OPEC Çatlıyor: BAE Neden Ayrıldı, Petrol Şoku Türkiye’yi Nasıl Vuracak?
Bu Bölüm Hakkında
BAE'nin OPEC'ten ayrılma kararı, İran-ABD savaşının Hürmüz Boğazı'nı tıkamasıyla çakışarak küresel enerji dengesini köklü biçimde sarsıyor; Brent petrol 111 dolara dayandı. BAE'nin enerji dönüşümü sürecinde kendi kapasitesini serbestçe kullanmak istemesi, OPEC'in iç disiplinini zayıflatan tarihi bir kırılmaya işaret ediyor. Türkiye için bu tablo, enerji ithalat faturasından başlayarak cari açık, döviz kuru baskısı ve enflasyona uzanan zincirleme bir şok anlamına geliyor; 2026 cari açık tahmini 56 milyar dolara revize edildi. Bölüm ayrıca Fed'in faiz kararını, olası Powell-Warsh yönetim değişikliğini ve Türkiye'nin rezerv erimesi ile kredi kartı harcama verilerini de mercek altına alıyor.
Ele Alınan Konular
- OPEC'in tarihi, yapısı ve Suudi Arabistan'ın fiili liderliği
- BAE'nin OPEC'ten ayrılma kararı ve Körfez içi güç rekabeti
- Hürmüz Boğazı krizi ve Brent petrolün 111 dolara yükselmesi
- Türkiye'nin cari açık, enflasyon ve kur görünümüne enerji şokunun etkisi
- Fed faiz kararı ve Powell'dan Warsh'a geçişin küresel etkileri
- Türkiye TCMB rezerv politikası ve yurt dışı kartlı harcama verileri
Bugünkü yayına tek bir cümleyle başlayalım: petrol piyasasında sadece fiyatlar yükselmiyor, dünya enerji düzeninin eski dengeleri de çatırdıyor.
Çünkü bugün konuşacağımız mesele yalnızca Brent petrolün 111 dolar seviyesine dayanması değil. Yalnızca Amerika ile İran arasındaki savaşın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji ticaretini sıkıştırması da değil. Bugün aynı zamanda OPEC gibi 20. yüzyılın en önemli ekonomik örgütlerinden birinin içinden, çok kritik bir Körfez ülkesinin, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ayrılma kararını konuşacağız.
Ve asıl sorumuz şu olacak: BAE’nin OPEC’ten ayrılması sadece petrol üreticileri arasındaki teknik bir kota meselesi mi, yoksa Suudi Arabistan merkezli eski petrol düzeninin çözülmeye başladığını gösteren tarihi bir işaret mi?
Bu sorunun Türkiye açısından karşılığı çok basit: petrol pahalanırsa, enerji faturası artar. Enerji faturası artarsa, cari açık büyür. Cari açık büyürse, döviz ihtiyacı artar. Döviz ihtiyacı artarsa, kur üzerindeki baskı artar. Kur baskısı artarsa, enflasyonla mücadele zorlaşır.
Yani bugün Abu Dabi’de alınan bir karar, Riyad’da verilen bir mesaj, Tahran çevresinde süren bir savaş ve Hürmüz Boğazı’ndaki bir tanker krizi, İstanbul’da market fiyatlarına, Ankara’da bütçe hesaplarına, Merkez Bankası’nın faiz politikasına kadar uzanabiliyor.
Önce piyasa ekranından başlayalım. 29 Nisan sabahı itibarıyla banka bültenlerinde Brent petrolün 111 dolar seviyesine geldiğini görüyoruz. Bir gün önce 109 dolar civarındaydı. Haftalık artış yüzde 9’un üzerinde. Yani enerji piyasası artık sıradan bir dalgalanma yaşamıyor, jeopolitik risk primi fiyatların içine iyice yerleşiyor.
USD/TL 45.07 civarında. Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi 246 baz puana çıkmış. İki yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 40.86. BIST 100 bir önceki gün yüzde 1.8 düşmüş. Yani hem küresel risk iştahı zayıf, hem Türkiye varlıkları üzerinde temkinli bir hava var, hem de enerji fiyatları enflasyon ve cari açık kanalıyla ekonominin bütün dengelerini zorluyor.
Bugünün veri takvimi de yoğun. Yurt içinde Mart ayı işgücü istatistikleri açıklanacak. Şubat ayında işsizlik oranı yüzde 8.5’ti. Bu oran ilk bakışta düşük gibi görünebilir. Ama Türkiye’de asıl bakılması gereken gösterge atıl işgücü oranı. O da Şubat ayında yüzde 29.9’du. Yani resmi işsizliğin ötesinde, eksik çalışan, iş aramaktan vazgeçen, çalışmak isteyip istediği işi bulamayan geniş bir kitle var. Bu da bize şunu söylüyor: ekonomide büyüme varmış gibi görünen bazı dönemlerde bile emek piyasasının kalitesi zayıf kalabiliyor.
Küresel tarafta ise bugün Fed faiz kararı var. Piyasa beklentisi Fed’in politika faizini yüzde 3.50-3.75 aralığında sabit bırakması yönünde. Ama bu toplantının asıl önemi faiz kararından daha büyük olabilir. Çünkü Jerome Powell’ın Fed başkanı olarak son toplantısı olabileceği konuşuluyor. Kevin Warsh’ın Fed başkanlığına geçmesi bekleniyor.
Bu da Amerikan para politikasında yeni bir dönemin kapısı olabilir. Warsh’ın nasıl bir Fed yöneteceği, Trump yönetimiyle ilişkisi, Fed bağımsızlığını nasıl yorumlayacağı ve en önemlisi savaş, petrol ve enflasyon ortamında faiz indirimlerine ne kadar açık olacağı piyasalar için kritik olacak.
Bu akşam sadece “faiz değişti mi?” sorusuna değil, Powell’ın tonuna, Warsh dönemine bırakacağı mirasa ve Fed’in enflasyon risklerini nasıl okuduğuna bakacağız. Çünkü Fed’in verdiği her mesaj, gelişmekte olan ülkelerin para birimlerini, tahvil faizlerini, sermaye girişlerini ve Türkiye gibi dış finansman ihtiyacı olan ekonomileri doğrudan etkiliyor.
Şimdi gelelim asıl konuya: OPEC nedir?
OPEC, yani Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü, 1960 yılında Bağdat’ta kuruldu. Kurucu ülkeler İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela’ydı. Bugünden bakınca bu liste bile başlı başına tarih dersi gibi. Çünkü bu ülkeler farklı coğrafyalardan geliyor ama ortak bir dertleri vardı: petrol fiyatları üzerinde Batılı petrol şirketlerinin ve büyük tüketici ülkelerin mutlak hâkimiyetini kırmak.
1950’lerde ve 1960’larda petrol piyasasında “Seven Sisters” denilen büyük uluslararası petrol şirketleri çok güçlüydü. Üretici ülkeler petrolü çıkarıyor ama fiyatlama gücünün önemli bir kısmı şirketlerin ve Batılı merkezlerin elinde kalıyordu. OPEC’in tarihsel işlevi tam da burada ortaya çıktı: “Petrol bizim toprağımızdan çıkıyor, o halde üretim miktarı ve fiyat üzerinde bizim de söz hakkımız olmalı” demek.
Yani OPEC’in kuruluş felsefesi, sadece daha yüksek petrol fiyatı istemek değildi. Aynı zamanda doğal kaynak egemenliği meselesiydi. Petrol üreticisi ülkeler kendi kaynakları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmak istiyordu.
1970’lerde bu süreç daha da güçlendi. 1973 petrol kriziyle birlikte OPEC dünya ekonomisinin merkezine oturdu. Batı dünyası ilk defa şunu çok sert biçimde gördü: petrol sadece bir emtia değildir, petrol aynı zamanda jeopolitik güçtür. Arabanızın deposundan fabrikanın elektriğine, tarımdaki gübreden devlet bütçesine kadar her yerde petrol vardır.
Peki OPEC’in merkezi neden Viyana’da? Bu çok ilginç bir soru. Avusturya petrol ihracatçısı büyük bir ülke değil. “O zaman OPEC niye Riyad’da değil, niye Bağdat’ta değil, niye Abu Dabi’de değil?” diye sormak çok doğal.
OPEC ilk yıllarında merkezini Cenevre’de kurmuştu. Daha sonra 1965’te merkez Viyana’ya taşındı. Bunun temel nedeni Viyana’nın tarafsız, diplomatik olarak uygun, uluslararası örgütlere ev sahipliği yapabilen bir şehir olmasıydı. Soğuk Savaş döneminde Avusturya’nın tarafsız konumu önemliydi.
Yani Viyana’nın seçilmesi, Avusturya petrol ihraç ettiği için değil, diplomatik tarafsızlık, ev sahibi ülke anlaşmaları, uluslararası örgüt altyapısı ve Doğu ile Batı arasında nispeten dengeli bir merkez olabilmesiyle ilgiliydi. Kısacası OPEC’in merkezi petrolün çıktığı yerde değil, diplomasinin daha rahat yürütülebildiği yerde konumlandı.
Peki OPEC gerçekten Suudi Arabistan’ın güdümünde mi? Bu soruya basit “evet” veya “hayır” demek yanlış olur. Resmi olarak OPEC’te kararlar üye ülkelerin katılımıyla alınır. Yani burası kağıt üzerinde tek başına Suudi Arabistan’ın kurumu değildir.
Fakat fiili güç dengelerine baktığımızda Suudi Arabistan’ın ağırlığı tartışmasızdır. Neden? Çünkü Suudi Arabistan hem çok büyük üreticidir, hem düşük maliyetli petrol çıkarır, hem de çoğu zaman piyasaya gerektiğinde sürülebilecek veya piyasadan çekilebilecek kapasiteye sahiptir. Petrol piyasasında sadece ne kadar ürettiğiniz değil, gerektiğinde üretimi artırıp azaltabilme gücünüz de önemlidir.
Bu yüzden Suudi Arabistan OPEC’in resmi sahibi değildir ama çoğu zaman fiili lideridir. Özellikle fiyat istikrarı, üretim kesintileri ve piyasa yönlendirmesi söz konusu olduğunda Riyad’ın ağırlığı diğer ülkelerden daha fazladır.
OPEC+ ise bu yapının daha geniş versiyonu. 2016 sonrası dönemde Rusya gibi OPEC dışı büyük üreticiler de üretim koordinasyonuna dahil edildi. Böylece OPEC+ ortaya çıktı. Bu yapı, özellikle petrol fiyatlarını istikrara kavuşturmak, arz fazlasını kontrol etmek, pandemi sonrası dönemde piyasayı yönetmek için kullanıldı.
Ama OPEC+ içinde her zaman büyük bir gerilim vardı. Çünkü bütün üreticilerin çıkarı aynı değil. Bazı ülkeler yüksek fiyat ister ama çok üretme kapasitesi yoktur. Bazı ülkeler düşük maliyetli büyük rezerve sahiptir ve “ben niye kota yüzünden daha az satayım?” diye düşünür. İşte BAE’nin OPEC’ten ayrılma kararı bu gerilimin tam ortasında duruyor.
Birleşik Arap Emirlikleri uzun süredir üretim kapasitesini artırmak için yatırım yapıyor. Abu Dabi’nin hesabı şu: Ben milyarlarca dolar yatırım yapıyorum, üretim kapasitemi artırıyorum, ama OPEC kotası bana “bekle, az üret, fiyatı koru” diyor. Bu BAE açısından giderek daha rahatsız edici hale geliyor.
Çünkü dünya enerji dönüşümüne giderken, yani uzun vadede petrol talebinin zirveye yaklaştığı tartışılırken, düşük maliyetli üreticiler için “bekleme” stratejisi daha pahalı hale geliyor. Ellerinde ucuz çıkarılabilir petrol varsa, bunu 20 yıl sonra değil, bugün satmak isteyebilirler. Çünkü 20 yıl sonra dünya petrolü bugünkü kadar talep etmeyebilir.
Bu noktada BAE’nin hesabı Suudi Arabistan’ın hesabından farklılaşabilir. Suudi Arabistan daha uzun vadeli fiyat istikrarı ve piyasa yönetimi derdinde olabilir. BAE ise daha esnek, daha bağımsız, kendi kapasitesini daha serbest kullanmaya dönük bir strateji istiyor olabilir.
Üstelik iki ülke arasında sadece petrol değil, bölgesel siyaset, lojistik merkez olma yarışı, finans, teknoloji, turizm, yapay zeka yatırımları, Kızıldeniz ve Yemen gibi alanlarda da rekabet var. Yani BAE’nin OPEC’ten ayrılması sadece petrol bakanlarının teknik toplantısında alınmış kuru bir karar değil. Körfez içi güç mimarisinin değiştiğini gösteren sembolik bir hamle.
Peki bu karar petrol fiyatlarını hemen düşürür mü? Kısa vadede cevap muhtemelen hayır. Çünkü bugün BAE “ben daha fazla petrol satacağım” dese bile Hürmüz Boğazı krizi devam ederken bu petrolün güvenli biçimde dünya piyasalarına ulaşması kolay değil.
Hürmüz Boğazı dünya enerji ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri. Körfez petrolünün önemli kısmı buradan geçiyor. İran savaşı, gemilere yönelik tehditler, sigorta maliyetleri, taşıma riskleri ve olası blokajlar fiyatların üzerine risk primi ekliyor. Dolayısıyla BAE’nin OPEC’ten ayrılması teoride arzı artırabilecek bir gelişme olsa bile, pratikte savaş koşullarında hemen piyasayı rahatlatmayabilir.
Ama orta ve uzun vadede etkisi büyük olabilir. Çünkü OPEC’in gücü üyelerin birlikte hareket etme kapasitesinden gelir. Eğer büyük üreticiler “ben artık kotaya uymak istemiyorum” demeye başlarsa, kartel disiplini zayıflar.
Bir kartelin çalışması için üyelerin üretimi kısmayı kabul etmesi gerekir. Herkes yüksek fiyat ister ama herkes aynı anda daha fazla satmak isterse sistem bozulur. İktisatta kartellerin temel problemi budur: fiyatı yüksek tutmak için topluca üretimi kısmak gerekir, ama her üye gizlice veya açıkça daha fazla satarak kendi gelirini artırmaya çalışabilir. BAE’nin ayrılması bu bakımdan OPEC’in iç disiplinine vurulmuş ciddi bir darbedir.
Burada dünya ekonomisi açısından iki farklı senaryo var. Birinci senaryo şu: Savaş zamanla sakinleşir, Hürmüz’de geçişler normale döner, BAE OPEC kotasından bağımsız biçimde üretimini artırır. Bu durumda petrol piyasasında arz artışı olur ve fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı oluşabilir. Bu tüketici ülkeler için iyi haber olur. Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için de cari açık ve enflasyon açısından rahatlatıcı olabilir.
İkinci senaryo ise daha karanlık: Savaş uzar, Hürmüz riski devam eder, OPEC içindeki çatlaklar fiyat istikrarını değil belirsizliği artırır. Suudi Arabistan fiyatı korumak için daha fazla yük taşımak zorunda kalır, ama piyasa “artık OPEC’in eski gücü yok” demeye başlar. Bu durumda fiyatlar sadece arz-talep ile değil, belirsizlikle, sigorta maliyetleriyle, navlunla, siyasi riskle şekillenir.
Böyle bir dünyada petrol fiyatı bazen üretim artışı beklentisiyle düşebilir, bazen tek bir askeri haberle fırlayabilir. Yani oynaklık artar. Türkiye için en kötü senaryo da budur: yüksek ve oynak enerji fiyatı.
Şimdi bunu Türkiye ekonomisine bağlayalım. Banka bültenlerinde çok önemli bir uyarı var: Türkiye’de sadece enerji faturası nedeniyle değil, enerji dışı kanallardan da dış açık eğilimi bozuluyor. BKM kartlı harcama verileri bunu gösteriyor.
Yerli kredi kartları ve banka kartlarıyla yapılan yurt dışı harcamalar 2025’te 21.8 milyar dolara yükselmiş. 2024’te bu rakam 16.1 milyar dolardı, 2023’te 11.7 milyar dolardı. Yani çok hızlı bir artış var. 2026’nın Ocak ayında bu harcamalar 2.2 milyar dolar ile rekor seviyeye çıkıyor. Şubat ayında düzenlemelerin etkisiyle 1.9 milyara inse de Mart’ta tekrar 2.2 milyar dolara yükseliyor.
Bu ne demek? Türkiye’de hanehalkı hâlâ yurt dışına ciddi döviz harcıyor. Bu harcamanın içinde seyahat var, yurt dışı e-ticaret var, dijital abonelikler var, hizmet alımları var.
Öte yandan yabancıların Türkiye’de kartlı harcamaları Şubat ve Mart aylarında yıllık bazda yaklaşık yüzde 40 düşerek 1.3 milyar dolar seviyesine gerilemiş. Bu da 2021’den bu yana en zayıf aylık değerlerden biri. Yani içeriden dışarı döviz çıkışı güçlü, dışarıdan içeri gelen kartlı harcama zayıflıyor. Bunun üzerine bir de petrol 111 dolara çıkarsa, cari açık üzerindeki baskı katlanır.
Zaten makro görünüm raporunda cari açık tahmini yukarı çekilmiş. 2026 cari açık beklentisi 56 milyar dolar olarak verilmiş. Bu tahmin bile Brent petrolün yıl sonuna doğru 80 dolara gerileyeceği varsayımıyla yapılıyor. Eğer petrol 80 dolara dönmez, 100 doların üzerinde kalırsa, bu tahminin de üzerinde bir dış finansman ihtiyacı doğabilir. Bu da Türkiye’nin döviz ihtiyacını, rezerv politikasını ve kur patikasını doğrudan etkiler.
Rezerv tarafında da 28 Nisan bülteni önemliydi. 24 Nisan haftasında brüt döviz rezervinin 3.3 milyar dolar azalarak 171.2 milyar dolara indiği, swap hariç net rezervin de 3.2 milyar dolar azalışla 36.5 milyar dolara gerilediği hesaplanıyor. Ayrıca TCMB’nin geçen hafta yaklaşık 3 milyar dolarlık döviz satışı yaptığı tahmin ediliyor.
Yani dışarıdan bakınca “kur sakin gidiyor” diyebiliriz ama bu sakinliğin arkasında rezerv, likidite, faiz ve beklenti yönetimi var. Petrol şoku bu dengeyi daha pahalı hale getirir.
Enflasyon tarafında da aynı hikaye var. Mart ayında tüketici enflasyonu aylık yüzde 1.9 gelmiş, yıllık oran yüzde 30.9’a gerilemişti. İlk bakışta olumlu. Ama rapor açıkça uyarıyor: enerji fiyatlarındaki artışın ikincil etkileri önümüzdeki aylarda daha belirgin hale gelebilir.
Enerji sadece benzin değil. Taşımacılık enerjiye bağlı. Gıda fiyatları gübreye ve lojistiğe bağlı. Sanayi maliyetleri elektriğe, doğal gaza, petrole bağlı. Nitekim Mart ayında enerji fiyatları aylık yüzde 4.7 artmış, ulaştırma hizmetleri fiyatları yüzde 6.1 yükselmiş. Hanehalkı için elektrik ve doğal gaz fiyatlarına yüzde 25 zam yapılmış. Bunlar enflasyonun sadece bugünkü rakamını değil, önümüzdeki ayların fiyatlama davranışını da etkiler.
Bu nedenle yıl sonu enflasyon tahmini yüzde 28.5’e yukarı revize edilmiş. Büyüme tahmini ise yüzde 3.8’den yüzde 3.0’a indirilmiş. Bu da bize klasik bir enerji şoku tablosu veriyor: daha yüksek enflasyon, daha düşük büyüme, daha yüksek cari açık riski.
Yani ekonominin adı konmamış sıkışması burada. Para politikası gevşemek istiyor olabilir, faiz indirim beklentisi oluşabilir, ama petrol ve kur riski buna izin vermeyebilir. Merkez Bankası da bu yüzden sıkı likidite koşullarını koruyor. Politika faizi yüzde 37’de, gecelik borç verme faizi yüzde 40’ta. Banka raporu faiz indiriminin en erken Eylül’de gelebileceğini söylüyor. Ama bunun şartı jeopolitik risklerin azalması ve dezenflasyonun yeniden başlaması.
Bugün Fed kararı da bu yüzden önemli. Eğer Fed “petrol şoku geçicidir, büyüme yavaşlıyor” derse piyasalar bunu güvercin okuyabilir. Ama Powell “enflasyon riski yükseldi, enerji fiyatları beklentileri bozabilir” derse küresel faizler yüksek kalır.
ABD 10 yıllık tahvil faizi zaten yüzde 4.35 civarında. Küresel faiz yüksek kalırsa Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için dış finansman ucuzlamaz. Warsh dönemi de burada kritik. Yeni Fed başkanı siyasi baskıyla daha hızlı faiz indirimine gider mi? Yoksa enflasyonla mücadelede bağımsız bir çizgi mi çizer? Bu soru sadece Wall Street’i değil, İstanbul’u da ilgilendiriyor.
Burada çok temel bir bağlantıyı kaçırmamak lazım. Türkiye’de enflasyonla mücadele sadece Merkez Bankası’nın faiz kararına bağlı değil. Evet, faiz önemli. Evet, likidite politikası önemli. Evet, kur beklentileri önemli. Ama küresel enerji fiyatı bir anda 110 doların üzerine çıkıyorsa, Hürmüz kapanma riski konuşuluyorsa, OPEC’in iç dengesi bozuluyorsa, o zaman Türkiye’de enflasyon hedeflemesi de daha zor bir oyuna dönüşüyor.
Çünkü ithal edilen enerji sadece doğrudan faturaya yazılmaz. Üretim maliyetine yazılır. Nakliye maliyetine yazılır. Gıda fiyatına yazılır. Hizmet enflasyonuna yazılır. Beklentilere yazılır. İnsanlar “benzin yine artacak, elektrik yine artacak, dolar yine yükselecek” demeye başladığında, fiyatlama davranışı değişir. İşte enflasyonun en tehlikeli tarafı da budur: sadece bugünkü maliyet artışı değil, yarının fiyat beklentisinin bozulması.
Peki bütün bunlardan çıkan büyük resim ne?
Birincisi, OPEC’in çatlaması petrol piyasasında eski düzenin zayıfladığını gösteriyor. İkincisi, BAE’nin ayrılması Suudi Arabistan’ın OPEC içindeki fiili liderliğine bir meydan okuma anlamı taşıyor. Üçüncüsü, bu karar kısa vadede petrolü hemen ucuzlatmayabilir, çünkü Hürmüz ve İran savaşı arz kanallarını tıkıyor. Dördüncüsü, orta vadede OPEC disiplini bozulursa petrol piyasasında daha fazla oynaklık görebiliriz. Beşincisi, Türkiye açısından mesele çok net: petrol fiyatı ne kadar yüksek ve oynak kalırsa, cari açık, enflasyon, bütçe ve kur üzerindeki baskı o kadar artar.
Bugünkü yayının ana cümlesi şu olsun: Petrol sadece petrol değildir. Petrol, kurdur. Petrol, enflasyondur. Petrol, cari açıktır. Petrol, merkez bankası politikasıdır. Petrol, dış politikadır. Petrol, market rafındaki fiyat etiketidir.
Bu yüzden BAE’nin OPEC’ten ayrılması uzak bir Körfez haberi değil. Türkiye’de yaşayan herkesin hayatına dolaylı biçimde dokunabilecek bir ekonomik kırılmadır.
Ve son söz olarak şunu söyleyeyim: 1970’lerde OPEC dünyaya petrol üreticilerinin gücünü göstermişti. 2020’lerde ise belki de dünya OPEC’in kendi içindeki sınırları görmeye başlıyor. Eskiden soru şuydu: OPEC petrol fiyatlarını ne kadar artırabilir? Bugün soru biraz değişti: OPEC hâlâ petrol piyasasını eskisi kadar kontrol edebilir mi?
BAE’nin ayrılması bu soruyu artık teorik olmaktan çıkarıyor. Önümüzdeki haftalarda petrol fiyatına, Hürmüz’den geçen gemilere, Fed’in tonuna, Türkiye’nin rezervlerine, kartlı harcama verilerine, cari açık rakamlarına ve enflasyon beklentilerine birlikte bakacağız.
Çünkü tüm bu başlıklar artık aynı hikayenin parçası: savaşın, enerjinin ve paranın yeniden şekillendirdiği yeni dünya ekonomisi.