Kurban Eti Neden Bu Kadar Pahalı? Türkiye’de Et Nasıl Lüks Oldu?
Bu Bölüm Hakkında
Türkiye'de kurbanlık ve kırmızı et fiyatlarının neden bu kadar yükseldiğini ve etin geniş toplum kesimleri için nasıl lüks tüketime dönüştüğünü inceleyen bu bölümde, sorunun yalnızca sezonluk talep artışıyla açıklanamayacağı ortaya konuyor. Yem maliyetlerinin döviz kuru, mazot ve ithal girdilerle doğrudan ilişkisi, süt-et üretim döngüsünün bozulması ve ithalat politikasının uzun vadede yerli üreticiyi baltaladığı ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Kırsalın çöküşü, kooperatifleşmenin yetersizliği ve enflasyon ortamında üreticilerin öngörü yapamaması gibi yapısal sorunların et fiyatlarını nasıl şekillendirdiği analiz ediliyor. Kırmızı ete erişimin giderek sınıfsal bir mesele hâline geldiği, asgari ücret ve emekli maaşlarıyla kurban kesmenin bile neredeyse karşılanamaz bir maliyet oluşturduğu vurgulanıyor. Çözüm olarak yem üretimi desteği, süt-yem paritesinin korunması, şeffaf ithalat politikası, kooperatifleşme ve dar gelirli haneler için gıda güvencesi politikaları öneriliyor.
Ele Alınan Konular
- Yem maliyetleri, döviz kuru ve mazot fiyatlarının hayvancılık maliyetlerine etkisi
- Süt-et üretim döngüsünün bozulması ve damızlık hayvan kesimiyle uzun vadeli arz kaybı
- İthalat bağımlılığı ve yangın söndürme mantığıyla yürütülen tarım politikasının başarısızlığı
- Enflasyon ortamında üretici ve tüketicinin karşılaştığı yapısal güçlükler
- Kırmızı ete erişimin sınıfsal boyutu ve gelir dağılımındaki bozulma
- Kırsal kalkınma eksikliği ve kooperatifleşmenin önemi
Merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz.
Bugün arefe. Yarın Kurban Bayramı. Herkese şimdiden iyi bayramlar diliyorum. Ama bu bayramın arifesinde konuşmamız gereken çok önemli bir mesele var: Kurban eti neden bu kadar pahalı? Daha doğrusu şu soruyu sormalıyız: Türkiye’de et nasıl oldu da geniş toplum kesimleri için neredeyse lüks tüketim malına dönüştü?
Bu mesele sadece kurbanlık fiyatı meselesi değil. Bu mesele sadece kasaptaki kıymanın kilosu meselesi değil. Bu mesele, Türkiye’de tarımın, hayvancılığın, gelir dağılımının, enflasyonun, yoksulluğun ve devlet aklının geldiği noktayı gösteren çok büyük bir ayna.
Bugün kurban pazarına giden bir vatandaş aslında sadece hayvan fiyatıyla karşılaşmıyor. Son yılların bütün ekonomi politiğiyle karşılaşıyor. Mazotla karşılaşıyor. Yem fiyatıyla karşılaşıyor. Döviz kuruyla karşılaşıyor. Plansız tarım politikasıyla karşılaşıyor. İthalatla günü kurtarmaya çalışan, ama üreticiyi uzun vadede çökerten bir anlayışla karşılaşıyor. Emekli maaşının erimesiyle, asgari ücretin yetersizliğiyle, orta sınıfın çözülmesiyle karşılaşıyor.
2026’da Diyanet’in vekâletle kurban kesim bedeli yurt içinde 18 bin lira olarak açıklandı. Net asgari ücret ise 28 bin 75 lira 50 kuruş. Yani sadece vekâletle kurban bedeli bile bir aylık asgari ücretin yaklaşık üçte ikisine denk geliyor. Şimdi burada durup düşünmek lazım. Bir ülkede bir ibadetin, bir bayram ritüelinin, bir toplumsal paylaşım pratiğinin maliyeti bir aylık maaşın bu kadar büyük kısmına denk geliyorsa, burada sadece “fiyatlar arttı” diyemeyiz. Burada gelirler çökmüş, alım gücü erimiş, gıda erişimi sınıfsal bir mesele hâline gelmiş demektir.
Asıl mesele şu: Kurbanlık pahalı mı? Evet, pahalı. Ama daha derindeki soru şu: İnsanların geliri bu fiyatları karşılayabilecek düzeyde mi? Hayır. Türkiye’de fiyatlar yükselirken gelirler aynı ölçüde artmıyor. Ücretler arkadan geliyor, enflasyon önden koşuyor. Vatandaşın maaşı daha cebine girmeden eriyor. Emekli zaten çoktan oyunun dışına itilmiş durumda. Asgari ücretli için kırmızı et düzenli tüketilen bir gıda olmaktan çıkmış, özel gün yiyeceğine dönüşmüş durumda.
Bu nedenle kurbanlık fiyatı bize sadece hayvancılık piyasasını anlatmaz. Bize Türkiye’de vatandaşın sofrasının nasıl daraldığını anlatır. Eskiden “bayramda et yenir” denirdi. Bugün birçok hanede mesele şu hâle geldi: “Bayramda eti nasıl alacağız, kurbana nasıl ortak olacağız, çocuklara nasıl mahcup olmayacağız?”
Peki Türkiye’de et neden pahalı?
Birinci neden yem maliyeti. Hayvancılığı romantik bir şekilde “mera, köy, ahır” diye düşünmeyelim. Modern hayvancılıkta maliyetin çok büyük kısmı yeme gider. Yem dediğiniz şey de sadece buğday, arpa, mısır meselesi değil. Mazotla bağlantılıdır, gübreyle bağlantılıdır, ithal girdilerle bağlantılıdır, döviz kuruyla bağlantılıdır. Türkiye’de döviz yükseldiğinde hayvanın maliyeti de yükselir. Mazot yükseldiğinde hayvanın maliyeti de yükselir. Gübre pahalandığında yem bitkisi pahalanır. Yem pahalanınca besici zarar eder. Besici zarar edince ya hayvanını kesime gönderir ya da üretimden çıkar.
Yani Türkiye’de hayvan sadece yem yemiyor. Hayvan aynı zamanda döviz kuru yiyor, mazot yiyor, faiz yiyor, enflasyon yiyor, kötü politika yiyor.
İkinci neden süt ve et döngüsünün bozulması. Bunu çok net anlatmak lazım. Türkiye’de süt üreticisi para kazanamazsa ne yapar? Damızlık hayvanını kesime gönderir. Bu kısa vadede piyasaya et arzı getirir, fiyatı biraz baskılar gibi görünür. Ama orta vadede felaket yaratır. Çünkü siz damızlık hayvanı kestiğinizde geleceğin üretim kapasitesini kesmiş olursunuz. Bugün biraz et gelir, yarın süt azalır, buzağı azalır, hayvan varlığı zayıflar, et daha da pahalı olur.
Türkiye’de yıllardır bu kısır döngü yaşanıyor. Üretici zarar ediyor, devlet geç müdahale ediyor. Süt fiyatı baskılanıyor, yem fiyatı serbestçe uçuyor. Sonra üretici “ben bu işi sürdüremem” diyor. Sonra piyasada arz sıkışıyor. Sonra et fiyatı yükseliyor. Sonra hükümet panikle ithalat kapısını açıyor. İthalat gelince yerli üretici daha da güvensizleşiyor. Sonra üretim motivasyonu daha da düşüyor. Sonra birkaç yıl sonra yeniden arz krizi yaşıyoruz.
Bu bir politika başarısızlığıdır. Hem de küçük bir başarısızlık değil; yapısal, tekrarlanan, sonuçları bilindiği hâlde ısrar edilen bir başarısızlıktır.
Üçüncü neden ithalatla günü kurtarma alışkanlığı. Türkiye’de tarım ve hayvancılık politikası uzun süredir stratejik üretim planlaması yerine yangın söndürme mantığıyla yönetiliyor. Fiyat artıyor, ithalat yapılıyor. Piyasa sıkışıyor, ithalat yapılıyor. Tüketici tepki gösteriyor, ithalat yapılıyor. Ama ithalat kalıcı çözüm değildir. İthalat bazen kısa vadede gerekli olabilir; bunu tamamen reddetmek doğru olmaz. Ama ithalatı bir üretim politikası yerine koyarsanız yerli üreticiyi bitirirsiniz.
Çünkü üretici şunu düşünür: “Ben yıllarca yatırım yapacağım, hayvan besleyeceğim, maliyete katlanacağım, ama tam para kazanacağım sırada ithalat gelecek ve fiyatımı baskılayacak.” Böyle bir ortamda kim uzun vadeli yatırım yapar? Kim ahırını büyütür? Kim genç yaşta hayvancılığa girer? Kim damızlık hayvanını korur?
Devletin görevi piyasayı sadece ithalatla terbiye etmek değildir. Devletin görevi üreticiyi de tüketiciyi de birlikte koruyan öngörülebilir bir sistem kurmaktır. Ama bizde çoğu zaman yapılan şu: Üretici yalnız bırakılıyor, tüketici pahalı gıdayla baş başa bırakılıyor, sonra kriz çıkınca ithalatla pansuman yapılıyor. Bu ekonomi yönetimi değil, günü kurtarma refleksidir.
Dördüncü neden mera ve kırsal politika eksikliği. Türkiye’de hayvancılığı sadece büyük besi işletmeleri üzerinden düşünürseniz hata yaparsınız. Mera politikası, köylerin boşalması, genç nüfusun tarımdan kopması, küçük üreticinin finansmana erişememesi, veterinerlik hizmetleri, kooperatifleşme, soğuk zincir, kesimhane altyapısı; bunların hepsi et fiyatının içinde gizlidir.
Bugün şehirde kasap vitrininde gördüğümüz fiyat, aslında kırsalın çöküşünün fiyatıdır. Köyde üretici kalmadıysa, gençler hayvancılık yapmak istemiyorsa, küçük üretici yem maliyeti altında eziliyorsa, tarım arazileri parçalanmışsa, mera verimli kullanılamıyorsa, kooperatifler güçlü değilse, siz şehirde ucuz et bekleyemezsiniz.
Beşinci neden yüksek enflasyon ortamı. Enflasyon sadece tüketicinin cebini yakmaz. Üreticinin de hesap yapma kabiliyetini yok eder. Besici bugün hayvan alıyor, aylarca besliyor, ama birkaç ay sonra yem ne olacak, mazot ne olacak, kredi faizi ne olacak, kur ne olacak bilmiyor. Böyle bir ortamda fiyatlama davranışı bozulur. Herkes kendini korumaya çalışır. Aracı kendini korur, kasap kendini korur, üretici kendini korur, tüketici ise çoğu zaman korunamaz.
Burada çok önemli bir nokta var. Türkiye’de hükümet enflasyonla mücadeleyi çoğu zaman ücretleri baskılayarak, talebi kısmaya çalışarak, vatandaşı kemer sıkmaya zorlayarak yürütüyor. Ama gıda enflasyonunun kökünde üretim maliyetleri, tarımsal planlama eksikliği ve yapısal sorunlar varsa, sadece vatandaşa “daha az tüket” demek çözüm değildir. İnsanlar zaten daha az tüketiyor. Et tüketimi zaten hanelerin önemli bölümünde düşmüş durumda. Mesele talebin aşırılığı değil; arzın, maliyetlerin ve gelir dağılımının bozulmasıdır.
Altıncı neden aracı zinciri ve kent maliyetleri. Üreticiden çıkan fiyatla tüketicinin ödediği fiyat arasında ciddi fark oluşuyor. Bunun içinde nakliye var, kesimhane var, soğuk zincir var, fire var, kira var, enerji maliyeti var, finansman maliyeti var, perakende marjı var. Tabii ki bazı noktalarda fırsatçılık olabilir. Ama meseleyi sadece “kasap çok kazanıyor” diye açıklamak kolaycılıktır. Asıl mesele sistemin tamamının pahalılaşmış olmasıdır.
Bir ülkede enerji pahalıysa, kira pahalıysa, kredi pahalıysa, lojistik pahalıysa, kayıtlı çalışmanın maliyeti yüksekse, soğuk zincir yatırımı pahalıysa, bütün bunlar et fiyatına yansır. Yani kasaptaki fiyat etiketi aslında bütün ekonominin röntgenidir.
Peki hükümetin tarım ve hayvancılık politikasını nasıl değerlendirmek lazım?
Açık söyleyelim: Türkiye’nin tarım ve hayvancılık politikası yıllardır ciddi bir akıl tutulması içinde. Bu ülkede tarım stratejik sektör olarak görülmek yerine çoğu zaman kısa vadeli fiyat yönetimi meselesine indirgeniyor. Gıda güvenliği dediğimiz şey, sadece market rafında ürün bulmak değildir. Gıda güvenliği, üreticinin üretmeye devam edebilmesi, tüketicinin sağlıklı gıdaya erişebilmesi ve ülkenin dış şoklara karşı kırılgan olmamasıdır.
Ama mevcut politika anlayışı bu üç hedefi de aynı anda zedeliyor.
Üretici memnun değil. Çünkü maliyet altında eziliyor. Tüketici memnun değil. Çünkü fiyatlar çok yüksek. Ülke memnun değil. Çünkü giderek daha fazla ithalata bağımlı hâle geliyor. Şimdi böyle bir denklemde başarıdan söz edilebilir mi? Edilemez.
Hükümet yıllardır “yerli ve milli” söylemini çok seviyor. Ama tarım ve hayvancılıkta gerçek yerlilik sloganla olmaz. Gerçek yerlilik, üreticinin yemini, merasını, damızlığını, finansmanını, veterinerlik hizmetini, pazarlama kanalını güvence altına almakla olur. Gerçek yerlilik, çiftçiyi ve besiciyi seçim dönemlerinde hatırlayıp sonra piyasanın insafına terk etmemekle olur. Gerçek yerlilik, ithalat kapısını her sıkıştığında açıp yerli üreticiye “sen bekle” dememekle olur.
Bugün geldiğimiz noktada hükümetin tarım politikası büyük ölçüde bir pansuman politikasıdır. Kanama var, üzerine bez bastırılıyor. Ama yaranın nedeni tedavi edilmiyor. Yem maliyeti artıyor, geçici destek veriliyor. Et fiyatı artıyor, ithalat yapılıyor. Süt üreticisi zarar ediyor, geçici açıklama yapılıyor. Kuraklık oluyor, afet deniyor. Üretici borçlanıyor, yapılandırma deniyor. Ama bütünlüklü, uzun vadeli, öngörülebilir, üreticinin güven duyduğu bir tarımsal rejim kurulamıyor.
Bu yüzden de Türkiye’de her birkaç yılda bir aynı filmi izliyoruz. Patates pahalı, soğan pahalı, et pahalı, süt pahalı, yumurta pahalı. Sonra depolar basılıyor, marketler suçlanıyor, aracılar suçlanıyor, dış güçler suçlanıyor, fırsatçılar suçlanıyor. Elbette piyasada kötü niyetli aktörler olabilir. Ama sürekli her üründe aynı kriz yaşanıyorsa, sorun birkaç fırsatçıda değil, sistemin kendisindedir.
Kurban Bayramı bu açıdan çok öğretici. Çünkü bayramda talep kısa bir süreye sıkışıyor. Herkes aynı günlerde hayvan almak istiyor. Bu doğal olarak fiyatları yukarı iter. Ama bayram fiyatı geçici bir talep şokudur. Türkiye’de etin pahalı olması ise yapısal bir sorundur. Yani mesele sadece “bayram geldi, talep arttı” meselesi değil. Mesele yıllardır biriken maliyetlerin, plansızlığın, ithalat bağımlılığının ve gelir erimesinin bayram günü görünür hâle gelmesidir.
Bir de meselenin sınıfsal boyutu var. Bunu konuşmadan olmaz. Kırmızı et sadece bir gıda ürünü değildir. Protein erişimidir. Çocuk beslenmesidir. Sağlıktır. Orta sınıf yaşam standardıdır. Yoksulluğun derinliğidir.
Geliri yüksek olan hane için et hâlâ tüketilebilir. Fiyat can yakar ama alınır. Geliri düşük olan hane içinse kırmızı et artık seyrekleşir. Tavukla, makarnayla, ekmekle, patatesle, bakliyatla açık kapatılmaya çalışılır. Bunlar elbette değerli gıdalar olabilir, ama mesele tercih değil mecburiyetse orada yoksulluk vardır. Bir çocuk düzenli ve kaliteli proteine erişemiyorsa, bu sadece bugünün mutfak sorunu değildir; yarının sağlık, eğitim ve eşitsizlik sorunudur.
Dolayısıyla et fiyatı dediğimiz şey aslında sosyal adalet meselesidir. Bir toplumda et sofradan çekiliyorsa, orta sınıf “ben artık alamıyorum” diyorsa, emekli kasabın önünden geçerken fiyatlara bakıp iç çekiyorsa, asgari ücretli bayramda kurbana ortak olmayı bile hesap kitap meselesi hâline getiriyorsa, orada ekonomik modelin toplumsal meşruiyeti sorgulanır.
Peki ne yapılmalı?
Birincisi, yem maliyetini düşürecek ciddi bir politika gerekiyor. Yem bitkileri üretimi desteklenmeli, ithal girdiye bağımlılık azaltılmalı, mazot ve gübre maliyetleri üretici açısından öngörülebilir hâle getirilmeli.
İkincisi, süt-yem paritesi korunmalı. Süt üreticisi zarar ettiğinde bunun bedelini birkaç yıl sonra et fiyatı olarak herkes ödüyor. Damızlık hayvan kesimi önlenmeli. Üreticiye “bugünü kurtar” değil, “üretime devam et” güvencesi verilmeli.
Üçüncüsü, ithalat politikası şeffaf ve öngörülebilir olmalı. İthalat, yerli üreticiyi cezalandıran bir sopaya dönüşmemeli. Kısa vadeli tüketici rahatlaması uğruna uzun vadeli üretim kapasitesi yok edilmemeli.
Dördüncüsü, küçük üretici kooperatiflerle güçlendirilmeli. Tek başına küçük üretici piyasada ezilir. Yem alırken pahalı alır, hayvan satarken ucuza satar, finansmana erişemez. Kooperatifleşme burada romantik bir fikir değil, ekonomik zorunluluktur.
Beşincisi, kırsal kalkınma ciddiye alınmalı. Gençlerin tarım ve hayvancılıktan tamamen kopmadığı, köyde üretimin sürdürülebildiği, veterinerlik ve teknik desteğin yaygın olduğu, mera yönetiminin iyileştirildiği bir yapı kurulmalı.
Altıncısı, dar gelirli haneler için protein erişimi sosyal politika konusu yapılmalı. Nasıl bazı ülkelerde okul yemeği, çocuk beslenmesi, gıda desteği kamusal politika olarak ele alınıyorsa, Türkiye’de de sağlıklı beslenme bir lütuf değil, sosyal hak olarak düşünülmeli.
Sonuç olarak şunu söyleyelim: Kurban eti pahalı çünkü Türkiye’de sadece hayvancılık değil, bütün ekonomik mimari sorunlu. Yem pahalı, mazot pahalı, finansman pahalı, üretim belirsiz, ithalat politikası öngörülemez, gelirler yetersiz, enflasyon yüksek, tarımsal planlama zayıf. Böyle bir denklemde ucuz ve erişilebilir et beklemek mümkün değil.
Bugün kurban pazarındaki fiyat etiketi bize şunu söylüyor: Bu ülkede gıda politikası artık sadece tarım bakanlığının konusu değildir. Bu mesele ekonomi politikasıdır, sosyal adalet meselesidir, kalkınma meselesidir, sınıf meselesidir.
Eğer bir ülkede vatandaş bayramda kurban kesmeyi, çocuklarına et yedirmeyi, sofrasına biraz protein koymayı kara kara düşünüyorsa, orada sadece piyasa bozulmamıştır. Orada devletin planlama kapasitesi de, gelir bölüşümü de, tarım politikası da ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Kurban Bayramı paylaşmanın, dayanışmanın, ihtiyaç sahibini gözetmenin bayramıdır. Ama bugün geldiğimiz noktada toplumun çok geniş bir kesimi artık sadece paylaşmayı değil, kendi sofrasını kurmayı da düşünmek zorunda kalıyor.
Bu yüzden bugünkü soru basit değil: “Kurbanlık kaç para?” değil.
Asıl soru şu:
Türkiye’de et neden lüks oldu?
Ve daha da önemlisi:
Bir ülkede et lüks olduysa, o ülkenin ekonomi politikası kimin için çalışıyor?
Bugünlük bu kadar. Herkese iyi bayramlar diliyorum. Yorumlarda siz de yazın: Bu yıl kurbanlık fiyatları sizin çevrenizde nasıl? Et tüketiminiz son yıllarda değişti mi? Kayıt Dışı İktisat’ta bu konuları konuşmaya devam edeceğiz. Beğenmeyi, paylaşmayı ve kanala abone olmayı unutmayın.
Kurban Eti Neden Bu Kadar Pahalı? Türkiye’de Et Nasıl Lüks Oldu?
Merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz.
Bugün arefe. Yarın Kurban Bayramı. Herkese şimdiden iyi bayramlar diliyorum. Ama bu bayramın arifesinde konuşmamız gereken çok önemli bir mesele var: Kurban eti neden bu kadar pahalı? Daha doğrusu şu soruyu sormalıyız: Türkiye’de et nasıl oldu da geniş toplum kesimleri için neredeyse lüks tüketim malına dönüştü?
Bu mesele sadece kurbanlık fiyatı meselesi değil. Bu mesele sadece kasaptaki kıymanın kilosu meselesi değil. Bu mesele, Türkiye’de tarımın, hayvancılığın, gelir dağılımının, enflasyonun, yoksulluğun ve devlet aklının geldiği noktayı gösteren çok büyük bir ayna.
Bugün kurban pazarına giden bir vatandaş aslında sadece hayvan fiyatıyla karşılaşmıyor. Son yılların bütün ekonomi politiğiyle karşılaşıyor. Mazotla karşılaşıyor. Yem fiyatıyla karşılaşıyor. Döviz kuruyla karşılaşıyor. Plansız tarım politikasıyla karşılaşıyor. İthalatla günü kurtarmaya çalışan, ama üreticiyi uzun vadede çökerten bir anlayışla karşılaşıyor. Emekli maaşının erimesiyle, asgari ücretin yetersizliğiyle, orta sınıfın çözülmesiyle karşılaşıyor.
2026’da Diyanet’in vekâletle kurban kesim bedeli yurt içinde 18 bin lira olarak açıklandı. Net asgari ücret ise 28 bin 75 lira 50 kuruş. Yani sadece vekâletle kurban bedeli bile bir aylık asgari ücretin yaklaşık üçte ikisine denk geliyor. Şimdi burada durup düşünmek lazım. Bir ülkede bir ibadetin, bir bayram ritüelinin, bir toplumsal paylaşım pratiğinin maliyeti bir aylık maaşın bu kadar büyük kısmına denk geliyorsa, burada sadece “fiyatlar arttı” diyemeyiz. Burada gelirler çökmüş, alım gücü erimiş, gıda erişimi sınıfsal bir mesele hâline gelmiş demektir.
Asıl mesele şu: Kurbanlık pahalı mı? Evet, pahalı. Ama daha derindeki soru şu: İnsanların geliri bu fiyatları karşılayabilecek düzeyde mi? Hayır. Türkiye’de fiyatlar yükselirken gelirler aynı ölçüde artmıyor. Ücretler arkadan geliyor, enflasyon önden koşuyor. Vatandaşın maaşı daha cebine girmeden eriyor. Emekli zaten çoktan oyunun dışına itilmiş durumda. Asgari ücretli için kırmızı et düzenli tüketilen bir gıda olmaktan çıkmış, özel gün yiyeceğine dönüşmüş durumda.
Bu nedenle kurbanlık fiyatı bize sadece hayvancılık piyasasını anlatmaz. Bize Türkiye’de vatandaşın sofrasının nasıl daraldığını anlatır. Eskiden “bayramda et yenir” denirdi. Bugün birçok hanede mesele şu hâle geldi: “Bayramda eti nasıl alacağız, kurbana nasıl ortak olacağız, çocuklara nasıl mahcup olmayacağız?”
Peki Türkiye’de et neden pahalı?
Birinci neden yem maliyeti. Hayvancılığı romantik bir şekilde “mera, köy, ahır” diye düşünmeyelim. Modern hayvancılıkta maliyetin çok büyük kısmı yeme gider. Yem dediğiniz şey de sadece buğday, arpa, mısır meselesi değil. Mazotla bağlantılıdır, gübreyle bağlantılıdır, ithal girdilerle bağlantılıdır, döviz kuruyla bağlantılıdır. Türkiye’de döviz yükseldiğinde hayvanın maliyeti de yükselir. Mazot yükseldiğinde hayvanın maliyeti de yükselir. Gübre pahalandığında yem bitkisi pahalanır. Yem pahalanınca besici zarar eder. Besici zarar edince ya hayvanını kesime gönderir ya da üretimden çıkar.
Yani Türkiye’de hayvan sadece yem yemiyor. Hayvan aynı zamanda döviz kuru yiyor, mazot yiyor, faiz yiyor, enflasyon yiyor, kötü politika yiyor.
İkinci neden süt ve et döngüsünün bozulması. Bunu çok net anlatmak lazım. Türkiye’de süt üreticisi para kazanamazsa ne yapar? Damızlık hayvanını kesime gönderir. Bu kısa vadede piyasaya et arzı getirir, fiyatı biraz baskılar gibi görünür. Ama orta vadede felaket yaratır. Çünkü siz damızlık hayvanı kestiğinizde geleceğin üretim kapasitesini kesmiş olursunuz. Bugün biraz et gelir, yarın süt azalır, buzağı azalır, hayvan varlığı zayıflar, et daha da pahalı olur.
Türkiye’de yıllardır bu kısır döngü yaşanıyor. Üretici zarar ediyor, devlet geç müdahale ediyor. Süt fiyatı baskılanıyor, yem fiyatı serbestçe uçuyor. Sonra üretici “ben bu işi sürdüremem” diyor. Sonra piyasada arz sıkışıyor. Sonra et fiyatı yükseliyor. Sonra hükümet panikle ithalat kapısını açıyor. İthalat gelince yerli üretici daha da güvensizleşiyor. Sonra üretim motivasyonu daha da düşüyor. Sonra birkaç yıl sonra yeniden arz krizi yaşıyoruz.
Bu bir politika başarısızlığıdır. Hem de küçük bir başarısızlık değil; yapısal, tekrarlanan, sonuçları bilindiği hâlde ısrar edilen bir başarısızlıktır.
Üçüncü neden ithalatla günü kurtarma alışkanlığı. Türkiye’de tarım ve hayvancılık politikası uzun süredir stratejik üretim planlaması yerine yangın söndürme mantığıyla yönetiliyor. Fiyat artıyor, ithalat yapılıyor. Piyasa sıkışıyor, ithalat yapılıyor. Tüketici tepki gösteriyor, ithalat yapılıyor. Ama ithalat kalıcı çözüm değildir. İthalat bazen kısa vadede gerekli olabilir; bunu tamamen reddetmek doğru olmaz. Ama ithalatı bir üretim politikası yerine koyarsanız yerli üreticiyi bitirirsiniz.
Çünkü üretici şunu düşünür: “Ben yıllarca yatırım yapacağım, hayvan besleyeceğim, maliyete katlanacağım, ama tam para kazanacağım sırada ithalat gelecek ve fiyatımı baskılayacak.” Böyle bir ortamda kim uzun vadeli yatırım yapar? Kim ahırını büyütür? Kim genç yaşta hayvancılığa girer? Kim damızlık hayvanını korur?
Devletin görevi piyasayı sadece ithalatla terbiye etmek değildir. Devletin görevi üreticiyi de tüketiciyi de birlikte koruyan öngörülebilir bir sistem kurmaktır. Ama bizde çoğu zaman yapılan şu: Üretici yalnız bırakılıyor, tüketici pahalı gıdayla baş başa bırakılıyor, sonra kriz çıkınca ithalatla pansuman yapılıyor. Bu ekonomi yönetimi değil, günü kurtarma refleksidir.
Dördüncü neden mera ve kırsal politika eksikliği. Türkiye’de hayvancılığı sadece büyük besi işletmeleri üzerinden düşünürseniz hata yaparsınız. Mera politikası, köylerin boşalması, genç nüfusun tarımdan kopması, küçük üreticinin finansmana erişememesi, veterinerlik hizmetleri, kooperatifleşme, soğuk zincir, kesimhane altyapısı; bunların hepsi et fiyatının içinde gizlidir.
Bugün şehirde kasap vitrininde gördüğümüz fiyat, aslında kırsalın çöküşünün fiyatıdır. Köyde üretici kalmadıysa, gençler hayvancılık yapmak istemiyorsa, küçük üretici yem maliyeti altında eziliyorsa, tarım arazileri parçalanmışsa, mera verimli kullanılamıyorsa, kooperatifler güçlü değilse, siz şehirde ucuz et bekleyemezsiniz.
Beşinci neden yüksek enflasyon ortamı. Enflasyon sadece tüketicinin cebini yakmaz. Üreticinin de hesap yapma kabiliyetini yok eder. Besici bugün hayvan alıyor, aylarca besliyor, ama birkaç ay sonra yem ne olacak, mazot ne olacak, kredi faizi ne olacak, kur ne olacak bilmiyor. Böyle bir ortamda fiyatlama davranışı bozulur. Herkes kendini korumaya çalışır. Aracı kendini korur, kasap kendini korur, üretici kendini korur, tüketici ise çoğu zaman korunamaz.
Burada çok önemli bir nokta var. Türkiye’de hükümet enflasyonla mücadeleyi çoğu zaman ücretleri baskılayarak, talebi kısmaya çalışarak, vatandaşı kemer sıkmaya zorlayarak yürütüyor. Ama gıda enflasyonunun kökünde üretim maliyetleri, tarımsal planlama eksikliği ve yapısal sorunlar varsa, sadece vatandaşa “daha az tüket” demek çözüm değildir. İnsanlar zaten daha az tüketiyor. Et tüketimi zaten hanelerin önemli bölümünde düşmüş durumda. Mesele talebin aşırılığı değil; arzın, maliyetlerin ve gelir dağılımının bozulmasıdır.
Altıncı neden aracı zinciri ve kent maliyetleri. Üreticiden çıkan fiyatla tüketicinin ödediği fiyat arasında ciddi fark oluşuyor. Bunun içinde nakliye var, kesimhane var, soğuk zincir var, fire var, kira var, enerji maliyeti var, finansman maliyeti var, perakende marjı var. Tabii ki bazı noktalarda fırsatçılık olabilir. Ama meseleyi sadece “kasap çok kazanıyor” diye açıklamak kolaycılıktır. Asıl mesele sistemin tamamının pahalılaşmış olmasıdır.
Bir ülkede enerji pahalıysa, kira pahalıysa, kredi pahalıysa, lojistik pahalıysa, kayıtlı çalışmanın maliyeti yüksekse, soğuk zincir yatırımı pahalıysa, bütün bunlar et fiyatına yansır. Yani kasaptaki fiyat etiketi aslında bütün ekonominin röntgenidir.
Peki hükümetin tarım ve hayvancılık politikasını nasıl değerlendirmek lazım?
Açık söyleyelim: Türkiye’nin tarım ve hayvancılık politikası yıllardır ciddi bir akıl tutulması içinde. Bu ülkede tarım stratejik sektör olarak görülmek yerine çoğu zaman kısa vadeli fiyat yönetimi meselesine indirgeniyor. Gıda güvenliği dediğimiz şey, sadece market rafında ürün bulmak değildir. Gıda güvenliği, üreticinin üretmeye devam edebilmesi, tüketicinin sağlıklı gıdaya erişebilmesi ve ülkenin dış şoklara karşı kırılgan olmamasıdır.
Ama mevcut politika anlayışı bu üç hedefi de aynı anda zedeliyor.
Üretici memnun değil. Çünkü maliyet altında eziliyor. Tüketici memnun değil. Çünkü fiyatlar çok yüksek. Ülke memnun değil. Çünkü giderek daha fazla ithalata bağımlı hâle geliyor. Şimdi böyle bir denklemde başarıdan söz edilebilir mi? Edilemez.
Hükümet yıllardır “yerli ve milli” söylemini çok seviyor. Ama tarım ve hayvancılıkta gerçek yerlilik sloganla olmaz. Gerçek yerlilik, üreticinin yemini, merasını, damızlığını, finansmanını, veterinerlik hizmetini, pazarlama kanalını güvence altına almakla olur. Gerçek yerlilik, çiftçiyi ve besiciyi seçim dönemlerinde hatırlayıp sonra piyasanın insafına terk etmemekle olur. Gerçek yerlilik, ithalat kapısını her sıkıştığında açıp yerli üreticiye “sen bekle” dememekle olur.
Bugün geldiğimiz noktada hükümetin tarım politikası büyük ölçüde bir pansuman politikasıdır. Kanama var, üzerine bez bastırılıyor. Ama yaranın nedeni tedavi edilmiyor. Yem maliyeti artıyor, geçici destek veriliyor. Et fiyatı artıyor, ithalat yapılıyor. Süt üreticisi zarar ediyor, geçici açıklama yapılıyor. Kuraklık oluyor, afet deniyor. Üretici borçlanıyor, yapılandırma deniyor. Ama bütünlüklü, uzun vadeli, öngörülebilir, üreticinin güven duyduğu bir tarımsal rejim kurulamıyor.
Bu yüzden de Türkiye’de her birkaç yılda bir aynı filmi izliyoruz. Patates pahalı, soğan pahalı, et pahalı, süt pahalı, yumurta pahalı. Sonra depolar basılıyor, marketler suçlanıyor, aracılar suçlanıyor, dış güçler suçlanıyor, fırsatçılar suçlanıyor. Elbette piyasada kötü niyetli aktörler olabilir. Ama sürekli her üründe aynı kriz yaşanıyorsa, sorun birkaç fırsatçıda değil, sistemin kendisindedir.
Kurban Bayramı bu açıdan çok öğretici. Çünkü bayramda talep kısa bir süreye sıkışıyor. Herkes aynı günlerde hayvan almak istiyor. Bu doğal olarak fiyatları yukarı iter. Ama bayram fiyatı geçici bir talep şokudur. Türkiye’de etin pahalı olması ise yapısal bir sorundur. Yani mesele sadece “bayram geldi, talep arttı” meselesi değil. Mesele yıllardır biriken maliyetlerin, plansızlığın, ithalat bağımlılığının ve gelir erimesinin bayram günü görünür hâle gelmesidir.
Bir de meselenin sınıfsal boyutu var. Bunu konuşmadan olmaz. Kırmızı et sadece bir gıda ürünü değildir. Protein erişimidir. Çocuk beslenmesidir. Sağlıktır. Orta sınıf yaşam standardıdır. Yoksulluğun derinliğidir.
Geliri yüksek olan hane için et hâlâ tüketilebilir. Fiyat can yakar ama alınır. Geliri düşük olan hane içinse kırmızı et artık seyrekleşir. Tavukla, makarnayla, ekmekle, patatesle, bakliyatla açık kapatılmaya çalışılır. Bunlar elbette değerli gıdalar olabilir, ama mesele tercih değil mecburiyetse orada yoksulluk vardır. Bir çocuk düzenli ve kaliteli proteine erişemiyorsa, bu sadece bugünün mutfak sorunu değildir; yarının sağlık, eğitim ve eşitsizlik sorunudur.
Dolayısıyla et fiyatı dediğimiz şey aslında sosyal adalet meselesidir. Bir toplumda et sofradan çekiliyorsa, orta sınıf “ben artık alamıyorum” diyorsa, emekli kasabın önünden geçerken fiyatlara bakıp iç çekiyorsa, asgari ücretli bayramda kurbana ortak olmayı bile hesap kitap meselesi hâline getiriyorsa, orada ekonomik modelin toplumsal meşruiyeti sorgulanır.
Peki ne yapılmalı?
Birincisi, yem maliyetini düşürecek ciddi bir politika gerekiyor. Yem bitkileri üretimi desteklenmeli, ithal girdiye bağımlılık azaltılmalı, mazot ve gübre maliyetleri üretici açısından öngörülebilir hâle getirilmeli.
İkincisi, süt-yem paritesi korunmalı. Süt üreticisi zarar ettiğinde bunun bedelini birkaç yıl sonra et fiyatı olarak herkes ödüyor. Damızlık hayvan kesimi önlenmeli. Üreticiye “bugünü kurtar” değil, “üretime devam et” güvencesi verilmeli.
Üçüncüsü, ithalat politikası şeffaf ve öngörülebilir olmalı. İthalat, yerli üreticiyi cezalandıran bir sopaya dönüşmemeli. Kısa vadeli tüketici rahatlaması uğruna uzun vadeli üretim kapasitesi yok edilmemeli.
Dördüncüsü, küçük üretici kooperatiflerle güçlendirilmeli. Tek başına küçük üretici piyasada ezilir. Yem alırken pahalı alır, hayvan satarken ucuza satar, finansmana erişemez. Kooperatifleşme burada romantik bir fikir değil, ekonomik zorunluluktur.
Beşincisi, kırsal kalkınma ciddiye alınmalı. Gençlerin tarım ve hayvancılıktan tamamen kopmadığı, köyde üretimin sürdürülebildiği, veterinerlik ve teknik desteğin yaygın olduğu, mera yönetiminin iyileştirildiği bir yapı kurulmalı.
Altıncısı, dar gelirli haneler için protein erişimi sosyal politika konusu yapılmalı. Nasıl bazı ülkelerde okul yemeği, çocuk beslenmesi, gıda desteği kamusal politika olarak ele alınıyorsa, Türkiye’de de sağlıklı beslenme bir lütuf değil, sosyal hak olarak düşünülmeli.
Sonuç olarak şunu söyleyelim: Kurban eti pahalı çünkü Türkiye’de sadece hayvancılık değil, bütün ekonomik mimari sorunlu. Yem pahalı, mazot pahalı, finansman pahalı, üretim belirsiz, ithalat politikası öngörülemez, gelirler yetersiz, enflasyon yüksek, tarımsal planlama zayıf. Böyle bir denklemde ucuz ve erişilebilir et beklemek mümkün değil.
Bugün kurban pazarındaki fiyat etiketi bize şunu söylüyor: Bu ülkede gıda politikası artık sadece tarım bakanlığının konusu değildir. Bu mesele ekonomi politikasıdır, sosyal adalet meselesidir, kalkınma meselesidir, sınıf meselesidir.
Eğer bir ülkede vatandaş bayramda kurban kesmeyi, çocuklarına et yedirmeyi, sofrasına biraz protein koymayı kara kara düşünüyorsa, orada sadece piyasa bozulmamıştır. Orada devletin planlama kapasitesi de, gelir bölüşümü de, tarım politikası da ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Kurban Bayramı paylaşmanın, dayanışmanın, ihtiyaç sahibini gözetmenin bayramıdır. Ama bugün geldiğimiz noktada toplumun çok geniş bir kesimi artık sadece paylaşmayı değil, kendi sofrasını kurmayı da düşünmek zorunda kalıyor.
Bu yüzden bugünkü soru basit değil: “Kurbanlık kaç para?” değil.
Asıl soru şu:
Türkiye’de et neden lüks oldu?
Ve daha da önemlisi:
Bir ülkede et lüks olduysa, o ülkenin ekonomi politikası kimin için çalışıyor?
Bugünlük bu kadar. Herkese iyi bayramlar diliyorum. Yorumlarda siz de yazın: Bu yıl kurbanlık fiyatları sizin çevrenizde nasıl? Et tüketiminiz son yıllarda değişti mi? Kayıt Dışı İktisat’ta bu konuları konuşmaya devam edeceğiz. Beğenmeyi, paylaşmayı ve kanala abone olmayı unutmayın.