YKS 2026: Sonuçlar Açıklanmadan Önce Bunu İzleyin!
Arkadaşlar merhaba. Bugün üniversite sınavı sonuçları henüz açıklanmadan, tercih dönemine nasıl yaklaşmamız gerektiğini konuşacağız. ÖSYM’nin açıkladığı takvime göre 2026 YKS sonuçlarının 22 Temmuz Çarşamba günü ilan edilmesi bekleniyor. Sonuçlar açıklandıktan sonra burada daha ayrıntılı yayınlar yapacağız; başarı sıralamalarına, üniversitelere ve bölümlere tek tek bakacağız. Hatta mümkün olduğunca sizlerin sorularını da yanıtlamaya çalışacağım. Fakat bugün, daha rakamlar önümüze gelmeden önce, bence asıl konuşmamız gereken şeyi konuşalım: Üniversite tercihi gerçekte nedir ve bu karar nasıl verilmelidir?
Çünkü çarşamba günü önünüze yalnızca bir sınav puanı ve başarı sıralaması gelmeyecek. Önünüze, hayatınızın önümüzdeki dört veya beş yılını; yaşayacağınız şehri, arkadaş çevrenizi, edineceğiniz becerileri ve ileride yapabileceğiniz işleri etkileyebilecek bir karar çıkacak. Fakat burada en başta çok önemli bir ayrım yapalım: Sıralamanız, size ne okumanız gerektiğini söylemez. Sıralamanız yalnızca hangi kapıların size açık olabileceğini gösterir. Hangi kapıdan gireceğiniz ise ayrı bir meseledir.
Türkiye’de tercih döneminde öğrencilerin üzerine çok büyük bir baskı kuruluyor. “Puanın boşa gitmesin”, “sıralamanı yakma”, “buraya puanın yetiyorken şurayı yazma” deniyor. Ben bu düşünceyi son derece sorunlu buluyorum. Puanınız bir hediye çeki değildir; tamamını harcamak zorunda değilsiniz. Sırf puanınız yetiyor diye istemediğiniz bir bölümü seçmek, puanı değerlendirmek değildir. Bazen tam tersine, hayatınızın birkaç yılını ve ciddi miktarda kaynağı yanlış bir alana yatırmak anlamına gelir.
Bir ekonomi profesörü olarak meseleye biraz iktisadi açıdan yaklaşayım. Üniversite eğitimi bir yatırımdır; ama yalnızca gelecekte daha yüksek maaş almak için yapılan dar anlamda bir yatırım değildir. Burada zamanınızı, emeğinizi, ailenizin kaynaklarını ve başka bir yerde kullanabileceğiniz dört ya da beş yılı harcıyorsunuz. Dolayısıyla yalnızca “Bu bölümden mezun olan kaç para kazanıyor?” diye soramazsınız. “Ben burada ne öğreneceğim, kimlerle tanışacağım, hangi seçeneklere sahip olacağım, hangi maliyete katlanacağım ve bu eğitimin beni nasıl bir insana dönüştürmesini istiyorum?” diye de sormanız gerekir.
Bir üniversite programını seçerken aslında en az beş şeyi birlikte seçiyorsunuz. Birincisi, bilgi ve beceri seçiyorsunuz. İkincisi, diplomanızın işverenlere ve başka üniversitelere vereceği sinyali seçiyorsunuz. Üçüncüsü, arkadaş çevrenizi, hocalarınızı ve ileride oluşabilecek bağlantı ağınızı seçiyorsunuz. Dördüncüsü, yaşayacağınız şehir ve kampüs ortamını seçiyorsunuz. Beşincisi de gelecekte önünüzde açık kalacak seçenekleri seçiyorsunuz. İyi bir program yalnızca mezuniyet gününde elinize bir kâğıt vermez; sizin düşünme, çalışma, yazma, konuşma ve problem çözme kapasitenizi geliştirir.
Burada şehir meselesini de küçümsemeyelim. Bir bölümü yalnızca İstanbul’da, Ankara’da ya da aile evine yakın olduğu için seçmek doğru değildir; ama şehrin hiçbir önemi yokmuş gibi davranmak da doğru değildir. Barınma maliyeti, ulaşım, güvenlik, kampüse erişim, sosyal ve kültürel hayat, öğrencinin ailesinden ilk kez ayrılacak olması ve o şehirde kendisini nasıl hissedeceği akademik başarıyı doğrudan etkileyebilir. Çok iyi görünen bir program, öğrencinin barınamadığı veya sürekli geçim kaygısı yaşadığı bir şehirde sürdürülebilir olmayabilir. Tersine, daha küçük bir şehirde güçlü bir bölüm ve iyi bir kampüs hayatı, öğrencinin çok daha verimli bir eğitim almasını sağlayabilir. Burada romantik hayallerle değil, aylık gerçek bir bütçeyle düşünün.
Üniversitenin yaşına ve kurumsal yapısına da bakın. Yeni kurulmuş bir üniversite otomatik olarak kötü değildir; köklü bir üniversite de yalnızca yaşı nedeniyle her alanda güçlü değildir. Fakat yeni bir programda kadronun tamamlanıp tamamlanmadığını, derslerin kimler tarafından verileceğini, laboratuvarın, kütüphanenin ve değişim anlaşmalarının gerçekten mevcut olup olmadığını özellikle kontrol etmek gerekir. Kâğıt üzerinde yazan imkânla öğrencinin fiilen ulaşabildiği imkân aynı şey olmayabilir.
Bir de üniversitelerin “İngilizce eğitim” iddiası var. İngilizce eğitim elbette önemli bir avantaj olabilir; çünkü bilimsel kaynakların ve uluslararası iş hayatının önemli bir kısmına doğrudan erişmenizi kolaylaştırır. Fakat tabelada İngilizce yazması tek başına kalite göstergesi değildir. Hocalar dersi gerçekten İngilizce verebiliyor mu, öğrenciler tartışmaya katılabilecek düzeyde mi, hazırlık eğitimi ciddi mi, yoksa derslerde yarı Türkçe yarı İngilizce bir düzen mi oluşuyor? Bunları mevcut öğrencilerden öğrenin. Öte yandan Türkçe bir programda okuyup kendi çabasıyla çok iyi İngilizce geliştiren bir öğrenci, kötü yürütülen İngilizce bir programdaki öğrenciden daha avantajlı olabilir.
Ayrıca diploma ile meslek arasındaki ilişkinin eskisi kadar doğrusal olmadığını da kabul edelim. Pek çok mezun, diplomasında yazan bölümün tam karşılığı olan bir işte çalışmıyor. Bu durum üniversite eğitiminin gereksiz olduğu anlamına gelmez; fakat “Bu bölüme girersem hayatım boyunca yalnızca şu işi yaparım” veya “Bu bölümü bitirirsem kesin olarak şu maaşı alırım” gibi doğrusal hesapların güvenilir olmadığını gösterir. Tercihiniz size yalnızca ilk işi değil, zaman içinde öğrenme ve yön değiştirme kapasitesi de kazandırmalıdır.
Şimdi en çok sorulan sorulardan birine gelelim: Üniversite mi daha önemlidir, bölüm mü? Bunun herkese uyan tek bir cevabı yok. Ne yapmak istediğini çok iyi bilen, belirli bir mesleğe ciddi biçimde yönelmiş öğrenci açısından bölüm daha fazla ağırlık taşıyabilir. Örneğin gerçekten hekim olmak istediğine emin bir öğrenci için tıp eğitiminin niteliği temel meseledir. Belirli bir mühendislik alanına yoğun ilgi duyan öğrenci de bölümün laboratuvarına, öğretim kadrosuna ve teknik eğitimine özellikle bakmalıdır.
Fakat on yedi ya da on sekiz yaşında ne yapmak istediğinden henüz emin olmayan bir öğrencinin bulunması da son derece normaldir. Hatta bana sorarsanız çoğunluk açısından daha normal olan budur. Böyle bir öğrenci için güçlü bir üniversite ortamı, geniş ders seçenekleri, farklı alanlarla temas, bölüm değiştirme imkânı, çift anadal, yan dal, yabancı dil eğitimi ve iyi bir öğrenci çevresi daha değerli olabilir. Ne istediğini bilen öğrenci bölüm ağırlıklı; seçeneklerini henüz araştıran öğrenci ise üniversitenin ekosistemine ve sunduğu esnekliğe daha fazla bakmalıdır.
Ama burada iki yanlış genellemeden kaçınalım. Birincisi, “İyi üniversitede hangi bölüm olursa olsun okunur” düşüncesidir. Hayır, okunmaz. Hiç ilginiz olmayan ve yeteneğinizle uyuşmayan bir bölümü yalnızca üniversitenin adı için okumak sizi mutsuz edebilir. İkincisi de “Bölüm önemli, üniversitenin hiçbir önemi yok” düşüncesidir. Bu da doğru değildir. Aynı adı taşıyan iki programın akademik kadrosu, öğrenci niteliği, ders içeriği, eğitim dili ve mezunlarının sahip olduğu imkânlar birbirinden çok farklı olabilir.
Tercih yaparken yalnızca bölüm adına bakmayın. Müfredata girin. İlk iki yılda hangi derslerin okutulduğuna bakın. Bölümde gerçekten kaç öğretim üyesi var, dersleri kimler veriyor, seçmeli dersler açılıyor mu, eğitim dili kâğıt üzerinde mi İngilizce, yoksa gerçekten İngilizce eğitim yapılabiliyor mu, öğrencilerin staj ve değişim olanakları var mı, bunları araştırın. Üniversitenin reklam filmine değil, programın gerçek yapısına bakın.
Gelelim devlet üniversitesi mi, vakıf üniversitesi mi sorusuna. Burada da ideolojik veya duygusal bir cevap vermek doğru olmaz. Çok iyi devlet üniversiteleri olduğu gibi ciddi sorunları bulunan devlet üniversiteleri de var. Aynı şekilde güçlü akademik kadrolara, iyi altyapıya ve başarılı öğrencilere sahip vakıf üniversiteleri bulunduğu gibi, ödediğiniz ücretin karşılığını vermeyen vakıf programları da var.
Vakıf üniversitesini düşünüyorsanız yalnızca bu yıl ödeyeceğiniz rakama bakmayın. Dört yıllık toplam maliyeti düşünün. Ücretin her yıl nasıl artabileceğini, bursun hangi koşullarda devam ettiğini, hazırlık sınıfında ne olacağını, barınma ve ulaşım maliyetini hesaplayın. Yüzde elli burslu bir program ilk bakışta cazip görünebilir; fakat kalan ücret ailenin bütçesini dört ya da beş yıl boyunca zorlayacaksa bu tercih öğrencinin üzerinde de ağır bir baskı yaratabilir.
Şu soruyu mutlaka sorun: Aynı veya benzer bölümü güçlü bir devlet üniversitesinde okuyabiliyorsam, vakıf üniversitesine ödeyeceğim ek para bana somut olarak ne sağlayacak? Daha iyi hocalar mı? Daha küçük sınıflar mı? Daha güçlü yabancı dil eğitimi mi? Daha iyi staj olanakları mı? Güçlü bir mezun ağı mı? Yurt dışı bağlantıları mı? Bu avantajlar gerçekten mevcutsa ve ailenin bütçesi açısından sürdürülebilir ise ücretli eğitim mantıklı olabilir. Fakat yalnızca üniversitenin binası güzel, reklamı etkileyici veya kampüsü merkezi diye çok yüksek bir maliyet üstlenmek iyi bir yatırım değildir.
Devlet üniversitelerinde ise “Nasıl olsa ücretsiz” diyerek tercih yapılmamalı. Ücretsiz eğitim de zaman açısından maliyetlidir. Dört yılınız bedava değildir. Öğretim üyesi yetersizliği, kalabalık sınıflar, düzenli açılmayan dersler, yabancı dil eksikliği, barınma problemi veya öğrencinin hiç istemediği bir şehirde yaşaması ciddi maliyetler yaratabilir. Dolayısıyla devlet ile vakıf arasında değil, somut programlar arasında karşılaştırma yapın.
Bir başka önemli soru, iki yıllık mı dört yıllık mı? Türkiye’de iki yıllık programlara bazen haksız biçimde küçümseyerek bakılıyor. Oysa iyi tasarlanmış, uygulamalı beceri kazandıran ve sektörle güçlü bağlantısı bulunan bir ön lisans programı, yalnızca diploma veren zayıf bir dört yıllık programdan çok daha değerli olabilir. Herkesin dört yıllık bir fakülteye gitmesi gerektiği düşüncesi doğru değil.
Fakat iki yıllık programı da yalnızca “Bir yere yerleşmiş olayım” diye seçmeyin. Program size açık ve kullanılabilir bir beceri kazandırıyor mu? Uygulama imkânı var mı? Mezunlar hangi işlerde çalışıyor? Staj bağlantıları gerçek mi? Bunlara bakın. Ayrıca “Önce iki yıllığa girerim, sonra nasılsa DGS ile dört yıllığa geçerim” düşüncesini kesin bir plan gibi görmeyin. DGS bir imkândır, ama garanti değildir. Tercihinizi, hiç geçiş yapamasanız bile okuyacağınız programın sizin için anlamlı olup olmadığına göre yapın.
Şimdi daha genel eğitim veren bölümlerle doğrudan mesleğe yönelik bölümler arasındaki ayrıma gelelim. Ekonomi, sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, felsefe veya matematik gibi bölümler size tek bir meslek adı vermeyebilir. Buna karşılık düşünme, analiz etme, yazma, veriyle çalışma ve karmaşık sorunları kavrama kapasitesi kazandırabilirler. Ancak bu bölümlerde yalnızca derslere girip diploma almak çoğu zaman yeterli olmaz. Yabancı dilinizi, nicel becerilerinizi, yazma ve iletişim yeteneğinizi, teknoloji kullanımınızı ve staj deneyiminizi ayrıca geliştirmeniz gerekir.
Doğrudan mesleğe dönük bölümlerin yolu daha görünür olabilir; ama bölüm adının istihdam garantisi oluşturduğunu düşünmeyin. Bugün popüler olan bir alan dört yıl sonra aynı ölçüde popüler olmayabilir. “Geleceğin mesleği” başlıklı listelere körü körüne güvenmeyin. Dört yıllık bir programı, yalnızca son altı ayda çok konuşulduğu için seçmek son derece risklidir. Teknoloji değişir, sektörler dönüşür, bazı işler daralırken yeni işler ortaya çıkar. Bu nedenle yalnızca bugünkü talebe değil, farklı koşullara uyum sağlayabilecek becerilere yatırım yapın.
Ben burada T biçimli eğitim denilen yaklaşımı faydalı buluyorum. T harfinin yatay kısmı geniş bir temel anlamına gelir: düzgün Türkçe yazabilmek, iyi İngilizce kullanabilmek, tarih ve toplum bilgisine sahip olmak, temel ekonomi bilmek, eleştirel düşünebilmek ve insanlarla iletişim kurabilmek. T’nin dikey kısmı ise belirli bir alanda somut uzmanlıktır: veri analizi, yazılım, finans, mühendislik, sağlık, tasarım veya başka bir beceri. Gelecekte dayanıklı olacak mezun, yalnızca her şeyden biraz anlayan kişi de değildir, yalnızca tek bir dar işi yapabilen kişi de değildir. Geniş bir zihinsel temelin üzerine gerçek bir uzmanlık kurabilen kişidir.
Peki tercih listesi oluştururken kendinize hangi soruları sormalısınız? Ben beş filtre öneriyorum. Birinci filtre: Bunu yapabilir miyim? Bölümün dersleri ve gerektirdiği çalışma biçimi yeteneklerimle uyuşuyor mu? İkinci filtre: Bunu gerçekten istiyor muyum? Yoksa ailem, çevrem, prestij kaygısı veya günün modası nedeniyle mi düşünüyorum? Üçüncü filtre: Bu program gerçekten iyi mi? Akademik kadrosu, müfredatı, eğitim dili ve öğrenci ortamı nasıl? Dördüncü filtre: Ekonomik olarak mantıklı mı? Okul, barınma, ulaşım ve vazgeçtiğim alternatiflerle birlikte toplam maliyet nedir? Beşinci filtre: Bu tercih gelecekte seçeneklerimi açık tutuyor mu? Staj, bölüm değiştirme, yurt dışı, lisansüstü eğitim ve farklı sektörlere geçiş imkânım bulunuyor mu?
Bu beş sorunun hepsine kusursuz cevap veren bir bölüm bulamayabilirsiniz. Zaten hayatta çoğu karar kusursuz seçenekler arasında verilmez. Önemli olan, neyi kazandığınızı ve neyin maliyetine katlandığınızı bilerek tercih yapmaktır. Sadece taban puanına, bir yakının tavsiyesine veya sosyal medyada dolaşan maaş listelerine bakarak karar vermeyin.
Son olarak anne ve babalara da birkaç cümle söylemek istiyorum. Çocuğunuzun adına tercih yapmayın. Elbette ekonomik gerçekleri, şehir koşullarını ve mesleklerin zorluklarını onunla açıkça konuşun. Fakat kendi yaşayamadığınız hayatı çocuğunuz üzerinden yaşamaya çalışmayın. On sekiz yaşındaki bir insan her şeyi bilemez; ama dört yıl boyunca okuyacak, sınavlara girecek ve o mesleği yapacak kişi de odur. Ailenin görevi baskı kurmak değil, seçenekleri görünür hâle getirmek ve sağlıklı karar verilmesine yardım etmektir.
Çarşamba günü sonuçlar açıklandığında puanınızdan çok başarı sıranıza bakacağız. Ardından tercih kılavuzu ve güncel kontenjanlar yayımlandığında daha somut değerlendirmeler yapacağız. Bundan sonraki yayınlarda devlet ve vakıf üniversitelerini, bölüm gruplarını ve farklı başarı sıralarındaki seçenekleri daha ayrıntılı konuşacağız. Sorularınızı sorarken puan türünüzü, başarı sıranızı, düşündüğünüz alanları, şehir tercihinizi, bütçenizi ve kesinlikle istemediğiniz şeyleri birlikte yazarsanız daha anlamlı cevaplar verebilirim.
Bugünden aklınızda kalmasını istediğim temel fikir şu: En iyi üniversite, taban puanı en yüksek üniversite değildir. En iyi bölüm de o yıl en çok konuşulan bölüm değildir. Doğru tercih, sizin yeteneklerinizle, merakınızla, ekonomik koşullarınızla ve gelecekte kurmak istediğiniz hayatla en iyi örtüşen tercihtir. Sıralamanız kaderiniz değildir; yalnızca başlangıç noktanızdır. Sonuç belgesi size hangi kapıların açık olduğunu gösterecek. Fakat hangi kapıdan geçeceğinize, mümkün olduğunca bilgiyle, sakinlikle ve kendi hayatınızı düşünerek siz karar vereceksiniz.