Hürmüz Açılırsa Yetmez: Hukuk Olmazsa Ekonomi Rahatlamaz
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölümde, ABD-İran nükleer müzakerelerinin Hürmüz Boğazı'nın açılabileceği ve petrol fiyatlarının düşebileceği beklentisiyle Türkiye'ye potansiyel faydaları ele alınmaktadır. CHP Genel Merkezi'nin polis zoruyla boşaltılması, Bilgi Üniversitesi'nin üç gün içinde kapatılıp yeniden açılması ve Merkez Bankası'nın kredi büyüme sınırlarını sıkılaştırması gibi iç gelişmelerin yarattığı kurumsal belirsizlik ve hukuki güven erozyonu tartışılmaktadır. Petrolün düşmesinin tek başına Türkiye'nin cari açık ve enflasyon sorunlarını çözemeyeceği; hukuki öngörülebilirlik ve kurumsal istikrar olmadan teknik para politikası araçlarının yetersiz kaldığı vurgulanmaktadır. Turizmde belirgin gerileme, yabancı yatırımcıların TL varlıklara çekingen yaklaşımı ve hanehalkı enflasyon beklentilerinin yüzde 50 civarında seyretmesi Türkiye'nin mevcut kırılganlıklarını gözler önüne sermektedir. Temel tez; kalıcı ekonomik toparlanma için dışarıdan gelen olumlu gelişmelerin yanı sıra hukukun üstünlüğü, kurumsal ciddiyet ve öngörülebilir yönetim anlayışının zorunlu koşullar olduğudur.
Ele Alınan Konular
- ABD-İran nükleer müzakereleri ve Hürmüz Boğazı'nın enerji piyasalarına olası etkisi
- Türkiye'de siyasi kriz ve kurumsal hukuki güven erozyonu
- Merkez Bankası'nın kredi büyüme sınırlarını sıkılaştırması ve reel sektöre etkileri
- Enflasyon beklentileri ve yatırım tercihlerinde altın ile dövize yönelim
- Turizmde düşüş, dış ticaret dengesi ve cari açık görünümü
- Kurumsal belirsizliğin risk primine ve uzun vadeli yatırımlara etkisi
Arkadaşlar merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün 25 Mayıs 2026 Pazartesi. Bayram haftasına giriyoruz ama Türkiye’de gündem bayram havasında değil. Bugün iki büyük hattı birlikte konuşacağız. Bir tarafta dünyada ABD-İran hattında barış umudu var. Hürmüz Boğazı yeniden açılır mı, petrol düşer mi, enerji faturası hafifler mi, bu Türkiye’ye nefes aldırır mı? Diğer tarafta içeride mutlak butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi’nin polis zoruyla boşaltılması, Bilgi Üniversitesi’nin önce kapatılıp sonra yeniden açılması ve Merkez Bankası’nın kredi musluklarını biraz daha kısmak zorunda kalması var. Yani dışarıda risk azalıyormuş gibi görünüyor, içeride ise risk büyüyor.
Ben bugünkü yayında şunu anlatacağım: Petrol düşse bile, Hürmüz açılsa bile, dış dünyadan bir rahatlama gelse bile, içeride hukuk ve kurumlar kapanıyorsa ekonomi gerçek anlamda rahatlayamaz. Çünkü ekonomi sadece dolar, faiz, borsa, rezerv değildir. Ekonomi aynı zamanda güven duygusudur. Bir ülkede vatandaş, öğrenci, akademisyen, yatırımcı, sanayici, banka ve yabancı fon yöneticisi yarın sabah hangi kararla uyanacağını bilmiyorsa, o ülkede para da uzun vadeli plan da kolay durmaz.
Önce dışarıya bakalım. ABD-İran hattında bir anlaşma ihtimali konuşuluyor. Trump tarafı anlaşmanın büyük ölçüde müzakere edildiğini söyledi ama sonra acele edilmemeli mesajı verdi. ABD Dışişleri Bakanı Rubio, masada oldukça sağlam bir teklif olduğunu, Hürmüz’ün açılması ve nükleer meselelerde süreli müzakere yürütülmesi fikrinin konuşulduğunu belirtti. İran tarafı ise bazı başlıklarda ilerleme olduğunu ama özellikle Hürmüz, yaptırımlar, petrol gelirleri, nükleer program ve bölgesel dosyalar konusunda hâlâ anlaşmazlıklar bulunduğunu söylüyor.
Piyasalar bu haberleri sevdi. Brent petrol sert şekilde geriledi. Geçen haftalarda 100 doların üzerine yerleşen petrol, barış umuduyla 98 dolar civarına indi. Bu Türkiye için ilk bakışta iyi haber. Çünkü Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Petrol ve doğalgaz faturası düştüğünde cari açık baskısı azalır, akaryakıt ve ulaştırma üzerinden enflasyon baskısı hafifler, bütçedeki enerji sübvansiyonu yükü bir miktar rahatlar. Japonya gibi enerji ithalatına bağımlı ülkelerde borsaların yükselmesi de bununla ilgili. Hürmüz’den geçen petrol ve LNG akışı dünya ekonomisinin sinir uçlarından biri.
Ama burada hemen frene basalım. Petrolün düşmesi tek başına Türkiye’nin bütün sorunlarını çözmez. Çünkü Türkiye’nin şu anki problemi yalnızca petrol fiyatı değil. Evet, dış risk azalırsa cari açık ve enflasyon açısından nefes alırız. Ama içeride siyasi ve hukuki risk yükselirse o nefesi kendi elimizle kesmiş oluruz. Dışarıdan gelen iyi haberi içerideki kötü yönetim ve kurumsal belirsizlikle heba edebilirsiniz. Bugün Türkiye tam da bu noktada duruyor.
İçeriye bakalım. Mutlak butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi’nin polis zoruyla boşaltılması, Türkiye siyasi tarihinde çok ağır bir görüntü yarattı. Burada tek tek parti isimlerine takılmayalım. Mesele sadece CHP değil. Mesele bir ana muhalefet partisinin yönetiminin, delegesinin, kurultayının ve siyasi meşruiyetinin mahkeme kararı ve kamu gücü üzerinden yeniden düzenlenmesi. Ben burada hukukçu gibi dosya tartışmayacağım. Usulsüzlük iddiası varsa elbette araştırılır. Ama bir ülkede siyasi meşruiyetin sandıktan, delegeden, üyeden değil de geriye dönük mahkeme kararlarından doğduğu izlenimi oluşursa, bu artık sadece parti içi mesele olmaktan çıkar. Bu, rejim riski olur. Bu, ekonomi riski olur. Bu, risk primi olur.
Piyasalar neden tepki veriyor? Borsa hırsızları sevdiği için değil. Swap faizi demokrasi romantizmi yaptığı için değil. CDS siyaset bilimi okuduğu için değil. Piyasa şuna bakar: Bu ülkede kural var mı? Bugün kesinleşmiş görünen bir süreç yarın geriye sarılabilir mi? Bir kararın ekonomik maliyeti öngörülebilir mi? Yatırımcı parasını koyduğunda, sanayici fabrikasını kurduğunda, öğrenci okulunu seçtiğinde, akademisyen kurumuna güvendiğinde, yarın bu zemin yerinde kalacak mı? Bu soruya cevap zayıflarsa, finansal göstergeler bozulur.
Bakın Bilgi Üniversitesi meselesi bunun en somut örneği. Perşembe günü Cumhurbaşkanlığı kararıyla faaliyet izni kaldırıldı. Öğrenciler, akademisyenler, mezunlar, çalışanlar bir anda ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra dün gece yine Cumhurbaşkanlığı kararıyla bu karar yürürlükten kaldırıldı ve üniversiteye yeniden faaliyet izni verildi. Burada kişilere hakaret etmeden, kurumları hedef göstermeden çok açık bir şey söyleyelim: Böyle ülke yönetimi olmaz. Bu kadar büyük bir kurumsal karar üç gün içinde alınıp geri alınabiliyorsa, hukuk güvenliği, belirlilik ilkesi, idari öngörülebilirlik nerede kalıyor? Bir üniversite kapı tabelası değildir. Öğrencinin diplomasıdır, akademisyenin emeğidir, çalışanın maaşıdır, ülkenin entelektüel birikimidir. Bu kadar kolay açılıp kapatılan şey sadece bir kurum değil, gelecek duygusudur.
Şimdi makro verilere geçelim. QNB’nin bugünkü bülteninde çok kritik bir nokta var: Merkez Bankası makroihtiyati çerçevede kredi büyüme sınırlarını düşürdü. İhtiyaç ve taşıt kredilerinde sekiz haftalık büyüme sınırı yüzde 4’ten yüzde 3’e indirildi. Kredili mevduat hesabı limitlerinde sınır yüzde 2’den yüzde 1’e çekildi. KOBİ’lere kullandırılan TL kredilerde sınır yüzde 5’ten yüzde 4,5’e, KOBİ dışı işletmelerde yüzde 3’ten yüzde 2’ye düşürüldü. Bunun anlamı şu: Merkez Bankası faizi hemen artırmadan, kredi kanalı üzerinden ekonomiyi biraz daha sıkıyor.
Neden yapıyor bunu? Çünkü bir tarafta enflasyon beklentilerini kontrol etmek istiyor. Bir tarafta siyasi şok sonrası döviz talebi oluşmasın istiyor. Bir tarafta TL’de kalmayı teşvik etmek istiyor. Ama bunun bedeli var. Krediye erişim zaten zordu, şimdi daha da zorlaşacak. Reel sektör için finansman maliyeti artacak. KOBİ’ler, ihracatçılar, iç pazara çalışan şirketler nakit akışı sıkıştığında daha fazla yapılandırma, konkordato ve iflas riskiyle karşı karşıya kalabilir. Yani kur sakin dursun diye ekonominin başka yerinde basınç biriktiriyoruz.
Reel sektör güven endeksine bakalım. Mayıs ayında imalat sanayi güven endeksi 98,6’dan 101’e yükseldi. Yani 100 eşiğinin biraz üzerine çıktı. Bu iyi gibi görünüyor. Ama bültenin altını çizdiği nokta şu: Bu, Mart ve Nisan’daki sert düşüşün kısmi düzeltmesi. Nisan-Mayıs ortalaması hâlâ ilk çeyreğin yüzde 2,5 altında. Kapasite kullanım oranı da yüzde 74,1 ile yataya yakın. Yani üretim tarafında bir çöküş yok ama güçlü bir ivme de yok. Ekonomi nefes alıyor ama koşmuyor. Hele siyasi şok ve kredi sıkılaşması bir araya gelirse ikinci çeyrekte büyüme tarafında risk aşağı yönlü olur.
Enflasyon beklentileri tarafında da ilginç bir tablo var. Hanehalkının 12 ay sonrası enflasyon beklentisi Mayıs’ta yüzde 49,5’e gerilemiş. Reel kesimin beklentisi yüzde 33,1’e inmiş. Bu, Mart ve Nisan aylarındaki bozulmanın bir kısmının düzeldiğini gösteriyor. Ama seviye hâlâ çok yüksek. Hanehalkı bir yıl sonra enflasyonu neredeyse yüzde 50 bekliyorsa, siz o topluma fiyat istikrarı geldi diyemezsiniz. Ayrıca hanehalkının en çok tercih ettiği yatırım aracı hâlâ yüzde 48,3 ile altın. İkinci sırada gayrimenkul var. Mevduat, borsa, döviz çok geride. Bu da toplumun sisteme değil, fiziki ve geleneksel güvenli limanlara yöneldiğini gösteriyor.
Dış ticaret tarafında Nisan verisi görece iyi. Nihai dış ticaret açığı 8,5 milyar dolar geldi ve yıllık bazda 3,6 milyar dolar daraldı. İhracat yüzde 22,3 artarak 25,4 milyar dolara çıktı, ithalat yüzde 3,1 artarak 33,9 milyar dolar oldu. Bu verilerle Nisan ayında cari açığın 6 milyar dolar civarında olması bekleniyor. Marttaki yüksek cari açık sonrası bu bir iyileşme. Ama yine unutmayalım: Enerji yüksek kalırsa, turizm zayıflarsa, İran ve Körfez kaynaklı ziyaretçi kaybı sürerse cari açık yeniden baskı yaratır.
Turizm verisi burada alarm veriyor. Nisan ayında yabancı ziyaretçi sayısı yıllık yüzde 9,4 düşerek 3,5 milyon oldu. İran’dan gelen ziyaretçi sayısı yüzde 32,3 azaldı. Batı Asya ve Körfez ülkelerinden gelenler yüzde 30,5 düştü. Avrupa’dan gelenlerde de Almanya ve İngiltere ağırlıklı olmak üzere düşüş var. Bu çok önemli. Çünkü Türkiye cari açığını kapatırken turizm gelirine çok güveniyor. Eğer savaş, bölgesel risk ve içerideki güven erozyonu turizmi zayıflatırsa, petrol düşse bile cari denge tam rahatlamaz.
Yabancı yatırımcı davranışına bakalım. 15 Mayıs haftasında yabancıların TL cinsi bono ve hisse portföyü 0,3 milyar dolar azalmış. Swap kanalından 0,1 milyar dolar giriş olmuş. Döviz cinsi devlet ve özel sektör tahvillerinde ise 0,5 milyar dolar artış var. Yurt içinde toplam döviz mevduatı fiyat etkisinden arındırılmış olarak 0,5 milyar dolar artmış. Emeklilik ve yatırım fonlarındaki döviz cinsi portföy de 0,3 milyar dolar yükselmiş. Yani herkes aynı anda kaçıyor demiyorum. Ama TL varlıklarda tereddüt, dövize ve döviz cinsi varlıklara yönelim hâlâ var. Güven kırıldığında bu eğilim hızlanabilir.
Finansal İstikrar Raporu’na baktığımızda Merkez Bankası sıkı finansal koşulların ve makroihtiyati düzenlemelerin dengelenme ve dezenflasyon sürecine destek verdiğini söylüyor. Hanehalkı ve reel sektör borçluluğunun kontrol altında olduğu, bankacılık sektörünün sermaye ve likidite yapısının güçlü olduğu belirtiliyor. Bunlar önemli. Türkiye’nin bankacılık sistemi 2001 sonrası güçlü bir çerçeveyle geldi. Ama bankacılık sistemi güçlü diye her siyasi şoku bedelsiz atlatacağız sanmayalım. Güçlü banka, zayıf hukuk ve öngörülemez siyasetle sonsuza kadar ekonomiyi taşıyamaz.
Bu haftanın küresel veri takvimi de önemli. ABD’de Nisan ayı çekirdek kişisel tüketim harcamaları enflasyonu, dayanıklı mal siparişleri ve 2026 birinci çeyrek öncü büyüme verileri gelecek. Fed’in faiz patikası açısından bu veriler önemli. ABD’de çekirdek enflasyon yapışkan kalırsa küresel faizler yüksek kalır. Küresel faizler yüksek kalırsa Türkiye gibi ülkelerin dış finansmanı pahalı kalır. Yani içeride risk büyütürken dışarıda ucuz para dönemine güvenemeyiz.
Burada ayrıca şunu da netleştirelim: Ben “ekonomi önemli değil, sadece siyaset konuşalım” demiyorum. Tam tersine, siyasetin ve hukukun ekonominin içine nasıl girdiğini anlatıyorum. Çünkü bugünkü modelin en kırılgan tarafı şu: Kur zıplamasın diye rezerv, talep patlamasın diye kredi sınırı, enflasyon beklentisi bozulmasın diye yüksek faiz, yabancı kaçmasın diye carry trade getirisi kullanıyoruz. Bunların her biri teknik olarak anlaşılabilir. Ama eğer aynı anda içeride her hafta yeni bir kurumsal kriz çıkıyorsa, teknik önlemler siyasi hasarı sadece geçici olarak örter. Bu biraz evin çatısı akarken odanın içine kova koymaya benziyor. Kovayı doğru yere koymak önemlidir ama asıl mesele çatının neden aktığıdır.
Pazartesi piyasalar bu yüzden üç şeye bakacak. Birincisi, CHP tarafındaki gerilim daha da büyüyecek mi, yoksa bir şekilde içeride kontrollü bir geçiş, yeni kurultay ya da uzlaşma görüntüsü mü verilecek? İkincisi, yabancı yatırımcı geçen haftaki şoktan sonra TL varlıklarda kalmaya devam edecek mi, yoksa çıkış isteği yeniden kuvvetlenecek mi? Üçüncüsü, Merkez Bankası sadece kredi büyümesini kısmakla yetinecek mi, yoksa rezervlerde yeniden belirgin erime olursa faiz artışı dahil daha sert adımlar gündeme gelecek mi? Bu üç soru, haftanın finansal yönünü belirleyecek.
Ama benim için dördüncü ve daha büyük soru şu: Türkiye bu kadar büyük kararları bu kadar kısa vadeli kriz yönetimi mantığıyla almaya devam edecek mi? Bilgi Üniversitesi örneğinde bunu gördük. Önce kapatma kararı, sonra protestolar, belirsizlik, öğrencilerin ve akademisyenlerin paniği, ardından yeniden faaliyet izni. Bir kararın geri alınması elbette mağduriyetin büyümesini önlemiş olabilir, buna sevinelim. Ama mesele şu: Böyle bir karar en başta bu kadar kolay alınabilmeli miydi? Üniversite gibi bir kurumun kaderi bu kadar ani ve bu kadar yüksek belirsizlikle yönetilebilir mi? Hukuk devleti biraz da budur: Kararların sonucu kadar, alınma biçimi de güven üretmelidir.
Aynı şeyi ekonomi yönetimi için de söyleyebiliriz. Merkez Bankası’nın kredi büyümesini kısması tek başına yanlış demiyorum. Hatta enflasyonla mücadele eden bir ülkede kredi genişlemesini kontrol etmek gerekir. Ama kredi bu kadar kısıldığında yük kime biniyor? Büyük şirketler bir şekilde alternatif finansman bulabilir. Güçlü bilançolu olanlar dış kaynak bulabilir. Ama küçük işletme, esnaf, KOBİ, yeni yatırım yapmaya çalışan sanayici, nakit akışı zayıflayan ihracatçı ne yapacak? Ekonominin finansal istikrarı korunurken üretim tarafında sessiz bir sıkışma oluşursa, bunun istihdama ve gelir dağılımına etkisi olur.
Bu yüzden bugün “dış risk azalıyor, iç risk büyüyor” derken sadece siyasi bir slogan atmıyorum. Makroekonomik mekanizma anlatıyorum. Dış risk azalırsa petrol düşer, enflasyon ve cari açık rahatlar. İç risk büyürse CDS yükselir, kur baskısı artar, rezerv ihtiyacı doğar, kredi sıkılaşır, büyüme yavaşlar. Sonra vatandaşa “sabredin, program çalışıyor” denir. Ama vatandaşın sabrı sonsuz değildir. Çünkü fatura en sonunda markette, kirada, kredi kartında, okul masrafında ve iş bulma ihtimalinde görünür.
Şimdi bütün bunları birleştirelim. Bir yanda petrol düşüyor, bu iyi. Bir yanda Merkez Bankası kredi büyümesini kısıyor, bu TL’yi ve dezenflasyonu desteklemek için teknik olarak anlaşılabilir. Bir yanda reel sektör güveninde kısmi toparlanma var, bu olumlu. Ama diğer yanda CHP Genel Merkezi’ne polis müdahalesi, mutlak butlan sonrası siyasi meşruiyet tartışması, Bilgi Üniversitesi’nin üç gün içinde kapatılıp açılması, turizmde düşüş, TL varlıklarda tereddüt ve kredi kanalında daha sert sıkılaşma var. Yani dışarıda umut, içeride belirsizlik var.
Benim bugünkü ana cümlem şu: Hürmüz açılsa da hukuk kapanırsa ekonomi rahatlamaz. Petrol düşse de kurumlar sarsılırsa risk primi düşmez. Merkez Bankası kredi büyümesini kısarak günü kurtarabilir ama hukuk güveni olmadan uzun vadeli yatırım gelmez. Bir üniversitenin kaderi üç günde değişiyorsa, bir partinin genel merkezi polisle boşaltılıyorsa, kuralların yarın ne olacağı bilinmiyorsa, ekonomiye sadece faiz penceresinden bakamayız.
Türkiye’nin ihtiyacı mucize değil. Türkiye’nin ihtiyacı çok temel şeyler: hukuki belirlilik, kurumsal ciddiyet, öngörülebilir ekonomi yönetimi, bağımsız kurumlar, güçlü eğitim, üretken sanayi ve topluma adil yük paylaşımı. Bunlar olmadan dışarıdan gelen her iyi haber kısa vadeli nefes olur, kalıcı iyileşme olmaz. Petrol bugün düşer, yarın çıkar. Swap bugün sakinleşir, yarın bozulur. Borsa bugün toparlanır, yarın düşer. Ama hukuk güveni giderse onun geri gelmesi çok daha uzun sürer.
O yüzden bugün sadece piyasa ekranına bakmayalım. USD/TL kaç olmuş, BIST ne kadar düşmüş, CDS kaç baz puan olmuş, elbette konuşacağız. Ama asıl soru şu: Türkiye’de insanın geleceğe dair plan yapma kabiliyeti korunuyor mu? Öğrenci okuluna, akademisyen kurumuna, yatırımcı hukukuna, vatandaş oyuna, sanayici krediye, emekçi gelirine güvenebiliyor mu? Eğer cevap hayırsa, ekonomi teknik olarak yönetilse bile toplumsal olarak ayakta durmakta zorlanır.
Bugün zor bir yayın olacak ama net konuşmak zorundayız. Türkiye kendi iç riskini azaltmadan dış riskteki rahatlamadan gerçek anlamda yararlanamaz. Barış umudu iyidir, petrolün düşmesi iyidir, cari açığın daralması iyidir. Ama içeride hukuk ve kurumlar sürekli sarsılıyorsa, bütün bu iyi haberlerin etkisi sınırlı kalır. Çünkü ekonominin en derin rezervi Merkez Bankası kasasında değil, toplumun güven duygusunda durur. O güven harcandığında, faturası da eninde sonunda hepimizin cebinden çıkar