YKS 2026’nın Büyük Sürprizi: Yazılım Düşüyor, Hangi Bölümler Yükseliyor?
Bu Bölüm Hakkında
2026 YKS yerleştirme sonuçları, üniversite sisteminin daha yüksek doluluk oranına ulaşmasına rağmen bunun temel nedeninin talep artışından çok kontenjanların azaltılması olduğunu gösteriyor. Devlet üniversiteleri ve burslu vakıf programları büyük ölçüde dolarken, ücretli ve indirimli vakıf programlarında ailelerin eğitim maliyeti ile beklenen kariyer getirisini daha dikkatli tarttığı görülüyor. Yazılım ve bazı yapay zekâ programları, arzın hızlı büyümesi ve bölüm adının tek başına yeterli olmaması nedeniyle zayıflarken hemşirelik, ebelik ve bazı klasik mühendislikler güç kazanıyor. Bölüm tercihinde üniversitenin itibarı, şehir, eğitim kalitesi ve istihdam bağlantıları giderek daha belirleyici hale geliyor.
Ele Alınan Konular
- YKS 2026 yerleştirme verileri
- Üniversite kontenjanları ve doluluk
- Vakıf üniversitelerinde eğitim maliyeti
- Yazılım ve yapay zekâ bölümleri
- Sağlık ve klasik mühendisliklerin yükselişi
2026 YKS yerleştirme sonuçları açıklandı. Ve bence bu yılın sonuçlarında ilk bakışta görünen tabloyla, verilerin gerçekten anlattığı hikâye arasında ciddi bir fark var.
Çünkü sadece doluluk oranlarına bakarsanız, “üniversitelere ilgi arttı, sistem geçen yıla göre daha iyi doldu” diyebilirsiniz. Ama işin içine kontenjan değişimlerini, boş kalan programları, devlet-vakıf ayrımını ve bölümlerin kendi puan türleri içindeki göreli konumlarını kattığınızda bambaşka bir resim çıkıyor.
Bugün size tam olarak bu resmi anlatacağım.
2025 ve 2026 dört yıllık lisans programlarının yerleştirme verilerini program program karşılaştırdım. Aynı program kodlarını eşleştirdim. Böylece sadece tek tek üniversitelerin taban puanlarına değil, sistemin genel yönüne de bakabiliyoruz.
Burada bir noktayı özellikle vurgulayayım. 2025 ile 2026 taban puanlarını ham haliyle yan yana koyup “bu bölümün puanı 15 puan arttı, demek ki bölüm çok daha popüler oldu” demek doğru değil. Çünkü sınavın puan dağılımı yıldan yıla değişiyor. Nitekim 2026’da programların medyan taban puanı eşit ağırlıkta yaklaşık 15, sayısalda yaklaşık 14, sözelde yaklaşık 21, dilde de yaklaşık 15 puan yukarı kaymış durumda. Dolayısıyla benim burada baktığım şey sadece ham puan değil. Bir program kendi puan türündeki diğer programlara göre yukarı mı çıkmış, aşağı mı inmiş? Kontenjanı ne olmuş? Kontenjan azalmasına rağmen boş kalmış mı? Kontenjan artmasına rağmen dolmuş mu? Asıl trendi bunlar gösteriyor.
Bu ayrım önemli, çünkü aksi halde örneğin bir üniversitenin taban puanı yükselmiş diye onun daha çok talep gördüğünü düşünebiliriz. Oysa sınavdaki genel puan seviyesi yükseldiyse herkesin puanı yükselmiş olabilir. Bu yüzden karşılaştırmayı mümkün olduğunca göreli konum üzerinden yapmak gerekiyor.
Bir başka önemli nokta da şu: Türkiye’de artık tek bir üniversite piyasası yok. Aslında en az üç ayrı yükseköğretim piyasası var gibi görünüyor.
Birincisi, güçlü devlet üniversiteleri ve talep gören devlet programları. Burada fiyat sıfıra yakın olduğu için öğrencinin temel problemi giriş başarısı.
İkincisi, güçlü vakıf üniversitelerinin burslu programları. Burada da çok ciddi talep var ve kontenjanlar eksiksiz doluyor.
Üçüncüsü ise ücret ödenmesi gereken vakıf programları. Burada aile bütçesi doğrudan tercih denklemine giriyor. Enflasyonun, eğitim ücretlerinin ve dört yıllık toplam maliyetin yükseldiği bir ekonomide aileler sadece “çocuğum hangi bölümü seviyor?” diye bakmıyor. “Bu eğitim için toplam ne ödeyeceğim ve bunun karşılığında nasıl bir kariyer ihtimali satın alıyorum?” diye de bakıyor.
Bu yüzden yerleştirme sonuçlarını aslında Türkiye’de hanehalklarının ekonomik beklentilerinin bir göstergesi olarak da okuyabiliriz.
Örneğin bir program bursluyken yüzde 100 doluyor, aynı üniversitede aynı veya benzer program yüzde 50 indirimli olduğunda ciddi boşluk bırakıyorsa burada akademik alanın kendisine yönelik bir talep çöküşünden söz etmek zor. Fiyat devreye girdiğinde tercih değişiyor.
Ve bu seçicilik sadece vakıf üniversitelerinde değil, coğrafyada da görülüyor.
Bilgisayar mühendisliği bunun çok iyi örneği. Alan hâlâ Türkiye’nin en çok talep gören alanlarından biri. Ama artık her şehirde, her üniversitede açılan bilgisayar mühendisliği programı aynı ilgiyi görmüyor. Öğrenci bölüm ismine değil, o bölümün hangi üniversitede olduğuna daha fazla bakıyor.
Bu, yükseköğretimde marka ayrışmasının güçlendiğini düşündürüyor.
Bir başka ifadeyle, birkaç yıl önce “doğru bölümü seçmek” daha önemli görünürken, bugün “doğru bölüm ile doğru üniversite kombinasyonunu seçmek” daha önemli hale geliyor.
Ve en temel bulgu şu:
2026’da üniversite sistemi daha iyi doldu, evet. Ama bunun ana nedeni öğrencilerin üniversiteye birdenbire daha fazla ilgi göstermesi değil. Asıl neden kontenjanların ciddi biçimde azaltılmış olması.
2025’te toplam genel kontenjan yaklaşık 417 bindi. 2026’da bu sayı yaklaşık 393 bine düştü. Yani bir yılda yaklaşık 24 bin kontenjan azaltıldı. Oransal olarak baktığımızda yüzde 5,7’lik bir kesinti var.
Buna karşılık toplam doluluk oranı yüzde 91,5’ten yüzde 92,4’e çıktı.
Şimdi yalnızca bu son cümleyi alırsanız, “demek ki talep arttı” dersiniz. Ama 24 bin koltuğu sistemden çektiğinizde doluluk oranının yükselmesi zaten beklenen bir şey.
O yüzden 2026’yı değerlendirirken ilk kuralımız şu olmalı:
Doluluk artışı ile talep artışını birbirine karıştırmayacağız.
Hatta bazı puan türlerinde kontenjan kesintileri çok daha sert. Eşit ağırlık programlarında toplam kontenjan yaklaşık yüzde 7,2 azaltılmış. Sözelde yaklaşık yüzde 6,9, dilde yüzde 10,5. Sayısalda da yaklaşık yüzde 3,4’lük bir azalma var.
Yani YÖK aslında sistemdeki arzı, yani üniversite kontenjanlarını, talebe doğru çekmeye başlamış görünüyor.
Peki bu kesinti en çok nerede işe yaramış?
Devlet üniversitelerinde zaten çok büyük bir yerleştirme sorunu yok.
2026’da devlet üniversitelerinin genel doluluk oranı yüzde 99,2 civarında. Ücretli, ortak diploma, özel statülü bazı kontenjanları çıkardığınızda normal devlet lisans programlarında doluluk yüzde 99,5’e yaklaşıyor.
Bu çok yüksek bir oran.
Dolayısıyla Türkiye’de “gençler artık üniversite okumak istemiyor” cümlesi verilerle uyuşmuyor.
Daha doğru cümle şu:
Gençler hâlâ üniversite okumak istiyor ama hangi üniversiteye, hangi bölüme ve ne kadar para ödeyerek gidecekleri konusunda çok daha seçici davranıyor.
Çünkü asıl sorun vakıf üniversitelerinde.
Vakıf üniversitelerinde toplam doluluk 2025’te yaklaşık yüzde 74,8’di. 2026’da yüzde 78,1’e çıktı. İlk bakışta iyileşme var. Ama burada da kontenjanlar azaltılmış durumda ve hâlâ yaklaşık 21 bin 800 boş vakıf kontenjanı var.
Daha da ilginci, burslu vakıf programlarında neredeyse hiçbir sorun yok.
Burslu kontenjanlar yüzde 100 doluyor.
Sorun yüzde 50 indirimli, yüzde 25 indirimli ve ücretli programlarda.
Özellikle yüzde 50 indirimli kontenjanlarda 2026’da yaklaşık 19 bin 300 boş yer var.
Bu bence Türkiye’de yükseköğretimin önümüzdeki yıllardaki en önemli ekonomik tartışmalarından biri olacak.
Çünkü burada mesele eğitim talebinin yok olması değil. Mesele fiyat.
Bir öğrenci Koç’ta, Bilkent’te, Özyeğin’de, Bahçeşehir’de, Medipol’de ya da başka bir vakıf üniversitesinde burslu bir programa girebiliyorsa talep çok güçlü. Ama aynı program için yüksek bir öğrenim ücreti ödemesi gerektiğinde hesap değişiyor.
Aile artık şunu soruyor:
Bu diploma için dört yılda ödeyeceğim toplam para, mezun olduktan sonra çocuğuma gerçekten ne kadar getiri sağlayacak?
Bence 2026 yerleştirme sonuçlarında giderek daha fazla gördüğümüz şey tam olarak bu yatırım getirisi hesabı.
Şimdi gelelim bölümlere.
Burada bana göre 2026’nın en şaşırtıcı hikâyelerinden biri bilgisayar, yazılım ve yapay zekâ alanlarında.
Son birkaç yıldır çok güçlü bir anlatı vardı. Yapay zekâ geliyor, yazılım geleceğin mesleği, bilgisayar mühendisliği yazan kaybetmez, hangi üniversitede olursa olsun teknoloji bölümleri dolar.
2026 verileri artık bu anlatının sorgulanması gerektiğini gösteriyor.
Bilgisayar mühendisliğinde kontenjanlar yaklaşık yüzde 4,7 azaltılmış olmasına rağmen programların kendi puan türü içindeki göreli seçiciliği yaklaşık 5 yüzdelik dilim gerilemiş.
Yazılım mühendisliğinde tablo daha sert.
Kontenjan yaklaşık yüzde 8,3 azaltılmış. Buna rağmen doluluk yüzde 63,5’ten yüzde 61’e geriliyor ve göreli seçicilik yaklaşık 6 puan düşüyor.
Yani yazılım mühendisliğinde arz azaltıldığı halde talep performansı zayıflıyor.
Yapay zekâ programlarında ise biraz farklı bir hikâye var.
Burada belki öğrencinin ilgisi tamamen çökmüş değil, ama üniversiteler çok hızlı program açmış.
Bazı yapay zekâ mühendisliği, yapay zekâ ve makine öğrenmesi, yapay zekâ ve veri mühendisliği programlarında kontenjanlar bir yılda yüzde 40, yüzde 45 hatta yüzde 50’ye yakın artmış.
Talep bu kadar hızlı büyümeyince doluluk oranları düşüyor.
Dolayısıyla “öğrenciler yapay zekâ istemiyor” demek de doğru değil.
Daha doğru yorum şu:
Üniversiteler yapay zekâ etiketi taşıyan programları, öğrencilerin bu programlara yönelik gerçek talebinden daha hızlı çoğaltmış olabilir.
Bu da bize çok klasik bir ekonomik mekanizmayı gösteriyor.
Bir alanda talep artınca arz hızla geliyor. Ama arz talebi aşarsa fiyat olmasa bile burada başka bir denge mekanizması çalışıyor: taban puan düşüyor, boş kontenjan ortaya çıkıyor ve bazı programlar zamanla eleniyor.
Peki hangi alanlar güçleniyor?
Sağlık tarafında hemşirelik ve ebelik oldukça güçlü.
Hemşirelik kontenjanı biraz artmasına rağmen doluluk yüzde 99,7’ye çıkıyor ve göreli seçiciliği yükseliyor.
Ebelikte de benzer bir tablo var. Kontenjan artıyor, doluluk yüzde 99’un üzerine çıkıyor ve bölüm kendi puan türü içinde güçleniyor.
Bu önemli, çünkü burada sadece kontenjan kısarak yaratılmış yapay bir iyileşme görmüyoruz. Talep gerçekten kuvvetli.
Klasik mühendisliklerin bazıları da teknoloji balonunun gölgesinden çıkıp toparlanıyor.
Elektrik-elektronik mühendisliğinde kontenjan neredeyse sabit ama boş kontenjan ciddi biçimde azalıyor ve doluluk yüzde 94’e yaklaşıyor.
Makine mühendisliğinde de doluluk yüzde 93 civarından yüzde 97’nin üzerine çıkıyor.
Metalurji ve malzeme mühendisliğinde kontenjan artmasına rağmen göreli seçicilik yükseliyor.
Yani öğrenciler sadece en yeni ve en parlak etiketlere yönelmiyor. Daha klasik ama istihdam bağlantısı daha görünür olan mühendislikler yeniden güç kazanıyor olabilir.
Buna karşılık bazı alanlar açık biçimde zayıflıyor.
Gastronomi ve Mutfak Sanatları bunlardan biri.
Kontenjan neredeyse değişmemesine rağmen doluluk düşüyor, boş kontenjan artıyor ve bölümün göreli seçiciliği geriliyor.
İngilizce Mütercim ve Tercümanlıkta da benzer bir tablo var. Kontenjan azaltılmasına rağmen doluluk düşüyor ve göreli seçicilik kaybediyor.
Havacılık Yönetimi de zayıflayan alanlardan.
İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı da kontenjanı azaltıldığı halde hem doluluk hem göreli konum açısından geriliyor.
Psikoloji ise çöküşte değil, ama eski momentumunu kaybetmiş görünüyor. Kontenjan azaltılmasına rağmen doluluk belirgin biçimde iyileşmiyor ve göreli seçicilik biraz geriliyor.
Bir de iyileşmiş gibi görünen ama aslında kontenjan kesintisi sayesinde toparlanan programlar var.
Eczacılık bunun en net örneği.
Kontenjan yaklaşık yüzde 9 azaltılıyor. Doluluk yüzde 90’dan neredeyse yüzde 100’e çıkıyor.
Bu çok büyük bir iyileşme gibi görünüyor ama arzı ciddi şekilde azalttığınız için denge yeniden kurulmuş oluyor.
Hukukta da yaklaşık yüzde 13’lük bir kontenjan kesintisi var. Doluluk yükseliyor ama programların göreli seçiciliğinde çok büyük bir sıçrama yok.
Yani “hukuk yeniden patladı” demek için veri yeterli değil.
Daha çok, hukuk kontenjanları mevcut talebe yaklaştırılmış diyebiliriz.
Devlet üniversitelerinde ise birkaç bölüm gerçekten ciddi alarm veriyor.
Fen Bilgisi Öğretmenliği bunların başında geliyor.
2026’da normal devlet kontenjanlarında doluluk yaklaşık yüzde 43.
Yani neredeyse her iki kontenjandan biri boş.
Biyoloji Öğretmenliği, Kimya Öğretmenliği, bazı jeoloji ve jeofizik mühendisliği programları da ciddi sıkıntı yaşıyor.
Bilgisayar mühendisliğinde genel devlet doluluğu çok yüksek olsa da alt segmentte bazı üniversitelerde onlarca boş kontenjan var.
Iğdır, Siirt, Ardahan, Munzur, Hakkâri gibi üniversitelerde bilgisayar mühendisliği artık otomatik olarak dolmuyor.
Bu da aslında önemli bir kırılma.
Eskiden bölüm adı tek başına yeterli olabiliyordu.
Şimdi öğrenci sadece “bilgisayar mühendisliği” demiyor.
“Nerede bilgisayar mühendisliği?” diye soruyor.
Üniversitenin itibarı, şehir, eğitim dili, akademik kadro, staj ve istihdam ağı giderek daha önemli hale geliyor.
Vakıf üniversitelerinde bu seçicilik daha da sert.
Örneğin vakıf bilgisayar mühendisliği kontenjanlarında 2026 doluluk yaklaşık yüzde 60.
Yazılım mühendisliğinde yaklaşık yüzde 33.
Yani vakıf yazılım mühendisliğinde kabaca her üç kontenjandan ikisi boş.
Dijital Oyun Tasarımı gibi birkaç yıl önce çok popüler görünen alanlarda da ciddi boşluk var.
Bu bana şu mesajı veriyor:
Öğrenciler artık bölüm adındaki “gelecek” imajına eskisi kadar kolay prim vermiyor.
Şimdi üniversitelere bakalım.
2026’da özellikle bazı vakıf üniversiteleri ciddi yerleştirme sorunu yaşamış.
İstanbul Kültür Üniversitesi’nin doluluğu yaklaşık yüzde 78’den yüzde 54’e kadar geriliyor.
İstanbul Ticaret Üniversitesi yüzde 84 civarından yüzde 63’e düşüyor.
Yaşar Üniversitesi yaklaşık yüzde 92,5’ten yüzde 82’ye geriliyor.
Fenerbahçe, İstanbul Gedik, İstanbul Atlas ve İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde de belirgin zayıflama var.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ise ayrı bir durum var. Kontenjan yaklaşık dörtte bir oranında azaltıldığı halde doluluk oranı yine de geriliyor. Bu nedenle burada kontenjan azaltımı problemi tamamen çözememiş.
Buna karşılık daha iyiye giden vakıf üniversiteleri de var.
İstanbul Medipol özellikle dikkat çekiyor.
Kontenjanı neredeyse aynı kalmasına rağmen boş kontenjan sayısı yaklaşık 1.660’tan 550 civarına düşüyor. Bu, sadece arz kesintisiyle açıklanamayacak gerçek bir iyileşmeye işaret ediyor.
Kadir Has, TOBB ETÜ, Doğuş ve Ankara Medipol’de de doluluk tarafında önemli iyileşmeler var.
Bahçeşehir de güçlü toparlanıyor fakat orada kontenjan azaltımının etkisini unutmamak gerekiyor.
Üniversiteler açısından bunun anlamı da önemli. Artık sadece yeni ve kulağa çekici gelen programlar açmak yeterli olmayabilir. “Yapay zekâ”, “finans”, “dijital”, “oyun”, “yazılım” gibi kelimeleri bölüm adlarına eklemek otomatik talep yaratmıyor. Öğrenci bu programın akademik kadrosuna, mezunun nerede çalıştığına, eğitim diline, şehre ve özellikle ödeyeceği ücrete bakıyor.
Bu nedenle önümüzdeki birkaç yılda bazı vakıf üniversitelerinin kontenjanlarını daha da azaltması, bazı programları birleştirmesi veya kapatması şaşırtıcı olmaz. Aynı şekilde devlet tarafında da öğretmenliklerin bazıları ve düşük talep gören mühendislikler için kontenjan planlamasının yeniden yapılması gerekecek gibi görünüyor.
Burada çok önemli bir sinyal daha var: sistemde boş kontenjanın bulunması tek başına başarısızlık değildir. Yeni açılmış küçük bir programda birkaç boşluk normal olabilir. Benim sorun dediğim şey, yüzlerce kontenjanı olan bir üniversitede boşlukların sistematik biçimde büyümesi veya kontenjan azaltıldığı halde doluluğun yine düşmesidir. İşte İstanbul Kültür, İstanbul Ticaret gibi örnekleri bu yüzden özellikle vurguluyorum. Çünkü burada tek bir bölümden değil, kurum düzeyinde daha geniş bir talep sorununun işaretlerinden söz ediyoruz.
Bir de KKTC üniversiteleri var.
Bence 2026’nın en büyük yapısal sorunlarından biri burada.
Türkiye’de toplam kontenjan azaltılırken KKTC üniversitelerinde kontenjan yaklaşık yüzde 5 artmış.
Ama doluluk yüzde 63,6’dan yüzde 60 civarına düşmüş.
Boş kontenjan sayısı 5 binin üzerine çıkmış.
Bu açık bir arz-talep uyumsuzluğu.
Ve şimdi gelelim benim de akademik alanım olan iktisat ve ekonomiye.
Burada sonuçlar, sosyal medyada zaman zaman duyduğumuz “iktisat bitti, kimse iktisat okumuyor” söylemiyle pek örtüşmüyor.
İktisat ve Ekonomi programlarını birlikte aldığımızda toplam kontenjan neredeyse aynı kalıyor.
2025’te yaklaşık 9.650, 2026’da yaklaşık 9.560.
Doluluk ise yüzde 94’ten yüzde 94,4’e hafifçe yükseliyor.
Yani alan genel olarak talep kaybetmiş görünmüyor.
Ama burada da devlet ve vakıf ayrımı çok önemli.
Devlet üniversitelerinde İktisat ve Ekonomi programlarının doluluğu yüzde 99’un üzerinde.
Normal devlet kontenjanlarına baktığınızda neredeyse tam doluluk var.
Üstelik devlet iktisat programlarının kendi eşit ağırlık dağılımı içindeki göreli konumu da ortalamada bir miktar yükseliyor.
Özellikle orta ve alt segmentteki bazı devlet iktisat programları geçen yıla göre birkaç yüzdelik dilim yukarı çıkmış durumda.
Yani “öğrenci artık iktisat tercih etmiyor” tezi en azından devlet üniversiteleri için yanlış.
Üst düzey iktisat programlarında ise yapı çok istikrarlı.
Koç Ekonomi burslu, Bilkent İktisat burslu, Boğaziçi İktisat, TOBB ETÜ burslu, Galatasaray İktisat, Özyeğin burslu Ekonomi, İTÜ Ekonomi ve ODTÜ İktisat yine en üst grupta.
İlk sıralarda dramatik bir değişim yok.
Bu da bize şunu söylüyor:
İyi iktisat eğitiminin talebi hâlâ çok güçlü.
Peki sorun nerede?
Yine vakıf üniversitelerinin ücretli ve indirimli kontenjanlarında.
Vakıf üniversitelerinde burslu İktisat ve Ekonomi programları yüzde 100 doluyor.
Ama yüzde 50 indirimli programlarda ciddi boşluk var.
Üstelik bu programların kendi eşit ağırlık grubu içindeki göreli seçiciliği de geriliyor.
Yani öğrenciler iktisattan kaçmıyor.
Öğrenciler, yüksek ücret ödeyerek iktisat okumanın ekonomik getirisini daha sert sorguluyor.
Bence bu ayrım çok önemli.
Çünkü bu bize iktisat disiplininin itibar kaybettiğini değil, yükseköğretimde fiyat-kalite ilişkisinin yeniden değerlendirildiğini gösteriyor.
İktisada yakın alanlarda da ilginç trendler var.
Ekonometri oldukça güçlü.
Kontenjanı biraz azalıyor ama neredeyse tamamen doluyor ve göreli seçiciliği belirgin biçimde yükseliyor.
Maliye ve Çalışma Ekonomisi de devlet tarafında çok güçlü doluluk gösteriyor.
Buna karşılık “Ekonomi ve Finans” adı verilen programlarda tablo daha zayıf.
Kontenjan artıyor ama doluluk ciddi biçimde düşüyor.
Özellikle vakıf üniversitelerinde Ekonomi ve Finans programlarının yaklaşık yarısı dolmuyor.
Bu da bana şunu düşündürüyor:
Program adının daha modern, daha finansal ya da daha piyasaya dönük görünmesi tek başına yeterli değil.
Öğrenci artık etikete değil, üniversiteye, fiyata ve beklenen getirisine bakıyor.
Bence 2026 YKS yerleştirme sonuçlarının en büyük hikâyesi tam olarak bu.
Türkiye’de yükseköğretim talebi ortadan kalkmıyor.
Ama talep çok daha seçici hale geliyor.
Devlet üniversiteleri güçlü biçimde doluyor.
İyi ve burslu vakıf programları doluyor.
Ama yüksek ücretli, orta-alt segment vakıf programları zorlanıyor.
Bazı yılların moda bölümleri artık isimleri sayesinde otomatik olarak öğrenci çekemiyor.
Bilgisayar, yazılım ve yapay zekâ alanlarında üniversite ve program kalitesi daha belirleyici hale geliyor.
Sağlık programları ve bazı klasik mühendislikler yeniden güç kazanıyor.
Öğretmenliğin bazı alanlarında ise ciddi bir talep krizi var.
Ve iktisat özelinde de tablo düşündüğümüzden daha olumlu.
İyi iktisat programları güçlü.
Devlet iktisat programları neredeyse tamamen doluyor.
Asıl sıkıntı, yüksek ücretli vakıf iktisat programlarında.
Yani 2026 bize “gençler üniversiteden vazgeçiyor” demiyor.
“Gençler üniversite seçerken artık daha sert hesap yapıyor” diyor.
Hangi üniversite?
Hangi bölüm?
Kaç para?
Dört yıl sonra bana ne kazandıracak?
Bence önümüzdeki yıllarda üniversiteler arasındaki rekabeti belirleyecek dört soru tam olarak bunlar olacak.
Ve belki de ilk kez öğrenciler, üniversitelerin kendilerini pazarladığı kadar, üniversiteleri ekonomik bir yatırım olarak da ciddi ciddi fiyatlamaya başlıyor.
Bu da Türkiye yükseköğretiminde çok daha büyük bir dönüşümün başlangıcı olabilir.
Bu sonuçları önümüzdeki tercih döneminde tek tek üniversite ve bölüm bazında izlemek çok önemli olacak. Çünkü 2026 verisi bize yalnızca bugünün tercihlerini değil, Türkiye’de yükseköğretimin önümüzdeki birkaç yılda hangi yöne evrileceğini de gösteriyor.