ki burada bu davranış kabul edilmiyor” mesajını alır.
Dolayısıyla çevrenin mevcut hali, gelecekteki davranış için bir sinyal üretir.
Bu yüzden şu cümleyi özellikle vurgulamak istiyorum:
Pislik yalnızca pisliğin sonucu değildir.
Pislik aynı zamanda yeni pisliğin nedenidir.
Bu yüzden belediyelerin bir alanı sık sık temizlemesinin önemi yalnızca yerdeki çöpleri ortadan kaldırmak değildir.
Temiz bir çevre aynı zamanda insanlara bir mesaj verir:
“Burada norm budur.”
Burası temiz tutuluyor.
Buraya çöp bırakılmaz.
Çevrenin kendisi davranışı şekillendiren bir sinyal haline gelir.
Fakat burada sık duyduğumuz başka bir cümle var:
“Ben vergimi veriyorum kardeşim, belediye temizlesin.”
Evet.
Belediye elbette temizleyecek.
Bu zaten belediyenin görevlerinden biri.
Ama buradan şu sonuç çıkmaz:
Ben istediğim kadar kirletebilirim, nasıl olsa birileri arkamdan temizler.
Çünkü belediye dediğimiz şey gökten inen sınırsız kaynaklara sahip bir kurum değil.
Belediye personelinin zamanı sınırlı.
Bütçesi sınırlı.
Araçları sınırlı.
Sizin bugün yere attığınız çöpü yarın bir insan gelip topluyor.
O insanın emeğinin bir fırsat maliyeti var.
O bütçenin bir fırsat maliyeti var.
O araçların bir fırsat maliyeti var.
Yani biz aslında toplumsal kaynaklarımızın bir bölümünü sürekli olarak birbirimizin arkasını temizlemek için kullanıyoruz.
Bir düşünün.
Bir sahil sabah temizleniyor.
Akşam yeniden çöplüğe dönüşüyor.
Ertesi sabah yeniden temizleniyor.
Bu döngüyü yüzlerce park, sahil, meydan ve mesire alanı için tekrar tekrar yapıyoruz.
Bu yalnızca estetik bir problem değil.
Bu ekonomik bir israf.
Çünkü belediye aynı personeli, aynı bütçeyi ve aynı zamanı başka kamusal hizmetlere de ayırabilirdi.
Daha fazla yeşil alan bakımı yapabilirdi.
Kaldırımları onarabilirdi.
Çocuk parklarını iyileştirebilirdi.
Sahilde güvenliği artırabilirdi.
Ama biz aynı kaynağı sürekli aynı çöpü yeniden toplamak için kullanıyoruz.
İktisadın en temel kavramlarından biri tam olarak burada karşımıza çıkıyor:
Fırsat maliyeti.
Bir kaynağı bir yerde kullandığınızda, başka bir yerde kullanma imkânından vazgeçiyorsunuz.
Dolayısıyla “belediye temizlesin” cümlesi aslında bedelsiz bir çözüm önermiyor.
Bedeli yine hepimiz ödüyoruz.
Üstelik burada davranışsal açıdan başka bir mekanizma daha çıkıyor.
Eğer insanlar “nasıl olsa biri temizliyor” diye düşünürse, temizleme hizmetinin kendisi bazen insanları daha sorumsuz davranmaya teşvik edebilir.
İktisatta buna yakın bir kavram vardır:
Ahlaki tehlike.
Bir davranışın maliyetini başkasının üstleneceğini bilen insan daha fazla risk alabilir ya da daha az özen gösterebilir.
Bu yüzden kamu hizmeti ile bireysel sorumluluk arasında sağlıklı bir denge gerekiyor.
Ama bence Türkiye açısından daha büyük soru şu:
Neden özel alanlarımızla kamusal alanlarımız arasında bu kadar büyük fark olabiliyor?
Dikkat edin.
Birçok insan kendi evinin önünü temiz tutuyor.
Apartmanın girişini temiz tutuyor.
Sitenin bahçesini temiz tutuyor.
Restoran sahibi kendi mekânının içini pırıl pırıl yapıyor.
AVM’nin içine girdiğinizde yere çöp atmak çok daha az rastlanan bir davranış.
Ama AVM’den yüz metre uzaklaşınca aynı düzenin kaybolduğunu görebiliyorsunuz.
Burada bence temel mesele aidiyet.
“Benim” dediğimiz şeye başka davranıyoruz.
“Hepimizin” dediğimiz şeye başka.
Ve bazen “hepimizin” olanı zihnimizde yanlış biçimde “kimsenin” olarak kodluyoruz.
Oysa kamusal alan kimsenin alanı değildir diye bir şey yok.
Tam tersine.
Kamusal alan hepimizin alanıdır.
Sahilin sahibi sizsiniz.
Parkın sahibi sizsiniz.
Sokağın sahibi sizsiniz.
Ben de sahibiyim.
Sorun, mülkiyetin ortak olması değil.
Sorun ortak mülkiyetin sahipsizlik gibi algılanması.
Ekonomide müşterekler problemi dediğimiz mesele tam da buradan çıkar.
Herkes ortak bir kaynaktan yararlanmak ister.
Ama o kaynağı korumanın maliyetini mümkünse başkasının üstlenmesini tercih eder.
Ve herkes böyle düşünmeye başladığında, sonunda herkesin kullandığı kaynak bozulur.
İşte temiz sahil de bir müşterektir.
Temiz park da.
Temiz hava da.
Sessiz bir mahalle de.
Kamusal düzen de.
Bütün bunların korunması yalnızca devlete bırakılamaz.
Çünkü devlet her insanın yanında yirmi dört saat bir polis memuru görevlendiremez.
Toplumların önemli bir bölümü zaten yalnızca cezayla çalışmaz.
Normlarla çalışır.
Bir ülkede insanlar yere çöp atmıyorsa bunun nedeni her ağacın arkasında zabıta beklemesi değildir.
Bir noktadan sonra davranış toplumsal olarak kabul edilemez hale gelmiştir.
İnsan kendi kendini denetler.
Çevresindekiler de onu denetler.
Ve burada çok önemli bir nokta var.
Birinin gözünüzün önünde yere çöp attığını düşünün.
Eğer çevredeki herkes hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsa, aslında o kişiye bir mesaj veriyoruz:
Bu davranış burada kabul edilebilir.
Ama insanlar tepki verdiğinde, davranışın maliyeti artar.
Bu maliyet illa para olmak zorunda değil.
Utanma olabilir.
Ayıplanma olabilir.
Sosyal itibar kaybı olabilir.
“Yaptığım şey normal karşılanmıyor” hissi olabilir.
Toplumsal norm dediğimiz şey zaten biraz böyle oluşuyor.
Ama burada dikkatli olmak lazım.
Bu meseleyi yalnızca “vatandaş kötü, devlet iyi” diye anlatmak da yanlış olur.
Çünkü kamusal alanın niteliği yalnızca bireysel davranıştan çıkmaz.
Kamu yönetiminin kalitesi de önemlidir.
Eğer çöp kutuları yetersizse, kutular günlerce taşmış halde kalıyorsa, belediye aynı alanı düzenli temizlemiyorsa, yaptırım keyfî uygulanıyorsa, bazı bölgeler sürekli bakımlı tutulurken bazı bölgeler kaderine terk ediliyorsa, devletin kendisi de norm üretir.
Vatandaş şunu görür:
“Demek ki burası önemsenmiyor.”
Bu da davranışı bozar.
Yani devlet kapasitesi sadece ceza kesmek değildir.
Kamusal alanın sürekli, öngörülebilir ve eşit biçimde yönetilmesidir.
Temizliğin de bir kurumsal güven boyutu vardır.
Eğer insanlar sistemin çalıştığını görüyorsa, kendi katkılarının anlamlı olduğuna daha fazla inanırlar.
Ama “ben toplasam ne olacak, yarın yine aynı olacak” duygusu yerleştiğinde, iyi davranışı sürdürmek daha zor hale gelir.
Bu nedenle çöp meselesi, aslında devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin küçük ama çok görünür bir aynasıdır.
Fakat konunun bir başka tarafı daha var ve bence Kayıt Dışı İktisat açısından özellikle önemli.
Temiz kamusal alan aynı zamanda bir eşitsizlik meselesidir.
Çünkü kamusal alan kötüleştiğinde bundan herkes aynı ölçüde etkilenmez.
Paranız varsa özel plaja gidebilirsiniz.
Site içerisinde yaşayabilirsiniz.
Ücretli sosyal tesis kullanabilirsiniz.
Özel yüzme havuzuna gidebilirsiniz.
Çocuğunuzu özel oyun alanlarına götürebilirsiniz.
Yani kamusal alan kötüleştikçe kendinize alternatif bir yaşam alanı satın alabilirsiniz.
Ama geliriniz düşükse bunu yapamazsınız.
Sizin parkınız gerçekten mahalledeki parktır.
Sizin sahiliniz halka açık sahildir.
Sizin çocuğunuzun oyun alanı belediyenin parkıdır.
Dolayısıyla temiz ve kaliteli kamusal alan, aslında insanların hayat standardını para harcamadan yükselten çok önemli bir refah unsurudur.
Hatta buna bir tür sosyal ücret gibi bile bakabiliriz.
Çünkü yüksek geliriniz olmasa bile temiz bir parkta oturabiliyorsanız, temiz bir sahilde denize girebiliyorsanız, güvenli ve düzenli bir meydanda vakit geçirebiliyorsanız, yaşam kaliteniz artıyor.
Kamusal alan çöktüğünde ise en fazla zarar görenler, kendilerine özel alternatif satın alamayanlar oluyor.
O yüzden “sahil pis olmuş, ne yapalım” meselesi küçümsenecek bir mesele değil.
Bu aynı zamanda sınıfsal bir mesele.
Hatta daha ileri gidelim.
Kamusal alanın bozulması, şehirde yaşayan insanları giderek daha fazla özel tüketime zorlar.
Park kötüleşir, insanlar alışveriş merkezine gider.
Halka açık sahil kötüleşir, özel plaja gider.
Mahalle meydanı güvensizleşir, kapalı siteler tercih edilir.
Yani kamusal hayat geriledikçe, eskiden ücretsiz veya düşük maliyetle erişebildiğimiz birçok deneyimi piyasadan satın almaya başlarız.
Bu da kent yaşamının maliyetini artırır.
Ve aynı zamanda toplumun farklı gelir gruplarını birbirinden daha fazla ayırır.
Çünkü ortak mekânlarımız azaldıkça, birbirimizle karşılaşabileceğimiz alanlar da azalır.
Bu açıdan baktığınızda temiz bir sahil yalnızca temiz bir sahil değildir.
Bir kamusal yaşam alanıdır.
Bir eşitlik alanıdır.
İnsanların gelirlerinden bağımsız olarak aynı denize girebildiği, aynı bankta oturabildiği, aynı parkta yürüyebildiği bir alandır.
Dolayısıyla kamusal alanın kalitesi, toplumun kalitesiyle doğrudan ilgilidir.
Peki çözüm ne?
Ben “eğitim şart” deyip geçmenin yeterli olduğunu düşünmüyorum.
Elbette eğitim önemli.
Çocuklara küçük yaşta çevre bilinci vermek önemli.
Aile içinde örnek olmak önemli.
Ama doğru davranışı teşvik edecek bir sistem de gerekiyor.
Birincisi, altyapı.
İnsanlara çöplerini düzgün atmalarını söylüyorsanız yeterli sayıda çöp kutusu olacak.
O kutular dolup taşmayacak.
Toplama sistemi düzenli çalışacak.
Piknik alanında çöpleri nereye bırakacağınız belli olacak.
Sahillerde yoğun günlerde kapasite artırılacak.
Yani doğru davranışı mümkün olduğunca kolay hale getireceksiniz.
İkincisi, yaptırım.
Kurallar yalnızca kâğıt üzerinde kalmayacak.
İnsanlar gerçekten uygulandığını görecek.
Devasa cezalar yazıp hiç uygulamamak yerine, makul ama tutarlı bir yaptırım çok daha etkili olabilir.
Üçüncüsü, kamusal alan sürekli temiz tutulacak.
Çünkü biraz önce söylediğim gibi, temizlik yeni temizliği teşvik ediyor.
Bir alanın haftada bir temizlenmesiyle sürekli temiz görünmesi arasında davranış açısından ciddi fark var.
Dördüncüsü ve belki de en önemlisi, toplumsal norm değişecek.
Yere çöp atmak, toplum tarafından kabul edilebilir küçük bir kabahat olmaktan çıkacak.
Nasıl bugün bazı davranışları toplum içinde yapmaktan utanıyorsak, kamusal alanı kirletmek de benzer biçimde utanılacak bir davranış haline gelecek.
Ve burada belki beşinci bir madde daha eklemek gerekir:
İyi örneklerin görünür hale gelmesi.
Çöpünü toplayan insan görünür olacak.
Çocuğuna “buraya atma” diyen ebeveyn görünür olacak.
Belediyenin iyi işlettiği alanlar görünür olacak.
Çünkü normlar yalnızca kötü davranışın cezalandırılmasıyla değil, iyi davranışın tekrar edilmesi ve görünür olmasıyla da oluşuyor.
Ve bence iyi kurumların özelliği tam olarak budur.
İyi kurumlar yalnızca kötü davranışı cezalandırmaz.
İyi davranışı normal hale getirir.
Sonuçta bu video aslında çöp hakkında değil.
Çöp sadece çok görünür bir örnek.
Asıl mesele bizim ortak olana nasıl baktığımız.
Kendi evimizin kapısından çıktığımız anda sorumluluğumuz bitiyor mu?
Yoksa sokağın da, parkın da, sahilin de bizim yaşam alanımız olduğunu düşünüyor muyuz?
Çünkü bir toplumun kamusal alanla ilişkisi, o toplum hakkında çok şey anlatır.
“Ben temiz olayım, gerisi beni ilgilendirmez” diyorsak bir tür toplum kuruyoruz.
“Nasıl olsa belediye temizler” diyorsak başka bir toplum.
“Zaten herkes yapıyor” diyorsak başka bir toplum.
Ama “burası hepimizin ve ben de buradan sorumluyum” dediğimiz anda bambaşka bir denge ortaya çıkabilir.
Ve belki de asıl mesele şurada düğümleniyor.
Bir ülkenin sokaklarının temizliği, yalnızca temizlik işçilerinin ne kadar çalıştığını göstermez.
İnsanların birbirlerine ne kadar saygı duyduğunu da gösterir.
Kurumların ne kadar işlediğini de gösterir.
Kamusal alana ne kadar sahip çıktığımızı da gösterir.
Birbirimizin hayatını ne kadar önemsediğimizi de gösterir.
Çünkü yere bıraktığınız çöp, siz oradan ayrıldıktan sonra sizin probleminiz olmaktan çıkıyor gibi görünebilir.
Ama aslında toplumdan kaybolmuyor.
Sadece bir başkasının hayatına giriyor.
Bir başkasının görüntüsüne.
Bir başkasının çocuğunun oynadığı kuma.
Bir başkasının ödediği vergiye.
Bir başkasının emeğine.
Ve belki de tam bu yüzden kamusal alan meselesi, aslında birlikte yaşama meselesidir.
Belki Türkiye’nin çöp problemi, insanların çöp kutusunun nerede olduğunu bilmemesinden kaynaklanmıyor.
Belki asıl problem şu:
Çöp kutusunun dışındaki alanın kime ait olduğunu hâlâ tam olarak çözememiş olmamız.