Merkez Bankası Başkanı Olsam Faizi Neden Hemen İndirmezdim?
Bu Bölüm Hakkında
Merkez Bankası başkanı olsaydı, enflasyon beklentileri ve kur üzerindeki baskı kalıcı biçimde gerilemeden politika faizini hemen indirmeyeceğini anlatıyor. Faiz kararının vatandaşın kredi maliyetlerine, işletmelerin yatırım ve istihdam kararlarına etkisini birlikte değerlendirirken, piyasadaki geçici nakit sıkışıklığına müdahale edilmesi gerektiğini savunuyor. Para politikasının tek başına geçim sorunlarını çözemeyeceğini vurgulayarak düşük gelirli aileleri koruyacak, bütçede kaynağı gösterilmiş destekler öneriyor. Başarıyı yalnızca faiz oranıyla değil, fiyat eğilimi, beklentiler, borçlanma koşulları, üretim ve istihdam sonuçlarıyla ölçmeyi öneriyor.
Ele Alınan Konular
- faiz indirimi koşulları
- enflasyon beklentileri
- nakit sıkışıklığı
- ücretlilerin korunması
- para ve maliye politikası
Merkez Bankası başkanı olsam, bugünkü koşullarda faizi hemen indirmezdim. Borcunu ödemekte zorlanan birinin bunu duyunca ne düşüneceğini tahmin ediyorum. Zaten geçinemiyoruz hocam, bir de sen mi yüksek faiz diyorsun? Bu itirazı ciddiye alıyorum. Çünkü yanlış zamanda yapılan bir faiz indirimi, borcunuzu hafifletmeden market faturanızı büyütebilir. Benim planımda üç iş var: faizin düşebileceği koşulları oluşturmak, finansal paniği önlemek ve bu süreçte ücretliyi koruyacak politikaları savunmak.
Kayıt Dışı İktisat’ta bugün yeni bir seriye başlıyoruz: Ben Olsam Ne Yapardım? Bazen bir rektörün, bazen bir bakanın, bazen de bir merkez bankası başkanının yerinde olduğumu düşünerek kararlarımı anlatacağım. Elimde sınırsız para olmayacak. Verdiğim kararın kime yarayacağını, kimi zorlayacağını, nerede başarısız olabileceğini de konuşacağız. İlk bölümde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın başındayım.
Önce devraldığım tabloya bakalım. Ağustos 2026’da yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51. Fiyatlar yalnızca ağustos ayında yüzde 1,84 artmış. Bunlar TÜİK’in açıkladığı, Merkez Bankası’nın da yayımladığı veriler. Enflasyonun gerilemesi, alışverişin ucuzladığı anlamına gelmiyor. Fiyatlar daha yavaş artarken bile maaşınız ay sonuna yetmeyebilir. Üstelik herkesin harcama sepeti farklı; gelirinin çoğunu kiraya ve gıdaya ayıran birinin yaşadığı pahalılık, ortalamadan farklı olabilir.
10 Eylül’deki toplantıda politika faizi yüzde 37’de tutuldu. Ben de bugün elimizdeki bilgilerle yapılacak ilk toplantıda bu oranın korunmasını savunurdum. Kararı kurul verir; başkanın da gerekçesini ortaya koyması gerekir. Benim gerekçem, fiyat artışlarındaki yavaşlamanın henüz rahatça arkamıza yaslanabileceğimiz bir güvence oluşturmaması.
Ama bu kararın maliyetini de açıkça söylerdim. Merkez Bankası’nın 17 Eylül’de yayımladığı özete göre, 4 Eylül ile biten haftada ihtiyaç kredilerinin ortalama yıllık faizi yüzde 63. Bu oran kredi kartı ve kredili mevduat hesabını kapsamıyor. Dolayısıyla politika faizini konuşurken, vatandaşın bankada karşılaştığı borçlanma maliyetini unutamayız. Yüzde 37 ile yüzde 63 aynı faiz değil.
Birinci kararım, faiz indirimini hangi koşullarda destekleyeceğimi herkesin anlayacağı biçimde açıklamak olurdu. Birkaç aylık fiyat hareketine, beklentilere, kredilerin seyrine ve üretimdeki duruma birlikte bakardım. Mevsimsel etkiler ayıklandığında fiyat artışları kalıcı biçimde yavaşlıyorsa, beklentiler düzeliyorsa ve kur üzerindeki baskı azalıyorsa kademeli indirimleri savunurdum. Görünüm belirgin biçimde bozulursa artırımı da gündeme alırdım. Önceden ilan edilmiş bir indirim takvimine kendimi bağlamazdım.
Diyelim ki kurul faizi indirdi, fakat insanlar bunun enflasyonu yeniden hızlandıracağından endişelendi. Dövize talep artabilir. Bankalar da gelecekteki belirsizliği kredi fiyatlarına yansıtabilir. Böyle bir durumda, açıklanan faiz düşerken sizin kullanacağınız kredi aynı ölçüde ucuzlamayabilir. Bankanın kaynak maliyeti, borcun geri ödenmeme riski ve vade de kredi faizini etkiler. Bu yüzden başarıyı, indirim haberinin büyüklüğüyle ölçmezdim.
Yüksek faizi gereğinden uzun sürdürmenin de zararı var. Makine alacak işletme yatırımını erteler. Borçla dönen küçük esnaf zorlanır. Yeni işe alımlar yavaşlayabilir. O yüzden her toplantıda, mevcut sıkılığın artık gereğinden fazla olup olmadığını da sorgulardım. Önceki kararımı haklı çıkarmaya çalışmak yerine yeni bilgiye göre karar vermek zorundayım.
Burada sadece geçmiş yılın enflasyonunu faizden çıkarmak yetmez. İnsanların önümüzdeki yıl ne beklediği de önemli. Ağustos anketlerinde piyasa katılımcılarının on iki ay sonrası enflasyon beklentisi yaklaşık yüzde 24 iken, hanehalkınınki yaklaşık yüzde 46. Bunlar gerçekleşmiş enflasyon değil, geleceğe ilişkin beklentiler. Aynı ülkede yarına dair çok farklı hesaplar yapıldığını gösteriyor.
Gelecek ay daha pahalı olacağını düşünen insan, ihtiyacını bugün almaya çalışabilir. İşletme, yerine koyacağı malın maliyetinden korkarak fiyatını artırabilir. Bu davranışları yalnızca insanlara sabredin diyerek değiştiremeyiz. Kararlarımın tutarlı olması, tahminim şaştığında nedenini açıklamam ve verdiğim sözün takip edilebilmesi gerekir. Güven, böyle birikebilir.
Her faiz kararının ardından kısa bir açıklama yapardım. Hangi verinin bizi şaşırttığını, hangi riskin büyüdüğünü, bir sonraki karara kadar neyi izleyeceğimizi anlatırdım. Merkez Bankası zaten raporlar ve toplantı özetleri yayımlıyor. Ben bunlara, vatandaşın kararın kendi hayatıyla bağlantısını kurabileceği düzenli bir anlatım eklerdim. Ekonomi eğitimi almamış biri de neden beklediğimizi anlayabilmeli.
Bu anlatımın arkasında karar alma serbestisi de olmalı. Ekonomik veriler beklemeyi gerektirirken, sırf birileri indirim istiyor diye kararımı değiştirmezdim. Aynı şekilde, kendi önceki açıklamama ters düşecek diye gerekli bir indirimi ertelemezdim. Bağımsızlığı, aldığım kararın hesabını verme sorumluluğuyla birlikte düşünürdüm.
İkinci kararım, piyasadaki nakit sıkışıklığına zamanında müdahale etmek olurdu. Çünkü yüksek faiz uygulamak, ödeme sisteminin tıkanmasına seyirci kalmayı gerektirmez. Bunun çok güncel bir örneği var. Merkez Bankası, 17 Eylül’de haftalık repo ihaleleriyle sağlanacak fonlamanın artırılacağını, bankaların borçlanma limitlerinin güncelleneceğini ve teminat iskonto oranlarının azaltılacağını duyurdu.
Bu teknik ifadelerin günlük hayattaki karşılığı şu: Bir bankanın kısa süreli nakit ihtiyacı olduğunda, elindeki uygun teminatla Merkez Bankası’ndan kaynak bulabilmesi. Teminatın hangi değerle kabul edildiği de alabileceği tutarı etkiliyor. Böyle bir imkân, paniğin ödeme güçlüğüne, ödeme güçlüğünün daha geniş bir krize dönüşmesini önlemeye yardımcı olabilir.
Ben bu desteğin koşullarını açık tutardım. Nakit ihtiyacını karşılamakla bir kurumun zararını üstlenmek arasında ciddi fark var. Desteğin teminatı, maliyeti ve süresi belirli olmalı. Denetleyici kurumlarla birlikte sorunun geçici bir sıkışıklık mı, daha derin bir mali bozulma mı olduğunu incelemek gerekir. Her zararın sonunda kamuya yüklenmesi, gelecekte daha büyük riskler alınmasını teşvik edebilir.
Bu nedenle tek başına bankalara verilen para miktarından bütün para politikasının gevşediği sonucunu çıkarmazdım. Kaynağın hangi faizle, ne kadar süreyle sağlandığına ve piyasadaki toplam koşullara bakardım. Para politikasının ne kadar sıkı olduğunu anlamak için uygulamanın tamamını görmek gerekir. Benim hedefim, fiyat istikrarını gözetirken ödemelerin ve bankacılık sisteminin çalışmasını sağlamak olurdu.
Döviz konusunda da kolay bir söz vermezdim. Doları belirli bir rakamda tutacağım diye açıklama yapmazdım. Kur yükseldiğinde ithal girdiler üzerinden fiyatlar etkilenebilir; bunu göz ardı edemeyiz. Fakat belirli bir kuru her koşulda savunmaya çalışmak da rezervleri aşındırabilir. Aşırı oynaklığı sınırlamaya çalışır, rezervleri güçlendirecek koşulları gözetir ve müdahalelerin çerçevesini açıklardım.
Üçüncü kararım, enflasyonla mücadelenin ücretliler üzerindeki yükünü her değerlendirmede görünür kılmak olurdu. Çünkü yüksek faiz herkesi aynı biçimde etkilemiyor. Birikimi olan kişi faiz geliri elde edebilirken, borcunu çevirmeye çalışan kişi daha fazla sıkışabilir. İşini kaybeden birinin yaşadığı kaybı da genel bir ortalamanın içine koyup geçemeyiz. Kararlarımızı değerlendirirken bu farklılıkları hesaba katardım.
Burada yetkimin sınırı var. Merkez Bankası başkanı olarak emekli maaşını, asgari ücreti veya vergi dilimlerini tek başıma belirleyemem. Ama para politikasının maliye politikasıyla nasıl tamamlanması gerektiğini açıkça anlatabilirim. Hükümete önerim, düşük gelirli aileleri koruyan, kaynağı bütçede gösterilmiş ve geçici ihtiyaca göre tasarlanmış destekler olurdu. Bunların finansmanı için harcama önceliklerinin ve vergi istisnalarının gözden geçirilmesini savunurdum.
Maaşı ay sonuna yetmeyen insana biraz daha az harca demek, tek başına bir ekonomi programı olamaz. Üstelik geçim için borçlanan kişiyle, ucuz finansman bulunca servetini büyütmeye çalışan kişi aynı durumda değildir. Desteklerin kime ulaştığını, gerçek ihtiyacı karşılayıp karşılamadığını izlemek gerekir. Yardımın kapsamını ve maliyetini açıklamadan sınırsız kaynak varmış gibi davranmazdım.
Tamamen örnek veriyorum: Bir ailenin aylık geliri 40 bin liradan yüzde 20 artışla 48 bin liraya çıkmış olsun. Önceden 40 bin lira tutan aynı giderler yüzde 30 artmışsa artık 52 bin liradır. Ailenin gelirinde zam var, fakat bütçesinde dört bin liralık açık oluşuyor. Bu hesabı yaşayan birine, sadece enflasyon düşüyor demek yeterli gelmez. Geliriyle temel ihtiyaçları arasındaki farkın nasıl kapanacağını da tartışmamız gerekir.
Üretim tarafını da masada tutardım. Gıdanın tarladan sofraya gelirken neden pahalandığı, konut arzının neden ihtiyacı karşılamadığı, enerji maliyetlerinin nasıl azaltılabileceği ilgili kurumların çalışmasını gerektirir. Faiz bunların hepsini tek başına çözemez. Merkez Bankası’nın analizlerini bu sorunların anlaşılması için kullanır, diğer kurumların hangi adımları atmasının gerektiğini somutlaştırırdım. Kendi sorumluluğumu yerine getirirken başkalarının sorumluluğunu da görünür kılardım.
Örneğin bir işletme düşünün: Siparişi var, çalışanı var, fakat aldığı siparişi tamamlayacak işletme sermayesini bulamıyor. Bu durumu, ürettiğine talep kalmadığı için zarar eden bir işletmeyle aynı değerlendiremem. Finansmana erişim sorunlarını ayrıntılı izler, ilgili kurumlarla çözüm arardım. Destek gerekiyorsa amacı, süresi, yararlanma koşulları ve denetimi baştan belli olmalı. Her işletmeye sürekli ucuz kredi açmak, kaynakları verimli kullanmamızı sağlamaz.
Çalışanların durumunu izlerken de yalnızca işsizlik oranına bakmazdım. İnsanların çalışma saatleri azalıyor mu, gelirleri düşüyor mu, sigortalı işten kayıt dışı çalışmaya geçiş yaşanıyor mu? Bunları da takip ederdim. Bir kişinin çalışıyor görünmesi, geçimini güvenceye aldığı anlamına gelmiyor.
İlk ay içinde bu göstergeleri birlikte sunan, düzenli güncellenen bir değerlendirme yayımlamayı isterdim. Böylece hangi veriye dayanarak karar verdiğimiz izlenebilir olurdu. Tahminimiz şaştığında da sapmanın nedenini ve bunun sonraki kararımızı nasıl etkilediğini açıklardım.
İlk yüz günün sonunda da başarıyı yalnızca açıkladığım faiz oranıyla ölçmezdim. Fiyat artışlarının eğilimi nasıl değişti? İnsanların enflasyon beklentisi geriledi mi? Borçlanma koşulları ne oldu? Üretim ve istihdam nasıl etkilendi? Bu sonuçları birlikte değerlendirirdim. Bazı etkilerin ortaya çıkması daha uzun sürebilir; yüz günde bütün sorunları çözdüğümü ilan etmezdim. Ama hangi kararın hangi gerekçeyle alındığının hesabını verebilirdim.
Başta, faizi hemen indirmezdim dedim. Şimdi nedenini biliyorsunuz. Amacım, insanların yıllarca pahalı krediye mahkûm kalması olmazdı. Enflasyonun ve belirsizliğin azaldığı, daha düşük faizin sürdürülebildiği koşulları oluşturmak isterdim. Aynı zamanda, o koşullara ulaşmayı bekleyen insanların bugünkü geçimini de ekonomi tartışmasının içinde tutardım. Gelecekte rahatlayacağımızı söylemek, bugünün güçlüklerini ortadan kaldırmıyor.
Bu yaklaşımın en zor tarafı, sabır isteyen bir politikaya toplumsal destek bulmak. Bunun için insanların neyin değişeceğini görebilmesi, yükün nasıl paylaşıldığını anlayabilmesi ve karar verenlerden hesap sorabilmesi gerekir. Merkez Bankası’nın itibarı da verdiği kararların gerekçesiyle, sonuçlarıyla ve hataları karşısındaki tutumuyla oluşur. Ben görevi böyle yürütmeye çalışırdım.
Şimdi sizden tek bir şey isteyeceğim: Bu üç tercihten hangisine itiraz ediyorsunuz ve neden? Faizde beklemek, nakit sıkışıklığına müdahale etmek, düşük gelirliyi koruyacak bütçe desteğini savunmak. Yorumlara gerekçenizle yazın. Bir sonraki bölümde rektör olsam ne yapardım, onu konuşalım. Bir üniversiteyi değiştirmek için ilk nereden başlamak gerekir? Bu seride kararları birlikte tartışacağız.