İran Savaşı Türkiye Ekonomisini Vuracak mı? Petrol 90 Doları Aştı: Dolar, Altın ve Faiz Ne Olacak?
Herkese günaydın, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün 20 Temmuz 2026 Pazartesi.
Haftaya aslında tek bir haberle değil, birbirine bağlanan çok sayıda kırılma işaretiyle başlıyoruz. İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki savaş yeniden sertleşti, Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemi sayısı dramatik biçimde azaldı, Brent petrol 90 doların üzerine çıktı, doğal gaz fiyatları da çift haneli haftalık artış gösterdi.
Fakat bugün size yalnızca petrol arttı, benzin zamlanacak demeyeceğim. Asıl mesele bundan çok daha büyük. Çünkü petrolün 90 doları aşması Türkiye’de enflasyon, faiz, döviz kuru, bütçe, konut piyasası ve hatta seçim ekonomisi tartışmasını aynı anda değiştirebilecek bir gelişme.
Önce savaş cephesinden başlayalım.
Çatışmalar artık yalnızca askeri hedeflerle sınırlı değil. Körfez’de enerji, su ve iletişim altyapısının hedef alınması, savaşın bölgesel maliyetini katlıyor. Özellikle su arıtma ve deniz suyunu içme suyuna çeviren tesislerin zarar görmesi çok kritik. Körfez ülkelerinde su, sıradan bir kamu hizmeti değil; doğrudan ulusal güvenlik meselesi.
Dolayısıyla bu savaşın enerji tesislerinden limanlara, oradan su altyapısına yayılması, kısa sürede diplomatik çözüm bulunacağı beklentisini zayıflatıyor.
Piyasa da bunu görmeye başladı. Brent petrol bu yayın hazırlanırken 90 doların biraz üzerindeydi. Haftalık artış yüzde 8’i aşmış durumda. Avrupa doğal gaz fiyatlarındaki haftalık yükseliş ise yüzde 17 civarında. Hürmüz Boğazı’ndan normal zamanlara kıyasla çok az geminin geçebilmesi, fiyatın içine gerçek bir arz riski sokuyor.
Burada çok önemli bir ayrım var: Merkez bankaları talep enflasyonuna karşı faiz artırabilir. Fakat tankerin geçemediği, petrolün piyasaya ulaşamadığı bir ortamda faiz artırmak yeni petrol üretmez. Yani dünya ekonomisi yeniden, para politikasının çözmekte zorlandığı bir arz şokuyla karşı karşıya.
Türkiye açısından ilk sonuç akaryakıt fiyatlarıdır; ama son sonuç bu değildir.
Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Petrol ve doğal gaz yükseldiğinde ithalat faturamız büyür, cari açık üzerindeki baskı artar, döviz talebi güçlenir. Kur yükselirse petrol fiyatındaki dış artışa bir de kur etkisi eklenir. Akaryakıt zamları taşımacılığı, tarımı, gıdayı, lojistiği ve hizmet fiyatlarını etkiler.
Böylece petrol istasyonundaki rakam, birkaç hafta sonra market rafına, restoran hesabına ve şehirler arası taşımacılık ücretine dönüşür.
Bu nedenle Merkez Bankası’nın bu haftaki faiz kararı, birkaç hafta önce göründüğünden daha zor hale geldi. Politika faizi yüzde 37’de; ancak piyasa fiilen yüzde 40’a yakın gecelik faizle fonlanıyor. İki yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 41,5 civarında.
Yani piyasa, yakın zamanda hızlı ve rahat bir faiz indirimi beklemiyor. Ben de mevcut enerji şoku altında bu toplantıda faiz değişikliği beklemiyorum.
Hatta asıl dikkat edilmesi gereken şey, karar metnindeki birkaç cümle olacak. Enerji fiyatlarına ne kadar vurgu yapılacak? Enflasyonun ana eğilimindeki bozulma geçici mi görülecek, yoksa daha kalıcı bir risk olarak mı tanımlanacak? Faiz indirimine kapı açık mı bırakılacak, yoksa indirim eylül sonrasına mı ötelenmiş olacak?
Burada Türkiye ekonomisindeki temel çelişkiye geliyoruz.
Bir tarafta Merkez Bankası yüksek faizle piyasadan likidite çekmeye, kredi büyümesini sınırlamaya ve enflasyonu kontrol etmeye çalışıyor. Diğer tarafta sanayideki daralmaya karşı yüz milyarlarca liralık teşvikli ve yönlendirilmiş kredi paketleri hazırlanıyor. Yatırım taahhütlü avans kredilerinin hacminin 750 milyar liraya kadar yükseltilebileceği açıklanıyor; imalat sanayisi, ihracat ve tarım için yeni destekler ve reskont kredileri devreye alınıyor.
Bunun iyi niyetli gerekçesi anlaşılabilir. Sanayici yüksek faizden şikâyet ediyor, yatırım yapmakta zorlanıyor, kapasite kullanımında ve üretimde baskı hissediliyor.
Fakat para politikası açısından tehlike şu: Bir ayağınız frene basarken öteki ayağınız gaza basarsa araç yavaşlamaz; motor ısınır.
Merkez Bankası piyasadan yüzde 40 maliyetle para çekerken belirli kesimlere çok daha düşük maliyetle büyük kredi açılması, parasal sıkılığı delme riski taşır. Üstelik bu kredilerin kimlere, hangi ölçütlerle ve ne kadar verildiği şeffaf değilse, ekonomik riskin yanına kurumsal risk de eklenir.
Türkiye’de yüksek likidite ile teşvik kredileri arasındaki ilişkiyi de gözden kaçırmamak gerekir. Sistemde büyük miktarda fazla Türk lirası likiditesi varken yeni ucuz kredi kanalları açılması, Merkez Bankası’nın aynı parayı daha yüksek faizle geri çekmesini gerektirir. Bunun maliyeti Merkez Bankası bilançosuna, oradan da dolaylı biçimde topluma yansır.
Bu nedenle kredi paketlerinin yalnızca büyüklüğünü değil; verimliliğini, seçilme ölçütlerini ve geri dönüş performansını tartışmamız gerekir.
Önümüzdeki dönemin kritik sorusu sadece faiz inecek mi sorusu değildir. Daha doğru soru şudur: Sıkı para politikası gerçekten bütün ekonomi için mi uygulanacak, yoksa geniş kitleler yüksek faizle karşı karşıya kalırken seçilmiş sektörler ve şirketler ucuz krediye mi erişecek?
Eğer ikinci yol ağır basarsa, enflasyonla mücadele uzar, faizler daha uzun süre yüksek kalır ve bu kez destek alamayan şirketler daha da zorlanır.
Yabancı yatırımcı hareketleri de bize ilginç bir tablo gösteriyor.
Son açıklanan haftada Türk lirası cinsi tahvil, şirket bonosu ve swap kanalı üzerinden yaklaşık 3,6 milyar dolarlık giriş gerçekleşti. Hisse senedine ilgi ise oldukça sınırlı.
Bu ne demek?
Yabancı yatırımcı Türkiye’nin uzun vadeli büyüme hikâyesine güçlü biçimde ortak olmuyor; daha çok yüksek Türk lirası faizinden yararlanıyor. Yani gelen para önemli ölçüde Türkiye çok iyi yönetiliyor, şirketler çok büyüyecek parası değil; faiz yüksek, kur kontrollü kaldığı sürece getiri elde ederim parası.
Bu ayrım son derece önemli.
Çünkü carry trade dediğimiz bu yapı, sakin dönemde kuru destekler ve rezerv birikimini kolaylaştırır. Fakat siyasi veya jeopolitik risk yükseldiğinde aynı para çok hızlı çıkabilir.
Nitekim yurt içinde şirketlerin döviz mevduatı artarken, toplam döviz ve dövize endeksli varlıklarda da yükseliş görülüyor. Yabancı yüksek faiz için Türk lirasına gelirken yerli şirketin döviz biriktirmesi, ekonomideki güven farkını gösteriyor.
Dolar kuru bu sabah 47 liranın biraz üzerinde. Türkiye’nin beş yıllık risk primi 237 baz puan civarında. Bu rakamlar panik düzeyinde değil; ama her şey yolunda da demiyor.
Kredi notumuz yatırım yapılabilir seviyenin altında kalmaya devam ediyor. Türkiye’nin güçlü tarafları var: Kamu borcu görece düşük, ekonomi büyük ve çeşitlendirilmiş, bankacılık sistemi dirençli.
Fakat yüksek enflasyon geçmişi, dış finansman ihtiyacı, sınırlı dış likidite ve para politikasına siyasi müdahale hafızası notun önündeki temel engeller.
Yani kredi derecelendirme kuruluşlarının verdiği asıl mesaj şu: Türkiye’nin sorunu kaynak eksikliğinden önce güven ve kurum sorunudur. Cuma günü gelecek yeni kredi notu değerlendirmesinde de sihirli bir not artışından çok, para politikasının sürdürülebilirliğine ilişkin mesajlara bakmak gerekir.
Konut piyasasında da manşetle gerçeği birbirinden ayırmamız gerekiyor.
Haziran ayında konut satışları yıllık yüzde 15,8 arttı. İpotekli satışlardaki artış yüzde 72’yi geçti. İlk bakışta konut piyasası yeniden patladı denebilir.
Fakat geçen yılki bayram takviminin yarattığı düşük baz etkisini temizlediğimizde tablo o kadar güçlü değil. Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış satışlar son aylarda yatay. Tarihsel ortalamanın üzerinde bir satış seviyesi var, ancak kredili satışlar ve ilk el satışlar görece zayıf; ikinci el ve nakit ağırlıklı satışlar daha güçlü.
Daha çarpıcı olan fiyat tarafı.
Konut fiyatları yıllık yüzde 24,5 artmış görünse de enflasyondan arındırıldığında reel olarak yüzde 5,8 düşmüş durumda. İnşaat maliyetleri ise yaklaşık yüzde 30 artıyor; işçilik maliyetindeki artış yüzde 32’ye ulaşıyor.
Yani müteahhidin maliyeti fiyatlardan daha hızlı yükseliyor, alıcının satın alma gücü zayıflıyor ve yüksek faiz kredili talebi sınırlıyor.
Bu üçlü kombinasyon, konut piyasasında nominal fiyatların arttığı ama reel getirinin düştüğü, yeni üretimin zorlaştığı ve ikinci el piyasasının öne çıktığı bir döneme işaret ediyor.
Şimdi küresel teknoloji cephesine geçelim.
Çünkü petrol şoku ile yapay zekâ patlaması birbirinden bağımsız görünse de aslında aynı finansal sistem içinde yarışıyorlar.
Çin’in entegre devre ihracatı yılın ilk yarısında yuan bazında yüzde 88,7 arttı. Bu, Çin’in yalnızca ucuz tüketim malı üreten ülke olmadığını, yapay zekâ çağının sanayi altyapısında hızla yükseldiğini gösteriyor.
Moonshot AI adlı Çinli girişimin tanıttığı Kimi K3 isimli 2,8 trilyon parametreli yeni yapay zekâ modeli, 27 Temmuz’da açık kaynak olarak kullanıma sunulacak. İddia şu: Kodlama, muhakeme ve uzun süreli görevlerde Amerikan modelleriyle rekabet edebilecek.
Bunun ekonomik anlamı çok büyük.
Amerikan teknoloji şirketlerinin iş modeli büyük ölçüde kapalı, ücretli ve yüksek kâr marjlı modellere dayanıyor. Çin ise açık kaynak, düşük maliyet ve hızlı yayılma stratejisiyle pazarı dönüştürmeye çalışıyor.
Aynı zamanda dünyanın en gelişmiş çiplerini üreten şirket, Amerika’daki yatırımlarını toplam 265 milyar dolara kadar çıkarırken yapay zekâ çiplerine yönelik talebin birkaç yıllık güçlü bir eğilim olduğunu söylüyor.
Buna rağmen şirketin hissesi güçlü bilanço sonrasında düşebiliyor. Çünkü piyasa artık iyi sonuç istemiyor; kusursuz sonuç istiyor.
Yapay zekâ yönetişimi tartışmasına da dikkat etmek gerekiyor. Çin yalnızca model ve çip satmak istemiyor; kuralların yazıldığı masada da ağırlık kazanmak istiyor.
Gelişmekte olan ülkelerin yapay zekâyı yalnızca satın alan ve veri sağlayan tüketiciler olarak kalmaması, hesaplama kapasitesine, eğitime ve standart belirleme süreçlerine erişmesi gerektiğini savunuyor.
Bu söylemin elbette jeopolitik bir tarafı var. Fakat mesele gerçektir. Yapay zekâ standartlarını birkaç Amerikan şirketi ve birkaç zengin ülke belirlerse, yeni teknoloji eski gelir uçurumlarını daha da büyütebilir.
Önümüzdeki dönemde rekabet yalnızca en iyi modeli kimin yaptığı üzerinden değil, hangi ülkenin daha geniş bir teknoloji ittifakı kurabildiği üzerinden de yürüyecek.
Finansal piyasalarda ise tehlikeli bir ayrışma var.
Amerikan tahvil faizleri yüksek, uzun vadeli faizler hisse değerlemeleri üzerinde baskı kuruyor, petrol enflasyonu yeniden canlandırıyor ve faiz indirimi beklentileri zayıflıyor. Buna rağmen teknoloji şirketlerinin değerlemeleri hâlâ olağanüstü yüksek.
Yapay zekâ ekosisteminde şirketlerin birbirlerinden hizmet satın alması, veri merkezi yatırımlarının borçla finanse edilmesi ve aynı paranın sistem içinde dönmesi, gerçek nihai talebi olduğundan güçlü gösterebilir.
Bu, yapay zekânın önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, teknoloji devrimi gerçektir. Fakat gerçek teknoloji devrimleri de finansal balon üretebilir. Demiryolları gerçekti, internet gerçekti; fakat demiryolu ve internet hisselerinde yine de balonlar oluştu.
Avrupa’nın verdiği başka bir ders de enerji depolama alanından geliyor.
Macaristan’da yaklaşık 50 megavat gücünde ve 100 megavatsaat kapasitesinde büyük bir batarya sistemi devreye alındı. Depolanan elektriğin yaklaşık yüzde 90’ı güneşten geliyor. Sistem, gündüz üretilen elektriği gece talebine taşıyor ve yılda yaklaşık 17 bin ton karbon salımını önlüyor.
Bunun Türkiye açısından anlamı şu: Enerji bağımsızlığı yalnızca daha fazla güneş paneli kurmak değildir. Depolama olmadan yenilenebilir enerji, günün yanlış saatinde fazla üretim yapabilir.
Türkiye’nin cari açık ve enerji güvenliği sorununun kalıcı çözümü, petrol fiyatını tahmin etmek değil; enerji ithalatına bağımlılığı azaltacak üretim, şebeke ve depolama yatırımlarını birlikte yapmaktır.
Rusya’dan gelen gelişme ise savaş ekonomisinin başka bir yüzünü gösteriyor.
Mobil internet kesintileri kartlı ödemeleri aksatınca halk yeniden nakde yöneliyor. Yılbaşından bu yana dolaşıma eklenen nakit miktarı 1,5 trilyon rublenin üzerine çıkmış durumda.
İşletmeler yüksek vergi ve zayıflayan talep nedeniyle nakit ödeme talep ediyor, kayıt dışı ücretler ve fişsiz satışlar yaygınlaşıyor. Ekonomik büyüme tahmini yüzde 0,4’e kadar düşürülürken katma değer vergisinin yüzde 20’den yüzde 22’ye çıkarılması, küçük işletmeleri daha fazla kayıt dışılığa itiyor.
Devlet savaşı finanse etmek için vergiyi artırıyor; güvenlik gerekçesiyle interneti kesiyor; internet kesilince kayıt dışılık büyüyor ve vergi tahsilatı zorlaşıyor.
Bu, devletin bir kolunun diğer kolunu sabote ettiği klasik bir savaş ekonomisi paradoksudur. Savaş ekonomisi bir süre üretimi ve istihdamı devlet harcamasıyla ayakta tutabilir. Fakat zamanla vergi tabanını aşındırır, özel sektörü sıkıştırır ve toplumun bankacılık sistemine güvenini azaltır.
Altın ve gümüşte de söylenti ile gerçeği ayırmak gerekiyor.
Ons altın yeniden 4 bin doların üzerine çıktı, gümüş 56 dolar civarında. Çin’de 24 Temmuz’da kâğıt altının tamamen yasaklanacağı ve altının bir gecede 38 bin dolara çıkacağı iddiaları dolaşıyor.
Gerçekte olan, bazı büyük bankaların bireysel yatırımcılara sunduğu kaldıraçlı altın işlemlerini sonlandırmasıdır. Bu, Çin’de bütün kâğıt altın piyasasının kapanması anlamına gelmez. Fiziki altın, borsa yatırım fonları ve diğer araçlar devam ediyor.
Dolayısıyla 24 Temmuz’da sihirli bir yeniden fiyatlama beklemek ekonomik analiz değil, sosyal medya masalıdır.
Fakat bu söylentinin altında gerçek bir eğilim var: Çin, dolar fazlasını altına, teknolojiye, enerji altyapısına ve stratejik kapasiteye çeviriyor.
İngiltere’nin çelik üretimini ulusal güvenlik gerekçesiyle yeniden kamu kontrolüne alması da aynı dönemin işareti. Dünya, en ucuz nerede üretiliyorsa oradan alalım döneminden, kriz çıktığında bu ürünü kendimiz üretebiliyor muyuz dönemine geçiyor.
Çip, çelik, enerji, batarya, yapay zekâ ve altın haberlerinin hepsi aslında aynı büyük hikâyenin parçalarıdır: Verimlilik çağından dayanıklılık çağına geçiyoruz.
Türkiye için sonuç açık.
Enerji ithalatına bağımlı, enflasyon hafızası güçlü ve dış finansmana ihtiyaç duyan bir ekonomi olarak küresel şoklara karşı kırılganız. Yüksek faiz kısa vadede kuru tutabilir, yabancı para çekebilir ve talebi yavaşlatabilir.
Ama enerji bağımlılığı, kurumlara güven sorunu ve verimsiz kredi tahsisi çözülmezse yüksek faiz yalnızca zaman kazandırır.
Bu hafta üç şeye bakacağız.
Birincisi, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiği ve petrolün 90 dolar üzerinde kalıcı olup olmadığı.
İkincisi, Merkez Bankası’nın yalnızca faiz kararı değil, karar metnindeki enerji ve enflasyon dili.
Üçüncüsü, Türkiye’ye gelen yabancı paranın hisse senedine ve uzun vadeli yatırıma mı, yoksa kısa vadeli yüksek faize mi yöneldiği.
Perşembe günü Avrupa Merkez Bankası’nın kararı, cuma günü Amerika ve Avrupa’dan gelecek öncü satın alma yöneticileri endeksleri de bize önemli bir şey gösterecek: Petrol şoku, zaten yavaşlayan küresel ekonomiyle aynı anda mı karşılaşıyor? Eğer cevap evetse, dünya enflasyon ile durgunluk arasında yeniden son derece zor bir dengeye girebilir.
Bugünün büyük resmi budur:
Dünyada savaş, enerji ve yapay zekâ aynı anda ekonomik düzeni değiştiriyor. Türkiye’de ise bu dış şok, zaten zorlanan enflasyon programının en hassas yerine çarpıyor.
Önümüzdeki birkaç hafta, faiz indirimi hikâyesinin devam edip etmeyeceğini, petrol şokunun geçici mi kalıcı mı olduğunu ve kur üzerindeki baskının ne kadar artacağını gösterecek.
Kayıt Dışı İktisat’ta sloganlara değil, verilerin birbirleriyle kurduğu ilişkiye bakmaya devam edeceğiz. Çünkü çoğu zaman asıl haber, tek tek manşetlerde değil; manşetleri birbirine bağladığınız yerde ortaya çıkar.
Yayını beğendiyseniz beğen tuşuna basmayı, kanala abone olmayı ve bu yayını ekonomide olup biteni anlamaya çalışan yakınlarınızla paylaşmayı unutmayın.
Hepinize sakin, sağlıklı ve mümkün olduğunca az zamlı bir hafta diliyorum.