KİMSE RAHAT DEĞİL: Enflasyon Alarmı, Savaşın Faturası ve TCMB’nin Faiz Kararı
Bu Bölüm Hakkında
Merkez Bankası politika faizini yüzde 37'de sabit tutarken, ekonominin hâlâ kırılgan bir denge üzerinde ilerlediği bu bölümde mercek altına alınıyor. Nisan ayı enflasyonunun aylık yüzde 3,4 civarında gelmesi ve yıllık enflasyonun yüzde 31,4'e yükselmesi beklentisi, enerji fiyatlarındaki sert artışla birlikte dezenflasyon sürecini sekteye uğratıyor. Brent petrolünün 105 doları aşması Türkiye'nin enerji ithalat faturasını ve cari açık baskısını artırırken, değerli kur politikası ihracatçının rekabet gücünü zorluyor. Reel sektör güven endeksinin 100'ün altına gerilemesi ve hanehalkı enflasyon beklentisinin yüzde 50'ye yaklaşması, hem sanayicinin hem tüketicinin geleceğe kaygıyla baktığını ortaya koyuyor. TCMB rezervlerindeki toparlanma olumlu olmakla birlikte, yüksek finansman maliyetleri ve jeopolitik belirsizlik göz önünde bulundurulduğunda ekonomide kapsamlı bir rahatlama için önümüzdeki haftalar belirleyici olacak.
Ele Alınan Konular
- TCMB faiz kararı ve para politikası
- Nisan ayı enflasyon beklentileri ve enerji fiyatları
- Petrol fiyatlarındaki yükseliş ve jeopolitik riskler
- Reel sektör güven endeksi ve sanayici beklentileri
- Döviz rezervleri, kur dinamikleri ve değerli kur sorunu
- Tüketici güveni ve hanehalkı enflasyon beklentileri
Merhaba, iyi günler.
Bugün biraz yoğun bir yayın olacak. Çünkü çarşamba günü yayın yapmadık, pazartesiden bu yana ekonomi gündeminde çok başlık birikti. Salı, çarşamba, perşembe, cuma derken hem Türkiye ekonomisinde hem küresel piyasalarda önemli veriler geldi. Merkez Bankası faiz kararını açıkladı. Enflasyon beklentileri yeniden tartışmaya açıldı. Rezervlerde bir toparlanma var ama bu toparlanmanın ne kadar kalıcı olduğu ayrı bir mesele. Sanayici ne düşünüyor, tüketici ne hissediyor, dolar neden 45 liranın üzerine yerleşmeye başladı, petrol neden yeniden 105 doların üzerine çıktı, bütün bunları bugün tek tek konuşacağız.
Ama en başta şunu söyleyeyim: Bugünkü yayının ana cümlesi şu olabilir: Faiz sabit kaldı ama ekonomi rahatlamadı. Hatta daha doğru ifade şu: Merkez Bankası faizi değiştirmedi, fakat bu karar ekonomide işlerin yoluna girdiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, ekonomi yönetimi hâlâ çok kırılgan bir dengeyi taşımaya çalışıyor. Üstelik bu denge herkese aynı maliyetle yansımıyor. Finansal piyasalara verilen güven mesajı ile reel sektörün, ihracatçının, üreticinin, ücretlinin yaşadığı gerçeklik arasında giderek açılan bir mesafe var.
Şimdi bu cümleyi biraz açalım.
Merkez Bankası politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu. Gecelik borç verme faizi yüzde 40’ta, gecelik borçlanma faizi ise yüzde 35,5’te kaldı. Piyasa genel olarak faiz artışı beklemiyordu, dolayısıyla karar ilk bakışta sürpriz değil. Fakat bazı analizlerde, özellikle jeopolitik riskler, petrol fiyatları ve enflasyon beklentilerindeki bozulma nedeniyle 300 baz puanlık bir artış ihtimali de masada görülüyordu. Yani kararın kendisi piyasa beklentisiyle uyumlu olabilir ama bu, kararın sorunsuz olduğu anlamına gelmiyor.
Burada izleyici açısından en önemli soru şu: Faiz sabit kaldıysa bu iyi haber mi, kötü haber mi?
Cevap basit değil. Sadece manşete bakarsanız “faiz artmadı, demek ki Merkez Bankası paniklemedi” diyebilirsiniz. Ama bu yorum eksik kalır. Çünkü Merkez Bankası faiz artırmadı diye ekonomi üzerindeki baskı azalmış değil. Politika faizi yüzde 37’de duruyor ama piyasadaki gecelik faizler bir süredir yüzde 40 civarında oluşuyor. Yani tabeladaki faiz başka, ekonomide hissedilen sıkılık başka. Merkez Bankası politika faizini değiştirmeden de piyasadaki likiditeyi kısarak, para miktarını daraltarak, fonlamayı sıkı tutarak fiilen daha sert bir para politikası uyguluyor.
Bunu günlük hayattan şöyle düşünün. Bir evde kaloriferin derecesi 37’ye ayarlı olabilir. Ama siz bütün camları kapatırsanız, hava akışını keserseniz, içerideki sıcaklık 40 derece gibi hissedilir. Merkez Bankası’nın yaptığı da biraz buna benziyor. Politika faizi yüzde 37’de duruyor ama likidite koşulları üzerinden piyasaya verilen fiili faiz mesajı daha sıkı. Burada mesele şu: Bu yöntem bir süre işe yarayabilir, fakat bunun da maliyeti var. Kredi koşulları sıkılaşıyor, finansman pahalı kalıyor, üretici nefes almakta zorlanıyor, yatırım iştahı azalıyor.
O yüzden bu kararı “Merkez Bankası çok doğru bir denge kurdu” diye okumak fazla iyimser olur. Daha doğru ifade şu: Merkez Bankası zor bir tablo karşısında beklemeyi seçti. Ama beklemek de bir tercihtir. Ve bu tercihin bedeli vardır.
Peki neden böyle bir tablo var?
Çünkü enflasyon tarafında işler yeniden hassaslaşmış durumda. Nisan ayı için bazı günlük ekonomi bültenlerinde aylık TÜFE beklentisi yüzde 3,4 civarında veriliyor. Bu gerçekleşirse yıllık enflasyonun yüzde 30,9’dan yüzde 31,4’e yükselmesi bekleniyor. Yani uzun süredir beklenen dezenflasyon, yani enflasyonun aşağı doğru gelme süreci, Nisan ayında duraksayabilir. Burada özellikle enerji fiyatları çok kritik. Enerji grubunda aylık artışın yüzde 14 civarında olabileceği tahmin ediliyor. Akaryakıt, LPG, tüp gaz, elektrik ve doğal gaz fiyatları doğrudan ya da dolaylı olarak enflasyonu yukarı itiyor.
Bu noktada çok önemli bir ayrım yapmak lazım. Enflasyon sadece marketteki domatesin, patatesin, peynirin fiyatı değildir. Enflasyon aynı zamanda elektrik faturasıdır, doğal gaz faturasıdır, minibüs ücretidir, uçak biletidir, lokanta hesabıdır, kiradır, beyaz eşya fiyatıdır, üreticinin kullandığı enerjidir, sanayicinin ödediği finansman maliyetidir. Yani enerji fiyatı arttığında bu sadece akaryakıt istasyonunda gördüğümüz fiyat değildir. Nakliye maliyeti artar, üretim maliyeti artar, soğutma maliyeti artar, depolama maliyeti artar, ithalat maliyeti artar. Sonra bu maliyetler zincirleme şekilde bütün ekonomiye yayılır.
İşte bugün “savaşın faturası” dediğimiz şeyin ekonomik karşılığı burada ortaya çıkıyor. İran savaşı tarafında şu anda her gün yeni ve dramatik bir askeri gelişme yok gibi görünebilir. Ateşkes sürecek mi, bozulacak mı, müzakereler ilerleyecek mi, yeni bir tırmanma olur mu, bunlar belirsiz. Ama ekonomi açısından savaşın etkisi sadece bomba patladığı gün ortaya çıkmaz. Bazen asıl etki petrol fiyatı üzerinden, risk primi üzerinden, beklentiler üzerinden, tüketici ve sanayici psikolojisi üzerinden gelir.
Nitekim Brent petrol haftanın başında 95 dolar civarındayken, cuma sabahı 105 dolar seviyesine yükselmiş durumda. Bu çok ciddi bir hareket. Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı bir ülke için petrol fiyatının 95 dolardan 105 dolara çıkması sadece “küresel piyasa haberi” değildir. Bu doğrudan cari açık, akaryakıt fiyatı, taşımacılık maliyeti, enflasyon ve Merkez Bankası’nın manevra alanı demektir.
Burada kritik bir mesele daha var: Türkiye zaten değerli kur tartışmasının içinde. Yani Türk lirası nominal olarak yükseliyor gibi görünse de, enflasyon farkları dikkate alındığında ihracatçı açısından rekabet gücü baskı altında. Kur kontrol altında tutuluyor, evet. Ama bu kontrolün de bir maliyeti var. Kurun çok hızlı yükselmemesi kısa vadede enflasyonu frenlemeye yardımcı olabilir. Fakat aynı anda ihracatçının rekabet gücünü azaltabilir, ithalatı görece cazip hale getirebilir, cari açık üzerinde baskı yaratabilir. Petrol fiyatları da yükselince bu baskı daha da artar.
Yani ekonomi yönetimi şunu yapıyor gibi: Bir taraftan kuru fazla kaçırmamaya çalışıyor, çünkü kur artarsa enflasyon yeniden alevlenebilir. Ama diğer taraftan bu değerli kur, reel sektörün özellikle ihracatçı kesiminin belini büküyor. Üretici yüksek faizle borçlanıyor, yüksek enerji maliyetiyle üretim yapıyor, pahalı finansmanla ayakta kalmaya çalışıyor, sonra da dış pazarda rekabet etmek zorunda kalıyor. Burada “her şey kontrol altında” demek mümkün değil. Kontrol altında tutulan şeyler var, ama bunun karşılığında başka yerlerde birikmiş maliyetler oluşuyor.
Şimdi reel sektör verilerine bakalım. Çünkü Merkez Bankası kararını sadece finansal piyasalar üzerinden okumak büyük hata olur. Reel sektör güven endeksi Nisan ayında 100 seviyesinden 98,6’ya geriledi. 100 eşiği önemli. 100’ün üzeri görece iyimserliği, 100’ün altı ise karamsarlığı gösterir. Şubat ayında endeks 104,1 ile 2023 sonlarından bu yana en yüksek seviyesine çıkmıştı. Ama son iki ayda sert bir düşüş var. Detaylara bakınca mevcut siparişlerde büyük bir çöküş görünmüyor; fakat gelecek üç aya ilişkin üretim ve ihracat siparişi beklentilerinde belirgin bozulma var.
Bu çok önemli. Çünkü ekonomi bazen bugünkü rakamlardan çok geleceğe dair beklentilerle hareket eder. Sanayici önümüzdeki üç ayda talebin zayıflayacağını düşünürse ne yapar? Yeni yatırım kararını erteler. Stok yönetiminde daha temkinli olur. İşçi alımını yavaşlatır. Kredi kullanırken iki kere düşünür. İhracat siparişi konusunda daha dikkatli davranır. Bu da birkaç ay sonra üretim, istihdam ve gelir tarafında hissedilmeye başlar.
Burada daha da önemlisi şu: Kapasite kullanım oranı yüzde 74 seviyesinde sabit kalmış. Yani fabrikalar bir anda üretimi kısmış değil. Bu bize ne söylüyor? Şu anda üretimde belirgin ve kalıcı bir daralma henüz görünmüyor. Fakat beklentiler bozuluyor. Ben buna şöyle derim: Motor hâlâ çalışıyor ama sürücünün ayağı gazdan çekilmeye başlamış. Araba durmadı, ama hızlanma iştahı azaldı.
Tam da bu yüzden Merkez Bankası’nın kararı tartışmalı. Eğer çok sertleşirse sanayici üzerindeki baskı artabilir. Eğer fazla gevşek davranırsa enflasyon beklentileri daha da bozulabilir. Ama mevcut strateji de sorunsuz değil. “Faizi sabit tut, likiditeyi sıkı bırak, kuru kontrollü götür, rezervi toparlamaya çalış” formülü kâğıt üzerinde düzenli görünebilir. Fakat reel ekonomide bunun karşılığı yüksek finansman maliyeti, zayıflayan üretim beklentisi ve ihracatçının artan sıkıntısı olabilir.
Gelelim rezervlere. Çünkü Türkiye ekonomisinde kur, faiz, enflasyon ve rezerv birbirinden ayrı konular değil. Hepsi aynı hikâyenin parçaları.
Haftanın başındaki verilerde TCMB’nin brüt döviz rezervinin 17 Nisan haftasında 3,5 milyar dolar artışla 174,4 milyar dolara çıktığı tahmin ediliyordu. Swap hariç net rezervin de 7 milyar dolar artışla 39,2 milyar dolara yükseldiği hesaplanıyor. Ayrıca TCMB’nin geçen hafta yaklaşık 8,5 milyar dolar döviz alışı yaptığı tahmin ediliyor. Daha geniş bakınca, Mart ayında nette 50 milyar dolarlık döviz satışı sonrasında Nisan ayında nette 21 milyar dolar civarında döviz alımı yapıldığı belirtiliyor.
Bu tablo ilk bakışta olumlu. Rezerv artışı önemlidir. Özellikle swap hariç net rezervin toparlanması, kur üzerindeki baskı açısından Merkez Bankası’nın elini güçlendirir. Bir ülkenin rezervi ne kadar güçlü görünürse, piyasa o ülkenin kur şoklarına karşı daha dayanıklı olduğunu düşünür. Ama burada iki noktaya dikkat etmek gerekiyor.
Birincisi, rezerv artışı çok önemli ama tek başına her şeyi çözmez. Eğer petrol fiyatı artmaya devam ederse, jeopolitik risk sürerse, enflasyon beklentileri bozulursa ve yerleşiklerin döviz talebi artarsa, rezerv üzerindeki baskı yeniden dönebilir.
İkincisi, rezervin nasıl bir ortamda arttığına bakmak gerekir. Eğer rezerv artışı çok yüksek faiz, sıkı likidite, kontrollü kur ve içeride baskılanmış talep sayesinde oluyorsa, bunun sürdürülebilirliği tartışmalıdır. Bu bir başarı göstergesi olabilir ama aynı zamanda ekonominin başka taraflarında biriken baskıların da işareti olabilir. Yani rezerv artıyor diye sanayici rahatlamıyor. Rezerv artıyor diye ihracatçı otomatik olarak nefes almıyor. Rezerv artıyor diye vatandaşın gıda faturası düşmüyor.
Ayrıca döviz mevduatlarında da hareket var. Günlük veriler, geçtiğimiz hafta döviz mevduatının bireylerde ve şirketlerde arttığını gösteriyor. Yani içeride hâlâ döviz talebi var. Bu da bize şunu söylüyor: Sadece yabancı yatırımcının ne yaptığına değil, içeride hanehalkı ve şirketlerin dövize yönelip yönelmediğine de bakmak gerekiyor. Çünkü Türkiye’de kur dinamikleri sadece dışarıdan gelen parayla açıklanamaz. İçerideki güven, içerideki beklenti ve içerideki dövizleşme eğilimi de çok belirleyicidir.
Burada dolar/TL’ye de bakalım. Haftanın başında dolar/TL 44,89 civarında görünüyordu. Çarşamba günü 44,92 seviyesindeydi. Cuma sabahı ise 45,02 seviyesine yükselmiş durumda. Bunlar büyük sıçramalar değil, daha kontrollü bir hareket gibi duruyor. Ama seviye olarak 45 eşiği psikolojik açıdan önemli. Çünkü insanlar kuru sadece teknik bir finansal gösterge olarak takip etmiyor. “Dolar 45 oldu mu?” sorusu Türkiye’de maalesef toplumsal bir fiyat algısı sorusu haline gelmiş durumda. Dolar yükselince herkes kendi cebini, marketi, kirayı, otomobili, ithal ürünü, tatili, elektronik eşyayı düşünüyor.
Peki risk primi ne söylüyor?
Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi hafta içinde 231 baz puandan 238 baz puana doğru yükselmiş görünüyor. Bu da bize şunu söylüyor: Piyasalar Türkiye riskini tamamen sakin görmüyor. CDS, çok basit anlatırsak, Türkiye’nin dış borcuna karşı sigorta primi gibi düşünülebilir. Bu prim yükseldiğinde piyasa “risk biraz arttı” diyor. 238 seviyesi geçmiş kriz dönemleriyle kıyaslandığında çok yüksek olmayabilir ama haftalık hareket bize jeopolitik risk, petrol ve enflasyon endişesinin fiyatlamaya yansıdığını gösteriyor.
Şimdi tüketici tarafına geçelim. Çünkü ekonomiyi sadece Merkez Bankası, petrol ve sanayici üzerinden konuşursak eksik kalır. Ekonominin en önemli aktörlerinden biri de hanehalkıdır. Yani biziz. Maaş alan, kira ödeyen, market alışverişi yapan, kredi kartı ekstresiyle karşılaşan, çocuğunun okul masrafını düşünen insanlar.
Tüketici güven endeksi Nisan ayında 85’ten 85,5’e yükselmiş. Yani 0,5 puanlık sınırlı bir artış var. Bu, önceki ayki düşüşün bir kısmını telafi ediyor. Ama seviyeye bakınca hâlâ güvenin düşük olduğunu görüyoruz. Tüketici güven endeksinde 100’ün altı kötümserliği gösterir. 85,5 demek, insanlar tamamen panikte değil ama rahat da değil demektir.
Alt kalemlerde daha ilginç bir tablo var. Hanenin mevcut maddi durumu zayıflarken, gelecek 12 ayda dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi ve gelecek maddi durum beklentisi bir miktar toparlanmış. Ama genel ekonomik durum beklentisi Mart-Nisan döneminde belirgin düşmüş. Bu da çok tanıdık bir Türkiye tablosu: İnsan kendi bütçesi için bir şekilde idare etmeye çalışıyor ama ülke ekonomisinin genel gidişatı konusunda hâlâ kaygılı.
Burada en çarpıcı veri ise hanehalkının enflasyon algısı ve beklentisi. Mart ayında hanehalkının 12 ay sonrası enflasyon beklentisi yüzde 49,9’a yükselmişti. Reel sektör tarafında da 12 ay sonrası üretici enflasyonu beklentisi Nisan’da yüzde 31,9’a çıkıyor. Yani hem tüketici hem üretici “enflasyon kolay kolay düşmeyecek” duygusunu taşıyor. Bu çok kritik. Çünkü enflasyon sadece bugünkü fiyat artışı değildir; aynı zamanda yarın fiyatların ne olacağına dair beklentidir. Eğer herkes fiyatların artacağını düşünürse, ücret pazarlıkları, kira pazarlıkları, ürün fiyatlaması, stoklama davranışı, döviz talebi buna göre şekillenir. Böylece enflasyon kendi kendini besleyen bir sürece dönüşebilir.
Merkez Bankası’nın en çok korkması gereken şeylerden biri budur: Enflasyon beklentilerinin bozulması. Ama burada da eleştirel olmak lazım. Beklentiler kendi kendine bozulmuyor. İnsanlar enflasyonu kitaptan okumuyor; marketten, kiradan, faturadan, akaryakıttan, okul masrafından öğreniyor. Eğer vatandaşın yaşadığı enflasyon ile resmi söylem arasında mesafe açılırsa, beklentileri yönetmek zorlaşır. Para politikasının kredibilitesi sadece faiz kararıyla kurulmaz. Tutarlılıkla, öngörülebilirlikle, kurumlara güvenle ve hayat pahalılığına gerçekten çözüm üretebilmekle kurulur.
Şimdi küresel tarafa bakalım. ABD’de gelen veriler hâlâ güçlü. Perakende satışlar Mart ayında beklentilerin üzerinde artmıştı. Sonrasında öncü PMI göstergeleri de ABD’de hem imalat hem hizmet tarafında toparlanmaya işaret etti. Bu ne demek? ABD ekonomisi beklenenden daha dirençli. Ama bu da başka bir problemi doğuruyor: ABD ekonomisi dirençliyse, Fed faiz indirimlerinde acele etmeyebilir. ABD tahvil faizi yükselirse, gelişmekte olan ülkelere para girişi zorlaşabilir. Nitekim 10 yıllık ABD tahvil faizi hafta içinde 4,33 seviyesine kadar yükselmiş görünüyor. Bu da Türkiye gibi ülkeler için dış finansman koşullarını etkileyen önemli bir faktör.
Euro Bölgesi’nde ise daha karışık bir tablo var. İmalat tarafında bir toparlanma sinyali gelirken hizmet sektörü zayıflıyor. Bu da küresel talep açısından çok net ve parlak bir görünüm olmadığını gösteriyor. Türkiye’nin ihracatı açısından Avrupa’daki talep önemli. Eğer Avrupa yavaşlarsa, Türkiye’de sanayicinin ihracat siparişleri de baskı altında kalabilir. Zaten reel sektör güven endeksinde gelecek üç aya ilişkin ihracat siparişlerindeki bozulma bununla uyumlu.
Bugün ve önümüzdeki günlerde veri takvimi de önemli. İçeride hanehalkı beklenti anketi, sektörel enflasyon beklentileri, imalat dışı sektörel güven endeksleri, Merkez Bankası ve BDDK’nın haftalık bankacılık ve portföy verileri takip edilecek. Bunlar teknik veri gibi görünebilir ama aslında hayatın içinden şeylerdir. Hanehalkı beklenti anketi bize vatandaşın fiyatlara nasıl baktığını söyler. Sektörel güven endeksleri bize hizmet, perakende ve inşaat tarafında işlerin nasıl gittiğini söyler. BDDK verileri bize kredi büyüyor mu, döviz mevduatı artıyor mu, şirketler ve bireyler ne yapıyor onu gösterir. Merkez Bankası rezervleri ise kur üzerindeki savunma kapasitesini anlamamıza yardımcı olur.
Şimdi bütün bu tabloyu toparlayalım.
Bir: Merkez Bankası faizi sabit tuttu ama bu rahatlama anlamına gelmiyor. Politika faizi sabit, fakat likidite hâlâ sıkı. Bu da ekonomide fiili faiz baskısının sürdüğü anlamına geliyor.
İki: Enflasyon tarafında Nisan ayı kritik. Aylık TÜFE’nin yüksek gelmesi ve yıllık enflasyondaki düşüşün duraksaması mümkün. Enerji fiyatları burada ana risk.
Üç: Petrol fiyatının 105 doların üzerine çıkması Türkiye için ciddi bir maliyet baskısı yaratıyor. Bu sadece pompaya gelen zam meselesi değil; üretim, taşımacılık, cari açık ve enflasyon meselesi.
Dört: Rezervlerde toparlanma var. Bu olumlu. Ama bu toparlanmanın ne pahasına sağlandığına bakmak gerekiyor. Yüksek faiz, sıkı likidite ve kontrollü kur kısa vadede finansal istikrar sağlayabilir ama reel sektör üzerinde ağır bir yük oluşturabilir.
Beş: Değerli kur meselesi giderek daha görünür hale geliyor. Kurun kontrollü tutulması enflasyon açısından kısa vadede rahatlatıcı olabilir ama ihracatçı ve üretici açısından maliyet yaratıyor. Petrol artarken, ithalat faturası kabarırken ve reel sektör güveni bozulurken bu tabloyu görmezden gelmek mümkün değil.
Altı: Sanayici geleceğe daha kaygılı bakıyor. Kapasite kullanımı henüz düşmedi ama beklentiler bozuluyor. Bu da birkaç ay sonra üretim ve istihdam tarafında daha belirgin hissedilebilir.
Yedi: Tüketici güveni çok sınırlı toparlandı ama hâlâ düşük. Hanehalkı enflasyon beklentisi çok yüksek seyrediyor. İnsanlar fiyatların kalıcı biçimde düşeceğine henüz inanmıyor.
Sekiz: Küresel tarafta ABD ekonomisi güçlü kaldıkça faizlerin yüksek kalma ihtimali artıyor. Bu da gelişmekte olan ülkeler için kolay bir dış finansman ortamı olmadığını gösteriyor.
Peki bütün bunlardan vatandaş ne anlamalı?
Vatandaş şunu anlamalı: Ekonomi şu anda bir yol ayrımında değil, daha çok ince bir ip üzerinde yürüyüş halinde. Bir tarafta enflasyonla mücadele var. Diğer tarafta büyüme ve üretim kaygısı var. Bir tarafta rezerv toparlanması var. Diğer tarafta petrol şoku ve jeopolitik risk var. Bir tarafta faiz sabit kalıyor. Diğer tarafta piyasadaki gerçek sıkılık devam ediyor. Bir tarafta kur kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Diğer tarafta reel sektörün rekabet gücü aşınıyor.
Bu nedenle önümüzdeki birkaç hafta çok önemli olacak. Nisan enflasyonu nasıl gelecek? Petrol fiyatı 105 dolar civarında mı kalacak, daha da mı yükselecek, yoksa gerileyecek mi? İran-ABD hattında ateşkes kalıcı olacak mı? Merkez Bankası likidite koşullarını ne zaman gevşetmeye başlayacak? Hanehalkı ve reel sektör enflasyon beklentileri daha da bozulacak mı? Döviz mevduatındaki artış devam edecek mi? Cari açık tarafında enerji faturasının etkisi ne olacak? İşte piyasalar bu soruların cevabını bekliyor.
Benim bugünkü tabloya bakınca gördüğüm şey şu: Türkiye ekonomisinde panik havası yok ama rahatlama havası da yok. En doğru kelime “sıkışma” olabilir. Merkez Bankası sıkışmış durumda. Sanayici sıkışmış durumda. Tüketici sıkışmış durumda. İhracatçı sıkışmış durumda. Çünkü mevcut politika seti kısa vadede finansal dengeleri tutmaya çalışırken, reel ekonomide ciddi bir maliyet yaratıyor.
Son olarak şunu söyleyeyim. Türkiye’de ekonomik tartışmalarda bazen her şey tek bir rakama indirgeniyor: Faiz arttı mı, düştü mü? Dolar kaç oldu? Enflasyon kaç geldi? Oysa bugünkü tablo bize şunu gösteriyor: Ekonomiyi tek bir rakamla anlamak mümkün değil. Faiz sabit kalabilir ama likidite sıkı olabilir. Rezerv artabilir ama döviz talebi de artabilir. Tüketici güveni biraz yükselebilir ama enflasyon beklentisi hâlâ bozuk olabilir. Sanayi üretimi henüz çökmez ama beklentiler bozulabilir. Petrol fiyatı sadece dış haber gibi görünebilir ama içerideki market fiyatına kadar uzanabilir. Kur kontrollü görünebilir ama değerli kur reel sektörün nefesini kesebilir.
O yüzden bugünün başlığı gerçekten şu: Kimse rahat değil. Merkez Bankası rahat değil, çünkü enflasyon riski sürüyor. Sanayici rahat değil, çünkü maliyetler ve talep belirsiz. İhracatçı rahat değil, çünkü değerli kur rekabet gücünü zorluyor. Tüketici rahat değil, çünkü fiyatların düşeceğine inanmıyor. Piyasa rahat değil, çünkü petrol ve jeopolitik risk hâlâ masada. Ve vatandaş rahat değil, çünkü günlük hayatın maliyeti hâlâ yüksek.
Bugünlük tablo bu. Önümüzdeki günlerde özellikle Nisan enflasyonu, enerji fiyatları, Merkez Bankası’nın rezerv verileri, BDDK’nın kredi ve mevduat verileri, hanehalkı beklenti anketi ve sektörel güven endeksleri belirleyici olacak. Eğer petrol geri gelir, jeopolitik tansiyon düşer, rezerv toparlanması sürer ve enflasyon beklentileri yeniden aşağı dönerse, yılın ikinci yarısında daha rahat bir para politikası tartışması başlayabilir. Ama tam tersi olur; petrol yüksek kalır, beklentiler bozulur, kur üzerindeki baskı artar, cari açık büyür ve Nisan-Mayıs enflasyonu güçlü gelirse, Merkez Bankası’nın yeniden daha sert adımlar atması gündeme gelebilir.
Kısacası, faiz bugün sabit kaldı ama hikâye bitmedi. Asıl hikâye şimdi başlıyor. Çünkü mesele sadece faiz değil. Mesele şu: Türkiye ekonomisi enflasyonu düşürmeye çalışırken üretimi, ihracatı, cari dengeyi ve vatandaşın alım gücünü aynı anda koruyabilecek mi? Bugünkü veriler bize bunun hiç kolay olmayacağını söylüyor.