Enflasyon Düşerken Sen Neden Yoksullaşıyorsun? | Nobel ve Keynes’in Düşman Çocukları
Bu Bölüm Hakkında
Michael Woodford ve Robert Hall'a verilen Nobel Ekonomi Ödülü, beklentilerin ve makroekonomik istikrar politikalarının gündelik kararları nasıl etkilediğini yeniden tartışmaya açıyor. Bölüm, Yeni Keynesyenlerle Post Keynesyenlerin belirsizlik, etkili talep, gelir dağılımı ve finansal kırılganlık konularındaki ortaklıklarını ve ayrımlarını ele alıyor. Faiz ve enflasyon beklentilerinin reel koşulları nasıl değiştirebildiğini, para politikasının üretim ve istihdam üzerindeki etkilerini örneklerle açıklıyor. Türkiye'de enflasyon düşerken geçim sıkıntısının neden sürebileceğini; borç, ücret, işsizlik ve servet dağılımının bu deneyimi nasıl farklılaştırdığını inceliyor. Son olarak, fiyat istikrarını toplumsal destekler ve üretim politikalarıyla birlikte değerlendirmenin önemini vurguluyor.
Ele Alınan Konular
- Yeni Keynesyen ve Post Keynesyen iktisat
- Beklentiler ve para politikası
- Etkili talep ve işsizlik
- Enflasyon ve reel faiz
- Gelir dağılımı ve ücretler
- Bankacılık ve finansal kırılganlık
Bir ülkede enflasyon düşerken insanlar neden daha fazla geçim sıkıntısı çekebilir? Enflasyonu düşürmek için uygulanan bir politika, sizin hayatınızda neden daha pahalı krediye, daha düşük satın alma gücüne, hatta işsizliğe dönüşebilir? Bir merkez bankası başkanının birkaç cümlesi milyonlarca insanın geleceğini nasıl etkileyebilir? Bugün bir Nobel haberinden yola çıkarak bunları konuşacağız. Çünkü bu ödülün arkasındaki tartışma, ay sonunda cebinizde ne kalacağıyla doğrudan ilgili. Michael Woodford, 2026 Nobel Ekonomi Ödülü’nü Robert Hall ile paylaştı. Ödülün gerekçesi, makroekonomik istikrar politikalarının mikroekonomik temellerine yaptıkları katkılar. Gündelik Türkçeyle söyleyelim: İnsanların ve şirketlerin kararlarını anlayarak ekonomideki büyük dalgalanmaların nasıl hafifletilebileceğini araştırdılar. Woodford özellikle merkez bankalarının dünyasında çok etkili bir isim. Faiz kararlarının, beklentilerin ve geleceğe ilişkin açıklamaların ekonomiyi nasıl değiştirdiğini anlamamıza önemli katkılar yaptı. Ama bugün asıl ilgilendiğim, bu ödülün yeniden önümüze koyduğu bir aile kavgası. Aynı düşünürün, Keynes’in mirasına sahip çıkan iki iktisat geleneği var: Yeni Keynesyenler ve Post Keynesyenler. Ben bunlara biraz da düşman kardeşler diyorum. Bazı meselelerde yan yana geliyorlar; ekonominin nasıl işlediğine ilişkin temel sorularda ise ciddi biçimde ayrılıyorlar. Bu ayrılığı anlamak, bize sunulan ekonomi reçetelerini daha dikkatli değerlendirmemizi sağlayabilir. Önce küçük bir kişisel not düşeyim. Woodford, MIT’de doktorasını benim de hocam olan Tim Kehoe’nun danışmanlığında yaptı. Columbia Üniversitesi’nde iktisat yüksek lisans programının direktörlüğünü yürüttüğüm son dönemde de Woodford bölüm başkanıydı. İşlerimiz dolayısıyla epey birlikte çalıştık, yazıştık. Böylesine tanınmış bir akademisyenin bu kadar mütevazı olabileceğini görmek bende iz bıraktı. Hayatımda tanıdığım en mütevazı insanlardan biriydi. Dolayısıyla haberi kişisel bir sevinçle karşıladım. Şimdi, çalışmalarının neden önemli olduğuna ve nerelerde tartışılması gerektiğine gelelim. Keynes’in büyük sorusu şuydu: Çalışmak isteyen insanlar, üretim yapabilecek fabrikalar ve karşılanmamış ihtiyaçlar aynı anda mevcutken, ekonomi neden işsizliğe saplanıp kalabiliyor? Bunu gözünüzde canlandırın. Bir tarafta iş arayan bir insan var. Öbür tarafta boş duran bir makine. İnsanların o makineden çıkacak ürüne ihtiyacı da var. Buna rağmen üretim başlamıyor. Çünkü ihtiyaç duymakla satın alabilecek gelire sahip olmak farklı şeyler. Bir işletme, toplumun ihtiyaçlarını sayarak üretim kararı vermiyor. Üreteceği malı satıp satamayacağına bakıyor. Yeterli müşteri beklemiyorsa yatırım yapmıyor, işçi almıyor. İşçi alınmayınca gelir oluşmuyor, gelir oluşmayınca müşteriler gelmiyor. Keynes’in etkili talep meselesi burada karşımıza çıkıyor. Ekonomi, insanları çalıştırabilecek imkâna sahip olduğu hâlde, onları çalıştıracak harcamayı üretemeyebilir. Piyasanın bu düğümü hızla ve kendiliğinden çözeceğinin garantisi yoktur. Üstelik tek bir kişi için mantıklı olan davranış, herkes aynı anda yaptığında başka bir sonuç doğurabilir. Bir aile harcamalarını kısarak bütçesini toparlayabilir. Ancak bütün aileler aynı anda alışverişi azaltırsa esnafın geliri düşer. Esnaf çalışanını çıkarırsa başka bir ailenin bütçesi bozulur. Toplumun tamamını tek bir haneymiş gibi düşünmenin tehlikesi budur. Benim harcamam, bir başkasının geliridir. Bu bağlantıyı unutursanız, tasarruf çağrısının hangi koşullarda durgunluğu derinleştirebileceğini de kaçırırsınız. Peki aynı Keynes’ten hareket eden iki gelenek neden ayrıştı? Bunun arkasında uzun bir düşünce tarihi var. Özellikle 1970’lerde yüksek enflasyonla işsizliğin birlikte yükselmesi, dönemin yaygın politika anlayışlarını zorladı. Petrol şokları üretim maliyetlerini artırırken, yalnızca talebi canlandırarak her sorunu çözmenin mümkün olmadığı görüldü. İnsanların açıklanan politikaya nasıl tepki vereceği, beklentilerini nasıl değiştireceği de daha fazla önem kazandı. Yeni Keynesyen iktisat, bu tartışmalar içinde gelişti. Yeni Keynesyenlerin temel hamlesi, hanelerin ve firmaların kararlarından hareket ederek piyasanın neden aksayabildiğini açıklamaktı. Standart modellerinde insanlar geleceklerini düşünür, işletmeler kazançlarını gözetir. Ancak fiyatlar ve ücretler her değişikliğe anında uyum sağlamaz. Sözleşmeler vardır, fiyat değiştirmek zahmetlidir, şirketler birbirlerinin ne yapacağını izler. Ayrıca firmalar arasında her zaman kusursuz bir rekabet bulunmaz. Bu koşullarda toplam harcamadaki düşüş, üretimi ve istihdamı azaltabilir. Mahallenizdeki bir lokantayı düşünün. Müşteriler azaldığında işletmeci bütün fiyatları hemen indirip eski satışına dönemeyebilir. Fiyatları yeniden hesaplamak, menüyü ve sipariş sistemlerini değiştirmek zaman ve emek gerektirir. İşletmeci talepteki düşüşün geçici olup olmadığını da bilemez. Önce çalışma saatlerini kısabilir, sonra bir çalışanıyla yollarını ayırabilir. Yeni Keynesyen modellerin temel mesajlarından biri, ekonomik dalgalanmaların böyle gerçek kayıplar yaratabildiğidir. Dolayısıyla iyi tasarlanmış kamu müdahalesinin gerekçesi vardır. Bu yaklaşımı piyasanın her şeyi kendiliğinden çözeceği düşüncesiyle karıştırmamak gerekir. Ödülü paylaşan Robert Hall’un tüketim üzerine çalışmaları da bu düşüncenin gelişiminde önemliydi. Harcamalarımızı açıklarken bugünkü gelirimizin yanında, gelecekteki gelirimize ilişkin beklentilerimizi de hesaba katmak gerekir. Kalıcı bir gelir artışı beklemekle, bir defaya mahsus ödeme almak aynı kararı doğurmayabilir. Hall, belirli varsayımlar altında, tüketimdeki değişimlerin beklenmedik haberlerle bağlantısını ortaya koydu. Bunu herkesin hayatını eksiksiz açıklayan bir kural olarak görmeyelim; özellikle borçlanma imkânı sınırlı olanlar için bugünkü gelir çok daha bağlayıcı olabilir. Woodford’un 2003 yılında yayımlanan Interest and Prices, yani Faiz ve Fiyatlar kitabı, bu çerçeveyi para politikası açısından sistemleştiren başlıca eserlerden biri oldu. Faizin üretime ve enflasyona etkisini, insanların geleceğe ilişkin kararlarıyla birlikte ele aldı. Merkez bankasının yalnızca bugünkü faiz kararına bakmak yetmez. İnsanların gelecek aylarda, gelecek yıllarda nasıl bir politika beklediği de bugünkü harcamayı ve fiyatlamayı etkiler. Burada faizin satın alma gücü bakımından ne ifade ettiği de önemli. Basit, tamamen varsayımsal bir örnek vereyim. Yıllık faiz yüzde on, aynı dönem için beklenen enflasyon yüzde yediyse, beklenen reel faiz yaklaşık yüzde üçtür. Enflasyon beklentisi yüzde ikiye düştüğünde, aynı nominal faizle beklenen reel faiz yaklaşık yüzde sekize çıkar. Yani ilan edilen faiz değişmeden de finansal koşullar sıkılaşabilir. Faiz tabelasına bakıp beklentileri görmezden gelirseniz, ekonomideki asıl teşvikin nasıl değiştiğini kaçırabilirsiniz. Diyelim ki bir işletme yeni makine almayı düşünüyor. Bugünkü kredi faizi önemli. Fakat yatırımın getirisi yıllara yayılacak. İşletme gelecek yıl satışların nasıl olacağını, finansmanın ne kadar pahalılaşabileceğini de hesaba katıyor. Bir aile de konut kredisine girerken yalnızca bugünkü taksite bakmıyor; gelirinin devam edip etmeyeceğini düşünüyor. Böylece henüz yaşanmamış bir gelecek, bugünün kararlarına giriyor. Beklentiler dediğimiz şey bu kadar somut. Bu yüzden merkez bankasının iletişimi, ekonomi politikasının bir parçası. Hangi koşullarda faizi değiştireceğini açıklaması, piyasadaki kararları etkileyebilir. Buna ileriye dönük yönlendirme deniyor. Özellikle faizlerin sıfıra yaklaştığı, alışılmış faiz indirimlerinin alanının daraldığı dönemlerde bu konu önem kazandı. Woodford’un Gauti Eggertsson ile çalışmaları, böyle durumlarda gelecekteki politikaya ilişkin inandırıcı taahhütlerin bugünkü ekonomiyi destekleyebileceğini gösteren önemli katkılar arasındadır. Buradan yalnızca güzel konuşarak ekonominin düzeleceği sonucunu çıkarmayalım. Bir işletmenin bankaya borcu varsa, basın toplantısındaki iyimser cümleler o borcu ödemez. İnsanların açıklamaya güvenmesi, uygulamayla söz arasında tutarlılık görmesi gerekir. Üstelik aynı açıklama herkeste aynı etkiyi yaratmaz. Birikimi olan insan gelecekteki faiz gelirini hesaplayabilir. Maaşı temel ihtiyaçlarına yetmeyen insanın ise tüketimini istediği zamana taşıma özgürlüğü çok sınırlıdır. İşte Post Keynesyenlerin itirazlarına burada yaklaşmaya başlıyoruz. Bu gelenek, Keynes’in düşüncesinde belirsizliği, parayı ve etkili talebi merkeze alır. Joan Robinson, Nicholas Kaldor ve Hyman Minsky gibi isimler bu geniş düşünce ailesinin önemli temsilcileridir; Kalecki’nin çalışmaları da aileyi güçlü biçimde beslemiştir. Elbette kendi aralarında da ayrılıklar vardır. Post Keynesyen denildiğinde her konuda aynı şeyi söyleyen tek bir topluluktan söz etmiyoruz. Temel ayrımlardan biri, geleceği nasıl düşündüğümüzdür. Bir zar atarken hangi yüzün geleceğini bilmeyiz; ama olası sonuçları ve olasılıklarını biliriz. On yıl sonra hangi teknolojinin üretimi dönüştüreceğini, hangi savaşın çıkacağını, hangi kurumun çözüleceğini aynı biçimde hesaplayamayız. Post Keynesyenlerin vurguladığı temel belirsizlik budur. Bazı ekonomik kararları, bütün ihtimallerin önceden sıralandığı bir hesap cetveline sığdırmak mümkün olmayabilir. Burada Yeni Keynesyen modeller insanların geleceği kusursuz bildiğini varsayıyor demiyorum. Rasyonel beklentiler, hiç kimsenin yanılmayacağı anlamına gelmez. Tartışma, insanların beklentilerinin modelde nasıl kurulduğu ve geleceğin ne ölçüde hesaplanabilir kabul edildiğidir. Post Keynesyenler, alışkanlıkların, toplumsal kabullerin ve güvenin kararlarımızdaki ağırlığını vurgular. Bir yatırımcı bazen bütün olasılıkları hesapladığı için değil, başkalarının da yatırım yaptığına güvenerek harekete geçer. Aynı güven dağıldığında yatırımlar birlikte durabilir. İkinci önemli ayrım, talep yetersizliğinin ne kadar derine işlediğidir. Yeni Keynesyenlerin temel modellerinde fiyat katılıkları, ekonominin dalgalanmasını açıklayan merkezi unsurlardır. Post Keynesyenler ise talep sorununun fiyatlar daha hızlı değişse bile sürebileceğini söyler. Bir şirket, ürününü satamayacağını düşünüyorsa faiz biraz düştü diye mutlaka yeni fabrika kurmaz. Satış beklentisi zayıfken ucuz kredi tek başına yeterli olmayabilir. Ekonomiyi harekete geçirecek müşterinin nereden geleceğini de açıklamanız gerekir. Üstelik bugünkü durgunluk yarının üretim kapasitesini değiştirebilir. Yatırım ertelenirse yeni makineler alınmaz. Uzun süre işsiz kalan insanların becerileri aşınabilir. İşini kapatan bir işletme, talep geri geldiğinde aynı kolaylıkla yeniden açılamayabilir. Dolayısıyla kısa dönemde yaşanan kayıp, zamanla ekonominin geleceğini de küçültebilir. Post Keynesyenlerin talebe verdiği önem, uzun döneme uzanır. Bu fikrin günümüzde ana akım içinde de tartışıldığını ekleyelim; sınırlar eskisi kadar keskin değil. Bu yüzden iki yaklaşım arasındaki anlaşmazlığı yalnızca devlet ne kadar harcama yapsın sorusuna indirgemek eksik kalır. Ekonominin kendi işleyişinin bizi nereye götürdüğü konusunda da ayrılırlar. Post Keynesyen bakışta tam istihdam, fiyatlar yeterince esnediğinde mutlaka ulaşılacak bir durak değildir. Yatırım kararlarını, gelir dağılımını ve finansmanın yönünü belirleyen kurumlar kalıcı olarak önem taşır. Aynı miktarda kaynakla çok farklı toplumsal sonuçlar üretilebileceği düşüncesi, politika tartışmasını da genişletir. Üçüncü ayrım, gelirin kimde toplandığıyla ilgili. Bir işletmenin muhasebesinde ücret giderdir. Çalışanın hayatında ise o ücret, geçinmenin kaynağıdır. Başka işletmeler açısından baktığınızda aynı ücret, müşterinin satın alma gücüdür. Bütün firmaların aynı anda ücretleri baskılayarak satışlarını artırabileceğini varsayamazsınız. Maliyet hesabıyla başlayan karar, ekonominin tamamında talebi zayıflatabilir. Ücreti yalnızca işverenin gider kalemi olarak görmek, hikâyenin önemli bir bölümünü dışarıda bırakır. Bu, her ücret artışı her koşulda büyümeyi artırır demek değildir. İthalat, ihracat, yatırım kararları ve üretim kapasitesi sonucu etkiler. Post Keynesyen literatürün kendi içinde de ücret payındaki artışın hangi ekonomide talebi güçlendireceği, hangisinde başka etkilerle dengeleneceği tartışılır. Benim burada önemsediğim, bölüşümün ekonominin işleyişinin içinde olması. Gelir önce üretilip sonra önemsiz bir ayrıntıymış gibi paylaşılmıyor. Paylaşılma biçimi, ne kadar üretileceğini de etkileyebiliyor. Bir başka önemli başlık bankacılık. Post Keynesyenler paranın kredi ilişkileri içinde yaratılmasına uzun zamandır dikkat çekiyor. Banka kredi verdiğinde, müşterisinin hesabında bir mevduat da oluşturur. Bunun için aynı miktardaki tasarrufun daha önce başka biri tarafından bankaya yatırılmış olması zorunlu değildir. İngiltere Merkez Bankası da modern para yaratımını böyle açıklıyor. Ama bu, bankaların sınırsız kredi verebileceği anlamına gelmez. Sermaye, likidite, düzenleme ve borçlunun ödeme kapasitesi gibi sınırlar vardır. Bu bakış bizi Minsky’nin önemli sorusuna getiriyor. Ekonomi iyi giderken insanlar ve kurumlar daha fazla borçlanmaya, daha fazla risk almaya başlayabilir mi? Güvenli görünen dönem, gelecekteki kırılganlığı kendi içinde biriktirebilir mi? Böyle düşününce kriz, her zaman dışarıdan gelen beklenmedik bir kazadan ibaret kalmaz. Finansal sistemin işleyişi de istikrarsızlık üretebilir. O nedenle ekonomiyi değerlendirirken büyüme oranının yanında, o büyümenin hangi borç ilişkileri üzerinde yükseldiğine bakmak gerekir. Fakat Woodford’a ve Yeni Keynesyenlere hakkını teslim etmek için önemli bir düzeltme yapmalıyız. Bu araştırma geleneği yerinde durmadı. Woodford finansal aksaklıklar, kredi ilişkileri ve insanların sınırlı bilgi işleme kapasitesi üzerine de çalıştı. Bugün farklı gelir ve servet düzeylerindeki haneleri birlikte inceleyen Yeni Keynesyen modeller var. Herkesi aynı imkânlara sahip tek bir kişi gibi temsil etmenin sakıncaları, ana akımın içinde de ciddiye alınıyor. Woodford’u her durumda kemer sıkmayı savunan bir iktisatçı diye anlatmak da yanlış olur. Kamu harcamalarının, özellikle faizlerin alt sınıra dayandığı koşullarda, ekonomiyi güçlü biçimde destekleyebileceğini inceleyen çalışmaları var. Merkez bankalarının istihdamla ilgilenmesini de savunuyor. Kısacası bir düşünceyi eleştireceksek güçlü hâliyle yüzleşmeliyiz. Karşımızdakine savunmadığı bir görüşü yükleyerek kolay bir tartışma kazanabiliriz; ama ekonomiyi anlamış olmayız. Öyleyse bu kardeşlerin kavgası bugün nerede duruyor? Bence asıl ayrım, açıklamanın merkezine hangi sorunun yerleştirildiğiyle ilgili. Fiyatların uyumunu, beklentileri ve uygun politika kuralını merkeze aldığınızda bir araştırma gündemi çıkıyor. Belirsizliği, bölüşümü ve finansal kırılganlığı merkeze aldığınızda başka sorular öne çıkıyor. Aralarında geçişler ve ortak sonuçlar bulunabilir. Yine de hangi unsuru başlangıç noktası yaptığınız, hangi kaybı daha görünür kıldığınızı etkiliyor. Burada modellerin matematik kullanmasına itiraz etmek de meseleyi çözmez. Post Keynesyenler de matematiksel modeller kurar, verilerle çalışır. Benim sorum, modelin hangi ilişkiyi görünür kıldığı ve hangi ilişkiyi dışarıda bıraktığıdır. Mesela toplumun ortalama gelirini bilmek, borç ödeyemeyen aileyle faiz geliri elde eden ailenin durumunu anlamaya yetmez. İyi bir model her ayrıntıyı taşıyamaz; fakat cevaplamaya çalıştığımız sorunun belirleyici ayrıntılarını dışarıda bırakıyorsa, onu değiştirmek zorundayız. Şimdi Türkiye’deki bir izleyicinin hayatına dönelim. Diyelim ki enflasyonla mücadele için faiz artırılıyor. Bunun kredi talebini ve harcamaları yavaşlatması, döviz kuru ve beklentiler üzerinden fiyat baskısını azaltması mümkün. Ancak sonuç herkese aynı biçimde yansımıyor. Borcunu yenilemesi gereken küçük işletme zorlanabilir. İş arayan genç daha az ilanla karşılaşabilir. Mevduatı bulunan biri daha yüksek faiz geliri elde edebilir. Bu etkilerin büyüklüğü, borcun ve servetin toplumda nasıl dağıldığına bağlıdır. O nedenle bir programı değerlendirirken yalnızca enflasyon tahminine bakamam. İşsiz kalanlara ne olduğunu, ücretlerin satın alma gücünü, küçük işletmelerin ayakta kalıp kalamadığını da sorarım. Enflasyonun düşmesi zaten fiyatların eski düzeyine dönmesi demek değildir; fiyatların daha yavaş artması demektir. Geliriniz bu artışa yetişmiyorsa, açıklanan iyileşmeyle sizin yaşadığınız hayat arasındaki mesafe büyüyebilir. İnsanların sıkıntısını ekonomik verileri anlamıyorlar diye geçiştiremeyiz. Öte yandan enflasyonla mücadeleyi önemsizleştirmek de çalışan insanı korumaz. Yüksek enflasyon, pazarlık gücü zayıf olanların gelirini aşındırabilir. Mesele, fiyat istikrarını hangi araçlarla ve hangi toplumsal desteklerle sağlayacağımızdır. Sorun enerji maliyetlerinden veya konut yetersizliğinden kaynaklanıyorsa üretim ve arz koşullarına da müdahale gerekir. Para politikasının etkisi olabilir; fakat faiz kararı tek başına yeni konut inşa etmez, enerji bağımlılığını ortadan kaldırmaz. Benim bu tartışmadan çıkardığım siyasi sonuç şu: İstikrar programının yükü kendiliğinden adil dağılmaz. Vergi tercihleri, kamu hizmetleri ve çalışanların pazarlık gücü bu dağılımı değiştirir. Hangi kesimin harcamasının kısılacağı, hangi gelirin korunacağı açıkça tartışılmalıdır. Ekonomi politikasının başarısını insanların geçiminden bağımsız değerlendiremeyiz. Modelde toplam gelir toparlanırken, toplumun bir bölümü uzun süre kaybetmeye devam ediyorsa, o kaybın da hesabını vermek gerekir. Böyle bakınca enflasyonla mücadele programının yanında nasıl bir sosyal politika yürütüldüğü önem kazanır. İşsiz kalan insanın gelir kaybını sınırlamak, temel kamu hizmetlerini korumak, üretimi artıracak yatırımları sürdürmek aynı tartışmanın parçalarıdır. Bunların finansmanını ve enflasyona etkisini de hesaplamak gerekir. Ancak hesabı yalnızca ücretlinin tüketimini ne kadar azaltacağımızdan başlatırsak, seçenekleri daha baştan daraltmış oluruz. Woodford’un Nobel’i, beklentilerin ve tutarlı politikaların önemini konuşmak için çok iyi bir fırsat. Post Keynesyenlerin itirazları ise bizi üretimin, borcun ve bölüşümün toplumsal koşullarını düşünmeye çağırıyor. Ben ikisini birlikte okumanın ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum. Nobel, bir araştırma katkısına verilen büyük bir takdirdir; bütün ekonomi politikası tartışmalarını kapatan bir hüküm değildir. Woodford’a duyduğum kişisel saygı da düşüncelerini tartışmanın önünde bir engel oluşturmuyor. Bugün cebinizdeki parayla başladık, sonunda yine oraya geldik. Bundan sonra ekonomi düzeliyor dendiğinde, bu düzelmenin kimin hayatında karşılık bulduğunu sorun. Enflasyon düşerken işini, gelirini, geleceğe güvenini kaybedenler varsa onları da konuşalım. Siz bu değişimi en çok nerede hissediyorsunuz: alışverişte mi, borç öderken mi, iş ararken mi? Yorumlara yazın. Kayıt Dışı İktisat’ta bu tartışmayı, insanların hayatıyla bağını koparmadan sürdürmeye devam edeceğiz.