Almanya Neden Zengin? Küçük Şehirlerin Büyük Gücü
Bu Bölüm Hakkında
Yayın, Almanya’nın refahını büyük kentler ve tanınmış markalar yerine küçük şehirlerdeki uzmanlaşmış işletmeler, tedarik ağları ve birikmiş üretim bilgisi üzerinden inceliyor. Mesleki eğitimin, işletmelerle okul arasındaki bağın ve çalışanların ücret ile pazarlık gücünün sanayi becerilerini ve yerel refahı nasıl etkilediğini tartışıyor. Almanya’nın savaş sonrası sanayileşmesinde Türkiye’den ve diğer ülkelerden gelen işçilerin katkısını anlatırken, göçmenlerin karşılaştığı eşitsizlikleri ve aile hayatının bu sürecin parçası oluşunu da vurguluyor. Pforzheim örneğiyle bölgesel sanayi tarihini ve yeniden inşayı aktarırken, ülkenin toplam zenginliği ile bireylerin konut, iş güvencesi ve sosyal destek deneyimlerinin aynı olmadığını belirtiyor.
Ele Alınan Konular
- uzmanlaşmış işletmeler ve tedarik ağları
- mesleki eğitim ve üretim becerileri
- ücretler ve çalışanların pazarlık gücü
- göçmen emeği ve sanayileşme
- bölgesel refah ve sosyal destek
Evet, şimdi bu Scherding’den çıktık. Avusturya, Almanya’nın sınırındaki şehirden. Almanya’ya da girdik hatta.
Zaten hemen köprüden geçer geçmez Almanya’ya girmiş oluyorduk. Ve şu anda Pforzheim’e doğru ilerliyoruz. Munich üzerinden geçeceğiz.
Şimdi tabii Almanya denince değil mi çoğumuzun aklına böyle büyük şehirler geliyor. Türklerin de tabii yoğun olarak yaşadıkları Berlin, Munich, Frankfurt vesaire gibi. Ama bugün başka bir Almanya’ya doğru gidiyoruz aslında.
Çok ünlü olmayan şehirlerin, küçük yerleşimlerin, yol kenarındaki sanayi bölgelerinin Almanyası. Çünkü büyük bir ekonominin nasıl çalıştığını anlamak için bazen en meşhur meydanlarından biraz veya en meşhur şehirlerinden biraz uzaklaşmak gerekiyor aslında. Şimdi biz burada Scherding’den ayrılıp Passau çevresinden batıya ilerliyoruz.
Akşam Pforzheim’de olacağız bir aksilik çıkmazsa. Yarın sabah da oradaki üniversitede bir sunumum olacak. Ama bugün yolun kendisi de benim için adeta küçük bir ders gibi baktığımızda.
Çünkü hatırlarsınız dün kasabalardan bahsederken birazcık konuşmuştuk. İnsan iyi bir hayat kurmak için mutlaka dev bir şehirde mi yaşamak zorunda? Bugün o soruyu mesela üretim açısından düşünebiliriz. Yani bir yer küçük olabilir ama orada yapılan iş son derece önemli olabilir.
Mesela şimdi dünya çapında kullanılan bir makinenin özel bir parçasını üreten bir işletmeyi düşünelim. Minanın dışarıdan görünüşü sıradan olabilir. İçeride ise belki yıllar içerisinde birikmiş bilgi, hassas ölçüm ve zor öğrenilen bir iş var.
Ürün küçük belki ama yaptığı iş vazgeçilmez olabiliyor. Bu nedenle aslında zenginliği yalnızca yüksek binalarla ölçmek bence yanıltıcı. Bir şehrin görüntüsü de başka bir şey söylüyor.
Ürettiği işin değeri başka bir şey söylüyor. İstanbul’da mesela gösterişli, çok gösterişli bir binanın yanında çok önemli bir üretim yapan mütevazi bir atölyede bulunabiliyor. Yeri geldiğinde diye düşünüyorum.
Yolda şimdi biraz bunlara dikkat etmeye çalışacağım. Bir ülkenin ekonomisi tabelasını her yerde gördüğümüz o şirketlerle sınırlı değil. O şirketlerin çalışabilmesini sağlayan çok sayıda dağ aslanından işletmede var.
Mesela bu Şerding’de ufacık şehir yani. 3-4 bin kişi yaşıyordur, yaşamıyordur herhalde. Şehir de değil, kasaba gibi aslında.
Dediğim gibi mesela bir start-up co-work alanı vardı. Yani işte böyle start-upların beraber oturup çalışabileceği ilginç bir alan. Demek ki ufacık kasabalarda bile.
Ya şey gibi düşünün. Bizde ne bileyim ben, Çanakkale, Ezine, Giyikli beldesinde böyle bir start-up çalışma mekanının olduğunu düşünün yani. Öyle bir şey.
Ya Şirince’de mesela hani biraz oraya andırdık. Tarihi de bir çünkü. Kasaba, binalar vesaire 1400’lerden, 1500’lerden kalma.
Öyle bir yerde Türkiye’de mesela öyle bir start-up yerinin olduğunu düşünüyorum. Tabi Avusturya diyebilirsiniz. Daha zengin bir yer.
Nispeten kompak bir ülke. Trafik az, büyük şehirler. Bu kasabalar oldukça yakın yani.
Viyana’dan çıkıp hafta sonu gelip burada 2 saatte buraya gelip burada takılabilirsiniz yani. Aslında 2-3 saatte diyelim. Hafta sonunuzu burada geçirebilirsiniz veya haftanın birkaç gününü burada geçirebilirsiniz.
Viyana’ya belki sabahtan gidip akşam dönebilirsiniz vesaire. Neyse şimdi Münih’e doğru yol alıyoruz. Münih’in üzerinden geçerek gideceğiz.
Yolda yine tabi söyleyeceklerim olacak ufak ufak. Kısa kısa yine Fordsheim’e kadar beraber olacağız. Evet.
Şimdi Baviyera eyaleti boyunca, Almanya’nın Baviyera eyaleti boyunca batıya doğru ilerliyoruz. Alman otoyolundayız. Tabi Alman otoyollarını yine bilenler biliyordur, bilmeyenler de öğrenmiş olsun.
Hız sınırı yok. Evet yani tabii ki şehirler arası yollarda ufak bir gidiş-geliş yollarında, köy yollarında, şehir içinde falan var da. Veya böyle ara kavşaklarda işte yol çalışması olan yerlerde tabii ki oluyor.
Ama onun dışında şu anki mesela içinde bulunduğumuz yolda hız sınırı yok. İstiyorsanız 200’le gidin. O yüzden sol şehirde boş bırakmak oldukça önemli oluyor yol akıcı iken.
Ona dikkat etmek lazım. Şimdi tabi dedim ki Baviyera boyunca batıya ilerliyoruz. Sonra Baden-Württemberg eyaletine doğru gideceğiz.
Çünkü Stuttgart tarafına doğru gidiyoruz. Tabi Almanya’da burada tabii sanayiye baktığımızda küçük ve orta ölçekteki, orta büyüklükteki işletmelerin önemli olduğu gözüküyor. Bilmiyorum inceleyen olduğunu hiç ama.
Tabi burada küçük kelimesini duyunca da aklınıza kürsüz bir işletme gelmesin. Bir şirket az sayıda insan çalıştırıp çok özel bir alanda büyük bilgi biriktirebiliyor. Şöyle düşünelim mesela.
Herkes aynı ürünü biraz daha ucuz yapmaya çalışıyorsa, ücretleri sıkıştırmak kolay bir rekabet yolu haline gelir. Ama başkalarının kolayca yapamadığı bir iş yapabiliyorsanız, fiyatı aşağı çekmeden de müşteri yapılma ihtimaliniz artar. Hani çalışanın becerisi de o işletme için daha değerli olabilir diye düşünüyorum.
Tabi burada sonuç kendiliğinden oluşmuyor. İyi bir ürün geliştirmek için sabır, eğitim, finansman ve müşteriyle uzun süreli ilişki gerekiyor. Bir ustanın bildiğine yeni çalışan arttırabilmesi gerekiyor.
Hatta yapıldığında işletmenin hatayı öğrenme fırsatı olarak kullanabilmesi gerekiyor. Bizlere bazen üretim deyince gözümüz hemen dev fabrika arar. Oysa bazı alanlarda hakikaten aynı bölgede birbirini tamamlayan işletmelerin bulunması da çok yetkili olabiliyor.
Birinin yapamadığı işi diğeri yapıyor. Parça beklemek için aylarca başka yerden gelecek bir parçaya bağımlı kalmıyorsunuz. Hemen yanınızdaki yerden alıyorsunuz vs.
Ama tabi bu yapıyı da yine romantikleştirmemek lazım. Yani küçük şirketlerde de tabi ki kötü çalışma koşulları pekala olabilir. Aile şirketi olmak çalışanı otomatik olarak iyi korumuyor.
Ben burada işletmenin büyüklüğünden ziyade hangi işi nasıl yaptığına bakmak açısından anlatıyorum buna. Dolayısıyla yolun kenarında bir fabrika görünce bazen kendi kendime aynı şeyi soruyorum. Yani bu yerin yaptığı işi dünyanın başka bir köşesinde hemen yapabilirler mi? Eğer cevap kolayca evet ise mesela Türkiye’de hem şirket hem de çalışan çok daha sert bir rekabetle karşılaşabilir gibi geliyor bana.
Burada şeyi görüyorsunuz yani biz şu anda 140-145 ile gidiyoruz. Yanımızdan gelen arabalar bizi böyle baya bir katlayarak geçtiklerine göre hakikaten 200’e yakın hızlarla belki 200’e gidiyorlar. O bir tabi şey.
Yani hakikaten Almanya’da otoyoları dikkatli kullanmak lazım. Hız sınırı yok o yüzden Türkiye’deki gibi oh ben 130’a sol şeritten giderim ki. Yani bunu aslında pek çok ülkede yapabilirsiniz.
Romanya’da, Macaristan’da, Avusturya’da. Burada öyle bir şansınız yok. Burada sol şeridi boş bırakacaksınız.
Çünkü sol şeritten inanılmaz büyük hızla gelebilen araçlar olabiliyor. Alman araçları isim vermeyeyim şimdi reklama girmesin. Şimdi biraz evvel kaldığımız yerden devam edecek olursak aslında işte hani bu noktada eğitim devreye giriyor diye düşünüyorum.
Almanya’nın meslek eğitiminde bilinen bir uygulama var biliyorsunuz. Gençler eğitimin bir bölümünü meslek okulunda bir bölümünü işletmede alıyorlar. Buna ikili eğitim sistemi deniyor.
İşletmeye eğitim sözleşmesi yapılıyor ve eğitim sırasında ücret ödeniyor. Şimdi benim burada ilginç bulduğum taraf okulda öğrenilen işte yapılanın hani burada işte yapılanın birbirine temas etmesi. Bir işin neden öyle yapıldığını öğreniyorsunuz.
Sonra o işi yapan insanlarla beraber uygulamasını görüyorsunuz mesela. Elbette hiçbir eğitim sistemi herkese aynı imkanı sağlamıyor sağlamaz ama meslek öğrenmenin de ciddi bir bilgi işi olarak kabul edilmesi bence çok değerli. El becerisiyle zihinsel beceriler arasında çok katı bir duvar koyduğunuzda tabii birçok mesleği yanlış değerlendiriyoruz.
Bir makinenin arızasını doğru bulmak ciddi düşünme işi. İyi kaynak yapmak, hassas bir kalıba hazırlamak veya işte elektrik sistemini güvenli kurmak da ciddi bilgi işi. Bunları sadece kovgucu diye görürseniz yapılan, işini yapan insanı da küçümsemiş olursunuz muhtemelen.
Ki Türkiye’den eğitim tartışmasını biliyorsunuz. Maalesef bütün gençler üniversiteye gitsin veya gitmesin, kimse gitmesin şeklinde kuruyoruz. İkisinin aslında önce farklı eğitim yollarından insanın nasıl bir hayat kurduğunu konuşmamız lazım.
Genç gerçekten meslek öğrenebiliyor mu? Eğitimi sırasında korunuyor mu? Mezun olduğunda ücret ve çalışma koşulları nasıl? Bir mesleğin toplumsal saygını da mezuniyet törünündeki o alkışla bitmez tabii ki. O işi yapan kişinin aldığı ücretle iş güvenliğinde ve ilerleme imkanında da görünür. Eğitim ekonomiye bağlayan yerde de öğrencinin haklarını da aynı ciddi düşünmesi gerekir diye düşünüyorum.
Şimdi bu arada Münih’i geçtik. Onu da söyleyeyim. Yani yine belki ufak tefek sapaklarla falan Münih gösterir ama geçtik şu anda Sapanlı tam olarak.
Şu anda Kuzeybatı yönüne doğru gidiyoruz. İşte Dahau. Ki orada bilmiyorsunuz işte 2. Dünya Savaşı’daki kamplardan bir tanesinin olduğu bir yer maalesef.
Şu an Baden-Württemberg yönündeyiz. Şu tutkart tarafından. Şu tutkartla geçeceğiz zaten.
Gideceğimiz şehir Pforzheim neredeyse şu tutkartla Karlsruhe’nin tam ortasında diyebileceğimiz bir yerde. Yani Karlsruhe’ye bir tık daha yakın galiba ama neredeyse ortasında gibi. Ki biliyorsunuz şu Almanların sanayi hikayesinde bunu değinmeden olmaz tabii ki Almanya’ya gelmişken.
Bizim de ailelerimiz var yani Türk aileleri. Almanya ile Türkiye arasında 2. Dünya Savaşı’ndan sonra genç nüfus azaldığı için ve o genç nüfus azalan genç nüfus iş hayatına da giremediği için olmadığından yeterli sayıda çok ciddi derecede iş gücüne ihtiyacı vardı Almanya’nın. Bizim gibi ülkelerden bizim, Yugoslavia’dan, Yunanistan’dan epey bir işçi aldılar.
Ve bizde de 1961’de imzalanan bir işçi alım anlaşması var. Türkiye’den çok sayıda insan trenlerle Sirkeci’den Almanya’ya gidiyor. Fabrikalarda, hizmet işlerinde böyle kentlerin günlük düzenine emek veriyorlar.
Başlangıçta ki düşünce gelen işçilerin kısa süre çalışıp geri dönmesi. Ama tabii işletmeler hem bu çalışanları yetiştiriyor hem de yetişmiş çalışanları kaybetmek istemiyorlar. İnsanlar zaten bir zamanlar burada bir hayat kuruyor.
Hani işçi alımı diye sadece geçici işçi alımı diye başlayan ilişki aileleri ve kuşakları için alan toplumsal bir ilişkiye dönüşüyor. Yani bir insanın emeğini çağırıp hayatın geri kalanını hesaba katmamak da mümkün olmuyor. Eşi çocuğu yaşayacağı mahalle ve geleceği de o kararın içerisinde.
Hani göçün neden yalnızca açık bir iş pozisyonunu doldurmak olarak anlaşılamayacağını aslında bu tarih gösteriyor bize. Almanya’nın ekonomik başarısını, bu 2. Dünya Savaşı’ndaki o ekonomik mucizesini anlatırken göçmenlerin emeğini unutmamak lazım. Unutursak her hikaye eksik kalır.
Bir markayı yapan tek bir millet değil. Farklı yerlerden gelmiş insanlar, işte Yugoslavia’dan, Yunanistan’dan, Türkiye’den aynı vardiyada çalışabildiler vakti zamanında. Ki bu emeğin karşılığında tabii herkesin eşit muamele gördüğünü söylemek de doğru olmaz.
Kemal Çınar’ın benim çok sevdiğim polisay filmi, pardon polisay demişim bu, Gürbekli Şaban filmi. Polisay da yine burada geçiyor, o da güzel filmdir de, o da belli şeyleri gösteriyor. Ama asıl Gürbekli Şaban filmi bence o açıdan anlamlı.
Yani Türkiye hani bu hani göçmen olmak bazen dilde, işte veya ev ararken fazladan engellerle karşılaşmak demek. Hani ekonomik katkıyı takdir etmekle beraber bu hayatın zorluklarını da görmek gerekir diye düşünüyorum. Yani burada da tabii Avrupa yollarını şimdi geçerken gerçekten Türkiye’deki o aile hikayelerinde ne kadar geniş yer tuttuğunu da düşünüyorum bu yolları.
Hani kimin ailesinde gurbetçi var, kimin çocukluk anılarında yazın gelen, Almanya’dan gelen arabalar, akrabalar var, gelen hediyeler var. Yani bir plaka bazen iki ülke arasında kurulmuş bir hayatın işareti. Yine sana Mercedes filmi aklıma geliyor, İlyas Falman.
Bu da Almanya’dan Türkiye’ye dönüş, gelen Mercedes ile gelip dava atmak isteyen bir kişinin hikayesi biliyorsunuz. Şimdi tabii Almanya’da da şunu da söyleyeyim, hayatın merkezinde kolay olduğunu da varsaymayalım. Çünkü bir ülke güçlü bir sanayiyeye sahip olabilir ama bazı vatandaşları konut bulmakla, bazı gençleri iyi bir işe başlamakla pek hala zorlanıyor olabilirler.
Ülkenin toplam gücüyle tek tek insanların güvencesi tabii ki aynı yolcu değil. Burada bana göre asıl dikkat edecek nokta da şu herhalde yani, sorun yaşayan biri hangi desteklere ulaşabiliyor? İşini kaybettiğinde ne oluyor? Yeni bir mübeccele edinmek istese bunun yolu var mı? İşte refahın aslında gündek hayattaki karşılığı bence bu sorularda belirginleşiyor diye düşünüyorum. Evet şu anda Stuttgart’ta yaklaşıyoruz diyelim.
Herhalde bir 50 kilometre falan kaldı Stuttgart’ta. Ondan sonra zaten bir 35 kilometre falan gidip Pforzheim’e varacağız. Çok doğal güzelliği olan yerlerden geçiyoruz.
O yüzden bu manzarayı göstermek istedim özellikle. Hazır bir de bu manzarayı da gösterirken biraz önümde de sevdiğim bir araba var, Renault 5 tarzı. Dedemin vardı vakti zamanında, kırmızı bir tane.
Bu Fransız arabası o da, o çok hoşuma gidiyor. Onun arkasında güzel güzel gidiyoruz yavaş yavaş. Pforzheim’e anlatırken tabii biraz o şehrin hikayesinden de bahsetmek lazım.
Şehrin aslında birkaç tane hikayesi var. Bir tanesi, şehir hani 1860’lardan bu yana kuyum ve saatçiliğiyle ünlü bir şehir hakikaten. Kuyumculuğun ve saatçiliğin geleneksel olarak yapıldığı, sadece üretim değil de bu arada işçilik olayı da tabii, dizayn olayı da oldukça önemli.
Almanya’nın kuyum ve saat başkenti adı verilen bir şehir. O açıdan da çok güzel bir şehir. Aslında tarihi de bir şehir.
Fakat şimdi şehirde gittiğimizde göreceğiz ki şehirde pek tarihi bir bina yok. Çünkü ki Almanlar aslında değil mi? Tarihlerine sahip çıkan binaları korunan, ki dün mesela kaldığımız Avusturya Şerding’de de 1450’lerden yani Topkapı Sarayı’ndan evvel yapılmış, İstanbul’un fethinden evvel yapılmış ayakta kalan binalar vardı. Bayağı da apartman yani, hala duruyor.
İşte apartman olarak kullanılıyor, restoran olarak kullanılıyor falan. Pforzheim’de öyle değil. Çünkü Pforzheim 1945 Şubat’ında 2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz bombardıman uçakları tarafından, Dresden’de öyle bir şehirdir biliyorsunuz.
Pforzheim’de öyle. Çok ciddi bir şekilde ağır bombardımana uğramış. Epey bir insan da ölmüş burada, sivil dahil olmak üzere sadece.
Aslında şehir bombalanmış zaten. Öncesinde bir uyarı falan yapılmış ama işte tabii ne kadar olabiliyorsa. Ve çok ciddi sebebi insan olmuş ama bir de binalar dümdüz olmuş neredeyse.
O tarihten sonra adeta yeniden inşa edilmiş 1945’ten sonra şehir. Öyle de olunca tarihi binaların çoğu korunamamış diye niyeti ben ilk defa göreceğim şimdi. Yani okuduğumun yalancısıyım ama gittiğimizde biraz daha net bir şekilde görme fırsatı bulacağız.
Öyle bir acıklı hikayesi var şehri. Öte yandan başka bir hikayesi daha var. Hani hazır arabayla da yolculuk yapıyor.
Kanki annemle de yolculuk yapıyor demiştim. Martha Benz’in… Martha Benz galiba. 1860’larda 1868 olması lazım ama şehirleri arası ilk araba yolculuğunun gerçekleştiği şey.
İki tane oğluyla beraber yapıyor bildiğim kadarıyla o yolculuğu. Mannheim’den Pforzheim’e yapılan bir yolculuk. Yani dünyadaki ilk şehirleri arası otomobil yolculuğunun da aslında bitiş şehri.
Renault 4’müş bu arada. Renault 4 FG. Bir de bunun 5 versiyonu biraz daha bunun ileri versiyonu.
Az önce geçtik arabayı da. Üzerinde yazıyor Renault 4. Cars-Royal plakalı Alman aracı. Renault 4’müş o bu arada.
Renault 5’ten. Renault 5’den ama buna benziyordu şekil olarak, kalıp olarak. Neyse.
Dünyadaki ilk şehirleri arası araba yolculuğunun da bitiş şehri aslında. İşte biz de şu anda bizim de bitiş şehrimiz. O açıdan da güzel bir tesadüf oldu.
Buradan da bu arada o haberi de şimdiden vereyim ki artık o bir sonraki videonun konusu olur. Bu gece burada kalacağız. Yarın burada öğleye kadar üniversitede işlerim var.
Ondan sonra buradan da Florensya’ya doğru yol alacağız. Ki yaklaşık işte o da… Yani biz direkt Florensya’ya gitmeyeceğiz. Modena’da kalıyoruz ama.
Modena’da Florensya’ya bir saat sonra, ertesi gün Florensya’ya gideceğim. Ki orası da son durağımız artık zaten bu yolculukta. Dönüşü yok.
Şey… Herhalde bir 7,5 saat falan yarın gideceğiz Modena’ya. Ki Modena’ya giderken de burada 2 tane yoldan gidebiliriz diye düşündüm. Onu da şimdiden söyleyeyim ama muhtemelen bu yolu da seçtik gibi 2 yoldan gidebiliriz.
Prensip olarak. Bir tanesi İsviçre Bazar üzerinden gitmemiz mümkün. O yol bir tık daha bir tık derken de yani bir 10 dakika falan kısaltıyor aslında.
Duruma göre o da her zamanki trafiğin durumları. Diğer yol da Avusturya Innsbruck üzerinden gitilen bir yolla. Ben Avusturya üzerinden gitmeyi tercih edeceğim muhtemelen.
Çünkü İsviçre’nin vinyeti günlük satılmıyor arkadaşlar. Yıllık alınabiliyor da 40 frank. Aslında yıllık çok pahalı değil fiyat olarak bakınca ama… Yani 1 yıl… Ne bileyim ben 1 yıl boyunca bu arabayla aynı arabayla İsviçre’ye bir daha yolum düşecek de o vinyeti kullanacağım.
Öte yandan Avusturya’nın günlük vinyeti 9 euro. Yani dolayısıyla Avusturya’dan 9 euro verip geçmek daha mantıklı. Çok da zaman farkı yoksa niye boşu boşuna 40 frank veririm diye düşünüyorum.
Ki yani 2 yolu da görmedik sonuçta. Mazel’den de hiç arabayla geçmedim. İsviçre’ye gitmiştik o zaman trenle vs.
Hatta yayın da yaptım biliyorsunuz ama… Aslında o yol da yeni bir yol olur değişik bir yol olur ve ilginç olabilir ama… Diğer yolda da hiç zaman geçmedik. Dolayısıyla çok da bir şey fark etmeyecek aslında. Bakalım bir karar vermedik ama bir noktada herhalde o kararı vereceğiz.
Akşam saatlerinde vermiş olurum ki ona göre vinyeti önceden internetten satın almam gerekiyor. Durum böyle. Ford Saim’in girişinde de belki bir şehrin girişine bakar.
Orada da bugünkü videoyu bitirip yarınkine başlarız. Evet şimdi Ford Saim Sapağından çıkmak suretiyle… U dönüşümüzü yapıp… Otoyoldan çıktık. Dolayısıyla varmak istediğimiz yere gelmiş bulunuyoruz şu anda.
Yaklaşık 4 saatlik bir yolculuktan sonra… Burası Karlsruhe ile Stuttgart arasında. Almanya’dan çok izleyen var tabii. Onlara ben Alman coğrafyası bilgisi satmak istemem.
Yanlış da söylüyor olabilirim ama… Gördüğüm kadarıyla Karlsruhe ile Stuttgart’ın neredeyse ortasında sayılabilecek bir şehir. Dediğim gibi eski bir saat. Bahsettim aslında.
Tekrar edip girmek istemiyorum. Saat ve kuyum konusunda başarılı bir şehir olması itibariyle. Geleneksel olarak öyle bir ünü var yani.
Plakası bakın. Öndeki arabadan da görüleceği üzere PF kodlu. PF ile başlıyor.
Burada Almanya’da hani bizdeki sayı yerine… …şehirlerin baş harflerinden bir, iki veya üç harfli kombinasyonlar yapıyorlar. KA mesela, Karlsruhe. PF, Pforzheim gibi.
Burada PF pregalar arttı haliyle. Burada bir üniversite var. Ve şeyi de ünlü.
İşletmen Fakültesi. Business School. Ben orada bir konuşma yapacağım.
Onun için buraya geldim. İçi önde bir çalışma belki. İhtimal söz konusu bir proje vs.
bakalım. Ondan sonra işte hani öyle bir amaçla geldiğim bir yer. Akademik amaçla yani.
Bir araştırma vasıtasıyla, vesilesiyle diyelim. Evet. Pforzheim’imiz böyle.
Size de Pforzheim görüntüleriyle videoyu birazdan bitireyim. Zaten kalacağımız otele 6.7 km kalmış gibi gözüküyor. Şehrin merkezinde.
Dolayısıyla şehrin merkezinde de 6.5 km kalmış diyebiliriz. Bu görüntülerle videoyu sonlandırmış olayım. Şimdi siz de bizle beraber şehrin girişini istiyorsanız izleyin.
Çok sıkıcı olmayacaksa. Bir ışık var. Hava böyle hafif yağmurlu ama çok böyle sel götürmedi yani.
Çok ufak ufak ufak ufak arada yağdı. Dün akşam bir kaldığımız yerde Sherding’de. Ama neyse biz de o sırada bir binanın içerisine girmiştik.
Neyse ki çok inanılmaz bir bastırdı yağmur. Ama sonra duruldu kısa bir bu yani yağmur vurdu geçti. Bugün de sabahtan bu yana kah güneşli kah bulutlu.
Çok hafif de yağmurlu bir yolculukta geldik. Yarından itibaren de yağmur beklenmiyor. Yarın güzergahımızda muhtemelen bir yağmur olmayacak inşallah.
İtalya’ya kadar zaten herhalde ondan sonra hava güzel olur diye umuyoruz. Öyle bir kar, buzlanma vesaire diyor kabuğu durumu itibaren. Yani şu tamam çok sıcak da değil ama şu anda 13 derece.
Akşamda herhalde 7-8 dereceye düşer en fazla. Düşse düşse. Çok öyle bir hani buzlanma yolda bir tehlike yaratacak bir durum söz konusu değil gibi.
Yol veriyorlar anayoldan gelen araca. Güzel. Biz de yolumuzu aldık.
Şehir ne kadar ormanlık aslında ne kadar güzel. Tabi burası büyük bir şehir değil ama tabi Almanya’nın bütün şehirleri ormanlık. Sadece küçük şehirler değil yani.
Stuttgart olsun bütün aslında Münih olsun. Etrafında çarşıdan çok büyük ormanlar var. Berlin, Hackeza.
Yani hemen hemen bütün Alman şehirlerinde zaten yeşili bol görebilirsiniz. Uçakta inerken vesaire de mesela buralara uçakta gidirseniz yani havada baktığınızda yeşil çok bol görünüyor zaten. İstanbul’dan farklı olarak İstanbul’da maalesef.
Görüntü hakikaten biraz çirkin uçaktan inerken onu da söylemeden geçemeyeceğim. Burada noktayı koyalım hazır yağmur da biraz başlamışken belki görüntü kalitesi etkilenmiş olabilir. Biz normalde buradan sağa dönebiliriz ama düz de gidebiliriz ama şu an düz götürüyor.
Birazdan göbekten sağa döneceğiz tamam. Buradan mı döneceğiz diye bir endişeye kapıldım da yok. Buradan herhalde düz götürmeyecek artık.
Bakalım. Evet buradan. Yok şöyle götürüyor gene düz götürüyor.
Yok yok tamam. Çünkü Ford sign böyle. Bazen şaşırtabiliyor Google Maps sağ olsun.
İnsanın aklına şey geliyor yani hakikaten bu GPS’ler olmadığı zamanlarda ne yapıyormuşuz. Hakikaten. Şimdi burada mesela bu oteli bulmaya çalışmak.
Tamam tabelalarla vesaire falan elimizden geleni yapardık muhtemelen yine ama. Hani tabi harita okuduğumuz dönemde ben hatırlıyorum çocukluğumda şehirler arası İstanbul’da Türkiye’de yolculuk yaparken bile ne bileyim İstanbul’dan mesela Marmaris’e giderken bile arada haritaya baktığımızı mutlaka arabanın bir torpido gözünde harita olurdu. O haritaya baktığımızı ve oradan işte yol güzergah belirlemeye çalıştığımızı hatta bir kere inşaat yapılan böyle denizli civarlarından falan gitmiştik sanki Marmaris’e.
Hatırlıyorum çocukluk halinde. Öyle şeyler yapardık. Şimdi tabi GPS çıktı çıkalı.
Böyle bir şeye gerek kalmadı. Artık yani bu ücra köydeki yere bile götürüyor. Arada tabi hata yapıyor işte onu da kabul etmek lazım.
Kapalı yolu yola sokuyor. Kapalı olduğu oraya işlenmemiş oluyor vesaire ama. Evet şu anda 2.7 kilometre kaldı otelimizde.
Yani neredeyse geldik sayıları aslında. Şehirde böyle bir nehir geçen vadinin içine kurulmuş bir şehir gibi anladığım kadarıyla. Bakalım şimdi nasıl bir yer çıkacak.
Döndüğümüz zaman anlaşılacak herhalde. Tam da şehire geldiğimize yağmur başladı burada. Hiç yol boyunca hiç neredeyse yağmur yok gibiydi.
Burada birazcık şiddetini arttırdı. Açıkçası. Bir girişi varmış.
Yanımızda bir ufak nehir geçiyor. Ufak da olmayabilir. Enns Nehri.
Enns Nehri’ne paralel gidiyoruz şu anda neredeyse. Şehirde yani evet neredeyse 1 kilometre kaldı. Burada bu videoda veda edelim.
Yarın sabah yeniden bu videonun sonunda devam ediyor oluruz herhalde. Bu tabi başka bir video olur. İlgi ve alakanıza çok teşekkür ediyorum.
Videoya like’larınızı, hype’larınızı, paylaşınlarınızı mutlaka bekliyorum. Her nerede yaşanıyor veya yaşatılıyorsa derdi Reha Muhtar. Yorumlarınızı mutlaka bekliyorum.
Teşekkürler.