Petrol 117 Dolar, Altın 4.600 Dolar: Türkiye Ekonomisi Yeni Fırtınaya Hazır mı? 1 Mayıs 2026
Bu Bölüm Hakkında
1 Mayıs 2026 itibarıyla Brent petrolün 116-117 dolar, ons altının 4.600 dolar seviyelerinde seyrettiği küresel piyasa ortamında Türkiye ekonomisinin yeni şoklara hazırlık düzeyi sorgulanıyor. Türkiye'de dar tanımlı işsizlik yüzde 8,1 görünse de geniş tanımlı atıl işgücü oranının yüzde 31,5'e yükseldiği ve işgücüne katılımın gerilediği öne çıkıyor. Yüksek petrol fiyatlarının akaryakıt, taşımacılık, gıda maliyetleri ve cari açık üzerindeki çok kanallı etkileri analiz edilirken Hürmüz Boğazı'ndaki jeopolitik riskler ve Fed'in belirsiz faiz politikası ek baskı unsurları olarak değerlendiriliyor. Mart ayında dış ticaret açığının 11,3 milyar dolara genişlemesi, turizm gelirlerine ilişkin soru işaretleri ve varlık barışı tartışmaları Türkiye'nin kırılganlıklarını artıran başlıklar olarak inceleniyor. Yayın, kısa vadeli kur ve faiz müdahalelerinin sorunları çözmeyeceğini; kalıcı çözüm için yapısal üretim dönüşümü, kurumsal güven ve kapsamlı politika uyumunun zorunlu olduğunu vurguluyor.
Ele Alınan Konular
- Küresel petrol fiyatları ve Türkiye ekonomisine çok kanallı etkileri
- Altın piyasasındaki gerilim ve güvenli liman talebi
- İşgücü piyasası: dar ve geniş tanımlı işsizlik arasındaki derin uçurum
- Fed faiz politikası ve gelişmekte olan ülkelere yansımaları
- Hürmüz Boğazı riski, enerji güvenliği ve jeopolitik belirsizlik
- Türkiye'nin cari açığı, turizm gelirleri ve döviz ihtiyacı
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Bugün 1 Mayıs. Türkiye’de resmi tatil. Piyasaların bir bölümü kapalı, bankalardan bugün yeni bir bülten gelmiyor. Ama ekonomi tatil yapmıyor. Petrol tatil yapmıyor. Altın tatil yapmıyor. Döviz kuru tatil yapmıyor. Jeopolitik riskler tatil yapmıyor. Ve en önemlisi, hayat pahalılığı hiç tatil yapmıyor.
Bugün o yüzden biraz farklı bir yayın yapacağız. Elimizde dünden, yani 30 Nisan’dan gelen banka bülteni var. Onu okuyacağız. Bugünkü anlık piyasa ekranlarına da bakacağız. Brent petrol tarafında hâlâ çok yüksek ve sinir bozucu bir seviye görüyoruz. Ekranda Brent Spot 116 doların üzerinde. Dünkü bültende Brent’in 123 dolar seviyelerine kadar çıktığı görülüyordu. Yani bir miktar gevşeme olsa da hâlâ çok tehlikeli bir bölgede duruyoruz. Altın tarafında da ons altın 4.600 dolar civarında. Altın için artık “uçtu kaçtı” demekten ziyade, daha doğru ifade şu: altın gergin. Çünkü altın bu seviyelerde sadece yatırım talebini değil, küresel korkuyu, savaş riskini, dolar-faiz belirsizliğini ve sistemik güvensizliği de fiyatlıyor.
Bugünkü yayının ana sorusu şu: Türkiye ekonomisi yeni bir küresel şoka ne kadar hazır?
Petrol 110 doların, 115 doların, 120 doların üzerine çıktığında bu sadece benzin fiyatı demek değildir. Bu sadece motorin demek değildir. Bu kamyonun taşıdığı domates demektir. Bu otobüs bileti demektir. Bu çiftçinin mazotu demektir. Bu uçağın yakıtı demektir. Bu turizm maliyeti demektir. Bu cari açık demektir. Bu enflasyon demektir. Bu Merkez Bankası’nın baş ağrısı demektir. Ve Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı, dövize hassas, enflasyonu zaten yüksek bir ekonomi için petrol fiyatı, sadece bir emtia fiyatı değil, neredeyse ülkenin ekonomik nabzıdır.
Bugün önce içeriden başlayalım.
Dünkü banka bülteninin en kritik bölümü işgücü piyasasıydı. Manşet rakama bakarsanız tablo iyi gibi görünüyor. Mart ayında mevsimsellikten arındırılmış işsizlik oranı 0,3 puan düşmüş ve yüzde 8,1’e inmiş. Normal şartlarda bu iyi haber gibi sunulur. “İşsizlik tek hanede, ekonomi çalışıyor, istihdam artıyor” denir. Zaten siyasi söylem de bunu böyle okumaya çok yatkın. Ama biraz derine indiğinizde hikâye değişiyor.
Neden değişiyor? Çünkü Türkiye’de dar tanımlı işsizlik oranı artık tek başına bize sağlıklı bir tablo vermiyor. Bültenin de altını çizdiği gibi, işgücüne katılım ve istihdam oranlarının üç aylık ortalamaları 2024 başından bu yana gerileme eğiliminde. Yani insanlar işgücü piyasasına ya daha az giriyor ya da iş bulma umudunu kaybediyor. Bir ülkede işsizlik oranı düşerken işgücüne katılım da zayıflıyorsa, orada zafer ilan etmek için çok dikkatli olmak gerekir.
Daha da önemlisi, geniş tanımlı işsizlik yani atıl işgücü oranı yüzde 31,5’e çıkmış durumda. Bu çok çarpıcı bir rakam. Dar tanımlı işsizlik yüzde 8,1. Geniş tanımlı işsizlik yüzde 31,5. Aradaki fark bize şunu söylüyor: Türkiye’de mesele sadece işsiz kalanlar değil; çalışmak isteyip iş aramayanlar, eksik çalışanlar, potansiyel işgücü içinde bekleyenler, yani işgücü piyasasının görünmeyen tarafı çok büyümüş durumda.
Bunu daha sade söyleyelim: Resmi işsizlik rakamı “durum fena değil” diyor. Ama toplumun gündelik hayatı, gençlerin umutsuzluğu, asgari ücretlinin ikinci iş araması, emeklinin çalışmaya mecbur kalması, üniversite mezununun geçici işlerde tutunmaya çalışması başka bir şey söylüyor. Ekonomi kağıt üzerinde soğuyabilir, ama mutfakta yangın devam eder.
Burada çok önemli bir nokta var. İşsizlik rakamının düşük görünmesi, ekonomik sıkıntının azaldığı anlamına gelmez. Hele Türkiye gibi kayıt dışılığın yüksek olduğu, güvencesiz çalışmanın yaygın olduğu, genç işsizliğinin kronikleştiği, kadınların işgücüne katılımının sınırlı olduğu bir ülkede, tek bir işsizlik oranıyla “başarı hikâyesi” yazmak çok yanıltıcı olur.
Şimdi gelelim petrol meselesine.
Brent petrolün 116-117 dolar bandında olması, Türkiye için başlı başına alarmdır. Dünkü bültende Brent’in 123 dolar seviyelerine yükseldiği yazıyordu. Bugün ekranda 116 dolar civarına gevşemiş görünüyor. Ama mesele şu: Petrol 90 dolardan 116 dolara geldiğinde, “biraz düştü” diye rahatlayamazsınız. Çünkü 116 dolar hâlâ çok yüksek bir fiyat. Türkiye’nin enerji ithalatı açısından, akaryakıt fiyatları açısından, cari açık açısından, enflasyon beklentileri açısından son derece rahatsız edici bir seviye.
Peki petrol neden bu kadar önemli? Çünkü petrol fiyatı Türkiye’de enflasyona birkaç kanaldan girer.
Birincisi, doğrudan akaryakıt fiyatları üzerinden girer. Benzin, motorin, LPG. İkincisi, taşımacılık maliyetleri üzerinden girer. Türkiye’de gıda fiyatlarını konuşurken mazotu konuşmadan olmaz. Üçüncüsü, sanayi maliyetleri üzerinden girer. Dördüncüsü, cari açık üzerinden döviz kurunu etkiler. Beşincisi, beklentiler kanalından girer. Yani insanlar, şirketler, piyasalar şunu düşünmeye başlar: Petrol yükseliyorsa enflasyon düşmeyecek. Enflasyon düşmeyecekse faizler kolay kolay düşmeyecek. Faizler düşmeyecekse büyüme baskılanacak. Ama siyasi iktidar büyümeyi zorlamak isterse bu kez döviz kuru ve enflasyon üzerindeki risk artacak.
İşte Türkiye ekonomisinin bugünkü sıkışmışlığı tam olarak burada.
Bir tarafta enflasyonu düşürme iddiası var. Diğer tarafta seçim ekonomisi ihtimali var. Bir tarafta Mehmet Şimşek programının rasyonelleşme anlatısı var. Diğer tarafta büyümeyi ve piyasayı canlandırma baskısı var. Bir tarafta Merkez Bankası’nın sıkı duruş ihtiyacı var. Diğer tarafta ekonomide yavaşlama, işsizlik, kredi sıkışıklığı, batık krediler, reel sektörün finansman problemi var.
Ve bunların hepsinin üzerine şimdi bir de petrol şoku biniyor.
Burada şunu sormak lazım: Türkiye 2026’nın ikinci yarısına girerken gerçekten dezenflasyon patikasında mı, yoksa yeni bir enflasyon dalgasının eşiğinde mi?
Bana göre risk ikinci tarafta büyüyor. Çünkü enflasyon sadece para politikasıyla açıklanabilecek bir şey değil. Eğer enerji fiyatları yükseliyorsa, gıda fiyatları yüksek seyrediyorsa, kur üzerindeki baskı devam ediyorsa, turizm gelirlerinde zayıflama ihtimali varsa, dış ticaret açığı genişliyorsa, rezervler yeniden baskı altına giriyorsa, o zaman “enflasyon düşecek” demek için daha güçlü bir hikâyeye ihtiyacınız var.
Dünkü bültende dış ticaret açığı da önemli bir veri olarak geçiyor. Mart ayında dış ticaret açığının geçen yılın aynı ayına göre belirgin biçimde genişleyerek 11,3 milyar dolara çıktığı belirtilmiş. Bu rakam tek başına bile cari denge açısından uyarı işareti. Çünkü Türkiye’nin kronik problemi şu: Büyümek istediğinde ithalat artıyor. Enerji pahalandığında ithalat faturası kabarıyor. Kur baskılandığında ithalat ucuzlamış gibi görünüyor, ihracatçının rekabet gücü zorlanıyor. Sonra dış açık büyüyor. Dış açık büyüyünce döviz ihtiyacı artıyor. Döviz ihtiyacı artınca ya sıcak para lazım oluyor ya rezerv lazım oluyor ya da kurun daha fazla hareket etmesine izin vermeniz gerekiyor.
İşte bugünlerde konuşulan varlık barışı, yabancı yatırımcıya teşvik, hukuki güvence söylemi, Türkiye’yi yeniden sermaye çekebilir hale getirme çabası da bu çerçevede okunmalı. Çünkü mesele sadece yatırım çekmek değil. Mesele döviz bulmak. Mesele cari açık finansmanı. Mesele rezervlerin korunması. Mesele yaklaşan siyasi takvim içinde ekonomik alan açmak.
Ama burada çok kritik bir çelişki var. Bir ülke yabancı sermaye çekmek istiyorsa, sadece vergi teşviki vermesi yetmez. Sadece “gelene kolaylık sağlayacağız” demesi yetmez. Sermaye sadece kâra bakmaz. Hukuka bakar. Öngörülebilirliğe bakar. Kurumlara bakar. Yargıya bakar. Siyasi risklere bakar. Ülkedeki genel atmosferi okur.
Siz içeride hukuk devleti tartışmalarının yoğunlaştığı, muhalefete dönük baskıların arttığı, iş dünyasının bile mahkeme koridorlarından şikâyet ettiği bir ortamda, dışarıya “merak etmeyin, yatırımcı için hukuk güvencesi sağlayacağız” dediğinizde bu kolay satılabilecek bir hikâye olmuyor. Çünkü yatırımcı şunu sorar: Hukuk herkes için mi güvenli, yoksa sadece bana özel bir güvence mi verilecek? Eğer hukuk genel olarak öngörülebilir değilse, özel teşviklerin kalıcılığına da güven azalır.
Bir de varlık barışı meselesi var. Varlık barışı kısa vadede döviz getirebilir. Ama orta vadede ülkenin itibarı açısından, özellikle gri liste tartışmaları açısından, ciddi riskler yaratabilir. Türkiye daha yakın zamanda gri listeden çıkmak için ciddi çaba harcadı. Şimdi tekrar “ne pahasına olursa olsun döviz girişi” mantığına dönülürse, piyasa bunu bir normalleşme hamlesi olarak değil, çaresizlik belirtisi olarak da okuyabilir.
Bugün küresel tarafa baktığımızda tablo daha da karmaşık.
Fed politika faizini yüzde 3,50-3,75 aralığında sabit tuttu. Bu beklenen bir karardı. Ama önemli olan kararın kendisi değil, kararın tonu. Fed metninde ve Powell’ın açıklamalarında yüksek belirsizlik vurgusu var. Fed üyeleri arasında görüş ayrılıkları belirginleşmiş durumda. Bir tarafta faiz indirimlerinin yeniden başlayabileceğini düşünenler var. Diğer tarafta bekle-gör diyenler var. Bir üyenin indirim istemesi, diğerlerinin metindeki indirim sinyaline bile itiraz etmesi bize şunu gösteriyor: ABD ekonomisi de net bir yolda değil.
Neden? Çünkü küresel ekonomi artık klasik bir yavaşlama-düşük enflasyon hikâyesi yaşamıyor. Aksine aynı anda birkaç şok var. Enerji şoku var. Jeopolitik şok var. Tedarik zinciri riski var. Finansal piyasalarda belirsizlik var. ABD tahvil faizleri yüksek. Dolar güçlü kalabiliyor. Altın gergin. Petrol pahalı. Böyle bir ortamda Fed’in hızlı faiz indirmesi kolay değil.
Bu Türkiye için ne demek?
Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler açısından Fed’in beklemede kalması iki anlama gelir. Birincisi, küresel likidite koşulları çok gevşemiyor. İkincisi, doların güçlü kalması gelişmekte olan ülke para birimleri üzerinde baskı yaratıyor. Yani “Fed faiz indirecek, bize para akacak, biz rahatlayacağız” hikâyesi şimdilik zayıflıyor.
Şimdi gelelim Hürmüz Boğazı meselesine.
Hürmüz dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından biri. Burada yaşanan her risk petrol fiyatına, sigorta maliyetlerine, navlun fiyatlarına, enerji taşımacılığına, Asya ekonomilerine, Avrupa’ya, Türkiye’ye, herkese yansıyor. Paylaşılan haberlerde İran bağlantılı gölge filo meselesi çok çarpıcı. Blokaj, yaptırım, sahte bayraklar, kapatılan takip sinyalleri, paravan şirketler, bütün bunlar bize küresel enerji ticaretinin artık ne kadar parçalı, ne kadar gri alanlarla dolu bir yapıya büründüğünü gösteriyor.
Eskiden petrol piyasasını anlatırken arz, talep, OPEC, stoklar, dolar kuru derdik. Şimdi liste uzadı. Hürmüz güvenliği, savaş riski, yaptırımlar, gölge filo, sigorta primleri, deniz taşımacılığı, liman blokajları, füze ve drone riski, bölgesel ittifaklar, hatta siber güvenlik. Petrol piyasası artık sadece ekonomi değil, doğrudan jeopolitik.
Pakistan haberine bakalım. Pakistan gibi enerji ithalatına bağımlı bir ülkede petrol faturası sert yükseldiğinde, bunun etkisi sadece cari açıkta kalmıyor. Taşımacılık maliyetleri artıyor. Gıda fiyatları yükseliyor. Hanehalkının alım gücü düşüyor. Merkez Bankası faiz artırmak zorunda kalıyor. Hükümet ya fiyatları halka yansıtıyor ve siyasi öfke büyüyor ya da sübvansiyon veriyor ve bütçe açığı büyüyor. Yani iki kötü seçenek arasında kalıyor.
Bu hikâye bize çok yabancı mı? Hayır. Türkiye de benzer bir makroekonomik mantığın içinde. Enerji ithalatına bağımlıyız. Akaryakıt fiyatları enflasyon için çok kritik. Bütçede deprem harcamaları, sosyal harcamalar, faiz harcamaları, kamu ücretleri, emekli maaşları, kur korumalı mevduattan kalan yükler ve çeşitli teşvikler var. Böyle bir tabloda petrol şoku gelirse, mali disiplin söylemi sınanır.
Körfez tarafında da ilginç bir dönüşüm var. Körfez ülkeleri artık enerji, su, ulaşım ve savunma altyapısını birlikte düşünmeye başlıyor. Demiryolu ağları, elektrik enterkoneksiyonu, su bağlantı sistemleri, petrol ve gaz boru hatları, füze erken uyarı sistemleri. Bunların hepsi bize şunu gösteriyor: Bölge ülkeleri bu savaşı geçici bir haber başlığı olarak görmüyor. Altyapılarını buna göre yeniden düşünüyorlar. Enerji güvenliği artık sadece petrol üretmek değil; limanı, suyu, elektriği, demiryolunu, boru hattını ve erken uyarı sistemini birlikte korumak demek.
Türkiye açısından da ders burada. Türkiye enerji güvenliğini sadece “nereden gaz alıyoruz, nereden petrol alıyoruz” düzeyinde tartışamaz. Enerji güvenliği aynı zamanda lojistik güvenliktir. Cari açık güvenliğidir. Gıda güvenliğidir. Turizm güvenliğidir. Döviz rezervi güvenliğidir.
Turizm meselesine ayrıca bakmak gerekiyor. Çünkü Türkiye’nin cari açığını dengeleyen en önemli kalemlerden biri turizm. Eğer Ortadoğu’daki savaş uzarsa, petrol fiyatı yüksek kalırsa, uçuş maliyetleri artarsa, Avrupa ekonomisindeki durgunluk derinleşirse, Türkiye’nin 2026 turizm sezonu risk altına girebilir. Paylaşılan transkriptte de bu nokta öne çıkıyordu: Türkiye Avrupalı turist için geçen yıla göre pahalılaşmış görünüyor. Avrupa’da hanehalkı daha temkinli. Bir de güvenlik algısı ve yakın coğrafyada savaş eklenince, turizm gelirleri açısından iyimser olmak zorlaşıyor.
Burada mesele sadece otellerin doluluk oranı değil. Turizm geliri düşerse cari açık üzerindeki baskı artar. Cari açık artarsa döviz ihtiyacı artar. Döviz ihtiyacı artarsa kur üzerindeki baskı artar. Kur artarsa enflasyon geçişkenliği devreye girer. Enflasyon artarsa Merkez Bankası faiz indirmekte zorlanır. Faiz yüksek kalırsa iç talep ve kredi kanalı baskılanır. Kredi kanalı baskılanırsa iş dünyası yavaşlar. İş dünyası yavaşlarsa istihdam bozulur. Yani turizm sadece turizm değildir. Türkiye makroekonomisinin nefes borularından biridir.
Şimdi altına gelelim.
Ons altın 4.600 dolar civarında. Bu çok yüksek bir seviye. Ama bugün altın için “fırladı” demek yerine “gergin” demek daha doğru. Çünkü altın bazen coşkuyla yükselir, bazen korkuyla yükselir. Bugünkü altın daha çok korkuyla, belirsizlikle, güvenli liman arayışıyla, merkez bankalarının rezerv tercihiyle ve dolar-faiz denklemindeki kafa karışıklığıyla açıklanabilir.
Altın şunu söylüyor: Küresel sistemde güven tam değil. İnsanlar, fonlar, merkez bankaları, yatırımcılar “ne olur ne olmaz” diyerek altına yöneliyor. Bu bazen savaş korkusudur, bazen enflasyon korkusudur, bazen dolar sistemine güvensizliktir, bazen de bütün bunların bileşimidir.
Türkiye’de altın ayrıca sosyolojik bir varlık. Sadece finansal yatırım değil, yastık altıdır. Düğündür. Birikimdir. Güvensizlik sigortasıdır. İnsanlar TL’ye güvenmediğinde, bankacılık sistemine mesafeli durduğunda, geleceği belirsiz gördüğünde altına yönelir. O yüzden altının yükselmesi Türkiye’de sadece piyasaların değil, toplum psikolojisinin de göstergesidir.
Şimdi Çin-Afrika haberine kısaca değinelim. Çin’in Afrika ülkelerine tarifeleri kaldırma hamlesi ilk bakışta serbest ticaret ve kalkınma dostu bir adım gibi görünüyor. Ama haberin içindeki asıl mesele şu: Afrika’nın Çin’le ticareti hâlâ dengesiz. Afrika büyük ölçüde hammadde ihraç ediyor, mamul mal ithal ediyor. Yani tarife sıfırlansa bile eğer üretim kapasitesi, lojistik, sanayi altyapısı, değer zinciri entegrasyonu yoksa, bu tek başına kalkınma mucizesi yaratmaz.
Bu neden bizim için önemli? Çünkü aynı ders Türkiye için de geçerli. Bir ülkenin dış ticaret açığını kalıcı biçimde düzeltmesi için sadece kur ayarlaması yetmez. Sadece teşvik yetmez. Sadece sıcak para yetmez. Üretim yapısını değiştirmek gerekir. Daha yüksek katma değerli üretim gerekir. Teknoloji gerekir. Eğitim gerekir. Kurumsal kalite gerekir. Hukuk gerekir. Verimlilik gerekir.
Türkiye’nin temel sorunu da burada. Kısa vadede petrol, kur, faiz, altın, rezerv konuşuyoruz. Ama uzun vadede soru şu: Türkiye ne üretiyor, nasıl üretiyor, hangi verimlilikle üretiyor, hangi hukuk sistemiyle yatırım çekiyor, hangi eğitim sistemiyle insan sermayesi yaratıyor?
Bugün 1 Mayıs olduğu için emeği de konuşmadan bitirmek olmaz.
1 Mayıs sadece bir tatil günü değildir. Ekonominin en temel sorusunu hatırlatan gündür: Bu büyümenin yükünü kim taşıyor, nimetini kim alıyor? Petrol yükseldiğinde yük kime biniyor? Gıda pahalandığında kim daha fazla zorlanıyor? Faiz yüksek kaldığında küçük esnaf mı, büyük sermaye mi daha fazla etkileniyor? Kur baskılandığında ihracatçı mı, tüketici mi, ithalatçı mı kazanıyor? Enflasyon yüksek kaldığında serveti olan mı daha iyi korunuyor, maaşla geçinen mi eziliyor?
Dar tanımlı işsizlik yüzde 8,1 olabilir. Ama geniş tanımlı işsizlik yüzde 31,5 ise, orada emek piyasasında ciddi bir kırılganlık vardır. İnsanlar çalışıyor ama geçinemiyor olabilir. İş buluyor ama güvenceli iş bulamıyor olabilir. Kayıtlı değil, eksik çalışıyor olabilir. Kadınlar, gençler, emekliler, göçmenler, küçük esnaf, çiftçiler bu sistemin farklı köşelerinde aynı baskıyı hissediyor olabilir.
O yüzden bugünün özeti şu:
Türkiye ekonomisi bir kavşakta değil, bir sıkışma koridorunda. Bir taraftan küresel petrol şoku var. Bir taraftan altındaki gerginlik var. Bir taraftan Fed’in belirsizliği var. Bir taraftan Hürmüz riski var. Bir taraftan turizm sezonuna dair soru işaretleri var. İçeride ise işgücü piyasasında manşet rakamın sakladığı büyük bir atıl kapasite var. Rezervlerde dikkat edilmesi gereken bir seyir var. Dış ticaret açığı genişliyor. Merkez Bankası sıkı durmak zorunda, ama siyasi ekonomi büyümeyi zorlamak istiyor.
Bugün sorulması gereken soru şu değil: “Brent bugün 116 mı, 123 mü?” Elbette bu önemli. Ama asıl soru şu: Türkiye bu petrol fiyatlarına, bu jeopolitik riske, bu işgücü tablosuna, bu turizm belirsizliğine ve bu kur-enflasyon denklemine hangi ekonomi politikasıyla cevap verecek?
Eğer cevap yine kısa vadeli döviz bulma, kısa vadeli teşvik, kısa vadeli büyüme, kısa vadeli seçim rahatlatması olursa, sorun çözülmez; sadece ertelenir. Ama ertelenen her sorun daha pahalı geri döner. Türkiye bunu defalarca yaşadı. Kuru bastırırsınız, sonra patlar. Faizi yapay indirirsiniz, sonra daha yükseğe çıkarmak zorunda kalırsınız. Enflasyonu geçici önlemlerle gizlersiniz, sonra beklentiler bozulur. Hukuk sorununu teşvik paketiyle örtersiniz, yatırımcı yine tereddüt eder. İşsizlik oranını dar tanımla güzel gösterirsiniz, ama geniş tanımlı işsizlik toplumun ruh halini anlatmaya devam eder.
Bugün 1 Mayıs’ta buradan bakınca tablo çok net: Ekonomide asıl mesele rakamların makyajı değil, hayatın gerçeğidir.
Petrol yüksekse, bunu pazarda görürüz. Altın gerginse, bunu insanların gelecek korkusunda görürüz. İşsizlik düşük görünüp atıl işgücü yükseliyorsa, bunu gençlerin umutsuzluğunda görürüz. Turizm pahalılaşıyorsa, bunu yaz sezonunda görürüz. Rezervler baskılanıyorsa, bunu kur tartışmalarında görürüz. Hukuk güveni zayıfsa, bunu yatırım kararlarında görürüz.
Peki ne yapmak gerekir?
Birincisi, enflasyonla mücadele ciddiyetle sürmeli. Ama sadece faizle değil. Maliye politikasıyla, gıda arzıyla, enerji stratejisiyle, kurumsal güvenle birlikte.
İkincisi, enerji şokuna karşı daha gerçekçi bir plan gerekiyor. Akaryakıt fiyatlarını sonsuza kadar bütçeyle sübvanse edemezsiniz. Ama bütün yükü de bir anda halka yıkarsanız sosyal tepki büyür. Bu yüzden hedefli, şeffaf, maliyeti hesaplanmış destek mekanizmaları gerekir.
Üçüncüsü, turizmde sadece fiyat avantajına yaslanan modelin sınırlarına geldik. Türkiye pahalılaşırken daha kaliteli, daha güvenli, daha öngörülebilir, daha kurumsal bir ülke imajı yaratmak zorunda.
Dördüncüsü, işgücü piyasasında dar işsizlik yerine geniş tanımlı işsizliği ciddiye alan bir politika dili gerekiyor. Gençler, kadınlar, güvencesiz çalışanlar, eksik istihdam edilenler görünür hale getirilmeli.
Beşincisi, dış kaynak ihtiyacı var diye hukuki ve finansal standartları gevşetmek çok tehlikeli. Varlık barışı gibi araçlar kısa vadede nefes aldırabilir ama yanlış tasarlanırsa orta vadede güven kaybettirir.
Bugünlük tablo bu.
Petrol yüksek. Altın gergin. Fed beklemede. Hürmüz riskli. Türkiye’de işsizlik rakamının arkasında ağır bir atıl işgücü gerçeği var. Dış ticaret açığı büyüyor. Turizm sezonu belirsiz. Ve bütün bunların ortasında ekonomi yönetimi çok dar bir yolda yürümeye çalışıyor.
Bu yayını kapatırken şunu söyleyeyim: Ekonomi bazen karmaşık formüllerle anlatılır ama aslında basit bir hakikat vardır. Bir ülkenin ekonomisi sadece borsa ekranından, faiz kararından, döviz kurundan ibaret değildir. Ekonomi, insanların ay sonunu getirip getiremediğidir. Gençlerin gelecek hayali kurup kuramadığıdır. İşçinin emeğinin karşılığını alıp alamadığıdır. Esnafın dükkânını açık tutup tutamadığıdır. Çiftçinin mazot parasını düşünüp düşünmediğidir. Emeklinin pazara çıkarken hesap yapıp yapmadığıdır.
Bugün 1 Mayıs’ta, petrolü de, altını da, doları da, Fed’i de, Hürmüz’ü de, Çin’i de, Pakistan’ı da konuşuyoruz. Ama en sonunda dönüp geldiğimiz yer aynı: Bu küresel fırtınanın Türkiye’deki sıradan insanın hayatına maliyeti ne olacak?
Önümüzdeki haftalarda bunu çok daha net göreceğiz. Petrol fiyatları kalıcı mı olacak? Altın bu gerginliği sürdürecek mi? Fed gerçekten faiz indirimine yaklaşacak mı? Turizm sezonu beklendiği gibi gelecek mi? TCMB rezervleri nasıl şekillenecek? Enflasyon düşecek mi, yoksa yeniden yukarı yönlü riskler mi ağır basacak?
Bunların hepsini birlikte takip edeceğiz.
Kanalımıza abone olmayı, yayını beğenmeyi ve yorumlara kendi gözlemlerinizi yazmayı unutmayın. Özellikle siz kendi şehrinizde akaryakıt, gıda, kira, işsizlik ve piyasa durgunluğu tarafında ne görüyorsunuz, yorumlara yazın. Çünkü resmi veriler önemlidir ama gerçek ekonominin nabzı çoğu zaman sokakta, pazarda, işyerinde ve evin mutfağında atar.
Şimdilik hoşça kalın. Ekonomi tatil yapmıyor, biz de takip etmeye devam ediyoruz.