Petrol Baskısı, Ankara’nın Yeni Paketi ve Seçim Ekonomisi Sinyali mi?
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölümde petrol fiyatlarının yüksek seyretmesi ve İran-ABD gerginliğinin yarattığı dış baskılar ile Türkiye'deki tırmanan enflasyon beklentileri ve zayıflayan sektörel güven eş zamanlı ele alınıyor. Hanehalkının 12 aylık enflasyon beklentisi yüzde 51,6'ya ulaşırken yabancı yatırımcıların carry trade amaçlı TL girişleri sürmekte, ancak içerideki şirketler aynı anda döviz pozisyonlarını artırmaktadır. Ankara, ihracatçı ve imalatçı kesimlere kurumlar vergisi indirimi ile yurt dışındaki varlıkları ülkeye çekmeye yönelik yeni bir ekonomi paketi hazırlığındadır. Bu paketlerin kısa vadeli piyasa rahatlamasının ötesine geçip geçemeyeceği ise hukuk güvenliği, vergi adaleti ve yapısal reformların hayata geçirilmesine bağlı olduğu vurgulanıyor.
Ele Alınan Konular
- Enflasyon beklentileri: hanehalkı, reel sektör ve finansal piyasalar arasındaki derin ayrışma
- Petrol fiyatları ve İran-ABD geriliminin Türkiye ekonomisine etkileri
- Ankara'nın yeni ekonomi paketi: ihracatçı, imalatçı ve yurt dışı sermaye teşvikleri
- Carry trade, portföy hareketleri ve yerli döviz talebinin eş zamanlı seyri
- Hizmet, perakende ve imalat sektörlerinde güven endekslerinin gerilemesi
- Seçim ekonomisi dinamikleri ve kalıcı yapısal reform ihtiyacı
Merhaba, iyi günler.
Yeni haftaya yine çok yoğun bir ekonomi gündemiyle başlıyoruz. Bugün konuşacağımız başlıklar birbirinden kopuk gibi görünebilir ama aslında hepsi aynı hikâyeye bağlanıyor. Dışarıda petrol fiyatları yeniden baskı yaratıyor. İran savaşı, Hürmüz Boğazı, ABD-İran görüşmelerindeki belirsizlik ve enerji fiyatları küresel ekonomiyi sıkıştırıyor. İçeride ise enflasyon beklentileri yeniden yükseliyor, reel sektör ve hizmetler tarafında güven zayıflıyor, yabancı para girişi ile yerli döviz talebi aynı anda artıyor ve Ankara’dan yeni ekonomi paketi sinyalleri geliyor.
Bugünkü yayının ana sorusu şu: Türkiye ekonomisi gerçekten rahatlıyor mu, yoksa sadece kısa vadeli para girişleriyle, geçici paketlerle ve kontrollü kur politikasıyla zaman mı kazanılıyor?
Çünkü tabloya yüzeyden bakarsanız şunu görebilirsiniz: Yabancı girişleri var. Borsa çok kötü değil. Kur bir anda patlamıyor. Rezervlerde belli bir toparlanma var. Hatta yeni pakette ihracatçıya, imalatçıya, yurt dışından sermaye getirecek kesimlere bazı vergi avantajları konuşuluyor. Bunlar ilk bakışta piyasaya iyi gelen şeyler. Fakat biraz derine indiğimizde başka bir tablo görüyoruz: Hanehalkı enflasyonun düşeceğine inanmıyor. Reel sektör maliyet baskısından şikâyet ediyor. Hizmet ve perakende tarafında güven geriliyor. Petrol fiyatı yüksek kalıyor. Cari açık riski büyüyor. TL’nin değerli kalması ihracatçı için baskı yaratıyor. Ve bütün bunların üstüne bir de seçim ekonomisi tartışması yavaş yavaş kapıdan içeri giriyor.
Önce enflasyon beklentileriyle başlayalım. Çünkü enflasyonla mücadelede en tehlikeli şey sadece bugünkü fiyat artışı değildir. Daha tehlikelisi, insanların gelecekte fiyatların artmaya devam edeceğine inanmasıdır. Nisan ayında 12 ay sonrası enflasyon beklentisi hanehalkında yüzde 51,6’ya yükselmiş durumda. Reel kesimde, yani üretici ve iş dünyası tarafında beklenti yüzde 33,7. Piyasa katılımcılarında ise yüzde 23,4. Bu üç rakamın üçü de yükseliyor. Yani sadece vatandaş değil, sadece sanayici değil, sadece finans piyasası değil, herkes kendi ölçeğinde enflasyon beklentisini yukarı çekiyor.
Burada çok kritik bir ayrım var. Finans piyasası yüzde 23,4 bekliyor. Reel kesim yüzde 33,7 bekliyor. Hanehalkı yüzde 51,6 bekliyor. Bu bize ne söylüyor? Türkiye’de enflasyon beklentisi tek bir beklenti değil. Herkes kendi yaşadığı enflasyona göre düşünüyor. Finans piyasası merkez bankası metinlerine, faiz kararlarına, modele ve kur beklentisine bakıyor. Sanayici enerjiye, ücretlere, kredi maliyetine, ithal girdiye bakıyor. Vatandaş ise markete, kiraya, faturaya, çocuk okul masrafına, ulaşıma bakıyor. O yüzden hanehalkı beklentisi çok daha yüksek. Çünkü vatandaş enflasyonu kitaptan okumuyor, markette ve faturada yaşıyor.
Bu durum Merkez Bankası açısından da, ekonomi yönetimi açısından da çok ciddi bir sorun. Çünkü enflasyon beklentisi yükseldiğinde insanlar davranış değiştirir. Satıcı fiyatını daha erken artırır. Ev sahibi kira pazarlığında daha sert olur. İşçi ücret talebini yükseltir. Şirketler maliyet gelecekte artacak diye bugünden zam yapar. Vatandaş tasarrufunu TL’de tutmakta tereddüt eder, altına, dövize, gayrimenkule yönelir. Böylece enflasyon sadece bugünkü maliyetlerden değil, geleceğe dair korkulardan da beslenmeye başlar.
Nitekim hanehalkının yatırım tercihinde hâlâ altın ilk sırada. Altın yüzde 48,8 ile en çok tercih edilen araç. Arkasından gayrimenkul geliyor. Vadeli mevduat, borsa, döviz, araba gibi araçlar çok daha düşük oranlarda. Bu tablo bize şunu gösteriyor: İnsanlar finansal sistemin vaat ettiği getiriden çok, kendilerini enflasyona ve belirsizliğe karşı koruyacak gördükleri varlıklara yöneliyor. Altın bu yüzden güçlü. Gayrimenkul de bu yüzden hâlâ güçlü. Burada mesele sadece yatırım tercihi değil, güven tercihidir.
Şimdi faiz konusuna gelelim. Son dönemde sık sık şunu tartışıyoruz: Faiz yüksek mi, düşük mü? Ama bu soru tek başına eksik. Asıl soru şu: Kime göre yüksek, neye göre yüksek? Kredi kullanan sanayici için faiz çok yüksek. Konut kredisi çekmek isteyen vatandaş için çok yüksek. KOBİ için çok yüksek. Ama mevduat sahibi açısından, eğer beklenen enflasyon yüzde 50 ise, nominal faiz ona yine yeterli görünmeyebilir. Yani aynı faiz oranı bir kesim için boğucu, başka bir kesim için yetersiz olabilir.
Son dönemde nominal faizler yükseldiği için beklenen reel faizlerin de yukarı geldiği görülüyor. Yani Merkez Bankası politika faizini tabelada sabit tutsa bile, likiditeyi sıkılaştırdığı için piyasada para daha pahalı hale geliyor. Bu da kredi faizlerine yansıyor. Ama burada bir çelişki var. Enflasyon beklentileri de yükseliyor. Normalde beklenti yükseldiğinde reel faiz düşer. Fakat nominal faizler daha fazla yükseldiği için reel faizler yine yüksek kalıyor. Sonuç şu: Para politikası finansal piyasaya sıkılık mesajı veriyor ama reel ekonomide bunun maliyeti ağırlaşıyor.
Bu maliyeti sektörel güven verilerinde görüyoruz. Hizmet sektörü güven endeksi Nisan’da yüzde 3,1 düşerek 109,7’ye geriledi. Perakende ticaret güven endeksi yüzde 1,8 düşerek 111,6 oldu. İnşaat güven endeksi ise yüzde 3,6 yükselmesine rağmen 83,6 seviyesinde, yani hâlâ 100 eşik değerinin altında. İmalat tarafında daha önce reel sektör güven endeksinin 100’ün altına indiğini görmüştük. Kapasite kullanımında henüz belirgin bir çöküş yok ama beklentiler bozuluyor.
Bunu basit anlatayım. Ekonominin motoru henüz stop etmedi. Ama sürücü gazdan ayağını çekiyor. Hizmetçi, perakendeci, sanayici, ihracatçı, hepsi önümüzdeki aylara daha temkinli bakıyor. Bu da ikinci çeyrekte büyüme üzerindeki baskının daha net görülebileceği anlamına geliyor. İran savaşı sadece petrol fiyatı üzerinden değil, beklentiler ve talep üzerinden de ekonomiye etki ediyor.
Dışarıya baktığımızda petrol hâlâ en kritik başlık. Brent petrol bülten saatlerinde 106 dolar civarında görünüyordu; anlık fiyatlar gün içinde değişebiliyor, sizin ekranda 101 dolar da görebilirsiniz. Ama asıl mesele rakamın 101 mi 106 mı olduğu değil. Asıl mesele petrolün yeniden yüksek ve oynak bir banda yerleşmiş olması. İran-ABD görüşmelerinde net ilerleme yok. Hürmüz Boğazı çevresinde belirsizlik sürüyor. Bölgedeki tansiyon düşmüş değil. Piyasalar bazen bu haberleri kanıksamış gibi davranıyor, Asya borsaları yükseliyor, teknoloji hisseleri toparlanıyor, ama enerji fiyatı yüksek kaldığı sürece Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için risk bitmiyor.
Petrol fiyatı yükseldiğinde Türkiye’de ne olur? Birincisi, cari açık riski artar. Çünkü Türkiye enerjiyi büyük ölçüde ithal ediyor. İkincisi, akaryakıt ve nakliye maliyetleri üzerinden enflasyon baskısı artar. Üçüncüsü, üretici maliyetleri yükselir. Dördüncüsü, Merkez Bankası’nın faiz indirme alanı daralır. Beşincisi, kur üzerinde dolaylı baskı oluşur. Dolayısıyla petrol sadece dış haber değildir; Türkiye’de market fiyatına, sanayi maliyetine, cari açığa ve faiz politikasına kadar uzanan bir zincirdir.
Daha ilginç bir küresel gelişme de elektrikli araç talebindeki artış. Petrol ve dizel fiyatları yükseldiğinde birçok ülkede insanlar elektrikli araçlara daha fazla yöneliyor. Bu ilk bakışta otomobil haberi gibi görünür ama aslında enerji güvenliği haberidir. Dünya şunu öğreniyor: Fosil yakıta aşırı bağımlı olmak sadece çevre meselesi değil, aynı zamanda jeopolitik risk meselesi. Savaş çıktığında, boğaz kapandığında, ambargo geldiğinde, petrol yükseldiğinde bütün ekonomi etkileniyor. Türkiye açısından da ders açık: Enerji bağımlılığını azaltmadan, yenilenebilir enerjiye, elektrifikasyona, demiryoluna, verimli sanayiye geçmeden kalıcı ekonomik direnç inşa etmek çok zor.
Gelelim içerideki yeni ekonomi paketi tartışmasına. İmalatçı ve ihracatçı kesime kurumlar vergisi indirimi, yurt dışı yerleşiklere uzun süreli vergi muafiyeti, yurt dışındaki para, altın ve menkul kıymetlerin Türkiye’ye getirilmesine dönük düzenlemeler konuşuluyor. Bunlar piyasada kısa vadede olumlu algılanabilir. Çünkü ihracatçı destekleniyor, imalatçıya nefes aldırılıyor, dışarıdaki sermayeye Türkiye’ye gelmesi için cazibe yaratılıyor. Ama burada temel soru şu: Bu paket kalıcı bir sanayi politikası mı, yoksa kısa vadeli sermaye girişi ve seçim öncesi ekonomik dengeleme arayışı mı?
Ben bu tür paketleri tamamen gereksiz görmem. İhracatçı gerçekten zor durumda. Değerli TL, yüksek enerji maliyeti, yüksek finansman maliyeti ve zayıflayan dış talep ihracatçıyı sıkıştırıyor. İmalatçı da aynı şekilde zorlanıyor. Dolayısıyla üretime ve ihracata dönük desteklerin mantığı var. Fakat desteklerin nasıl tasarlandığı çok önemli. Eğer vergi indirimi gerçekten üretken yatırımı, istihdamı, teknolojik kapasiteyi, yerli girdi kullanımını, ihracat kalitesini artıracak şekilde kurgulanırsa faydalı olabilir. Ama sadece geçici rahatlama, bilanço makyajı ya da kısa vadeli piyasa coşkusu yaratırsa kalıcı sonuç üretmez.
Yurt dışındaki varlıkların Türkiye’ye getirilmesi meselesinde de aynı denge var. Kısa vadede döviz girişi sağlar mı? Sağlayabilir. Rezervleri rahatlatır mı? Bir miktar rahatlatabilir. Cari açık finansmanına yardımcı olur mu? Evet, olabilir. Ama bunun da bir kurumsal ve ahlaki boyutu var. İçeride yıllardır vergisini ödeyen, kayıt içinde çalışan, yüksek enflasyon altında ezilen vatandaş açısından dışarıdaki paraya sürekli özel kolaylık sağlanması vergi adaleti tartışması yaratır. Ayrıca bu tür düzenlemelerin uluslararası finansal şeffaflık standartlarıyla uyumlu, denetlenebilir ve kaynak şeffaflığını koruyan biçimde yapılması gerekir. Aksi halde kısa vadeli para girişi sağlanırken uzun vadeli güven zedelenebilir.
Burada şunu açık söylemek lazım: Sermaye sadece vergi avantajı için gelmez. Sermaye öngörülebilirlik ister. Hukuk güvenliği ister. Kurumsal istikrar ister. Enflasyonun nereye gideceğini bilmek ister. Kur politikasının nasıl yürütüleceğini bilmek ister. Bugün gelen para yarın hangi kuralla karşılaşacağını bilmiyorsa uzun vadeli yatırım yapmaz. Gelir, fırsatı görür, getirisini alır, risk artarsa çıkar. Türkiye’nin ihtiyacı ise sadece sıcak para değil, kalıcı üretken sermayedir.
Portföy hareketlerine baktığımızda da tam bu ikiliği görüyoruz. 17 Nisan haftasında yabancı yatırımcıların TL cinsi bono ve hisse senedi portföyü 1,1 milyar dolar artmış. Swap kanalıyla 6,5 milyar dolar giriş olmuş. Toplamda TL cinsi portföy tarafında güçlü bir giriş var. Buna carry trade diyoruz. Yani yabancı yatırımcı yüksek TL faizinden yararlanmak için geliyor, kurun sakin kalacağını varsayıyor, TL varlıklara giriyor. Bu girişler kısa vadede kur üzerindeki baskıyı azaltabilir. Ama unutmayalım, carry trade çok sadık bir sermaye türü değildir. Risk görünce hızlı çıkabilir.
Aynı hafta içeride şirketlerin döviz mevduatı 1,4 milyar dolar artıyor. Döviz cinsi emeklilik ve yatırım fonu portföyleri de 0,3 milyar dolar yükseliyor. Yani dışarıdan yabancı TL’ye gelirken, içeride şirketler döviz varlığını artırıyor. Bu çok önemli bir çelişki. Dışarıdaki yatırımcı “yüksek faiz var, kur kontrol altında, TL’ye gireyim” diyor. İçerideki şirket ise “ben yine de döviz pozisyonumu artırayım” diyor. Bu bize güvenin hâlâ tam oturmadığını gösteriyor.
Rezerv tarafında bir de altın meselesi var. 17 Nisan haftasında yaklaşık 30 ton altının Merkez Bankası hesaplarına geri döndüğü hesaplanıyor. Bunun nedeni daha önce yapılan altın swaplarının bir kısmının vadesinin dolması. Yani altın varlığındaki artışı doğrudan yeni ve kalıcı rezerv artışı gibi okumamak lazım. Teknik bir bilanço hareketi de var. Bu ayrım önemli. Çünkü Türkiye’de rezerv meselesi sadece başlık rakamına bakılarak anlaşılamaz. Brüt rezerv, net rezerv, swap hariç net rezerv, altın, döviz, swap işlemleri, hepsine birlikte bakmak gerekir.
Piyasa göstergeleri de bu temkinli tabloyu doğruluyor. Dolar/TL 45 civarında. Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi 240 baz puana yakın. İki yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 40’ın üzerinde. ABD 10 yıllık faizi yüzde 4,32 civarında. Bunlar bize şunu söylüyor: Piyasa çöküş fiyatlamıyor ama rahatlama da fiyatlamıyor. Herkes bekliyor. Petrol ne olacak? İran-ABD hattı nereye gidecek? Fed ne yapacak? Avrupa Merkez Bankası ne yapacak? Türkiye’de yeni paket nasıl detaylanacak? Enflasyon beklentileri daha da bozulacak mı? Cevaplar henüz net değil.
Bu hafta veri takvimi de çok yoğun. İçeride Merkez Bankası Genel Kurulu takip edilecek. Merkez Bankası’nın 2025 yılında çok büyük zarar yazdığı biliniyor; bu da para politikası ve kamu bilançosu ilişkisi açısından önemli. Çarşamba günü Mart ayı işgücü istatistikleri gelecek. Şubat ayında işsizlik oranı yüzde 8,5’ti ama atıl işgücü oranı yüzde 29,9’du. Ben özellikle atıl işgücüne bakıyorum. Çünkü resmi işsizlik tek başına Türkiye’de emek piyasasının gerçeğini anlatmıyor. İş aramaktan vazgeçenler, eksik çalışanlar, çalışmak isteyip uygun iş bulamayanlar, bunlar da işin içinde.
Perşembe günü turizm istatistikleri, yabancı ziyaretçi sayısı ve dış ticaret verileri gelecek. Turizm gelirleri cari açık için çok önemli. Çünkü enerji ithalatı pahalılaşırken Türkiye’nin döviz kazanma kanallarından biri turizm. Ama dış ticaret tarafında açık büyüyorsa, turizm gelirleri bunu ne kadar telafi edecek, ona bakacağız. Mart ayında dış ticaret açığının geçen yılın aynı ayına göre belirgin genişlediğine dair öncü veriler vardı. Bu nedenle dış ticaret verisi bu hafta çok kritik.
Cuma günü ise İTO İstanbul enflasyonu gelecek. İstanbul enflasyonu her zaman Türkiye geneli TÜFE ile birebir aynı değildir ama Nisan enflasyonu için önemli bir ön sinyal verir. Enerji, gıda, kira, hizmetler, giyim, lokanta fiyatları, bunların hepsi Nisan enflasyonu açısından kritik. Eğer İTO verisi güçlü gelirse, TÜİK’in açıklayacağı Nisan enflasyonu öncesinde piyasa beklentileri yeniden şekillenir.
Küresel tarafta da Fed ve Avrupa Merkez Bankası kararları var. Fed’in politika faizini sabit tutması bekleniyor. Ama asıl mesele faiz kararı değil, vereceği mesaj. ABD ekonomisi güçlü kalır, çekirdek tüketim harcamaları enflasyonu yüksek seyrederse, Fed faiz indiriminde acele etmeyebilir. Bu da gelişmekte olan ülkeler için iyi haber değildir. Çünkü ABD faizi yüksek kaldığında dolar güçlü kalır, küresel sermaye daha seçici davranır, Türkiye gibi ülkelerin dış finansman maliyeti düşmez. Avrupa’da da büyüme ve enflasyon verileri önemli olacak. Türkiye’nin ihracatı açısından Avrupa talebi kritik.
Şimdi bütün bu tabloyu birleştirelim. Türkiye ekonomisi bugün üç baskı altında. Birincisi dış baskı: petrol, savaş, Hürmüz, Fed, küresel faizler. İkincisi iç baskı: enflasyon beklentileri, değerli TL, yüksek finansman maliyeti, zayıflayan güven. Üçüncüsü siyasi-ekonomik baskı: yeni paketlerle üretimi destekleme, sermaye çekme, seçime doğru ekonomiyi canlı tutma arayışı.
Benim kanaatim şu: Bu paketler kısa vadede piyasaya nefes aldırabilir ama kalıcı çözüm değildir. Kalıcı çözüm için vergi adaleti, hukuk güvenliği, öngörülebilir para politikası, üretken sanayi politikası, enerji bağımlılığını azaltacak yatırım ve kurumlara güven gerekir. Aksi halde dışarıdan para gelir, kur bir süre sakinleşir, borsa hareketlenir, rezerv toparlanır gibi görünür; sonra petrol yükselir, beklentiler bozulur, sermaye çıkar, aynı döngü yeniden başlar.
Bugünün başlığı bu yüzden çok net: Petrol baskısı var, yeni paket geliyor, ama asıl soru kimi rahatlatacağı. İhracatçıyı mı rahatlatacak? Sanayiciyi mi rahatlatacak? Vatandaşı mı rahatlatacak? Yoksa kısa vadeli finansal piyasaları mı rahatlatacak? Bu ayrım çok önemli. Çünkü bir ekonomi programının başarısı sadece borsanın yükselmesiyle, carry trade girişleriyle ya da kurun bir süre sabit kalmasıyla ölçülmez. Başarı, enflasyon beklentisinin düşmesiyle ölçülür. Üreticinin yatırım yapabilmesiyle ölçülür. İşçinin alım gücünün korunmasıyla ölçülür. Cari açığın sürdürülebilir hale gelmesiyle ölçülür. Vergi adaletinin güçlenmesiyle ölçülür. Gençlerin geleceğe daha umutlu bakmasıyla ölçülür.
Bugün gördüğümüz tablo ise hâlâ kırılgan. Panik yok, ama güven de yok. Para geliyor, ama içeride döviz talebi bitmiyor. Faiz yüksek, ama enflasyon beklentisi düşmüyor. Paket geliyor, ama yapısal reform tartışması zayıf. Petrol bazen düşüyor, bazen yükseliyor, ama enerji riski masadan kalkmıyor. İşte bu yüzden bu haftayı çok dikkatli izlemek gerekiyor. Çünkü bazen büyük kırılmalar bir günde olmaz. Önce beklentiler bozulur, sonra güven zayıflar, sonra maliyet artar, sonra yatırım ertelenir, sonra büyüme yavaşlar. Ekonomide asıl tehlike çoğu zaman sessiz birikimdir.
Kısacası, yeni haftaya girerken tablo şu: Petrol baskısı sürüyor, enflasyon beklentileri yükseliyor, sektörlerde güven zayıflıyor, yabancı para geliyor ama yerli de dövize yöneliyor, Ankara yeni paketle ekonomiyi rahatlatmaya çalışıyor. Bu tabloyu sadece “iyi” ya da “kötü” diye okumak yanlış olur. Bu tabloyu doğru okumak için sormamız gereken soru şu: Türkiye geçici rahatlama mı arıyor, yoksa kalıcı güven mi inşa ediyor?
Benim cevabım şu: Geçici rahatlama araçları devrede. Ama kalıcı güven için hâlâ çok daha fazlasına ihtiyaç var.