Yapay Zekâ İşimizi, Faiz Maaşımızı Yiyor: Ekonomide Yeni Eşik
Bu Bölüm Hakkında
Meta'nın sekiz bin çalışanını işten çıkararak yapay zekâ odaklı iş akışlarına yönelmesi, otomasyon baskısının küresel ölçekte işgücü piyasasını nasıl dönüştürdüğünü gözler önüne seriyor. Öte yandan ABD'de 30 yıllık hazine tahvil faizinin 2007'den bu yana ilk kez yüzde 5,20 seviyesini test etmesi, küresel borçlanma maliyetlerini yukarı çekerek Türkiye dahil gelişmekte olan ülkelerin dış finansman koşullarını sıkıştırıyor. Türkiye'de TCMB brüt rezervleri 168,8 milyar dolara gerilerken Mayıs TÜFE beklentisi yüzde 32,5 ve hanehalkı enflasyon beklentisi yüzde 51,6 seviyesinde kalıcı bir beklenti kanalı bozulmasına işaret ediyor. Yapay zekânın verimlilik artışının yüksek faiz ve düşük güven ortamıyla birleşince Türkiye gibi genç işsizliğinin yüksek olduğu ülkelerde sosyal eşitsizlikleri derinleştirebileceği uyarısında bulunuluyor. Stagflasyon riskinin belirginleştiği bu tabloda para, enerji, teknoloji ve istihdam dinamiklerinin birbirine nasıl bağlandığı kapsamlı biçimde irdeleniyor.
Ele Alınan Konular
- Meta'nın toplu işten çıkarmaları ve yapay zekânın istihdam üzerindeki otomasyon baskısı
- ABD 30 yıllık tahvil faizinin 2007 sonrası zirveye ulaşması ve gelişmekte olan ülkelere etkileri
- Türkiye'de enflasyon görünümü, hanehalkı beklentileri ve kira piyasası
- TCMB rezervlerindeki gerileme ve dış finansman kırılganlıkları
- Küresel stagflasyon riski: zayıf büyüme ile canlı fiyat baskısının eş zamanlılığı
- Yapay zekâ dönüşümünün Türkiye'deki istihdam, ücret ve sosyal güvenlik boyutu
Arkadaşlar merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Normalde biliyorsunuz pazartesi, çarşamba, cuma sabahları birlikte oluyoruz. Bu hafta çarşamba günü bir işim olduğu için yayın yapamadım. O yüzden bugün, perşembe sabahı o yayını telafi ediyoruz. Ama hemen baştan söyleyeyim, yarın sabah da yine ayrıca canlı yayında olacağız. Yani bugün biraz haftanın biriken gündemini toparlayacağız, yarın da yeni veriler ve yeni piyasa fiyatlamalarıyla devam edeceğiz.
Bugün başlıktaki soruyla başlayalım: Yapay zekâ gerçekten işimizi mi alıyor? Bu soru aslında sadece teknoloji şirketlerinin sorusu değil. Bu soru artık maaşların, borçların, faizlerin, kiraların, alım gücünün ve hatta devletlerin bütçelerinin sorusu haline geliyor. Çünkü yapay zekâ dediğimiz şey artık yalnızca geleceğin teknolojisi değil. Şirket bilançolarının, yatırım kararlarının, işten çıkarmaların ve küresel sermaye hareketlerinin bugünkü konusu.
Son haberlerden biri Meta’dan geldi. Meta, yani Facebook, Instagram ve WhatsApp’ın ana şirketi, yaklaşık sekiz bin kişiyi işten çıkarıyor. Ayrıca altı bin kişilik işe alım planını da iptal ediyor. Şirket bir yandan çalışan azaltıyor, bir yandan binlerce çalışanını yapay zekâ odaklı iş akışlarına kaydırıyor. Burada mesele sadece bir şirketin küçülmesi değil. Asıl mesele şu: Teknoloji şirketleri artık maliyetleri kısmayı, verimliliği artırmayı ve yapay zekâ yatırımlarını aynı paketin içinde düşünüyor. Yani yapay zekâ hem yeni yatırım alanı, hem de iş gücü üzerinde bir baskı aracı olarak karşımıza çıkıyor.
Bunu biraz gündelik hayata indirelim. Bir şirket yapay zekâya yatırım yaptığında, o yatırımın parasını bir yerden bulmak zorunda. Ya daha çok borçlanacak, ya daha çok hisse değeri yaratacak, ya da maliyetleri kısacak. Maliyetlerin en görünür kalemi de çoğu zaman emek oluyor. Bu nedenle bugün “yapay zekâ işimizi alıyor mu?” sorusu, “şirketler artık aynı işi daha az insanla mı yapacak?” sorusuna dönüşüyor. Bu da yalnızca yazılımcıları, tasarımcıları, içerik ekiplerini değil, finans, muhasebe, hukuk, çağrı merkezi, medya ve hatta akademi dahil birçok alanı ilgilendiriyor.
Ama bugünün asıl büyük hikâyesi sadece yapay zekâ değil. Yapay zekâ hikâyesinin üzerine bir de faiz hikâyesi biniyor. Dünyada devlet tahvili faizleri yeniden sert biçimde gündeme geldi. Amerika’da 30 yıllık hazine tahvili faizi yüzde 5,20 seviyesine kadar çıktı. Bu, 2007’den beri görülen en yüksek seviyelerden biri. 10 yıllık Amerikan tahvil faizi de son günlerde yüzde 4,6 civarında dalgalanıyor. QNB bülteninde dün bu oran yüzde 4,66 olarak verilmişti, bugün sabah itibarıyla yüzde 4,58’e gerilemiş görünüyor. Yani bir miktar gevşeme var ama seviye hâlâ çok yüksek.
Burada şunu anlatmak lazım: Tahvil faizi neden bu kadar önemli? Çünkü devlet tahvili faizi, ekonominin temel iskonto oranıdır. Amerika’da 10 yıllık faiz yükseliyorsa, mortgage faizi, şirket borçlanma faizi, kredi kartı faizi, otomobil kredisi ve küresel dolar finansman maliyeti de yukarı baskı yer. Amerika’daki uzun vadeli faizler yükselince sadece Amerikalı ev alıcısı etkilenmez. Türkiye gibi dış finansmana ihtiyaç duyan ülkeler de etkilenir. Çünkü dünya sermayesi şunu sorar: Ben Amerika tahvilinden yüzde 4,5 veya yüzde 5’e yakın getiri alabiliyorsam, Türkiye’ye, Brezilya’ya, Güney Afrika’ya, Endonezya’ya gitmek için ne kadar ek risk primi isteyeceğim?
Peki bu tahvil faizleri niye yükseliyor? Birinci neden enflasyon korkusu. Enerji fiyatlarındaki oynaklık, savaş riski, taşımacılık maliyetleri ve emtia piyasalarındaki belirsizlik yatırımcıya şunu düşündürüyor: Acaba enflasyon düşündüğümüz kadar kısa süreli olmayacak mı? İkinci neden bütçe açıkları. Amerika, Japonya, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük ekonomilerde kamu borcu çok yüksek. Borç yüksek olunca ve faiz de yükselince devlet bütçesinin giderek daha büyük bölümü faiz ödemesine gidiyor. Üçüncü neden de merkez bankalarına ilişkin beklentiler. Fed tutanaklarında, enflasyon kalıcı biçimde hedefin üzerinde kalırsa faiz artırımı ihtimalinin yeniden gündeme gelebileceği mesajı var. Bu, piyasalar için önemli bir kırılma.
Çünkü birkaç ay önce piyasanın kafasındaki ana senaryo faiz indirimiydi. Şimdi ise en azından bazı yatırımcılar ve analistler şunu konuşuyor: Fed faiz indirecek mi, yoksa tam tersine faiz artırmak zorunda mı kalacak? Bu çok büyük bir fark. Faiz indirimi bekleyen piyasa risk alır, borsa yükselir, teknoloji hisseleri coşar. Faiz artırımı ihtimali konuşulan piyasa ise daha temkinli olur. Borsada kâr satışları gelir, gelişmekte olan ülkelerden para çıkışı hızlanabilir, dolar finansmanı pahalılaşır.
Bu sadece Amerika’da değil. İngiltere’de uzun vadeli tahvil faizleri yüksek. Japonya’da da özellikle uzun vadeli devlet tahvillerinde ciddi bir yükseliş var. Japonya yıllarca sıfıra yakın faizle yaşamış bir ekonomiydi. Şimdi orada bile uzun vadeli faizler yukarı gidiyorsa, bu küresel finansal rejimde bir değişim işaretidir. Çin ise bir ölçüde istisna gibi duruyor. Çin tahvilleri küresel satış dalgasına her zaman aynı yönde katılmıyor, çünkü Çin’in iç talep, enflasyon ve sermaye hareketleri dinamiği farklı. Ama genel tablo şu: Dünya, ucuz paranın tamamen geri döndüğü bir dünyaya değil, pahalı borcun kalıcılaşabileceği bir dünyaya bakıyor.
Bu Türkiye için çok kritik. Çünkü Türkiye’nin hem kamusunun hem bankalarının hem de reel sektörünün dış finansman ihtiyacı var. Küresel faiz yükseldiğinde Türkiye’nin eurobond faizi de, bankaların sendikasyon maliyeti de, şirketlerin dış borç çevirme maliyeti de yukarı baskı görür. Bugün QNB bülteninde Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi 242 baz puan civarında, 2 yıllık gösterge tahvil faizi ise yüzde 43,63 olarak görünüyor. Bunlar bize şunu söylüyor: İçeride faiz zaten yüksek, dışarıda faiz de yüksek. Böyle bir ortamda büyüme, yatırım, istihdam ve borç çevirme aynı anda baskı altına giriyor.
Gelelim rezerv tarafına. 15 Mayıs haftasında brüt döviz rezervinin 2,7 milyar dolar azalışla 168,8 milyar dolar olduğu hesaplanıyor. Swap hariç net rezerv ise 1,8 milyar dolar azalışla 37,4 milyar dolara gerilemiş. Bu önemli çünkü rezerv sadece bir sayı değildir. Rezerv, kur üzerindeki baskıya karşı ekonomi yönetiminin manevra alanıdır. Mart ayında, savaşın başlaması sonrasında yabancı fon çıkışlarını dengelemek için TCMB’nin 50 milyar dolar döviz sattığı hesaplanmıştı. Sonrasında Nisan’da 19,4 milyar dolar, Mayıs’ta ise şu ana kadar 2,4 milyar dolar döviz alımı olduğu belirtiliyor. Yani rezervlerde bir toparlanma çabası var ama kırılganlık tamamen bitmiş değil.
Burada altın da çok önemli. Altın fiyatı yükseldiğinde Türkiye’nin rezerv görünümü kâğıt üzerinde daha güçlü görünür. Altın fiyatı düştüğünde ise rezervlerde değerleme etkisiyle gerileme yaşanabilir. Nitekim önceki bültende altın fiyatlarındaki gerilemenin net rezervde 2,4 milyar dolarlık azalışa yol açtığı hesaplanıyordu. Bugün ons altın 4520 dolar civarına yükselmiş görünüyor. Dün 4460 dolar civarındaydı. Bu dalgalanma sadece yatırımcıyı ilgilendirmiyor. Merkez Bankası bilançosunu, vatandaşın birikimini ve kur beklentisini de ilgilendiriyor.
Şimdi içeride enflasyon görünümüne bakalım. QNB mayıs ayı TÜFE enflasyonunun yüzde 1,6 olacağını, yıllık enflasyonun yüzde 32,4’ten yüzde 32,5’e geleceğini tahmin ediyor. Yani manşet enflasyonda çok büyük bir değişim beklenmiyor. Gıda ve enerji fiyatları bu ay daha ılımlı görünüyor. Sebze meyvede geçen ayki sert artışın düzeltmesi var. Enerjide motorin tarafında gerileme var. Ama işlenmiş gıda, otomobil, beyaz eşya, elektronik, giyim, lokanta ve ulaştırma gibi kalemlerde baskı sürüyor. Çekirdek enflasyon tarafında da C endeksine göre aylık yüzde 2,6, yıllık yüzde 30,1 tahmini var. Bu bize şunu söylüyor: Enflasyonun ateşi düşmüş gibi görünse bile, altta yatan eğilim hâlâ rahatlatıcı değil.
Zaten vatandaşın hissettiği şey de bu. Tüketici güven endeksi mayısta 85,8 olmuş. Sınırlı bir artış var ama genel eğilim yataya yakın. Hanehalkının 12 ay sonrası enflasyon beklentisi Nisan’da yüzde 51,6 idi. Bu çok yüksek. İnsanlar “enflasyon düşüyor” denildiğinde bunu markette, kirada, okul masrafında, ulaşımda, lokantada hissetmiyorsa, beklenti kolay kolay düzelmiyor. Ekonomide beklenti dediğimiz şey soyut bir psikoloji değil. İnsanların cebindeki para ile ay sonuna varıp varamamasıdır.
Konut ve kira tarafı da ilginç. Nisan’da Konut Fiyat Endeksi aylık yüzde 1,8, yıllık yüzde 26,6 artmış. Yani konut fiyatları artıyor ama TÜFE’nin altında kalıyor. Reel olarak bakınca konut fiyatlarında yıllık yüzde 4,3 gerileme var. Yeni Kiracı Kira Endeksi ise Nisan’da yıllık yüzde 31,7 artmış. Bu hâlâ yüksek ama geçmişe göre düşüş eğilimi sürüyor. Buna karşılık TÜFE’de ölçülen kira enflasyonu yüzde 51,2. Neden? Çünkü TÜFE kira endeksi mevcut kiracıların sözleşme yenilemelerini daha gecikmeli yansıtıyor. Yeni kiralarda yavaşlama başlamış olsa bile, mevcut kira stokuna bunun yansıması zaman alıyor.
Bugünün veri takviminde içeride Mayıs ayı hizmet, perakende ticaret ve inşaat güven endeksleri var. Ayrıca TCMB’nin haftalık döviz rezervi verileri açıklanacak. Küresel tarafta ise ABD ve Euro Bölgesi öncü PMI verileri izlenecek. ABD’de imalat PMI’nın 54,5’ten 53,8’e hafif gerilemesi, hizmet PMI’nın 51,0’den 51,1’e çıkması bekleniyor. Euro Bölgesi’nde imalat PMI’nın 52,2’den 51,8’e, hizmet PMI’nın ise 47,6’dan 47,8’e gelmesi bekleniyor. Burada kritik nokta şu: Hizmetler zayıf, imalat sınırlı büyüyor, ama enflasyon riski devam ediyor. Bu tam bir stagflasyon korkusu yaratıyor. Yani büyüme zayıflarken fiyat baskıları canlı kalıyor.
Bugün verileri izlerken bu yüzden sadece “beklentinin altında mı, üstünde mi geldi?” diye bakmayalım. Hizmet güveni bize iç talebi, perakende güveni hanehalkının harcama isteğini, inşaat güveni ise konut ve yatırım iştahını anlatacak. PMI verileri de küresel ekonomide üretim ve hizmetlerin canlı mı yoksa durgun mu olduğunu gösterecek. Bu parçaları birleştirince büyük resim daha netleşiyor.
Piyasalara bakınca tablo karışık. Dün S&P 500 yüzde 1,1 yükselmiş. Risk iştahında biraz toparlanma var. Brent petrol 106 dolar civarına gerilemiş. Ama bu bizi yanıltmasın. Petrolün bir gün düşmesi, enerji riskinin bittiği anlamına gelmez. Çünkü mesele sadece petrol seviyesi değil, petrolün yarattığı enflasyon beklentisi. Eğer piyasalar enerji şokunun geçici olduğuna inanırsa tahvil faizleri gevşer, borsalar rahatlar, altın dengelenir. Ama enerji şoku kalıcılaşırsa, merkez bankaları yeniden sıkılaşma konuşmaya başlar. İşte o zaman hem büyüme hem finansal piyasalar aynı anda baskı görür.
Türkiye’de USD/TL bu sabah 45,61 civarında. BIST 100 tarafında haftalık kayıp hâlâ belirgin. Türkiye’nin 10 yıllık tahvil faizi yüzde 35,75, 2 yıllık tahvil faizi yüzde 43,63. Bu bize şunu anlatıyor: Türkiye’de para politikası hâlâ çok sıkı bir zeminde duruyor. Ama sıkı para politikası tek başına yetmiyor. Çünkü küresel faiz yükselirse, enerji faturası artarsa, turizm gelirleri baskılanırsa, dış borç çevirme maliyeti yükselirse, içerideki politika yapıcının alanı daralır. Yani Türkiye ekonomisi sadece kendi enflasyonuyla uğraşmıyor. Aynı anda dünya tahvil piyasasıyla, enerji piyasasıyla, yapay zekâ yatırımlarıyla, teknoloji hisseleriyle ve jeopolitikle uğraşıyor.
Burada istihdam meselesine geri dönelim. Yapay zekâ işimizi alıyor mu sorusuna basit bir evet ya da hayır cevabı vermek istemem. Bazı işleri azaltacak, bazı işleri dönüştürecek, bazı yeni işler yaratacak. Ama kritik soru şu: Yeni yaratılan işler, yok edilen işlerden daha iyi ücretli, daha güvenceli ve daha erişilebilir olacak mı? Türkiye gibi genç işsizliğinin, kayıt dışılığın ve düşük ücretli istihdamın zaten sorun olduğu ülkelerde yapay zekâ dönüşümü kendiliğinden refah yaratmaz. Eğitim, beceri, sosyal güvenlik, vergi sistemi ve sanayi politikasıyla birlikte düşünülmezse, yapay zekâ verimlilik artışı değil, yalnızca daha ucuz emek ve daha güvencesiz çalışma anlamına gelebilir.
Üstelik faizler yüksekken şirketler de daha temkinli davranır. Borçlanma pahalıysa yeni yatırım ertelenir. Yeni yatırım ertelenirse istihdam yaratmak zorlaşır. İstihdam yaratmak zorlaşırsa hanehalkı güveni toparlanmaz. Hanehalkı güveni toparlanmazsa tüketim zayıflar. Tüketim zayıflarsa şirketler yeniden maliyet kısar. Bu döngüye bir de yapay zekâ kaynaklı otomasyon baskısı eklendiğinde, mesele sadece teknoloji heyecanı olmaktan çıkar; doğrudan sınıfsal, toplumsal ve politik bir meseleye dönüşür.
Bir noktayı daha vurgulayayım. Devlet tahvili piyasasında yaşanan bu gerilim, klasik bir borsa düşüşünden daha derin bir şeydir. Borsa bazen fazla iyimser olur, bazen fazla kötümser olur. Ama tahvil piyasası devletlerin ödeme kapasitesine, enflasyon beklentisine ve merkez bankalarının güvenilirliğine bakar. Eğer yatırımcı uzun vadeli tahvil almak için daha yüksek faiz istiyorsa, aslında devlete şunu söylüyordur: Ben senin gelecekteki paranı, gelecekteki bütçeni ve gelecekteki enflasyonunu artık daha riskli görüyorum. Bu yüzden bugün Amerikan tahvili, İngiliz tahvili, Japon tahvili diye konuştuğumuz şey aslında dünya ekonomisinin sinir sistemidir.
Bu sinir sistemi bozulduğunda etkisi zincirleme olur. Önce uzun vadeli faizler yükselir. Sonra şirketlerin borçlanma maliyeti artar. Sonra borsada özellikle teknoloji ve büyüme hisseleri baskı yer, çünkü bu şirketlerin değeri gelecekteki kâr beklentilerine dayanır. Faiz yükselince gelecekteki kârların bugünkü değeri düşer. Sonra emtia fiyatlarında dalgalanma artar. Altın bazen güvenli liman olarak yükselir, bazen de yüksek reel faiz beklentisiyle geriler. Gelişmekte olan ülkelerde ise tablo daha hassastır. Sermaye riskten kaçınca dolar güçlenebilir, yerel para birimleri baskı görebilir, merkez bankaları faiz indirme konusunda daha çekingen davranır.
Türkiye açısından bunun bir de sosyal tarafı var. Yüksek faiz ortamı yalnızca Hazine’nin ya da bankaların meselesi değildir. Esnafın kredi maliyetidir. KOBİ’nin yatırım ertelemesidir. Üniversite mezunu gencin iş bulamamasıdır. Kirasını yenileyecek hanenin kaygısıdır. Kredi kartı borcunu çevirmeye çalışan ailenin ay sonu hesabıdır. Bu yüzden tahvil piyasasını anlatırken aslında kuru rakam anlatmıyoruz. Bir ülkenin gelecek maliyetini anlatıyoruz. Eğer gelecek pahalılaşıyorsa, bugün alınan kararların da maliyeti artıyor.
O yüzden bugünün ana mesajı şu olsun: Ekonomide artık tek bir göstergeye bakarak yorum yapamayız. Dolar kuru önemli ama tek başına yeterli değil. Petrol önemli ama insanlar petrol haberlerinden yoruldu. Asıl mesele petrolün mutfağa, işe, kiraya, maaşa, kredi kartına, devlet bütçesine ve gençlerin geleceğine nasıl yansıdığı. Tahvil faizi uzak bir finans terimi gibi görünür ama aslında ev kredisine, şirket yatırımına, devletin faiz ödemesine ve Türkiye’nin dış borç maliyetine bağlanır. Yapay zekâ uzak bir Silikon Vadisi hikâyesi gibi görünür ama aslında işten çıkarma maili olarak, daha düşük ücret baskısı olarak, daha yüksek verimlilik beklentisi olarak karşımıza çıkar.
Bugün resmi şöyle okuyorum: Dünya ekonomisinde para yeniden pahalılaşıyor. Büyük devletler çok borçlu. Enerji ve savaş riski enflasyonu canlı tutuyor. Fed’in faiz indirimine hızlı dönmesi kolay değil. Türkiye’de enflasyon düşüyor gibi görünse de altta yatan fiyat baskısı sürüyor. Rezervlerde toparlanma isteği var ama kırılganlıklar devam ediyor. Konut fiyatları reel olarak geriliyor ama kira meselesi hanehalkını hâlâ zorluyor. Tüketici güveni yatay. Bütün bunların üzerine yapay zekâ kaynaklı iş gücü dönüşümü geliyor.
Dolayısıyla mesele şu değil: Yarın sabah robotlar gelip hepimizin işini alacak mı? Mesele şu: Zaten yüksek faiz, yüksek kira, yüksek gıda fiyatı ve düşük güven ortamında yaşayan insanlar, yapay zekâ dönüşümüne hangi güvenceyle girecek? Eğer ekonomi politikası bu soruya cevap vermezse, teknoloji ilerler ama toplum geride kalır. Bugün konuşmamız gereken tam da bu. Yapay zekâ, faiz, maaş ve alım gücü aynı hikâyenin parçaları haline geliyor.
Şimdilik giriş çerçevesini böyle kuralım. Birazdan hem bugünkü veri akışını hem rezervleri hem de tahvil piyasasındaki bu küresel kırılmayı daha ayrıntılı konuşuruz. Siz de yorumlarda yazın: Sizi bugün en çok ne düşündürüyor? Yapay zekâ mı, iş güvencesi mi, kiralar mı, faizler mi, yoksa dolar kuru mu? Çünkü bu programı sadece piyasa ekranı olarak değil, ekonominin gündelik hayata nasıl dokunduğunu birlikte konuştuğumuz bir alan olarak görüyorum.