Dünya Büyüyor, Sen Neden Geçinemiyorsun? | IMF’nin Yeni Raporu
Bu Bölüm Hakkında
IMF'nin Ekim 2026 Dünya Ekonomik Görünüm raporunu ele alan bölüm, küresel büyüme tahminleri ile insanların günlük geçim deneyiminin neden birbirinden farklılaşabildiğini açıklıyor. Yapay zekâ ve enerji yatırımlarının büyümeye katkısını, bu kazanımların şirketler, ülkeler ve çalışanlar arasında eşit dağılmaması riskini tartışıyor. Hayat pahalılığının düşük gelirli haneleri nasıl daha fazla etkilediğini ve hedefli sosyal desteklerle genel fiyat baskılamasının bütçe sonuçlarını karşılaştırıyor. Türkiye için büyüme ve enflasyon tahminlerini yorumlarken, yıllık ortalama enflasyon ile yıl sonu oranı arasındaki farkı ve yavaşlayan fiyat artışlarının alım gücünü kendiliğinden geri getirmediğini vurguluyor. Son olarak, kamu borcu, şirket vergileri ve üretim kapasitesinin ekonomik dayanıklılık üzerindeki etkilerine bakıyor.
Ele Alınan Konular
- IMF küresel büyüme ve enflasyon tahminleri
- Yapay zekâ yatırımları ve enerji maliyetleri
- Hayat pahalılığı ve hane bütçeleri
- Türkiye'de büyüme ve enflasyon görünümü
- Hedefli sosyal destekler ve kamu borcu
- Şirket vergileri ve üretim kapasitesi
Önümüzdeki yıl dünya ekonomisi daha hızlı büyüyebilir. Ama siz yine markette bazı ürünleri rafa geri bırakabilirsiniz. Şirketlerin yatırımları artarken çocuğunun okul masrafını karşılamakta zorlanan ailelerin sayısı da artabilir. Bir yerde büyüme rekorları konuşulurken başka bir yerde insanlar evden işe gitmenin maliyetini hesaplayabilir. Bu iki manzara nasıl aynı anda mümkün oluyor?
IMF’nin iki gün önce yayımladığı raporu okuyunca aklıma en çok bu soru takıldı. Çünkü raporda hem dünyanın beklenenden dayanıklı çıktığı anlatılıyor hem de bu dayanıklılığın sınırlarına yaklaşıldığı söyleniyor. Bugün o büyük rakamların arkasına bakacağız. Türkiye için büyümenin hızlandığı, enflasyonun ise hâlâ yüksek kaldığı bir tablo var. Birazdan bunun maaşınıza neden otomatik olarak rahatlama getirmediğini de göreceğiz. Ama asıl mesele şu: Önümüzdeki dönemde ekonomik büyümeden kim yararlanacak, hayat pahalılığının yükünü kim taşıyacak?
Merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Elimizde IMF’nin Ekim 2026 Dünya Ekonomik Görünüm raporu var. Raporun başlığını Türkçeye kabaca “Dayanıklılık baskı altında, acil tercihler gerekiyor” diye çevirebiliriz. Ben bu başlığı şöyle okuyorum: Dünya ekonomisi darbeleri atlatıyor, fakat her darbeyi aynı güçle karşılayabileceğimizin garantisi yok. Üstelik herkes aynı ölçüde korunamıyor.
Önce büyük resmi kuralım. IMF, dünya ekonomisinin bu yıl yüzde 3,1, gelecek yıl yüzde 3,4 büyümesini bekliyor. Demek ki temel tahmin, dünya çapında bir ekonomik daralma değil. Ancak küresel enflasyonun bu yıl yüzde 4,7’ye yükselmesi, gelecek yıl yüzde 4,1’e gerilemesi bekleniyor. Yani büyüme devam ederken hayat pahalılığı yeniden güç kazanabiliyor. Raporun anlattığı gerilimin başlangıç noktası bu.
Bir de geçen yılın büyümesi yüzde 3,5’ti. Dolayısıyla gelecek yıl için beklenen toparlanmayı, bütün sorunların geride kaldığı büyük bir sıçrama gibi okumamak gerekiyor. Ekonomi büyümeyi sürdürüyor, ama büyümenin hızı ve kalitesi ayrı meseleler.
Burada bir ayrımı hemen yapalım. Bunlar geleceğin kesin sonuçları değil, belirli varsayımlara dayanan tahminler. Raporun genel veri kesim tarihi 30 Eylül. Savaşın seyri değişirse, enerji arzı yeniden aksarsa veya yatırımlar beklenenden farklı gelişirse bu rakamlar da değişir. Ama tahminleri değerli yapan şey zaten fal bakmaları değil; hangi gelişmenin bizi nereden etkileyebileceğini göstermeleri.
Peki dünya ekonomisi bunca sarsıntıya rağmen nasıl büyüyor? IMF’nin üzerinde durduğu iki önemli açıklama var. İlki, ekonomilerin enerji şokuna uyum sağlaması. Sevkiyatlar başka yollara kaydırılıyor, farklı üreticiler devreye giriyor, stoklar kullanılıyor, yenilenebilir kaynaklardan daha fazla yararlanılıyor. Aynı miktarda üretim için eskisine göre daha az enerji harcanması da darbeyi hafifletiyor. Bunlar gerçek kazanımlar.
Fakat stok kullanmakla yeni üretim kapasitesi yaratmak aynı şey değil. Evdeki birikiminden harcayarak birkaç ayı geçirmek mümkün olabilir. O birkaç ayın sonunda hâlâ bütün faturalarını ödüyor olman, gelir sorununun çözüldüğünü göstermez. Dünya ekonomisindeki her uyum mekanizması bu örneğe benzemez, ama stoklara ve bütçe imkânlarına dayanmanın sınırını böyle düşünebiliriz. IMF’nin uyarısı da bu sınırların daralması.
İkinci açıklama ise yapay zekâ yatırımları. Konu yalnızca telefondan bir uygulamaya soru sormak değil. Veri merkezleri kuruluyor, çipler üretiliyor, sunucular alınıyor, elektrik altyapısına yatırım yapılıyor. Bunların her biri başka sektörlere sipariş anlamına geliyor. Bir teknoloji şirketinin harcaması, başka bir ülkedeki üreticinin satışına dönüşebiliyor. Bu yüzden yapay zekâ yatırımları dünya ticaretini ve ekonomik faaliyeti destekliyor.
Şimdi aynı dünyada iki ülke düşünün. Biri bu yatırımlara ekipman satıyor, teknoloji geliştiriyor, yüksek gelir elde ediyor. Diğeri pahalanan enerjiyi ithal ediyor ama teknolojiye yönelik talep artışından pek yararlanamıyor. İlkinde yeni siparişler var. İkincisinde daha yüksek ithalat faturası. Dünya ortalamasını hesapladığınızda ikisini tek rakamda birleştiriyorsunuz. Oysa vatandaşların yaşadığı ekonomi birbirinden çok farklı.
Ticaretteki değişim de bu resmi etkiliyor. Rapor, Amerika ile Çin birbirine daha az mal satarken başka pazarlara yönelerek ihracatlarını destekleyebildiklerini gösteriyor. Gümrük duvarı yükseldiğinde ürünün yolculuğu her zaman bitmiyor; bazen varacağı adres değişiyor. Benim buradan Türkiye için çıkardığım soru şu: Değişen ticaret yollarında yeni müşteri bulan tarafta mı olacağız, daha sert rekabetle karşılaşan tarafta mı? Bunun cevabı sektörden sektöre değişebilir.
Bu ayrım ülkelerin içinde de karşımıza çıkabilir. Teknolojiye yatırım yapan bir şirketin değeri yükselirken, aynı şehirde bir çalışanın kira karşısında maaşı eriyebilir. Burada benim ekleyeceğim nokta şu: Teknolojik ilerlemenin toplumsal refaha dönüşmesi, kazancın nasıl paylaşıldığına bağlı. Daha yüksek verimlilik ücretlere yansıyacak mı? Çalışma saatlerini azaltacak mı? Yoksa gelir artışı esas olarak şirket sahiplerinde mi birikecek?
IMF, teknoloji kaynaklı kazanımların az sayıda firma, sektör ve ekonomide yoğunlaşmasının bir risk yarattığını da söylüyor. Beklenen kârlar gerçekleşmezse yatırımlar yavaşlayabilir, hisse fiyatları düşebilir ve finansman koşulları zorlaşabilir. Bu, yapay zekânın işe yaramadığı anlamına gelmez. Faydalı bir teknolojinin çevresinde aşırı iyimser beklentiler oluşabilir. Teknolojinin potansiyeliyle ona biçilen finansal fiyatı birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir bağlantı daha var: Yapay zekâ yatırımlarının büyümesi de enerjiye bağlı. Yeni veri merkezlerinin elektriğe ihtiyacı var. Dolayısıyla dünya ekonomisini destekleyen teknoloji yatırımları, ekonomiyi zorlayan enerji sorunundan tamamen bağımsız değil. Enerji arzındaki sıkışıklık uzarsa bu yatırımların maliyeti de etkilenebilir. Raporu okurken insan şunu görüyor: Bir sorunu hafifleten gelişme, başka bir sorunun sınırlarına gelip dayanabiliyor.
Hatta raporun işaret ettiği üzere, verimlilik kazançları ekonominin geneline yayılmadan önce elektrik, inşaat ve uzman çalışan talebi artabiliyor. Talep hızla yükselirken kapasite aynı hızda genişlemezse maliyet baskısı doğabiliyor. Yani ileride üretimi ucuzlatmasını beklediğimiz teknoloji, ilk yatırım döneminde bazı alanlarda fiyatları yukarı itebilir. Zamanlama da en az teknolojinin kendisi kadar önemli.
Peki bunun sizin mutfağınızla ilişkisi ne? Enerji pahalandığında yalnızca otomobilin deposu etkilenmiyor. Ürünü taşıyan kamyonun, üretim yapan fabrikanın, tarımda kullanılan girdilerin maliyeti de etkileniyor. Üstüne kötü hava koşulları veya ticaret kısıtlamaları eklenirse gıdaya ulaşmak daha pahalı hale gelebiliyor. Çok uzakta yaşanan bir gelişme, birkaç aşamadan geçerek mahallenizdeki marketin etiketine kadar gelebiliyor.
Tam burada raporun bence en önemli bölümüne geliyoruz. IMF, bu sayıda hayat pahalılığı krizlerini ayrıca inceliyor. Çünkü insanların sıkıntısını anlamak için genel enflasyon oranına bakmak yetmiyor. Hangi ürünlerin pahalandığını ve hangi ailenin parasını nereye harcadığını da bilmek gerekiyor. Aynı şehirde yaşayan iki insan, aynı açıklanan enflasyon oranına rağmen oldukça farklı bir geçim baskısı hissedebilir.
Bir ailenin bütçesinde gıda, ulaşım ve ev giderleri çok büyük yer tutuyorsa, bu kalemlerin pahalanması bütün hayatı sıkıştırır. Geliri yüksek bir aile bazı keyfi harcamalarını azaltabilir. Zaten zorunlu ihtiyaçlarına ancak yetişen aile neyi azaltacak? İşe gitmeyi mi? Isınmayı mı? Çocuğunun beslenmesini mi? Tasarruf öğüdü verirken insanların gerçekten vazgeçebileceği bir harcaması kalıp kalmadığını sormak gerekiyor.
Raporda bunun çarpıcı bir karşılığı var. İncelenen gelişmiş ülkelerin ortanca örneğinde temel ihtiyaçlar, düşük gelirli hanelerin harcamalarının yaklaşık yüzde 70’ini oluşturuyor. Yüksek gelirlilerde bu pay yaklaşık yüzde 50. Bunlar Türkiye’ye ait oranlar değil. Fakat mekanizmayı gösteriyor: Ekmeğin, elektriğin, ulaşımın pahalanması, gelir gruplarının bütçelerine aynı ağırlıkla binmiyor. Herkes aynı etiketi görüyor; herkes aynı yükü taşımıyor.
Daha da çarpıcı bir hesap var. Araştırmacılar, 62 gelişmekte olan ülkede yoksulluğu hesaplarken genel enflasyon yerine düşük gelirlilerin tükettiği ürünlerin fiyatlarını dikkate alıyor. Bu hesapla, 2024’te aşırı yoksulluk içinde yaşayanların sayısı yaklaşık 23 milyon kişi daha yüksek çıkıyor. Dikkat edin, bir gecede 23 milyon kişinin yoksullaştığı söylenmiyor. Aynı insanların durumunu, gerçekten karşılaştıkları fiyatlara göre değerlendirdiğinizde daha ağır bir tablo ortaya çıkıyor. Burada hangi ölçünün kullanıldığı, hangi insanların yoksul sayıldığını değiştiriyor. O yüzden ortalama rakamın dışında kalan hayatlara da bakmak gerekiyor.
Üstelik dar gelirli ailenin bekleme imkânı da sınırlı. Yeni telefon almayı erteleyebilirsiniz. Akşam yemeğini altı ay sonraya erteleyemezsiniz. Birikiminiz varsa geçici bir fiyat sıçramasını karşılayabilirsiniz. Yoksa ya daha az tüketirsiniz ya borçlanırsınız ya da başka bir ihtiyacınızdan vazgeçersiniz. Bu nedenle iktisat tablolarında geçici görünen bir şok, bir çocuğun beslenmesinde veya eğitiminde kalıcı bir kayba dönüşebilir.
Rapordaki geçmiş kriz incelemesi de kolay bir toparlanma hikâyesi anlatmıyor. Hayat pahalılığı krizlerinin başlangıcından üç yıl sonra bile ücretlerin satın alma gücü, kriz öncesindeki gidişata kıyasla yaklaşık yüzde 3 geride kalıyor. Bu araştırmanın ülkeler ve dönemler üzerinden elde ettiği ortalama sonuç. Her ülke için aynı sonucu beklemeyiz. Ama kayıpların kendiliğinden hızla kapanmadığını gösteren önemli bir bulgu.
Şimdi Türkiye’ye bakalım. IMF, Türkiye ekonomisinin 2026’da yüzde 2,7, 2027’de yüzde 3,6 büyümesini bekliyor. Yani gelecek yıl için bir hızlanma öngörüyor. Fakat büyüme oranını duyunca hemen kendi maaşınıza veya işinizin güvencesine tercüme edemezsiniz. Büyümenin hangi sektörlerden geldiğini, ne kadar istihdam yarattığını ve çalışanların bu üretimden ne pay aldığını da görmek gerekir.
Enflasyon tahmininde ise özellikle dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı var. Türkiye için bu yıl yüzde 31,2, gelecek yıl yüzde 26,5 yazıyor. Ama bunlar yıl sonu enflasyonu değil, yıllık ortalama tüketici enflasyonu tahminleri. Aralık ayının bir önceki aralığa göre değişimiyle, bütün yılın ortalamasını karşılaştırmak farklı hesaplar. Bu ayrımı yapmadan rakamları yan yana koyarsak yanlış sonuca varırız.
Peki bu tahminlerin yönü ne anlatıyor? IMF, Türkiye’de enflasyonun yavaşlamasını bekliyor, fakat ortalama fiyat artışının hâlâ yüksek kalacağını öngörüyor. Daha yavaş pahalanmak, eski alım gücüne geri dönmek anlamına gelmiyor. Hatta ücretiniz ve emekli aylığınız fiyatları yeterince yakalayamazsa, enflasyon gerilerken siz geçinmekte zorlanmaya devam edebilirsiniz. Bu cümleyi akılda tutmak, onlarca tahmini ezberlemekten daha yararlı.
Tamamen örnek olsun diye düşünelim: Alışveriş sepetiniz 100 liradan 150 liraya çıkmış. Sonraki dönemde fiyatlar yüzde 20 artarsa sepet 180 lira olur. Zam oranı düştü ama sepet ucuzlamadı. Maaşınızın ne kadar arttığına bakmadan refahınız hakkında karar veremeyiz. Asıl ölçü, bordronuzdaki rakamın büyüklüğü kadar, o parayla kaç günlük ihtiyacınızı karşılayabildiğinizdir. Evde ekonomi böyle hesaplanıyor.
Türkiye açısından raporun düşündürdüğü bir başka mesele de dışarıdaki büyümenin niteliği. Dünyada büyüme hızlanırken talep, sizin ürettiğiniz mallardan farklı alanlarda yoğunlaşabilir. Yeni yatırım dalgasına ürün, hizmet veya bilgi sağlayabiliyor musunuz? Enerji maliyetiniz sizi ne kadar zorluyor? Bu sorular, yalnızca döviz kurunun bugün kaç olduğuna bakmaktan daha geniş bir perspektif gerektiriyor. Üretim yapısının önemi burada ortaya çıkıyor.
Gelelim devletlerin insanları nasıl koruyacağına. IMF’nin önerisi, hayat pahalılığı şoklarında desteğin özellikle ihtiyaç sahiplerine yönelmesi. Herkes için fiyatı aşağı çekmeye çalışmak yerine, geliri düşük hanelere geçici ve hedefli destekleri öne çıkarıyor. Bunun arkasında basit bir soru var: Harcanan kamu parasının ne kadarı gerçekten yardıma ihtiyacı olan kişiye ulaşıyor? Çünkü destek programının adından çok, kime yaradığı önemli.
Bu soru şimdi daha da yakıcı. Rapor, yüksek kamu borçlarıyla artan borçlanma maliyetlerinin birlikte yarattığı baskıya dikkat çekiyor. Borcun faizine daha fazla kaynak ayırmak zorunda kalan bir devletin başka harcamalar için hareket alanı daralabilir. Bu durumda her destek sözünün arkasından finansman sorusu gelir: Kaynak nereden bulunacak, yük kimden alınacak? “Bütçe imkânları” denilen şey, sonunda insanların aldığı hizmetlere ve ödediği vergilere dokunuyor.
Benzin üzerinden düşünelim. Litre başına herkese aynı desteği verirseniz, daha çok benzin tüketen daha çok destek alabilir. Arabası olmayan yoksul bir hane bu doğrudan destekten yararlanamaz. Elbette ulaşım maliyetlerinin başka fiyatlara etkisi de var; bütün resmi tek örnek açıklamaz. Ama bir uygulamanın herkese açık olması, dağıttığı toplam yararın adil olduğu anlamına gelmez.
Rapordaki model hesaplarında, benzer korumayı fiyatları baskılayan önlemlerle sağlamak, hedefli gelir desteğine kıyasla bazı koşullarda 3 ila 22 kat daha fazla bütçe kaynağı gerektirebiliyor. Bu her ülkede, her desteğin tam böyle sonuçlanacağı demek değil. Ülkenin koşulları ve şokun türü önemli. Yine de şu soruyu kuvvetle sorduruyor: Halkı korumak için ayırdığımız parayı gerçekten doğru yere harcıyor muyuz?
Benim burada ekleyeceğim itiraz şu: Geçici yardımla bir ayı atlatmak başka, insanların her ay yardıma ihtiyaç duymadan yaşayabilmesi başka. Sosyal destek gerekli olabilir. Fakat ücretlerin satın alma gücünü, güvenceli istihdamı, kamusal hizmetleri ve barınma imkânlarını ayrıca konuşmalıyız. Ekonomi politikası yalnızca bir sonraki şokta yardım dağıtacak sistem kurmakla yetinirse, insanların neden sürekli korunmaya muhtaç hale geldiği sorusu açıkta kalır.
Üstelik ihtiyaç sahibini doğru belirlemek de kendiliğinden olmuyor. Geliri düzensiz çalışanlar, kayıt dışındaki emekçiler veya durumu birden kötüleşen aileler mevcut kayıtlarda görünmeyebilir. Yardımın hedefli olması gerektiğini söylemek kolay. Asıl iş, kimsenin arada kaybolmadığı, başvurunun eziyete dönüşmediği, destek miktarının da gerçekten işe yaradığı bir düzen kurmak. Sosyal korumanın niteliği burada, uygulamada belli olur.
Raporda çok önemli bir başka tartışma da şirketlerden alınan vergiler. Ülkeler yatırım çekebilmek için şirket vergilerini düşürdüklerinde, diğer ülkeler de benzer adımlar atabiliyor. Böylece bir vergi rekabeti oluşuyor. IMF bunun etkilerini incelerken finansmanın nasıl sağlandığına özellikle bakıyor. Vergi indiriminin ilk anda yarattığı hareketlilikle, uzun vadede kamu bütçesinde bırakacağı iz aynı şey olmayabilir.
Bir şirkete vergi avantajı sağlamak yatırımı artırabilir. Rapor bu ihtimali reddetmiyor. Ama vergi gelirindeki azalma, ileride kamu yatırımlarını kısıtlıyorsa başka bir maliyet doğuyor. Yol, eğitim, enerji altyapısı, araştırma kapasitesi de ekonominin üretim gücünü etkiliyor. Dolayısıyla yalnızca “Şirketin vergisini düşürdük, yatırım gelir” demek yeterli değil. Ne kadar yatırım geldiğini ve bunun karşılığında hangi kamu imkânından vazgeçildiğini birlikte hesaplamak gerekiyor.
Bu tartışmanın vatandaş için karşılığı gayet somut. Kamu gelirini nereden topladığınız, hangi hizmete ne kadar kaynak ayırabildiğinizi etkiliyor. Benim açımdan bölüşüm meselesi tam da burada başlıyor. Çalışanın gelirini konuşurken şirketlerin ödediği vergiyi, verilen istisnaları ve kamusal hizmetlerin finansmanını masanın dışında bırakamayız. Aynı ekonominin birbirine bağlı parçalarından söz ediyoruz. Bir taraftaki tercihin faturası başka bir tarafta ortaya çıkabiliyor.
Peki önümüzdeki dönemde neyi izleyeceğiz? Önce enerji ve gıda maliyetlerini. Ardından yapay zekâ yatırımlarının gerçekten üretim ve verimlilik artışına dönüşüp dönüşmediğini. Bir de hükümetlerin yeni bir şok karşısında insanları koruyacak imkânının kalıp kalmadığını. Raporun riskleri bunların etrafında düğümleniyor. Koşullar iyileşirse daha olumlu sonuçlar mümkün. Enerji sıkışıklığı ve finansman sorunları ağırlaşırsa büyüme zayıflarken fiyat baskısı artabilir.
Bu yüzden ben bu rapordan “Her şey düzelecek, bekleyin” sonucunu çıkarmıyorum. Ama kaçınılmaz bir felaket ilan etmek için de dayanak yok. Önümüzde farklı ihtimaller var ve ekonomi politikaları bu ihtimaller arasında fark yaratıyor. Enerji bağımlılığını azaltmak, üretim kapasitesini geliştirmek, eğitime yatırım yapmak ve gelir kayıplarını adil biçimde karşılamak, toplumun bir sonraki sarsıntıyı nasıl yaşayacağını etkiliyor.
Gündelik hayatta bunun ölçüsünü kendimiz de kurabiliriz. Geçen yıla göre daha rahat beslenebiliyor muyuz? Kira ödendikten sonra elimizde ne kalıyor? Beklenmedik bir masraf çıktığında borçlanmadan karşılayabiliyor muyuz? İşimiz sürse bile çalışma koşullarımız ağırlaşıyor mu? Bu soruların cevabı kötüleşiyorsa, büyüme rakamının olumlu olması yaşanan sıkıntıyı geçersiz kılmaz. Tam tersine, o büyümenin neden yeterince paylaşılmadığını araştırmak gerekir.
Başta sorduğumuz soruya şimdi dönebiliriz: Dünya büyürken neden insanlar geçinemiyor? Çünkü büyümenin nerede gerçekleştiği, hangi fiyatların arttığı ve kazancın nasıl bölüşüldüğü farklı sonuçlar yaratıyor. IMF’nin yeni raporunu değerli kılan, bu ayrışmanın birçok boyutunu görünür hale getirmesi. Bizim görevimiz de rakamı duyup durmak yerine, o rakamın arkasındaki insanı ve yapılan tercihleri konuşmak.
Siz de yorumlara yazın: Son bir yılda bütçenizi en çok hangi kalem zorladı? Kira mı, market mi, ulaşım mı? Geliriniz bu artışa yetişebildi mi? Deneyimlerimizi yan yana koyduğumuzda ortalamaların içinde görünmeyen farkları daha iyi görebiliriz. Bu tartışmayı gerekli buluyorsanız videoyu paylaşın. Kayıt Dışı İktisat’ta ekonomiyi, hayatımıza ne yaptığı üzerinden konuşmayı sürdüreceğiz. Bir sonraki yayında görüşmek üzere.