Dünya Paraya Sıkıştı: Petrol 90$, Tahvil Faizleri Rekorda, Çin’e Para Akıyor | CANLI
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölümde petrolün 90 doların üzerine çıkması, küresel tahvil faizlerinin uzun yılların zirvelerine yaklaşması ve Çin’e yönelen sermaye akımları birlikte ele alınıyor. ABD kamu borcu, artan uzun vadeli borçlanma maliyetleri ve enerji arzındaki jeopolitik risklerin piyasalar üzerindeki etkisi inceleniyor. Japonya, Kanada ve Türkiye’den gelen gelişmeler de bu küresel para sıkışıklığı çerçevesinde değerlendiriliyor. Ana soru, paranın fiyatındaki yükselişin geçici mi yoksa kalıcı bir rejim değişikliğinin işareti mi olduğu.
Ele Alınan Konular
- küresel tahvil faizleri
- petrol ve enerji riski
- ABD kamu borcu
- Çin sermaye akımları
- Türkiye piyasaları
Günaydın. Bugün 19 Ağustos Çarşamba. Saat dokuz buçuğa yaklaşırken dünyada ekonomi haberlerine tek tek baktığınızda sanki birbirinden kopuk bir sürü başlık görüyorsunuz: petrol 90 doların üzerinde, Amerikan tahvil faizleri yılların zirvesinde, Çin’de bir robot şirketi halka arzında uçuyor ama konut fiyatları düşmeye devam ediyor, Japonya büyüyor ama beklenenden çok daha yavaş, Trump Kanada’ya uygulayacağı yüzde 50 tarifeyi son dakikada erteliyor. Türkiye’de ise Merkez Bankası rezerv topluyor, konut fiyatları reel olarak geriliyor ve yabancı para hâlâ yüksek faizli Türk lirasına geliyor.
Sabahın resmi biraz karmaşık. Ama bence bütün bu haberleri okurken sorulması gereken çok temel bir soru var: Dünyada paranın fiyatı kalıcı biçimde mi yükseliyor?
Çünkü dün en sert hareketi hisse senetlerinden önce tahvil piyasasında gördük. Amerika’nın 30 yıllık tahvil faizi yüzde 5,33’e kadar çıktı. Bu, 2007’den beri görülmeyen bir seviye. Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de ve Japonya’da uzun vadeli faizler de yılların, bazı vadelerde onlarca yılın zirvesine yaklaştı. QNB’nin bu sabahki tablosunda Amerikan 10 yıllığı yüzde 4,69, Almanya yüzde 3,26, İngiltere yüzde 4,39, Japonya yüzde 2,90 civarında. Bunlar finans ekranında küçük rakamlar gibi duruyor ama devletlerin, şirketlerin, konut alacak ailelerin ve yapay zekâ yatırımı yapacak teknoloji şirketlerinin borçlanma maliyetini belirleyen ana fiyat aslında burada oluşuyor.
Peki tahvil faizleri niye yükseliyor?
Bunu sadece enflasyon korkusuyla açıklamak eksik olur. Üç baskı üst üste biniyor.
Birincisi petrol. Brent bu sabah 91,7 dolar civarında. Hürmüz’de gemi trafiği hâlâ normalleşmiş değil. İran boğazın kapalı olduğunu söylüyor, Trump açık olduğunu söylüyor ama gemi sahipleri siyasi açıklamalardan ziyade sigorta primlerine ve fiili güvenliğe bakıyor. Sonuçta trafik yavaşlıyor.
Üstelik Washington’ın İran’a karşı yeni bir yaptırım dalgası hazırladığı haberleri var. İran da buna karşı ekonomisini ayakta tutabilmek için ithalatı Türkiye, Pakistan, Rusya ve Orta Asya üzerinden kara yollarına ve Hazar hattına daha fazla kaydırıyor. Dolayısıyla mesele yalnızca birkaç tankerin geçip geçmemesi değil; ticaret rotalarının değişmesi, taşıma maliyetlerinin yükselmesi ve bu durumun ne kadar süreceği.
İkinci baskı kamu borcu. Amerikan federal borcu artık 40 trilyon dolar sınırına gelmiş durumda ve Hazine sürekli yeni tahvil ihraç ediyor.
Üçüncü baskı ise biraz ironik: Yapay zekâ devrimi kısa vadede sermayeyi ucuzlatmıyor, pahalılaştırıyor. Veri merkezleri, enerji altyapısı, çipler, soğutma sistemleri, şebeke yatırımları için teknoloji şirketleri olağanüstü miktarda para borçlanıyor. Devletle teknoloji şirketleri aynı yatırımcının parasına talip olduğunda, yatırımcı doğal olarak daha yüksek getiri istiyor.
Kur piyasasında da çok ilginç bir görüntü var. Dolar endeksi 100’ün altında, yaklaşık 99,6 civarında. Euro 1,158 dolar civarında. Yani petrol yükselirken dolar otomatik olarak güçlenmiyor. Bunun nedeni son Amerikan istihdam ve enflasyon verilerinin Fed’in eylülde yeniden faiz artıracağı beklentisini azaltması.
Japon yeni ise yeniden 160 sınırına yaklaşmış durumda. Washington ile Tokyo’nun ortak müdahalesinden sonra yen artık carry trade için eskisi kadar rahat bir fonlama parası olmayabilir. Reuters’ın aktardığına göre bazı yatırımcılar bu nedenle sıfır faize yakın İsviçre frangına yönelmeye başladı. Küçücük gibi görünen bir değişim ama küresel carry trade’in hangi para biriminden fonlanacağını değiştirebilir.
Altın da bize aynı şeyi söylüyor. Tahvil faizlerinin yükseldiği gün güvenli liman olmak yetmiyor. Çünkü faiz yükselirse faiz ödemeyen altını taşımanın fırsat maliyeti artıyor. Ons altın dün sert geriledikten sonra bu sabah 4.300-4.400 dolar bandında.
Ve tam burada teknoloji hisselerine geçiyoruz. Dün teknoloji sektörü özellikle baskı altındaydı. Yarı iletkenlerde ciddi satış gördük. Buna karşılık sağlık gibi daha defansif sektörler daha iyi dayandı. Barış Soydan’ın yayınında da buna dikkat çekiliyordu. Henüz “yapay zekâ rallisi bitti” denilecek bir durum yok. Zaten Bank of America’nın fon yöneticileri anketinde katılımcıların yüzde 56’sı önümüzdeki 12 ayda dünya ekonomisi ve piyasalar konusunda hâlâ iyimser.
Fakat yatırımcı artık yalnızca hikâyeyi değil, o hikâyeyi finanse etmenin maliyetini de hesaplıyor.
Bunun ilginç örneklerinden biri Anthropic. Şirket bir taraftan devasa bir halka arz hazırlığı yapıyor, diğer taraftan kuruculara daha fazla oy hakkı verecek bir yapı üzerinde çalışıyor. Yapay zekâ şirketlerinde artık sadece “hangi model daha iyi?” sorusu yok. Bu büyümeyi kim finanse edecek? Hangi faizle finanse edecek? Parayı veren yatırımcı mı şirketi kontrol edecek, yoksa kurucular mı?
Google’ın iflas eden Spirit Airlines’ın şirket içi verilerini yapay zekâ modellerinin geliştirilmesinde kullanmak amacıyla satın almak istemesine çalışan sendikasının itiraz etmesi de başka bir pencere açıyor. Veri artık fabrikadaki makine veya madendeki cevher gibi ekonomik bir girdi haline geliyor. Ama o verinin içinde çalışanların e-postaları, Teams konuşmaları, takvimleri varsa mülkiyet ve mahremiyet tartışması da hemen başlıyor.
Risk iştahı tamamen ortadan kalkmış değil. Hindistan’da Temasek destekli lojistik şirketi Shiprocket halka arz fiyatının yaklaşık yüzde 35 üzerinde işleme başladı. Çin’de Unitree ise ilk günde olağanüstü bir yükseliş yaşadı. Bir tarafta robot, bir tarafta e-ticaret lojistiği. Aynı dönemde Brezilyalı JBS, Pilgrim’s Pride’ın kalan hisselerini almak için yeniden teklif veriyor. Yani sermaye piyasaları kapanmıyor. Paranın eşiği yükseliyor; yatırımcı daha seçici davranıyor.
Japonya bu teknoloji tartışmasının bambaşka tarafında.
Japon ekonomisi ikinci çeyrekte yüzde 1,1 büyüdü. Piyasa yüzde 2 bekliyordu. Yaşlanan nüfus, ciddi işgücü açığı ve düşük verimlilik düşünüldüğünde Japonya’nın yapay zekâ kullanımında dünya liderlerinden biri olması beklenirdi. Ama BBC’nin aktardığı OECD ölçümünde Japon çalışanların sadece yüzde 8,4’ü işinde yapay zekâ kullanıyor.
Neden?
Çünkü teknolojiyi satın almakla çalışma biçimini değiştirmek aynı şey değil. Japon şirketlerinde hata toleransı düşük, karar alma konsensüse dayalı, pek çok işletmenin bilgi işlem altyapısı eski. Yapay zekâyı e-posta yazdırmak için kullanmak kolay; müşteriye verilecek kararı veya şirketin ana operasyonunu yapay zekâya devretmek çok daha zor.
Çin’de ise tam tersi bir görüntü var.
Çin teknolojiye devlet, bankalar, sermaye piyasası ve sanayi politikasıyla yükleniyor. Unitree’nin halka arzındaki yükseliş bunun sembolü. Çin’in ilk yedi aylık verilerinde genel sanayi üretimi yüzde 5 civarında büyürken yüksek teknolojili imalatın yaklaşık yüzde 14 büyüdüğü bildiriliyor.
Üstelik yabancı yatırımcıların davranışı da değişiyor. Eskiden Çin’e giren yabancı para daha çok büyük tüketim şirketlerine ve bankalara giderken şimdi endüstriyel yazılım, otomotiv elektroniği, makine görüşü, veri merkezi altyapısı ve yeni enerji şirketlerine gidiyor. Goldman Sachs, Morgan Stanley, UBS, Barclays gibi Batılı kurumlar teknoloji tarafında; Abu Dhabi Investment Authority gibi Orta Doğulu yatırımcılar elektrik şebekeleri, batarya malzemeleri ve güneş enerjisinde pozisyon alıyor.
Ama Çin’e bakınca sanki iki ayrı ekonomi görüyorsunuz.
Bir tarafta robotlar, elektrikli otomobiller, bataryalar, ileri imalat. Diğer tarafta beş yıldır çözülemeyen konut krizi.
Temmuzda yeni konut fiyatlarının gerilemesi yeniden hızlandı. Pekin şimdi 10,9 trilyon yuan, yaklaşık 1,6 trilyon dolarlık Konut İhtiyat Fonu’nun kullanım alanını genişletiyor.
Burada manşete dikkat edin. Çin ekonomisine yeni 1,6 trilyon dolar dağıtılmıyor. Var olan 1,6 trilyon dolarlık fonun daha geniş şekilde kullanılması sağlanıyor. İnsanlar bu parayı renovasyonda ve kirada daha rahat kullanabilecek, mortgage koşulları esnetilebilecek. Dolayısıyla fonun büyüklüğüyle yeni teşvikin büyüklüğünü birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Çin konuttaki servet kaybını teknoloji ve ihracatla telafi etmeye çalışıyor. Bunun Türkiye açısından önemi büyük.
Çünkü Çin yalnızca Amerika ile rekabet etmiyor. Avrupa otomotiv sektörüyle, Türkiye’nin beyaz eşyasıyla, makinesiyle, tekstiliyle de rekabet ediyor.
Mesela Çin-Ürdün ticaretine bakın. Birkaç yıl önce neredeyse hiç Çin elektrikli otomobili bulunmayan pazarda on binlerce Çin aracı satılmaya başlanıyor. Çinli şirketler Ürdün’ün yenilenebilir enerji kapasitesinin önemli bir bölümünü işletiyor.
Dolayısıyla Türkiye’de zaman zaman duyduğumuz “kuru biraz yükseltelim, ihracatçı rahatlasın” yaklaşımının bir sınırı var. Rakibiniz sadece para birimi ucuz bir ülke değil. Rakibiniz finansmanı, üretim ölçeği ve sanayi politikası tamamen farklı çalışan bir sistem.
Şimdi Türkiye’ye gelelim.
Bu sabah gelen QNB notunda benim en çok dikkatimi çeken veri dolar kuru değil. Carry trade’in artık görünür hale gelen maliyeti.
Merkez Bankası ödemeler dengesi istatistiklerinde yaptığı revizyonla türev işlemlerden kaynaklanan maliyeti kaydetmeye başladı. QNB’nin hesabına göre carry trade pozisyonlarının zirve yaptığı şubat ayında aylık türev maliyeti 604 milyon dolara çıkmış. İran savaşı sırasında pozisyonlar azalınca mart-haziran döneminde aylık ortalama yaklaşık 400 milyon dolara gerilemiş. Pozisyonlar şimdi yeniden yükseliyor ve QNB önümüzdeki aylarda bu maliyetin tekrar 500-600 milyon dolara çıkabileceğini hesaplıyor.
Üstelik para piyasası fonları üzerinden taşınan yabancı pozisyonunun 10 milyar doları aşmış olabileceği tahmin ediliyor. Haziranda yatırım fonlarına aylık giriş 3,3 milyar dolar; 2025 başından bu yana kümülatif giriş 7,5 milyar dolar. Bunun 5,6 milyar doları son bir yılda gerçekleşmiş.
Bu rakamlar önemli. Carry trade’i genellikle “yabancı dolar getirdi, TL’ye geçti, yüksek faiz aldı” diye anlatıyoruz. Oysa sistemin bir de karşı tarafı var. Kur oynaklığını düşük tutuyorsunuz, yüksek reel faiz sunuyorsunuz, bunun karşılığında rezerv biriktiriyor ve finansal istikrar sağlıyorsunuz. Ama bu yapı bedelsiz değil. Türev maliyetleri ödemeler dengesine giriyor.
Dünkü QNB bülteni de rezerv tarafındaki rahatlamayı gösteriyordu. 14 Ağustos haftasında brüt rezervin 5,1 milyar dolar artarak 183,5 milyar dolara, swap hariç net rezervin 54,4 milyar dolara yükseldiği tahmin ediliyordu. Merkez Bankası’nın bir haftada yaklaşık 3,3 milyar dolar döviz aldığı hesaplanıyordu.
Paylaşılan QNB tahmin setinde de dolar/TL için 2026 sonu 51,70, 2027 sonu 61,50; euro/TL için sırasıyla 60,50 ve 72,60 civarı öngörülüyor. Bunlar elbette garanti değil. Ama piyasanın ana senaryosunun ani bir devalüasyon değil, zamana yayılan kontrollü kur artışı olduğunu göstermesi açısından anlamlı.
Asıl soru şu: Bu denge faiz indirimine ne kadar dayanır?
Geçen haftaki Enflasyon Raporu’nda yıl sonu tahmini yüzde 28’e yükseltildi. Piyasada fiili fonlama yaklaşık yüzde 40, politika faizi yüzde 37. Repo ihalelerinin tekrar açılması fiili faizi aşağı çekebilir.
Murat Aysan’ın yayınındaki önemli noktalardan biri buydu: Sistemde 1,5-1,8 trilyon lira civarında fazla likidite varken yalnızca “repo ihalesi açıyorum” demek teknik olarak basit bir faiz indirimi değil. O likiditenin nerede ve hangi faizle tutulacağını da çözmeniz gerekiyor.
Ben burada aceleci bir faiz indiriminin riskini küçümsemem.
Çünkü Türkiye’de iç talep gerçekten yavaşlıyor. Sanayi üretimi yataylaşıyor, kredi büyümesi belirgin şekilde zayıflıyor, otomotivde ve beyaz eşyada soğuma var. Ama buna rağmen enflasyon aynı hızla düşmüyorsa artık meseleyi yalnızca “talep hâlâ çok güçlü” diyerek açıklayamayız.
Dışarıdan petrol, navlun, gübre, plastik ve enerji maliyeti geliyor. Firmalar da talepteki zayıflamanın geçici mi kalıcı mı olduğunu görmeden fiyat davranışını bir gecede değiştirmiyor. Paylaştığınız yayınlarda da bu yavaşlamanın üçüncü çeyrekte beklenenden daha belirgin hale geldiği vurgulanıyordu.
Konut verisi de bunu doğruluyor.
Merkez Bankası Konut Fiyat Endeksi temmuzda aylık yüzde 1,5, yıllık yüzde 25 arttı. Fakat enflasyondan arındırıldığında konut fiyatları yıllık yüzde 5,1 düşüyor.
Yeni Kiracı Kira Endeksi’nin yıllık artışı da yüzde 28,4’e kadar gerilemiş durumda. Buna karşılık TÜFE içindeki kira enflasyonu yüzde 45,3.
Neden böyle?
Çünkü ikisi farklı şey ölçüyor. Yeni Kiracı Endeksi bugün piyasaya çıkan konutun kirasını ölçüyor. TÜFE’de ise mevcut kiracıların sözleşmeleri zaman içinde yenilendikçe artış endekse giriyor. Yani yeni kiralarda başlayan yavaşlamanın genel kira enflasyonuna yansıması gecikmeli olacak. Bu nedenle kira enflasyonunda önümüzdeki dönemde aşağı yönlü hareketin devam etmesi oldukça olası.
İkinci el otomobilde de benzer durum var. Paylaşılan Kardata verisine göre yılbaşından temmuz sonuna kadar ortalama ikinci el otomobil fiyatı nominal olarak yaklaşık yüzde 1,3 gerilemiş. Enflasyonu da hesaba kattığınızda reel kayıp çok daha büyük.
İnsan ne yapıyor? “Bugün araba almak zorunda değilsem bekleyeyim. Param faizde biraz daha çalışsın.”
Para politikasının aktarım mekanizması dediğimiz şey günlük hayatta tam olarak böyle çalışıyor.
Fakat reel sektörün bütün problemlerini faize ve kura bağlamak da fazla kolay.
Paylaşılan yayınlarda Hakan Kara’nın doğrudan yatırım verileri üzerinden açılan tartışmayı önemli buluyorum. Türkiye’den yurt dışına yatırım çıkışı artıyorsa bunun tamamını “Türkiye’de faiz yüksek” diye açıklayamayız. Şirketler yatırım yaparken beş yıllık, on yıllık bir perspektifle hukuk güvenliğine, sözleşmenin uygulanıp uygulanmayacağına, kuralların öngörülebilirliğine de bakıyor.
Bir sanayici Mısır’a veya Orta Asya’ya her zaman orada finansman ucuz olduğu için gitmez. Bazen daha öngörülebilir bir iş ortamı bulacağını düşündüğü için gider. Bu, günlük faiz kararlarından çok daha yavaş değişen fakat uzun vadeli büyümeyi belirleyen mesele.
Cari açık konusunda ise felaket dili kullanmak gerekmiyor. Haziranda açık yaklaşık 4,2 milyar dolardı. Altın ve enerji dışındaki çekirdek dengenin yeniden artıya dönmesi iç talepteki yavaşlamayla uyumlu.
Bankaların ve şirketlerin dış borç çevirme oranlarının yüksek kalması, finansmanın şu anda bulunduğunu gösteriyor. Fakat finansmanın kalitesi ayrı mesele. Doğrudan yatırım zayıfken kısa vadeli ve faize duyarlı para girişi güçlü olursa cari açığı finanse edersiniz ama ekonominin dayanıklılığı aynı ölçüde artmaz.
Turizm de bu sene eskisi kadar güçlü bir tampon değil. İlk altı ayda ziyaretçi sayısındaki gerileme, Antalya ve Muğla’da yüksek sezonda otel fiyatlarının aşağı çekilmesi Türkiye’nin pahalılaşmasının talebi etkilediğini gösteriyor. Bir de yabancı turist açısından “İran’daki savaş Türkiye’ye ne kadar yakın?” algısı var. Türkiye ile Hürmüz arasındaki gerçek mesafeyi anlatmanız ekonomik davranışı her zaman değiştirmiyor. Turizmci bu nedenle fiyat kırıp doluluğu korumaya çalışıyor.
Bütçede ise şimdilik alarm yok ama hareket alanı daralıyor.
Temmuz bütçesi 378,1 milyar lira açık verdi. Son 12 aylık bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 2,8’e çıktı. Buna rağmen OVP’deki yüzde 3,5 hedefinin hâlâ altında.
QNB bu performansta sosyal güvenlik dengesindeki iyileşmenin önemli olduğunu söylüyor. Ama faiz giderleri artıyor. Vergi gelirlerinin artış hızı yavaşlıyor. Otomobil satışlarının düşmesi ve akaryakıtta eşel mobil uygulaması nedeniyle ÖTV gelirlerinin yıllık artışı yalnızca yüzde 5 olmuş.
Dolayısıyla “bütçede sorun yok, rahatız” diyecek durumda değiliz. Hele yıl sonuna doğru kamu harcamaları hızlanırsa alan daha da daralabilir.
Şimdi piyasa ekranına hızlıca bakalım.
QNB’nin bu sabahki rakamlarında dolar/TL yaklaşık 47,94, euro/TL 55,55. BIST 100 dün 14.128 civarında yatay kapandı ve haftalık olarak hâlâ yüzde 3,1 yukarıda. Türkiye’nin beş yıllık CDS’i 222 baz puan. İki yıllık tahvil faizi yüzde 40,96.
Brent 91,7 dolar. Altın yaklaşık 4.345 dolar. Gümüş günlük yüzde 4,6 düşmüş durumda. Nikkei bu sabah yaklaşık yüzde 2,8, Şanghay yüzde 2 aşağıda.
Amerika’da da çok güzel bir tezat var. Tek ailelik konut başlangıçları temmuzda sert düşerek 2022 sonundan beri en düşük seviyeye geldi. Mortgage faizi yüzde 6,7-6,8 civarında kaldığı müddetçe ev alıcısı geri çekiliyor.
Ama aynı Amerikan ekonomisinde fabrika üretimini yapay zekâ yatırımları ayakta tutuyor. Yarı iletken, bilgisayar ekipmanı, veri merkezi için kullanılan endüstriyel malzemelerde üretim artıyor.
Yani aynı faiz oranı bir sektörü boğarken başka bir sektörde yatırım patlaması yaratabiliyor.
Trump’ın Kanada’ya getireceği yüzde 50 tarifeyi yürürlüğe girmeden yalnızca birkaç saat önce üç gün ertelemesi de günün önemli siyasi-ekonomik haberi.
Amerika ve Kanada “anlaşmaya yakınız” diyor ama otomobiller, süt ürünleri, Amerikan içkilerine uygulanan yasaklar ve Keystone XL boru hattı hâlâ pazarlık masasında.
Burada tarifelerin ne kadar değiştiğini görüyoruz. Gümrük vergisi artık sadece ithalatı azaltmak için kullanılan bir araç değil. Enerji politikası, yatırım, seçim siyaseti ve tedarik zinciri aynı pazarlığın içine giriyor.
Bir de İngiltere’den küçük ama uzun vadede önemli bir haber var. Mobil ödeme kullananların sayısı hızla artıyor. Buna rağmen nakit tamamen ortadan kalkmıyor. 2025’te İngiltere’de ödemelerin yaklaşık yüzde 8’i hâlâ nakitle yapılmış.
Özellikle düşük gelirli insanlar için nakit yalnızca ödeme aracı değil, bütçeyi kontrol etmenin de yolu. Dijitalleşme bu nedenle “nakit bitecek” anlamına gelmeyebilir. İki ödeme dünyası uzun süre yan yana yaşayabilir.
Bugünün veri takvimi çok yoğun değil ama iki başlık özellikle önemli.
Euro Bölgesi temmuz nihai enflasyonu açıklanacak. Öncü veride yıllık enflasyon yüzde 2,9’du. İngiltere enflasyonu da izlenecek.
Akşam ise Fed’in son toplantısının tutanaklarını göreceğiz. Piyasa, zayıflayan Amerikan istihdamına ve daha ılımlı son enflasyon verilerine Fed üyelerinin nasıl baktığını anlamaya çalışacak. Faiz artışı ihtimali son haftalarda geriledi. Ama petrol 90 doların üzerinde kaldığı müddetçe Fed’in eli tamamen rahat değil.
Ben bugün ekrandan tek bir rakam seçmek zorunda olsam dolar/TL’yi değil, Amerikan 30 yıllık tahvil faizini izlerdim.
Çünkü orası dünyanın gerçekten yeniden ucuz para dönemine dönüp dönemeyeceğini gösteriyor.
Uzun vadeli faizler yüksek kalırsa Türkiye’nin işi de zorlaşıyor. Daha pahalı dış borç, carry trade için daha yüksek getiri beklentisi, bütçede artan faiz gideri, konutta daha pahalı kredi ve borsada daha seçici yabancı yatırımcı demek.
Buna karşılık Hürmüz açılır, petrol geri gelir ve tahvil piyasası sakinleşirse Türkiye’nin dezenflasyon programının önü birkaç ay içinde ciddi biçimde rahatlayabilir.
Dolayısıyla 19 Ağustos sabahındaki tablo bana bir “her şey çöküyor” manzarası göstermiyor.
Daha ilginç bir dönemden geçiyoruz.
Çin konuttan kaybettiği ivmeyi teknoloji ve ihracatla telafi etmeye çalışıyor. Japonya teknolojiyi şirket kültürüne sokmakta zorlanıyor. Amerika, kamu borcuyla yapay zekâ yatırımlarını aynı sermaye havuzundan finanse etmeye çalışıyor. Türkiye ise yüksek faiz sayesinde kur ve rezerv tarafında zaman satın alıyor fakat bu zamanın reel ekonomi ve finansman açısından bir maliyeti var.
Asıl mesele de burada.
Satın aldığımız bu zamanı ne için kullanacağız?
Üretkenliği artıran, yatırımcının uzun vadeli karar verebildiği, enflasyon beklentisinin gerçekten değiştiği bir ekonomi kurmak için mi?
Yoksa bir sonraki dış şoka kadar mevcut dengeyi taşımak için mi?
Bugün gün boyunca üç fiyatı yakından izleyin: Brent petrol, Amerikan uzun vadeli tahvil faizi ve dolar/TL.
Çünkü önümüzdeki birkaç ayın Türkiye ekonomisi açısından ne kadar zor veya ne kadar yönetilebilir olacağını büyük ölçüde bu üç fiyat belirleyecek.