Enflasyon Düşüyor, Biz Neden Rahatlayamıyoruz? Altın, Dolar ve Fon Krizi | 7 Ekim 2026 Canlı
Bu Bölüm Hakkında
Eylül enflasyonundaki yavaşlamayı gıda fiyatlarındaki düşüş, yüksek kira ve eğitim giderleri ile artan enerji maliyetleri üzerinden değerlendiriyor; ortalama verinin hanelerin farklı harcama yüklerini tek başına açıklamadığını vurguluyor. Petrol ve doğal gaz arzı, jeopolitik riskler, küresel faizler, dolar ve altın hareketlerinin Türkiye'deki geçim ve finansman koşullarına etkisini ele alıyor. Tera bonosunun vadesinde ödenememesi ve fon tasfiyelerindeki ara ödeme sürecini, yatırımcıların erişimi, teminatların niteliği ve kamusal müdahalenin şeffaflığı çerçevesinde tartışıyor. Merkez Bankasının likidite ve KOBİ kredisi adımlarıyla rezerv, tahvil ve dayanıklı tüketim verilerini bir arada izleyerek tasarrufa erişim ve kurumlara güvenin önemini öne çıkarıyor.
Ele Alınan Konular
- tüketici enflasyonu ve hane giderleri
- enerji maliyetleri ve petrol arzı
- küresel faizler ve varlık fiyatları
- fon krizi ve yatırımcı koruması
- likidite, KOBİ kredileri ve rezervler
Herkese günaydın. Bugün 7 Ekim Çarşamba. Şunu düşünmenizi istiyorum: Bankadaki hesabınıza bakıyorsunuz, para orada görünüyor. Sonra markete gidiyorsunuz, o parayla alabildikleriniz azalıyor. Bir başkası da hesabına bakıyor, parası görünüyor ama kullanamıyor. Bugün Türkiye’de birikimin iki ayrı derdi var: Değerini korumak ve gerektiğinde ona ulaşabilmek. Üstelik bu dert artık sadece yatırım yapanların derdi de değil. Şirketin ödemesi aksadığında, çalışanının maaşı da tehlikeye girebiliyor. O yüzden bugün fiyatların arkasındaki hayatı konuşalım. Enflasyonun ayrıntılarıyla başlayalım; oradan enerjiye, dünya piyasalarına ve içerideki finansman sıkışmasına geçelim. Pazartesi açıklanan eylül enflasyonu aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 29,73 olmuştu. Bunları konuştuk. Şimdi ayrıntıları daha iyi görüyoruz. İlk dikkat çeken, taze meyve ve sebzede bir ayda yaklaşık yüzde 9’luk düşüş. Gıda grubunun tamamında da küçük bir gerileme var. Bu, manşet rakamı aşağı çekmiş. Fakat iyileşmeyi yalnızca domatese, bibere bağlamak da doğru olmaz. Mevsim etkileri ayıklandığında aylık enflasyon yüzde 1,6’ya, daha kalıcı hareketleri izlediğimiz çekirdek göstergelerden biri yüzde 1,7’ye iniyor. Yani fiyat artışının hızında daha geniş bir yavaşlama var. Buraya kadar olumlu. Ama hizmetlerdeki yavaşlamanın bir bölümünde zamların takvimi etkili. Geçen yıl üniversite ücretlerindeki artışlar eylülde yoğunlaşmıştı; bu yıl ağustos ve eylül arasında dağılıyor. Dolayısıyla eylülün daha iyi görünmesi, öğrencinin ailesinin eğitim için daha az para ödediği anlamına gelmiyor. Eğitim grubundaki aylık artış hâlâ yüzde 14’ün üzerinde. Okul servisi ve yurt ücretlerinde de ciddi zamlar var. Eylül ayında çocuğunu okula yerleştiren aileye “Enflasyon yavaşladı, rahatlamış olmalısınız” derseniz, size haklı olarak kendi hesap defterini gösterir. Kiralarda aylık artış yüzde 3,1; yıllık artış yüzde 41’in üzerinde. Enerjide ise bir ayda yüzde 6,25’lik yükseliş var. Bakın, aynı ayın içinde sebze ucuzlarken ulaşımınız, barınmanız, çocuğunuzun eğitimi pahalanabiliyor. Ortalama rakamla sizin yaşadığınız sıkışma birbirini yalanlamıyor. Harcamaların ağırlığı farklı. İki maaşlı bir ailenin ikinci maaşı kreşe, servise, iş yoluna gidiyorsa, dışarıdan görünen gelirle evde kalan para birbirinden çok uzak olabiliyor. Ekonomi politikasının başarısını değerlendirirken bu ailelerin durumunu da ölçmemiz gerekiyor. Benim enflasyonda asıl izlediğim, bir aylık sürprizden çok, yavaşlamanın devam edip etmediği. Son üç ayın ana eğilimi önceki döneme göre daha düşük. Bu, faiz indirimi için alan açabilir. Fakat enerji faturası yeniden kabarırken bütün riskler ortadan kalkmış gibi davranamayız. Yıl sonunda yüzde 29 civarında enflasyon mümkün görünüyor; bu benim açımdan koşullu bir senaryo. Petrolün seyri, kur, kamu fiyatları ve hizmet zamları sonucu değiştirebilir. Hedefi tutturmakla, gelecek yıl da sürdürülebilir bir düşüş sağlamak aynı iş değil. 22 Ekim’de 100 baz puanlık bir indirimle faizin yüzde 37’den yüzde 36’ya çekilmesi, ardından aralıkta yüzde 35’e inilmesi mümkün bir patika. Ama bunu takvime yazılmış bir zorunluluk olarak görmüyorum. Yeni maliyet artışları beklentileri bozarsa beklemek de bir seçenek. Ayrıca faiz indikçe mevduatın getirisi azalırken işletmenin kredi maliyeti aynı hızda gerilemeyebilir. Mevduat sahibinden fedakârlık istenirken üreticinin de gerçekten rahatlayıp rahatlamadığına bakmak gerekir. Sadece politika faizinin düştüğünü görmek, bu aktarımın gerçekleştiğini göstermiyor. Enerji meselesini biraz açalım. Bu sabah Brent petrol yaklaşık 101,5 dolar, Amerikan petrolü 90 dolar civarında. Geçen günlerde Orta Doğu’dan çıkan petrol miktarı toparlanmıştı. Suudi Arabistan’ın doğudan batıya uzanan boru hattında da akış güçlendi. Buna rağmen fiyatın neden hemen düşmediğini soruyorsunuz. Çünkü piyasada sadece bugün çıkan petrol sayılmıyor. Yarın bir limanın, boru hattının veya rafinerinin tekrar devre dışı kalma ihtimali de fiyatlanıyor. Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki gerilim bu ihtimali canlı tutuyor. Bir de Meksika Körfezi’ne yönelen fırtına var. Üretim tesisleri kadar rafineriler de risk altında. Ham petrolü çıkarmak başka, onu kullanılabilir motorine ve uçak yakıtına dönüştürmek başka. Rafineri çalışmıyorsa denizde daha çok petrol taşıyan gemi görmeniz, pompada mutlaka ucuzluk getirmiyor. Üstelik aylardır stoklardan tüketiliyor. Eksilen stokun yeniden doldurulması da talep yaratıyor. Bu nedenle çatışmaların hafiflemesi fiyatı aşağı çekebilir ama “Barış olur olmaz bütün enerji maliyetleri eski yerine döner” düşüncesi fazla aceleci. Yılın son çeyreği için Brent’in ortalama 105 dolar olması, gelecek yıl ise 84 dolara gerilemesi öngörülüyor. Burada önemli kelime ortalama; önemli koşul da akışın düzelmesi ve stokların yeniden oluşması. Bunlar gerçekleşmezse tahmin değişir. Türkiye açısından petrolün yanında doğal gazı da takip edeceğiz. Kış yaklaşıyor, Avrupa gaz fiyatlarında yeniden yukarı hareket var. Enerji maliyeti, nakliyeden gübreye, plastikten elektriğe kadar yayılabiliyor. O yüzden enflasyon mücadelesini yalnızca vatandaşın alışverişini azaltmasına bağlamak eksik kalıyor. Üretimin maliyetini ve enerji bağımlılığını da azaltmak gerekiyor. Bu enerji baskısı dünya faizlerini de etkiliyor. Amerika’da Fed’in eylülde yaptığı artıştan sonra ekimde tekrar artırma ihtimali bu sabah yaklaşık yüzde 20’ye gerilemiş durumda. Aralık içinse artış beklentisi hâlâ güçlü. Son istihdam verilerinin zayıflaması, hemen harekete geçme ihtiyacını azaltıyor. Ama petrol kaynaklı maliyet baskısı devam ettiği için Fed’in işi kolaylaşmış değil. Çalışanların ücretleri yavaşlarken onların üzerine yeni faiz yükü bindirmek de büyümeyi ve istihdamı daha fazla zorlayabilir. Burada karar, tek bir veriden çıkmayacak. Amerikan on yıllık tahvilinin getirisi yüzde 5,3 civarında. Kısa vadede faiz artışı ihtimali azalırken uzun vadeli borçlanma hâlâ pahalı. Çünkü yatırımcı yalnızca gelecek toplantıyı düşünmüyor; yıllarca yüksek kalabilecek enflasyonu, devletlerin borçlanma ihtiyacını ve taşıdığı belirsizliği de hesaba katıyor. Türkiye’de bir şirket dışarıdan kaynak ararken karşısına çıkan maliyetin bir bölümü buradan geliyor. Biz içeride faizi biraz indirdiğimizde dünyanın geri kalanındaki finansman maliyeti kendiliğinden düşmüyor. İçeride güven sorunu varsa, küresel maliyetin üzerine bir de kendi riskimiz ekleniyor. Fransa’da dün tahvil faizleri geriledi. Bütçe açığını azaltmaya ve harcamaları kısmaya yönelik siyasi vaatler piyasayı bir miktar rahatlattı. Almanya ile faiz farkı da daraldı. Fakat seçim öncesi verilen sözle uygulanmış, kalıcı bir bütçe düzenlemesi arasında mesafe var. Üstelik harcama kesintisinin kimden yapılacağı önemli. Eğitimden, sağlıktan, sosyal destekten keserek tahvil yatırımcısını rahatlatabilirsiniz; bunun toplumun tamamını rahatlatacağı sonucu çıkmaz. Bütçeyi düzeltmenin maliyetini sürekli düşük gelirliye yüklediğinizde, rakam düzelirken hayat bozulabiliyor. Bu tartışma yalnızca bize özgü değil. Amerikan borsalarıysa dün yeniden rekor kapanış yaptı. Yapay zekâ yatırımları ve şirketlerin kâr beklentileri destek veriyor. Aynı ülkede eylül ayında lüks markalara yapılan kredi kartı harcamaları yıllık yüzde 6 gerilemiş. Temmuz ve ağustosta da düşüş vardı. Bu veri bütün Amerikan tüketimini temsil etmiyor; lüks alışverişe ilişkin. Yine de ilginç bir ayrıntı var: En zengin müşterilere hitap eden kesim daha dayanıklı. Borsadaki yükselişten serveti artan kişiyle, maaşı yavaş artıp konut gideri yükselen kişi aynı ekonomiyi yaşamıyor. Bu yüzden rekor endekse bakıp “Herkesin durumu iyi” diyemeyiz. Yapay zekâ bazı şirketlerin gelirini büyütürken çok büyük yatırım harcaması da gerektiriyor. Elektrik, veri merkezi, ekipman ve finansman ihtiyacı artıyor. Verimlilik kazançları zamanla yayılabilir; harcama ve maliyet baskısı ise bugünden ortaya çıkıyor. Borsanın satın aldığı gelecek ile çalışanın bugünkü geçimi arasında böyle bir zaman farkı var. Yaklaşan Amerikan ara seçimleri de tüketici ve şirketlerin kararlarında ihtiyatı artırıyor. Önümüzdeki şirket bilançolarında bu ayrışmayı daha net göreceğiz. Yatırımcı açısından bir başka soru da yükselişin ne kadar yayıldığı. Az sayıda büyük şirket endeksi taşıyorsa, endeksin iyi görünmesi portföyünüzdeki her şirketin sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Yapay zekâya ekipman satan şirketle, bu yatırımı yapıp henüz gelirini oluşturamayan şirketin bilançosu da farklıdır. Ben önümüzdeki dönemde yalnızca yatırım tutarına değil, o yatırımın müşteriye ve nakit gelirine ne kadar dönüşebildiğine bakarım. Heyecanı ölçmek kolay; harcanan paranın karşılığını ölçmek daha zahmetli. Gelelim altına. Sabah saatlerinde ons yaklaşık 4.140 dolar çevresinde; aynı sabahın farklı anlarında daha yüksek fiyatlar da görüldü. Dolar endeksi 102 civarında, euro dolar paritesi 1,12’nin biraz üzerinde. Dolar güçlenirken ve tahvil getirileri yüksekken altın baskı görebiliyor. Jeopolitik belirsizlik ise diğer taraftan destek veriyor. Burada benim orta vadeli baktığım soru, savaş haberlerinin kaç gün manşette kalacağı değil; tasarruf sahiplerinin devlet borçlarına ve paranın satın alma gücüne ne kadar güveneceği. Kalıcı talebi o güven ilişkisi de şekillendiriyor. Önümüzdeki on iki ay için 5.000 doların üzerinde altın beklentileri var. Böyle bir rakamı duyunca önce hangi koşullara dayandığını sorun. Beklenti, bugünden verilmiş bir ödeme sözü değil. Gümüş de 61 dolar civarında ve sabah altından daha fazla geriliyor. Sanayi talebinden destek alabilmesi, sert dalgalanmayacağı anlamına gelmiyor. Bakırda elektrik şebekesi ve veri merkezi yatırımları önemli; ama yatırımın duyurulmasıyla metalin gerçekten sipariş edilmesi arasında zaman var. Bitcoin’in 84 bin dolar civarına gerilemesi de belirsizlik döneminde bütün varlıkların aynı yönde gitmediğini hatırlatıyor. İçeriye dönersek, dolar sabah yaklaşık 49,20 lira. Borsa İstanbul dün yüzde 0,6’ya yakın gerileyerek 12.374 puandan kapandı. Bankalarla sanayi hisselerinin hareketi de aynı değildi. Burada endeksten önce piyasanın çalışma biçimine bakıyorum. Bir yatırımcı nakde ulaşmak zorunda kaldığında, istediği varlığı satamayabilir; satabildiği varlığı satar. Böyle dönemlerde sağlam bir şirketin hissesi de satış baskısı görebilir. Fakat buradan otomatik olarak “Düşen her şey fırsat” sonucu çıkmaz. Şirketin borcu, nakit akışı ve gerçek faaliyetinin durumu hâlâ belirleyici. Fon krizinin ekonomiye nasıl yayıldığını burada görüyoruz. Tasarruf sahibinin harcaması erteleniyor, şirketin işletme sermayesi kilitlenebiliyor. Şirket de tedarikçisine ödemeyi geciktirirse sıkışma başka işletmelere taşınıyor. Sanayide zaten sipariş ve finansman sorunu yaşayanların üzerine yeni bir yük biniyor. Bu yüzden yaşananları yalnızca yüksek getiri peşindeki insanların meselesi olarak görmek yanlış. Doğrudan o fonlara para yatırmamış bir çalışan, esnaf veya hisse yatırımcısı da etkilenebilir. Etki alanıyla, doğrudan tazmin edilecek alacağı birbirine karıştırmadan bunların ikisini de konuşmalıyız. Şimdi daha somut bir gelişme var: Tera Yatırım Bankası’nın 5 Ekim’de vadesi gelen, 5 milyar lira anaparalı bonosunun ödemesi yapılamadı. Faiziyle toplam yükümlülük yaklaşık 6,05 milyar lira. Bu, fon payının fiyatının düşmesinden farklı bir durum; borçlunun vadesinde ödemeyi gerçekleştirememesi. Böyle bir gelişme diğer şirketlerin borçlanmasını da zorlaştırabilir. Yatırımcı daha yüksek faiz veya daha güçlü güvence ister. Sağlıklı işletmelerin de kaynak bulması pahalanabilir. Dolayısıyla ödeme aksamasının çözümü ve alacaklılara verilecek bilgi, daha geniş finansman piyasası açısından önemli. Fonun içinde ne bulunduğu da bu nedenle belirleyici. Bir şirketin borcunu, aynı şirketin veya yakın ilişkili şirketlerin hisseleriyle güvenceye aldıysanız, kötü haber hem borçluyu hem teminatı vurabilir. Kâğıt üzerinde teminatın bulunması tek başına yeterli değildir; gerektiğinde satılabilir ve bağımsız bir değeri olması gerekir. Aynı grubun birbirini finanse ettiği yapıların denetimi burada öne çıkıyor. Ürünün adında döviz bulunması da bu riski kaldırmıyor. Sonunda hangi varlığa yatırım yapıldığına ve borcu kimin ödeyeceğine bakacaksınız. Etiket, ödeme gücünün yerine geçmez. Ara ödeme konusunda da insanların açık bir hesaba ihtiyacı var. Duyurulan düzenlemede yatırımcı başına, her bir fon için 1 milyon liraya kadar bir üst sınır var. Bu ödeme, tasfiyeden doğacak alacağa mahsuben yapılacak. Herkese fazladan bir milyon verilecek veya bütün kayıplar karşılanacak anlamına gelmiyor. “Net yatırım tutarı” nasıl hesaplanıyor? Daha önce çekilen para, gerçekleşmiş kazanç ve değer kaybı hesaba nasıl giriyor? Bunları iki üç sayısal örnekle anlatmak zor değil. Yatırımcı açıklamayı anlayabilmek için hukukçu ve muhasebeci aramak zorunda kalmamalı. Ayrıca ödeme tarihini, kaynağını ve sonrasındaki aşamaları bilmek gerekiyor. Bir kısmın ödenmesi elbette nefes aldırır. Ama kalan alacağın ne kadar sürede tahsil edileceği de önemlidir. İnsanların kira günü, borç günü, maaş ödeme günü var. “En kısa sürede” sözü bunlara cevap vermiyor. Ben burada fon bazında güncel varlık dökümü, tahsil edilen tutar ve sıradaki ödeme aşamasının düzenli açıklanmasını isterim. Kişisel bilgiler korunabilir; toplam hesapların kamuya açıklanmasına engel değil. Güveni yeniden kurmak, yatırımcıdan biraz daha sabırlı olmasını istemekle olmuyor. Zarar oranlarına ilişkin çeşitli senaryolar da dolaşıyor. Bunlar, sorunlu varlıkların ne kadara satılacağına ve borçların ne kadarının tahsil edileceğine bağlı hesaplar. Kesinleşmiş ödeme oranı gibi okunmamalı. Benim açımdan asıl ihtiyaç, hangi varsayımın hangi sonucu doğurduğunun açıkça gösterilmesi. Piyasada hissesini kârla satan herkesin manipülatör sayılması da çözüm değil. Sorumluluk, işlem ve bağlantılar incelenerek belirlenmeli. Mağduru korumakla bütün piyasa zararlarını kamuya yüklemek arasında fark var. Müdahalenin kaynağı, maliyeti ve kimden geri alınacağı şeffaf olmalı. Merkez Bankası’nın bankaların bloke tuttuğu likiditeyi azaltması ve KOBİ kredilerinin büyüme sınırını yükseltmesi bu ortamda finansman açısından anlamlı. Ama bankaya serbest para vermek, o paranın ihtiyacı olan üreticiye mutlaka ulaşması demek değil. Banka risk almak istemezse kaynak başka yerde kalabilir. Benim görmek istediğim, faaliyeti sürdürülebilir işletmenin siparişini üretime çevirebilmesi ve çalışanının ücretini ödeyebilmesi. Herkese aynı anda ucuz kredi açmak yerine bu ayrımı yapabilmek gerekiyor. Faiz tartışmasının yanında kredinin kime, hangi koşulla ulaştığını da takip edeceğiz. Konut ve otomobilde de aynı finansman sorunu var. Bir varlığın fiyatının enflasyonun gerisinde kalması, etiketinin düştüğü anlamına gelmiyor. Geliri daha yavaş artan bir aile için o varlık yine erişilemez olabilir. İşini kaybetmekten korkan kişi, fiyat avantajı görse bile uzun vadeli borçlanmaya yanaşmaz. Bu yüzden satışın zayıflamasını hemen alım fırsatı diye yorumlayamayız. Talebin neden zayıfladığını anlamak, fiyatın ne kadar değiştiğini bilmek kadar önemli. Bir diğer yanlış yorum rezervlerde ortaya çıkıyor. 2 Ekim haftası için ön hesaplamalar brüt rezervin yaklaşık 4,1 milyar dolar azaldığına işaret ediyor. Bunun içinde altının değer değişimi ve bankaların Merkez Bankası’ndaki döviz hesaplarının hareketi de var. Brüt rezervdeki her düşüşü doğrudan sermaye kaçışı veya fon krizinin faturası diye yazamayız. Döviz satışı olabilir; büyüklüğünü anlamak için bu etkileri ayırmak gerekir. Daha kesin konuşmak için açıklanacak resmî haftalık veriyi göreceğiz. Büyük bir rakamın çarpıcılığı, yanlış açıklamasını doğru yapmıyor. Dün iki yıllık devlet tahvilinin faizi de yüzde 39,9 civarındaydı. Enflasyon iyi geldi diye finansman bir günde ucuzlamıyor. Vadesi uzun, getirisi cazip görünen bir kâğıdı değerlendiren kişi de paraya ne zaman ihtiyaç duyacağını düşünmeli. Vade dolmadan satmak zorunda kalırsanız satış fiyatınız değişebilir. Bugün birçok insanın sorunu, yatırımından en yüksek getiriyi almakla sınırlı değil; belirsiz bir dönemde geçimini ve ödeme düzenini sürdürebilmek. Birikimin tamamını aynı vadeye bağlamak, bu ihtiyacı karşılamayabilir. Getiri hesabının yanında erişilebilirlik hesabı da yapılmalı. Takvimi de kısaca söyleyeyim. Bugün Türkiye’de eylül ayı Hazine nakit dengesi açıklanacak. Kamu harcamalarıyla tahsilatın nakit tarafını göreceğiz; bunu doğrudan bütçe dengesiyle eşitlemeyeceğiz. Yarın haftalık rezerv ve bankacılık verileri, cuma ağustos sanayi üretimi önemli. Dünyada bugün Almanya’nın sanayi üretimi, akşam Fed’in eylül toplantısının tutanakları ve Amerikan on yıllık tahvil ihalesi izlenecek. Yarın işsizlik başvuruları, cuma Amerikan tüketici güveni var. Petrol için haftalık resmî stok verilerini de takip edeceğiz. Türkiye’de sıradaki faiz kararı 22 Ekim, Fed toplantısı 27–28 Ekim. Ben bu hafta özellikle üç şeyin devamını izleyeceğim: Enflasyondaki yavaşlamanın enerji baskısına dayanıp dayanamadığını, sanayinin üretim ve finansman durumunu, fonlarda açıklamaların somut ödemeye dönüşüp dönüşmediğini. Birinin iyi gelmesi diğerindeki sorunu silmiyor. İnsanların yeniden plan yapabilmesi için fiyatlar kadar kurumların davranışı da öngörülebilir olmalı. Sabah işe giden kişinin akşam maaşının değerini, birikiminin yerini ve hangi açıklamaya güveneceğini araştırmak zorunda kalması normal bir hayat değil. Ekonomi politikasından beklediğimiz, o hayatı biraz daha güvenle yaşayabilmemizi sağlaması. Yorumlarda kendi yaşadığınızı da yazın; rakamın hangi hanede nasıl karşılık bulduğunu konuşmaya devam edelim.