Türkiye Ekonomisi Nereye Koşuyor? Faturayı Kim Ödüyor?
Bu Bölüm Hakkında
Bölüm, Türkiye'de kurun değer kaybı, yüksek faiz ve olası faiz indirimleri etrafındaki tartışmaları çalışanların geçim koşullarıyla ilişkilendiriyor. Reel değerlenme, ithal girdi maliyetleri ve kısa vadeli sermaye akımları üzerinden kur politikasının üretici, ücretli ve tasarruf sahibi üzerindeki farklı etkilerini açıklıyor. Sanayi üretimi, işgücü, borçlar ve enflasyon göstergelerini değerlendirirken, fiyat artışlarının yavaşlamasının kaybolan alım gücünü kendiliğinden geri getirmediğini vurguluyor. Fon piyasasındaki güven sorunları ve Türkiye hisselerinin uluslararası endekslerdeki konumu üzerinden finansal denetimin, şeffaflığın ve yatırımcı güveninin önemini tartışıyor. Son olarak, ekonomik programın başarısını maliyetlerin kimler tarafından taşındığı ve iyileşmenin ücretlere ve istihdama yansıyıp yansımadığı üzerinden ele alıyor.
Ele Alınan Konular
- Döviz kuru ve reel değerlenme
- Faiz politikası ve krediye erişim
- Sanayi üretimi ve istihdam
- Enflasyon ve satın alma gücü
- Fon piyasaları ve finansal güven
- Hisse piyasalarında denetim ve şeffaflık
Dolar yavaş yükseliyor, geçinemiyoruz. Biraz daha hızlı yükseleceği konuşuluyor, bu kez yeni zamları düşünüyoruz. Faiz yüksekken borç ödenmiyor, faiz indirimi gündeme gelince döviz ne olacak diye bakıyoruz. Türkiye ekonomisinde milyonlarca insanın yaşadığı sıkışmışlık bu. Her kararın gerekçesi anlatılıyor ama ay sonunda aynı soruyla baş başa kalıyoruz: Biz ne zaman rahatlayacağız? Son günlerde iki önemli tartışma var. Biri, doların biraz daha hızlı yükselmesine izin verilip verilmeyeceği. Diğeri, Türkiye borsasına ilişkin uluslararası bir uyarı. Bunları geçim meselesiyle birlikte konuşalım. Çünkü işyerinizin alacağı krediyi, gelecek zammınızı, markette ödeyeceğiniz hesabı etkileyebilecek gelişmelerden söz ediyoruz. Türkiye ekonomisi nereye koşuyor derken, ben o ekonominin içinde çalışan insanların hayatına bakıyorum. Önce kur tartışmasını doğru anlayalım. Merkez Bankası Başkanı’nın uluslararası toplantılarda, ileride daha sert bir kur düzeltmesi yaşanmaması için liradaki değer kaybının hızına ilişkin mesajlar verdiği yönünde haberler çıktı. Toplantıya katılanlar arasında bu yoruma itiraz edenler de var. Dolayısıyla kapalı bir toplantıdan aktarılan haberi, kamuoyuna açıklanmış yeni bir kur kararı gibi anlatamayız. Ama bu tartışmanın ortaya çıkması bile insanların aklına aynı soruyu getiriyor: Doların daha hızlı yükselmesine neden izin verilsin? Yıllardır kurdaki artışın enflasyonu beslediğini konuşuyoruz. Şimdi daha büyük bir sıçramayı önlemek için daha küçük artışlara razı olmak gerektiği tartışılıyor. İlk duyduğunuzda çelişkili geliyor. Bunun arkasındaki hesabı anlamak için kurun rakamından biraz uzaklaşıp fiyatlarla ilişkisine bakmamız gerekiyor. Burada küçük bir hesap farkı da var. Tamamen örnek olarak, dolar 40 lirayken 40 kuruşluk artış yüzde 1 eder. Dolar 50 liraya geldiğinde aynı 40 kuruş yüzde 0,8 eder. Dolayısıyla günlük kuruş artışının biraz değişmesi, yüzde olarak daha hızlı değer kaybını hedefleyen yeni bir politikaya geçildiğini tek başına göstermez. Birkaç günlük hareketten büyük sonuçlar çıkarmayalım. Asıl sorun şu: İçeride fiyatlar yükselirken dolar onlardan daha yavaş yükselirse Türkiye, dışarıya kıyasla pahalılaşabilir. İhracatçı, müşterisinden dövizle kazandığı parayı liraya çeviriyor; fakat içerideki giderleri daha hızlı artabiliyor. Yabancı müşteriye fiyat artırdığında sipariş kaybetmekten, artırmadığında zarar etmekten korkuyor. Meseleyi yalnızca doların kaç lira olduğuyla açıklamak bu yüzden yetmiyor. Buna reel değerlenme diyoruz. Hesap yapılırken diğer ülkelerin fiyatları ve ticaret ilişkileri de dikkate alınır; ama temel mantık bu. TL’nin dolar karşısında değer kaybetmesi, aynı anda reel olarak değerlenmesini engellemez. İnsanların kafasını karıştıran nokta da burada. Doların yükseldiğini görüyoruz, buna rağmen üreticinin Türkiye pahalılaştı demesini duyuyoruz. İkisi birlikte olabilir. Öte yandan kur daha hızlı yükseldiğinde ithal enerji, ara malı ve bazı borçların lira karşılığı artıyor. Bu maliyetlerin bir bölümü fiyatlara yansıyor. Döviz geliri olmayan ücretli için yeni bir geçim baskısı doğabiliyor. Üretici de ithal girdi kullanıyorsa kur artışının bütün faydasını cebine koyamıyor. Ucuz lira, tek başına güçlü bir sanayi politikası oluşturmuyor. Buradaki arayış, biriken baskıyı daha küçük adımlarla azaltabilmek. Fakat kontrollü değer kaybı ifadesindeki kontrol sözcüğü, bütün sonuçların kontrol edilebildiği anlamına gelmiyor. Beklentiler bozulursa işler planlandığı gibi yürümeyebilir. Ayrıca teknik olarak devalüasyon, sabit kur düzeninde ulusal paranın yabancı paralar karşısındaki resmi değerinin düşürülmesidir. Bugünkü tartışmada asıl konuştuğumuz, liranın değer kaybının hızı ve bunun ne ölçüde yönetilebildiği. Şimdi bu kur tartışmasını faizle birleştirelim. Politika faizi yüzde 37. Önümüzdeki faiz toplantısı 22 Ekim’de. İndirim beklentileri var, fakat karar henüz alınmadı. Diyelim ki bir puanlık indirim yapıldı ve faiz yüzde 36’ya geldi. Bunun işletmeye, tasarruf sahibine ve ücretliye etkisi aynı olmayacak. Zaten asıl tartışmamız gereken de bu etkilerin kimlere nasıl dağıldığı. Faiz indirimi isteyen işletmenin derdini anlamak zor değil. Stok almak, üretimi çevirmek, vadesi gelen borcu ödemek pahalı. Ama faiz düştüğünde bütün kredi muslukları hemen açılmıyor. Banka, müşterinin geri ödeme gücüne de bakıyor. Siparişler zayıfsa, tahsilatlar aksıyorsa, yalnızca politika faizindeki küçük bir düşüş işletmenin sorunlarını çözmeyebilir. Krediye erişim ile kredinin fiyatını birlikte düşünmek gerekiyor. Üstelik geçici nakit sıkışıklığına müdahale etmek için genel faiz oranını değiştirmek tek seçenek değil. Merkez bankalarının piyasaya kısa vadeli para sağlayan araçları var. Hangi aracın kullanılacağı, sorunun nereden kaynaklandığına bağlı. Geçici ödeme güçlüğü yaşayan bir işletmeyle, zararını sürekli yeni borçla kapatan bir yapı farklı değerlendirilmelidir. Destek verilirken yükün kime kaldığını ve hangi koşulların arandığını kamuoyunun bilmesi gerekir. Bir de yabancı yatırımcının hesabı var. Başka bir para biriminde düşük maliyetle borçlanıp parasını liraya çevirebiliyor. Lira faizi ile beklenen kur artışı arasında yeterli fark olduğunu düşünüyorsa yüksek faizden yararlanmak istiyor. Kurda beklenmedik sıçrama yaşanırsa hesabı bozuluyor. Dolayısıyla yüksek getiri beklentisinin yanında kur riski de taşıyor. Bu sermaye girişi döviz piyasasına nefes aldırabilir. Fakat bir ülkenin uzun vadeli yatırım ihtiyacını ne kadar karşıladığı ayrıca sorgulanmalı. Faiz getirisi için gelen para ile yeni bir üretim tesisi kurmak için gelen para farklı davranır. İnsanlar maaşlarının alım gücünü korumaya çalışırken ekonominin dengesinin kısa vadeli yatırımcının getiri hesabına bu kadar duyarlı olması, programın kimin ihtiyaçlarına öncelik verdiğini tartışmayı gerektiriyor. Getirinin nasıl oluştuğunu da varsayımsal bir örnekle görelim. Yüz dolarını liraya çeviren yatırımcı bir yılda yüzde 40 faiz kazansın; aynı sürede dolar kuru yüzde 10 yükselsin. Yeniden dolara döndüğünde, finansman maliyeti, vergi ve diğer masraflardan önce yaklaşık 127 doları olur. Bu bir kazanç vaadi değil. Kur artışı faizi yeterince aşarsa zarar eder. Ekonomide kimin hangi riski taşıdığını anlamak için bu hesabı bilmek yararlı. Bu dengede rezervleri de izlemeliyiz. Ancak brüt rezerv, Merkez Bankası’nın hiçbir yükümlülük taşımadan kullanabileceği parayla aynı şey değil. Toplamın içinde ödünç veya karşılıklı para değişimi işlemleriyle sağlanan kaynaklar bulunabilir. Altının fiyatı değiştiğinde de rezervin dolar cinsinden değeri değişir. Bu yüzden rezerv rakamına bakarken ne kadarının kalıcı kaynaklardan oluştuğunu ve değişimin nereden geldiğini sorgulamak gerekir. Ekonominin üretim tarafına baktığımızda ciddi bir yorgunluk görüyoruz. İkinci çeyrekte yıllık büyüme yüzde 2,3’e gerilemiş durumda. Sanayi üretiminde zayıf seyir var. İç talebe ilişkin göstergeler de güçlü bir canlılanma anlatmıyor. Benim buradan çıkardığım sonuç, enflasyonu düşürme çabasının üretim ve istihdam tarafında hissedilir bir maliyetinin olduğu. İşyerindeki durgunlukla evdeki geçim sıkıntısını birlikte düşünmemiz gerekiyor. Elbette bir büyüme rakamı tek başına her şeyi açıklamaz. Ekonomi büyürken sizin çalıştığınız sektör küçülebilir. Toplam gelir artarken o gelirden aldığınız pay azalabilir. İşveren yeni yatırımını ertelediğinde bunun etkisi hemen resmi işsizlik oranında görünmeyebilir. Önce fazla mesai kalkar, sonra yeni çalışan alınmaz, ardından işini kaybetme korkusu başlar. Geçim meselesini sadece açıklanan büyüme oranına bağlayamayız. Dış ticaret rakamlarını da böyle okumalıyız. İthalatın azalması, net dış ticaretin büyümeye katkısını destekleyebilir. Ama ithalatın neden düştüğü önemli. Daha önce dışarıdan aldığımız bir ürünü içeride üretmeye başladıysak bu başka bir gelişmedir. İşler yavaşladığı için daha az makine ve ham madde alıyorsak başka. Aynı göstergedeki iyileşmenin arkasında, üretim kapasitesinin güçlenmesi de talebin zayıflaması da bulunabilir. İşgücü piyasasında da benzer bir sorun var. Dar tanımlı işsizlik düşük görünse bile atıl işgücü yüksek, istihdam oranında gerileme var. Atıl işgücü, yeterince çalışamayanlarla çalışmak istediği halde işgücü piyasasının kenarında kalanların da hesaba katıldığı daha geniş bir ölçü. Bir insan haftada istediği kadar çalışamıyor, geliriyle hayatını sürdüremiyorsa, tek bir düşük işsizlik rakamı ona teselli olmuyor. Ardından borçlara bakıyoruz. Protestolu senetlerle karşılıksız çeklerde artış eğilimi var. Ödenmeyen bireysel kredi ve kredi kartı borçları tarihsel ortalamaların üzerinde seyrediyor. Bunu yalnızca insanların harcama tercihleriyle açıklayamayız. Gelirin temel ihtiyaçlara yetişmediği durumda kart, maaşın bıraktığı boşluğu doldurabiliyor. Sonra bir sonraki maaşın bir bölümü daha ele geçmeden geçmiş ayın borcuna gidiyor. Buradan enflasyona gelelim. Resmi yıllık enflasyon eylülde yaklaşık yüzde 29,7. Oranın düşmesi değerli; yüksek enflasyon özellikle pazarlık gücü zayıf çalışanları ve düşük gelirlileri yıpratıyor. Ama bu düşüş, geçmişte pahalanan hayatın ucuzladığı anlamına gelmiyor. Fiyatlar yükselmeye devam ediyor. Sizin rahatlayabilmeniz için gelirinizin kendi harcama sepetinizin maliyetine karşı nasıl değiştiğine de bakmamız gerekiyor. Basit, varsayımsal bir hesap yapalım. Aldığınız ürünlerin fiyatı bir yılda yüzde 30 artsın, geliriniz yüzde 20 artsın. Maaşınızın rakamı büyür ama alım gücünüz yaklaşık yüzde 8 azalır. Üstelik kiraya ve gıdaya daha büyük pay ayırıyorsanız yaşadığınız baskı ortalamadan farklı olabilir. Bu yüzden enflasyon geriliyor diyen kişiyle ben hâlâ yoksullaşıyorum diyen kişi aynı anda doğru bir noktaya işaret edebilir. Üstelik enflasyonun bugünkü seviyeden daha aşağı inmesi bile tek başına kayıplarınızı telafi etmeyecek. Diyelim ki yıllık enflasyon yüzde 25’e geriledi. Bu, hayatın ucuzladığı anlamına gelmeyecek; fiyatların daha yavaş arttığı anlamına gelecek. Geçmişte kaybettiğiniz alım gücünü nasıl geri kazanacağınız hâlâ ayrı bir mesele. Ücretlerin ve emekli aylıklarının nasıl belirleneceği, hayatın ne zaman düzeleceği sorusunda belirleyici olacak. Dolayısıyla bütün dikkatimizi yıl sonunda doların kaç lira olacağına vermek bizi eksik bir yere götürüyor. Kur tahminiyle bir ülkenin geleceğini aynı şey sanmaya başlıyoruz. Oysa kur belli bir seviyeye geldiğinde iş bulmak kolaylaşacak mı, ücretler iyileşecek mi, üretim güçlenecek mi? Çalışanların kayıplarını nasıl telafi edeceği sorusunu sormadan, tek bir dolar rakamına bakarak rahatlayamayız. Tam burada fon piyasasındaki çalkantı ile borsaya yönelik uyarıyı birlikte düşünelim. Fonlarda güven sarsıldığında insanlar paralarını çekmek isteyebilir. Fonun elindeki varlıkları satması gerekebilir; satışlar fiyatları aşağı çekerse başka yatırımcılar da çıkmak isteyebilir. Bu bir yayılma mekanizmasıdır. Her fonda böyle bir durum var demiyorum. Sorunlu bir alandaki güvensizliğin nasıl daha geniş bir finansman sorununa dönüşebileceğini anlatıyorum. Şirketlerin nakde erişimindeki sıkışma da burada önem kazanıyor. İhtiyaç duyduğunuz anda kullanabileceğiniz paraya likidite diyoruz. Kâğıt üzerinde varlığınız olabilir ama cuma günü ödenecek maaşı cuma günü ödeyemiyorsanız sıkışmışsınızdır. Bu nedenle finansal piyasalardaki sorunlar, borsayla hiç ilgilenmeyen bir çalışanın işyerine de ulaşabilir. Finans ile gündelik hayat arasındaki bağ burada çok somut. Merkez Bankası’nın kamuya açık değerlendirmesi ise alınan önlemlerin bu yayılma riskini sınırladığı ve fonlardan çıkışın liraya yönelik tercihte önemli bir zayıflama yaratmadığı yönünde. Bunu da kayda geçirelim. Fonlardan çıkış yaşanması, çıkan paranın tamamının dövize gittiği anlamına gelmez; mevduata veya başka araçlara da geçebilir. Sorunun boyutunu anlamak için paranın nereye gittiğini de izlememiz gerekiyor. Bir diğer önemli gelişme, uluslararası yatırım fonlarının yakından izlediği bir endeks kuruluşunun Türkiye hisseleriyle ilgili bazı değişiklikleri dondurması. Bu kuruluşlar, fonların yatırım yaparken takip ettiği hisse sepetlerini hazırlıyor. Şimdi bu sepetlere yeni Türkiye hisselerinin eklenmesi gibi bazı işlemlere ara veriliyor. Bu, borsada alım satımın durduğu anlamına gelmiyor; fakat uluslararası yatırımcıların yaklaşımı açısından önemli bir uyarı. Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmezse Türkiye’nin gelişen piyasalar grubundaki yerinin yeniden değerlendirilmesi de gündeme gelebilecek. Henüz bu gruptan çıkarılmış değiliz. Burada ülkenin kredi notu tartışılmıyor; hisse piyasasının sınıflandırılması tartışılıyor. Böyle bir değişiklik, bazı fonların Türkiye hisselerine yatırım yapma imkânını etkileyebilir. O nedenle konuyu sıradan bir isim değişikliği gibi görmemek gerekiyor. Gerekçede öne çıkan konu, belirli küçük şirketlerle ilişkili fonlar üzerinden yapılabileceğinden kaygı duyulan koordineli işlemler ve gerçekten dolaşımda olan payların doğru hesaplanması. Daha açık sahiplik bilgisi ve etkili denetim isteniyor. Bunlar dile getirilen kaygılar; bütün şirketlere yönelik kanıtlanmış bir suçlama gibi sunulamaz. Ama yatırımcının kiminle işlem yaptığını ve fiyatın nasıl oluştuğunu bilmesi gerekiyor. Benim buradan çıkardığım sonuç şu: Tasarruf sahibinin parasını koruyacak denetim, ekonominin merkezinde durmalı. Bir işçi yıllarca biriktirdiği parayla yatırım yaparken karşısındaki fiyatın sağlıklı oluştuğuna güvenebilmelidir. Yanlış yapanın kim olduğuna bakılmadan kuralların uygulanacağını bilmelidir. Bunu sağlayamazsanız, daha yüksek getiri teklif ederek bir süre para çekebilirsiniz; ama kalıcı güven oluşturmanız zorlaşır. Küçük tasarruf sahibinin korunması ekonomik adaletin de parçasıdır. Olası bir sınıflandırma değişikliği, bazı fonlarda satış baskısı yaratabilir. Bunun büyüklüğü, kararın kapsamına ve o tarihteki piyasa koşullarına bağlı olur. Bugünden kesin bir milyar dolar çıkış rakamı vermek doğru olmaz. Yine de riskin yönü açık: Daha zayıf güven, daha pahalı finansman anlamına gelebilir. Üretim yapmak isteyen şirket de sonuçta ülkenin taşıdığı finansman maliyetinden bağımsız yaşamıyor. Peki bütün bunlar birleştiğinde Türkiye ekonomisi nereye gidiyor? Benim gördüğüm, enflasyonu aşağı çekmeye çalışırken üretimi, geçimi ve finansal güveni aynı anda taşımakta zorlanan bir yapı. Ani bir kur sıçraması kaçınılmaz diyemeyiz. Öte yandan küçük faiz indirimlerinin herkesi hızla rahatlatacağını da söyleyemeyiz. Önümüzdeki dönemin nasıl geçeceği, kur kararları kadar maliyetin kimler arasında nasıl paylaştırılacağına bağlı. Daha iyi bir gidişat mümkün. Enflasyonun ana eğilimi geriler, enerji baskısı hafifler, finansal denetimde güven veren uygulamalar görülürse faizler daha sağlıklı koşullarda düşebilir. Üreticinin önünü görmesi kolaylaşır. Ama bunun ücretlere ve istihdama yansıması için ayrıca çaba gerekir. Finansal göstergelerin iyileşmesiyle çalışanların refahının yükselmesi arasında kendiliğinden ve eksiksiz çalışan bir mekanizma yok. Daha zor bir gidişatta ise kur baskısı, pahalı enerji ve güven kaybı birbirini besleyebilir. O zaman fiyat artışları yeniden güçlenirken ekonomi de zayıf kalabilir. Bu bir senaryo; kesin olacak diye anlatmıyorum. Özellikle enerji ithal eden, üretiminde dış girdiye ihtiyaç duyan bir ekonomide, dış gelişmelerle içerideki güven sorunlarının birleşmesi böyle bir risk yaratıyor. Bu nedenle çözümü sadece faiz düğmesine bakarak aramamalıyız. Geliri düşük kesimlerin alım gücünü koruyan, temel ihtiyaçlara erişimi güçlendiren bir maliye politikası gerekiyor. Yüksek gelirlerden ve servetten daha adil katkı alınmasını tartışmalıyız. Enflasyonla mücadelede ücretlerin sürekli geriden gelmesini olağan kabul edersek, programın sosyal desteği de zayıflar. İnsanlar gelecekteki bir iyileşme uğruna bugünkü hayatlarını sınırsız süre erteleyemez. Burada her ücret artışının kendiliğinden sorunsuz olacağını söylemiyorum. Harcamanın nasıl finanse edildiği, üretimin ne kadar arttığı ve işletmelerin fiyat davranışları önemli. Ama bütün yükü çalışanların tüketimini kısmaya bağlamak da kabul edilemez. Kamunun barınma, ulaşım ve bakım hizmetlerini güçlendirmesi, ailelerin bütçesini doğrudan rahatlatabilir. İyi tasarlanmış bu hizmetler, insanların çalışabilmesini kolaylaştırarak ekonominin üretim kapasitesine de katkı verebilir. Üretimde de enerji verimliliği, yerli ara malı kapasitesi ve teknoloji yatırımı için tutarlı bir yön gerekiyor. Her sıkışmada kuru yükselterek rekabet etmeye çalışmak, çalışanların emeğini döviz cinsinden ucuzlatmaya yaslanabilir. Daha yüksek verimlilikle daha iyi ücretin birlikte mümkün olduğu alanları büyütmeliyiz. Kamunun desteği de somut yatırım, kayıtlı istihdam ve çalışma koşulları gibi sonuçlarla ilişkilendirilmeli. Önümüzdeki hafta faiz kararını izleyelim. Fakat kararın ertesi günü yalnızca doların kaç kuruş değiştiğine bakmayalım. Sanayide siparişler ne oluyor, insanlar daha düzenli iş bulabiliyor mu, borçlarını çevirebiliyor mu, ücretleri hayat pahalılığına yetişiyor mu? Bu sorulara verilen cevaplar düzelmedikçe, bir günlük piyasa rahatlamasını geniş kesimlerin refahı gibi anlatamayız. Ekonominin yönünü değerlendirirken bakacağımız yer burası. Siz kendi hayatınızda hangisini daha güçlü hissediyorsunuz: fiyat artışlarının yavaşlamasını mı, gelirinizin ihtiyaçlarınıza yetmemesini mi? Yorumlara yazın; çalıştığınız sektörü de belirtirseniz tabloyu birlikte daha iyi görürüz. Ben Türkiye ekonomisinin nereye koştuğunu anlatırken, o koşuda yorulan insanları gözden kaçırmak istemiyorum. Ekonomide başarıyı, çalışan bir insanın ay sonunda borcunu büyütmeden yaşayabildiği gün daha güvenle konuşabiliriz.