Türkiye’nin Altın Servetinde 155 Milyar $ Kayıp! IMF Tahminini Kesti | CANLI
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölümde Türkiye’deki altın stokunun piyasa değerindeki yaklaşık 155 milyar dolarlık düşüş anlatılıyor ve bunun gerçek bir para kaybından çok değerleme farkı olduğu vurgulanıyor. Ancak bu kâğıt üzerindeki servet azalmasının tüketim, güven ve kredi davranışı üzerinden reel ekonomiyi etkilediği gösteriliyor. Aynı yayında IMF’nin Türkiye ve dünya büyüme tahminleri, Hürmüz gerilimi, petrol riski ve yapay zekâ rallisi de birlikte ele alınıyor. Genel çerçeve, kısa vadeli sermaye girişleriyle ayakta duran ama üretken kapasite sorunu süren bir ekonomi resmi çiziyor.
Ele Alınan Konular
- Altın stokunun piyasa değeri
- Servet etkisi ve tüketim
- IMF küresel ve Türkiye tahminleri
- Hürmüz Boğazı ve enerji riski
- Yapay zekâ rallisi
- Kısa vadeli sermaye girişleri
Günaydın, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Çarşamba günü canlı yayın yapamadık. Arada vlog ve Golden Visa videoları geldi ama bugün yeniden ekonominin tam merkezindeyiz. Üstelik son birkaç günde öyle bir tablo oluştu ki, başlıkları tek tek okumak yetmiyor. Çünkü savaş, petrol, enflasyon, yapay zekâ, sıcak para, altın ve büyüme artık aynı hikâyenin parçaları hâline gelmiş durumda. Bugün size iki ayrı dünyanın aynı anda nasıl yaşandığını anlatacağım. Bir tarafta Hürmüz Boğazı’nda yeniden yükselen gerilim, petrol fiyatları, küresel enflasyon riski ve IMF’nin aşağı çektiği büyüme tahminleri var. Diğer tarafta çip şirketlerinde inanılmaz bir ralli, yapay zekâ yatırımlarında yeni rekorlar ve piyasalarda neredeyse hiçbir şey olmamış gibi devam eden bir iyimserlik var. Türkiye ise bu iki dünya arasında, bir yandan yabancı sermaye girişleriyle nefes almaya, diğer yandan yüksek faiz, zayıflayan iç talep ve kalıcı enflasyonla mücadele etmeye çalışıyor. Önce büyük resimden başlayalım. IMF, temmuz ayı Dünya Ekonomik Görünüm güncellemesine çok anlamlı bir başlık koydu: savaş ve teknoloji arasında kalan küresel ekonomi. Gerçekten de bugün dünya ekonomisini iki karşıt kuvvet çekiştiriyor. Birinci kuvvet, Orta Doğu’daki savaşın yarattığı negatif arz şoku. İkinci kuvvet ise yapay zekâ ve teknoloji yatırımlarının yarattığı pozitif talep ve üretim şoku. IMF, 2026 yılı için küresel büyüme tahminini yüzde 3,1’den yüzde 3’e indirdi. 2027 tahminini ise yüzde 3,4’e yükseltti. İlk bakışta onda birlik bir indirim önemsiz görünebilir. Fakat dünya ekonomisi açısından onda birlik fark, yüz milyarlarca dolarlık üretim anlamına geliyor. Daha önemlisi, IMF küresel enflasyonun 2025’teki yüzde 4,1 seviyesinden 2026’da yüzde 4,7’ye yükseleceğini söylüyor. Yani son iki yıldır devam eden dezenflasyon süreci şimdilik durmuş durumda. IMF’nin ülke tahminleri de bu ayrışmayı açıkça gösteriyor. Amerika için 2026 büyüme beklentisi yüzde 2,3. Euro Bölgesi için yalnızca yüzde 0,9, İngiltere için yüzde 1, Japonya için yüzde 0,6 öngörülüyor. Çin’in yüzde 4,6 büyümesi bekleniyor. Dünya ticaret hacmindeki büyümenin ise 2025’teki yüzde 5’ten bu yıl yüzde 3,5’e gerileyeceği tahmin ediliyor. Yani dünya bütünüyle durmuyor, fakat büyümenin kaynağı giderek daha dar bir ülke ve sektör grubunda toplanıyor. Bu da küresel eşitsizliği yalnızca insanlar arasında değil, ülkeler arasında da büyütüyor. Buradaki temel mesele petrolün bugünkü fiyatından ibaret değil. Enerji fiyatlarında kalıcı bir risk primi oluşması, taşımacılıktan gıdaya, sanayiden turizme kadar bütün maliyet zincirini etkiliyor. IMF’nin temel senaryosu, Hürmüz Boğazı’nın temmuz ortasından itibaren kademeli biçimde yeniden açılacağı ve koşulların gelecek yılın mart ayına doğru savaş öncesi düzene yaklaşacağı varsayımına dayanıyor. Ancak son günlerdeki gelişmeler bu varsayımın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Brent petrol bu sabah yaklaşık 76,6 dolar düzeyindeydi. Günlük olarak bir miktar gerilemiş olsa da haftalık yükseliş yüzde 6’nın üzerinde. Hürmüz’de tanker trafiği yeniden durma noktasına yaklaşırken, piyasalar bir yandan çatışmanın büyümesinden korkuyor, diğer yandan Amerika ile İran’ın yeniden masaya döneceğini umuyor. Bu yüzden petrolde şimdilik tam bir panik yok ama ciddi bir risk primi var. Hürmüz Boğazı’nın önemi, dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin buradan geçmesinden kaynaklanıyor. Üstelik mesele yalnızca petrol fiyatı değil. Tanker sigortaları, navlun maliyetleri, teslimat süreleri ve şirketlerin stok politikaları da değişiyor. IMF, savaşın ilk döneminde enerji akışındaki düşüşün önemli ölçüde ticari ve stratejik stokların eritilmesiyle telafi edildiğini söylüyor. Fakat stoklar sonsuz değil. Amerika’nın stratejik petrol rezervlerinin 1983’ten bu yana en düşük seviyelere gerilemiş olması da bu esnekliğin giderek azaldığını gösteriyor. Petrol şokunun gündelik hayata geçişi de çok hızlı. Amerika’da uçak biletlerinin şubat ayından bu yana belirgin biçimde yükseldiği, yaz tatiline çıkmayacağını söyleyenlerin oranının yüzde 45’e ulaştığı bildiriliyor. Havayolları yakıt maliyetlerini bilet fiyatlarına yansıtıyor, bazı şirketler sefer azaltıyor. Bu örnek önemli, çünkü enerji şoku yalnızca merkez bankalarının tablolarında kalmıyor; tatilden vazgeçen aileye, pahalanan gıdaya ve taşımacılık maliyetine dönüşüyor. Enerji şoku Türkiye açısından özellikle önemli. Çünkü Türkiye net enerji ithalatçısı. Petrol ve doğal gaz fiyatındaki her kalıcı artış, cari açığı, döviz talebini, üretim maliyetlerini ve enflasyonu aynı anda yukarı itiyor. Bu nedenle küresel büyüme tahminindeki küçük bir aşağı yönlü revizyon Türkiye için daha büyük sonuçlar doğurabilir. Nitekim IMF, Türkiye’nin 2026 büyüme tahminini yarım puan düşürerek yüzde 2,9’a çekti. 2027 tahminini ise yüzde 3,6 olarak açıkladı. Yüzde 2,9’luk büyüme resesyon demek değil. Fakat Türkiye gibi genç nüfusa, yüksek işsizlik baskısına ve hızlı gelir artışı ihtiyacına sahip bir ülke için oldukça zayıf bir performans demek. Üstelik bu büyüme, yüksek faizle, sıkışan iç taleple ve artan dış belirsizliklerle birlikte gerçekleşecek. Küresel ekonominin diğer yüzünde ise yapay zekâ var. Normal şartlarda savaşın yeniden tırmandığı, petrolün haftalık yüzde 6 yükseldiği ve küresel enflasyonun yukarı revize edildiği bir haftada hisse senetlerinin baskı altında kalmasını beklersiniz. Fakat bunun tam tersi oluyor. S&P 500 dün teknoloji şirketlerinin etkisiyle yüzde 0,8 yükseldi. Asya borsalarında da çip ve yapay zekâ şirketleri öncülüğünde güçlü alımlar vardı. Bu iyimserliğin merkezinde Güney Koreli SK Hynix bulunuyor. Şirket, New York’taki hisse satışında 26,5 milyar dolar topladı. Bu, Amerika’da yabancı bir şirket tarafından gerçekleştirilen en büyük halka arz oldu. Talebin arzın yedi katını aştığı bildiriliyor. SK Hynix, Nvidia’nın kullandığı yüksek bant genişlikli belleklerin en önemli üreticilerinden biri. Yani yatırımcılar doğrudan yapay zekâ şirketlerine değil, yapay zekânın altyapısını kuran şirketlere para yatırıyor. Burada çok önemli bir ayrım var. Yapay zekâ bugün yalnızca bir teknoloji hikâyesi değil, aynı zamanda küresel sermaye akımlarını yeniden yönlendiren bir sanayi politikası hikâyesi. Micron’un Amerika’da 2035’e kadar 250 milyar doları aşan yatırım planı, Güney Kore’nin çip sektörüne yönelik dev destek programları ve büyük teknoloji şirketlerinin veri merkezi harcamaları, yeni bir yatırım döngüsü yaratıyor. IMF de tam olarak bunu söylüyor. Enerji ithalatçısı olduğu hâlde teknoloji değer zincirinin merkezinde bulunan ülkeler, savaş şokunu daha iyi atlatabiliyor. Güney Kore bunun en çarpıcı örneği. Buna karşılık hem enerji ithalatçısı olan hem de yapay zekâ ve çip değer zincirinin dışında kalan ülkeler daha fazla zarar görüyor. Türkiye açısından asıl stratejik soru da burada ortaya çıkıyor: Biz enerji ithalatçısıyız, peki teknoloji değer zincirinin neresindeyiz? Ne yazık ki bu sorunun rahatlatıcı bir cevabı yok. Türkiye’nin savunma sanayii, yazılım, beyaz eşya ve otomotiv gibi bazı güçlü alanları var. Fakat yarı iletkenler, ileri donanım, bulut altyapısı, veri merkezi ölçeği ve yapay zekâ sermayesi açısından küresel yarışın merkezinde değiliz. Dolayısıyla enerji şokunun maliyetini üstlenirken teknoloji şokunun getirisinden sınırlı pay alma riskiyle karşı karşıyayız. Yapay zekâ rallisinin de risksiz olduğunu düşünmeyelim. IMF, teknoloji şirketlerine ilişkin aşırı iyimser beklentilerde yaşanabilecek bir düzeltmeyi küresel görünümün önemli aşağı yönlü risklerinden biri olarak sayıyor. Yani bugün piyasaları savaşın etkisinden koruyan teknoloji coşkusu, yarın değerlemelerde sert bir düzeltmenin kaynağı olabilir. Piyasa şu anda iki ayrı varsayımı aynı anda fiyatlıyor: Hürmüz krizi büyümeyecek ve yapay zekâ kârları beklentileri aşmaya devam edecek. Bu iki varsayımdan biri bozulursa dalgalanma hızla artabilir. Bu noktada finansal piyasaların geçirdiği dönüşü de gözden kaçırmayalım. Amerika’daki tahmin piyasası Kalshi, vadesi hiç dolmayan ve yatırımcıya çok yüksek kaldıraç kullanma imkânı veren sürekli vadeli sözleşmeleri altın, döviz ve enerji gibi alanlara yaymak için düzenleyicilerle görüşüyor. Bu ürünlerde yatırımcı bazen sahip olduğu paranın elli katına kadar pozisyon alabiliyor. Küçük bir fiyat hareketi büyük kazanç yaratabileceği gibi hesabı tamamen silebilir. Jeopolitik riskin, altının ve petrolün gündemde olduğu bir dönemde bu ürünlere ilginin artması tesadüf değil. Ekonomik belirsizlik büyüdükçe finans sektörü insanlara korunma aracı kadar yeni kumar masaları da sunuyor. Bu yüzden teknoloji rallisini ve piyasa yeniliklerini değerlendirirken, üretken yatırımla spekülatif kaldıraç arasındaki farkı sürekli hatırlamak gerekiyor. Üstelik teknoloji yarışı ticaret savaşından ayrı değil. Çin son aylarda yabancı yaptırımlara ve ihracat kontrollerine karşı kullanabileceği araçları genişletti. Yeni düzenlemeler, Amerika veya Avrupa yaptırımlarına uyan çok uluslu şirketleri Çin’de para cezası, mal varlığı dondurma, yatırım sınırlaması ve ithalat ya da ihracat kısıtlamalarıyla karşı karşıya bırakabilir. Şirketler artık bir ülkede hukuka uyarken diğer ülkede suçlanabilecekleri bir yapının içine giriyor. Nadir toprak elementleri de bu mücadelenin merkezinde. Çin’in Japonya’ya yönelik ihracat kontrollerinin ardından Japon stoklarının azaldığı ve üretim üzerindeki baskının arttığı bildiriliyor. Nadir toprak elementleri otomobilden savunma sanayiine, rüzgâr türbinlerinden elektronik cihazlara kadar pek çok alanda kullanılıyor. Dolayısıyla geleceğin ticaret savaşları yalnızca gümrük tarifeleriyle değil, kritik mineraller, çipler, yazılım ve finansal yaptırımlarla yürütülecek. Japonya’dan gelen bir başka haber de bunu tamamlıyor. Japon hükümeti, dev emeklilik fonlarının yerli finansal varlıklara daha fazla yatırım yapmasını teşvik etmeyi planlıyor. Bu açıklama yenin dolar karşısında yaklaşık yüzde 0,6 değer kazanmasını sağladı. Yen uzun süredir kırk yılın en zayıf seviyelerine yakın seyrediyor. Japonya artık yalnızca döviz piyasasına müdahale etmek yerine, fon akımlarının yönünü yapısal olarak değiştirmeye çalışıyor. Bu bize şunu gösteriyor: Kur politikası sadece faiz ve merkez bankası müdahalesinden ibaret değil; büyük tasarruf havuzlarının nereye yönlendirildiği de belirleyici. Şimdi Türkiye’ye dönelim. Son birkaç gündeki veriler ilk bakışta olumlu bazı işaretler içeriyor. Haziran ayında mevsimsellikten arındırılmış aylık enflasyon yüzde 1,7’ye geriledi. Çekirdek C enflasyonu yüzde 2 oldu. Hizmet enflasyonu yüzde 2,3 ile 2021 sonlarından beri en düşük düzeye indi. Bunlar küçümsenmemesi gereken gelişmeler. Fakat enflasyonun ayrıntılarına baktığımızda daha karmaşık bir tablo görüyoruz. Fiyat artışlarının dağılımı daralıyor ama düşük bir seviye etrafında değil, hâlâ yüksek bir seviye etrafında daralıyor. Yani birkaç malın fiyatı aşırı yükselirken diğerlerinin sabit kaldığı bir yapıdan, çok sayıda mal ve hizmetin birbirine yakın ama yüksek oranlarda zamlandığı bir yapıya geçiyoruz. Bu, enflasyonu daha öngörülebilir kılabilir fakat aynı zamanda daha kalıcı hâle de getirebilir. Örneğin fiyat dağılımının üst kısmındaki artışlar gerilerken alt kısmındaki artışların yükselmesi, enflasyonun tabana yayıldığını gösteriyor. Dolayısıyla yalnızca ortalama aylık enflasyona bakarak hızlı bir faiz indirimi beklentisine girmek doğru olmaz. TCMB’nin takip ettiği ana eğilim göstergesi de sınırlı gerilemesine rağmen yüzde 2,1 civarında. Ayrıca temmuz ayında sağlık hizmetlerindeki katılım payı artışlarının aylık enflasyona yaklaşık 0,2 puan ekleyebileceği belirtiliyor. Maliye tarafında ise haziran ayında Hazine nakit bütçesi 50,8 milyar lira fazla verdi. On iki aylık nakit bütçe açığının millî gelire oranı yüzde 3,3’ten yüzde 2,6’ya geriledi. Bu olumlu. Fakat tek aylık bütçe performansını kalıcı mali disiplin olarak görmek için erken. Vergi gelirlerindeki güçlü artışın ne kadarının enflasyondan, ne kadarının gerçek tahsilat iyileşmesinden kaynaklandığını dikkatle ayırmak gerekiyor. Para ve sermaye hareketlerinde de dikkat çekici bir toparlanma var. 3 Temmuz haftasında yabancı yatırımcıların Türkiye’ye toplam portföy girişinin yaklaşık 6,5 milyar dolar olduğu hesaplanıyor. Bunun 3,3 milyar doları swap, yani carry trade kanalından geldi. TL cinsi hisse, tahvil ve swap yatırımlarındaki toplam giriş yaklaşık 3,9 milyar dolar. Döviz cinsi devlet ve özel sektör tahvillerine de 2,5 milyar dolarlık giriş var. Mart ayında carry trade tarafında yaklaşık 29 milyar dolarlık çıkış yaşanmıştı. Sonrasında bunun yaklaşık 21 milyar doları geri geldi. Aynı haftada yurt içi yerleşiklerin döviz ve dövize endeksli varlıkları toplam 4 milyar dolar geriledi. Şirketlerin döviz mevduatındaki düşüş burada belirleyici oldu. Bu tablo, döviz piyasasında kısa vadeli rahatlamayı destekliyor. Burada dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı daha var. Yabancı girişinin büyüklüğü manşette güçlü görünse de bunun çok küçük bölümü doğrudan hisse senedi talebinden geliyor. Hisse portföyü haftalık olarak neredeyse yatay. Girişin ağırlığı tahvil, eurobond ve swap tarafında. Nitekim teknoloji hisseleriyle yükselen küresel piyasalara rağmen BIST 100 aynı sabah 14 bin 105 civarında ve haftalık bazda yaklaşık yüzde 2,4 eksideydi. Yani yabancı yatırımcı Türkiye’ye geliyor ama şimdilik esas olarak şirketlerin uzun vadeli büyüme hikâyesini satın almak için değil, yüksek faiz ve sabit getirili enstrümanlar için geliyor. Bu kompozisyon değişmeden, portföy girişini ekonomiye duyulan kalıcı güvenin kesin kanıtı sayamayız. Asıl dönüşüm, yabancı yatırımcının tahvilin yanında üretim yapan şirketlere, yeni kapasiteye ve teknoloji yatırımlarına uzun vadeli sermaye koymasıyla başlayacak. Bu nedenle haftalık rakamlar sevindirici olsa da, sermayenin vadesine, maliyetine ve hangi sektöre yöneldiğine bakmadan yalnızca toplam giriş üzerinden iyimserlik üretmek yanıltıcı olur. TCMB rezervlerinde de belirgin bir toparlanma görülüyor. Brüt rezervlerin yaklaşık 159,9 milyar dolara, swap hariç net rezervlerin 40 milyar dolara yükseldiği hesaplanıyor. Merkez Bankası’nın bir haftada yaklaşık 4,8 milyar dolar döviz aldığı tahmin ediliyor. Bunlar kur istikrarı açısından önemli tamponlar. Ancak burada bir uyarı yapmak zorundayım. Portföy girişi, doğrudan yatırım değildir. Carry trade, yüksek faizden yararlanmak için gelir ve risk algısı değiştiğinde hızla çıkar. Fabrika kurmaz, teknoloji transfer etmez, kalıcı istihdam yaratmaz. Bugün dolar kuru 46,97 civarında, beş yıllık CDS yaklaşık 227 baz puan ve iki yıllık tahvil faizi yüzde 41’e yakın. Bu görünüm kısa vadeli istikrar sağlıyor ama ekonominin üretken kapasitesini tek başına artırmıyor. Şimdi gelelim bugünkü başlığımızdaki 155 milyar dolar meselesine. Türkiye’de yurt içindeki toplam altın stokunun yaklaşık 4 bin 311 ton, yani güncel fiyatlarla 560 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Ons altın şubat ayında 5 bin 300 dolara kadar yükselmişti. Sonrasında fiyatların gerilemesiyle, altın stokunun piyasa değerinde şubat zirvesine göre yaklaşık 155 milyar dolarlık düşüş hesaplanıyor. Bu para bir yerden başka bir yere transfer edilmedi. Evlerden 155 milyar dolar çıkmadı. Bu, büyük ölçüde bir değerleme kaybı. Yani sahip olduğunuz altının miktarı aynı kalsa bile piyasa fiyatı düştüğü için kâğıt üzerindeki servetiniz azalıyor. Fakat kâğıt üzerindeki servet etkisi de ekonomide gerçektir. İnsanlar kendilerini daha zengin hissettiklerinde daha fazla tüketir, daha yoksul hissettiklerinde harcamalarını kısar. Geçen yıl altındaki yükseliş iç talebi destekleyen unsurlardan biriydi. Bu yıl ise ters yönde bir servet etkisi oluşuyor. İlk çeyrekte hanehalkı tüketim artışı yüzde 0,1’e kadar yavaşladı. Reel ve mevsimsellikten arındırılmış kredi kartı harcamalarının ikinci çeyrek ortalaması bir önceki çeyreğe göre yüzde 1,4 geriledi. Yüksek faiz, savaş belirsizliği ve altındaki değer kaybı birlikte iç talebi soğutuyor. Bu nedenle “155 milyar dolar nerede?” sorusunun cevabı şudur: O para büyük ölçüde fiyat değişimi içinde eridi. Fakat bunun sonucu yalnızca altın yatırımcısının ekranındaki rakamın küçülmesi değil. Tüketim, güven, kredi kullanımı ve büyüme üzerinde de etkisi var. Bugün ayrıca mayıs ayı sanayi üretimi açıklanacak. Nisan ayında sanayi üretimi aylık yüzde 3,7, yıllık yüzde 6 arttı. Fakat aylık yükselişin önemli bölümü insansız hava aracı üretimi gibi sektöre özgü gelişmelerden, yıllık artışın bir kısmı da düşük bazdan kaynaklandı. Mayıs ayında daha az iş günü olduğu için bir düzeltme görebiliriz. Bu veri, IMF’nin yüzde 2,9’luk büyüme tahmininin Türkiye açısından ne kadar gerçekçi olduğunu anlamamızda önemli olacak. Bütün tabloyu toparlayalım. Dünya ekonomisi savaş ile teknoloji arasında sıkışmış durumda. Petrol ve jeopolitik gerilim enflasyonu yukarı iterken, yapay zekâ yatırımları büyümeyi ve borsaları ayakta tutuyor. Türkiye’de rezervler artıyor, yabancı para girişi hızlanıyor ve aylık enflasyon yavaşlıyor. Ama büyüme tahmini düşüyor, iç talep zayıflıyor, fiyat artışları geniş tabana yayılıyor ve istikrarın önemli kısmı yüksek faize duyarlı kısa vadeli sermayeye dayanıyor. Önümüzdeki dönemde dört şeyi yakından izleyeceğiz. Hürmüz Boğazı gerçekten açılacak mı? Yapay zekâ rallisi kârlara dönüşecek mi? Türkiye’ye gelen sermaye kalıcı yatırıma evrilecek mi? Ve en önemlisi, enflasyon düşük bir seviyeye mi inecek, yoksa yüksek bir seviyede daha düzenli hâle gelerek kalıcılaşacak mı? Benim gördüğüm temel risk şu: Piyasalar şu anda hem savaşın büyümeyeceğine hem de teknoloji coşkusunun süreceğine inanıyor. Türkiye’de ise hem döviz girişinin devam edeceği hem de yüksek faizin siyasi ve ekonomik maliyetine rağmen korunacağı varsayılıyor. Bu kadar çok iyimser varsayım aynı anda gerçekleşebilir, ama bunlardan yalnızca birinin bozulması bile dengeleri değiştirebilir. Bugünlük ana değerlendirmem bu. Şimdi sizlerin sorularına geçelim. Yayını beğenmeyi, kanala abone olmayı ve bildirimleri açmayı unutmayın. Çünkü bu başlıkların hiçbiri tek günlük değil. Savaş, enerji, yapay zekâ, enflasyon ve sermaye hareketleri önümüzdeki ayların bütün ekonomik gündemini belirleyecek.