Enflasyon Günü: Maaş Yetmiyor, Birikim Güvende mi? | CANLI
Bu Bölüm Hakkında
Eylül enflasyonunun beklentinin altında kalmasına rağmen fiyat düzeyinin düşmediğini; gıda, konut, ulaşım ve üretici maliyetlerindeki farklı hareketlerin hane bütçesine nasıl yansıdığını açıklıyor. Ücretlerin satın alma gücü, iç talep, işletmelerin maliyetleri ve verilerin şeffaf anlatılması arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Petrol arzı ve taşımacılığı, savaş riski, küresel faizler, dolar ve altın hareketlerinin Türkiye'deki enerji giderleri ve birikimler üzerindeki etkisini değerlendiriyor. Fon tasfiyelerindeki sınırlı ara ödeme kararını, yatırımcı koruması, denetim, hesap verebilirlik ve kamusal desteğin koşullarına dair sorularla birlikte tartışıyor.
Ele Alınan Konular
- tüketici ve üretici enflasyonu
- ücretler ve geçim gücü
- petrol, enerji ve taşımacılık
- altın ve birikim tercihleri
- fon tasfiyesi ve denetim
Herkese merhaba. Haftaya, hepimizin bütçesini ilgilendiren bir soruyla başlayalım: Enflasyon rakamı gerilerken bizim geçim sıkıntımız ne kadar hafifliyor? Bir de bunun yanına ikinci soruyu koyalım: Zorlukla kenara koyduğumuz para ne kadar güvende? Bugün açıklanan enflasyonu, dünyadaki gelişmeleri ve fon krizini bu iki soru üzerinden konuşacağız. Çünkü marketteki etiketle petrol tankerinin rotası, maaşımızla Merkez Bankası’nın kararı, birikimimizle denetim kurumlarının çalışması arasında sandığımızdan daha yakın bağlantılar var.
Önce yeni veriyi verelim. TÜİK’e göre eylül ayında tüketici fiyatları yüzde 1,84 arttı. Yıllık enflasyon yüzde 29,73 oldu. Sabah gelen QNB bülteninde bankanın aylık tahmini yüzde 2,3, piyasa beklentisi yüzde 2,2 idi. Dolayısıyla gerçekleşme piyasa beklentisinin 0,36 yüzde puan altında. Yıllık oran da ağustostaki yaklaşık yüzde 31,5 seviyesinden yüzde otuzun altına indi. Rakamın beklentiden düşük geldiğini açıkça söyleyelim. Şimdi bunun evimizin bütçesinde neye karşılık geldiğine bakalım.
Fiyatlar eylülde de arttı. Artışın yavaşlaması, önceki zamların geri alınması anlamına gelmiyor. Geçen yıl bin liraya aldığınız, endeksteki ortalama sepeti temsil eden ürün ve hizmetler bugün yaklaşık bin üç yüz liraya geliyor. Yılbaşından beri birikmiş fiyat artışı da yüzde 24,32. Geliriniz bu artışa yetişemediyse, yıllık oran aşağı inerken de aynı alışverişi yapmakta zorlanabilirsiniz. İnsanların enflasyon haberi karşısında ilk baktığı şey, kasadan geçerken ödediği para oluyor.
Yıllık orandaki düşüşün bir bölümünde baz etkisi var. Geçen yıl eylülde aylık artış yüzde 3,23’tü. Bu yüksek ay yıllık hesabın dışına çıkıyor, yerine bu eylülün yüzde 1,84’ü giriyor. Hesaplanan yıllık artış böylece geriliyor. Bu matematiksel mekanizma, son ayın fiyat artışının daha düşük olduğu gerçeğiyle birlikte çalışıyor. Fakat geçmişte oluşmuş yüksek fiyat düzeyi yerinde duruyor. Vatandaşın cebindeki rahatlamayı değerlendirmek için ücretlerin, kiraların ve zorunlu harcamaların da seyrini izlemek gerekiyor.
Nitekim ayrıntılar çok şey söylüyor. Gıda ve alkolsüz içeceklerde aylık ortalama fiyat değişimi yüzde 0,20 düşüş. Bu kalem manşet oranı aşağı çekiyor. Ulaştırmada yüzde 2,79, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtları kapsayan grupta yüzde 2,71 artış var. Demek ki mutfak sepetindeki ortalama hareketle barınma ve ulaşım giderlerindeki hareket farklı. Sizin bütçenizde hangisi daha büyük yer tutuyorsa, ayı nasıl yaşadığınız da ona göre değişiyor.
Yıllık olarak gıda yüzde 27,62, ulaştırma yüzde 35,10, konut grubu yaklaşık yüzde kırk pahalanmış. Konut grubu yalnızca kiradan oluşmuyor; bunu özellikle ayıralım. Yine de gelirinin büyük bölümünü barınmaya ve işe gidip gelmeye ayıran bir çalışan açısından bu tablo ağır. Enflasyonun toplumdaki etkisini konuşurken herkesin aynı sepeti satın aldığını varsayamayız. Geliri yüksek bir hanenin harcama tercihleriyle, maaşının çoğunu zorunlu ihtiyaçlara ayıran bir hanenin seçenekleri aynı genişlikte değil.
TÜİK’in açıkladığı on iki aylık ortalama da yüzde 31,49. Bu, son bir yılın fiyat değişimini gösteren yüzde 29,73’ten farklı bir hesap. Rakamları karşılaştırırken hangi dönemi ve hangi ölçüyü konuştuğumuzu belirtmek gerekiyor. İnsanların açıklanan veriye güvenebilmesi için yöntemlerin, ağırlıkların ve değişikliklerin anlaşılır biçimde anlatılması önemli. Vatandaşın kendi alışveriş deneyimiyle genel endeks arasındaki farkı açıklamak, onun geçim sıkıntısını küçümsemeden yapılabilir. Bunun için şeffaf ve düzenli bir iletişime ihtiyaç var.
Bir başka ayrıntı: Endeksteki 174 alt sınıfın 133’ünde fiyat yükselmiş, 35’inde düşmüş, altısında değişmemiş. Fiyat artışlarının hâlâ geniş bir alana yayıldığını görüyoruz. Çekirdek göstergelerde de B endeksi aylık yüzde 2,01, C endeksi yüzde 2,14 artmış. C göstergesi gıda ve enerji gibi kalemleri dışarıda bırakarak diğer fiyatlara bakıyor. Manşetin altında nasıl bir hareket bulunduğunu anlamaya yardımcı oluyor. Mevsim etkilerinden arındırılmış veriyi de ayrıca görmeden, bu rakamları doğrudan kalıcı eğilim diye okumayalım.
Benim ekonomi politikasına ilişkin sorum şu: Fiyat artışını yavaşlatırken geçim gücünü nasıl koruyoruz? Ücretlinin tüketimini kısmak, esnafın satışını azaltmak, iş arayanın seçeneklerini daraltmak bir toplumsal maliyet yaratıyor. Bu maliyetin kimler tarafından taşındığını açıklamak gerekiyor. Sağlam bir değerlendirme, enflasyon oranıyla birlikte reel ücretlere, istihdama ve kamu hizmetlerine de bakmalı. İnsanlar temel ihtiyaçlarını daha rahat karşılayamadığında, istatistikteki düşüşle günlük hayattaki memnuniyet arasında mesafe oluşması şaşırtıcı değil.
Üretici tarafı da bu soruya ekleniyor. Yurt içi üretici fiyatları eylülde yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalatta aylık artış yüzde 2,32, enerji grubunda yüzde 3,55. Bunlar işletmelerin karşılaştığı fiyat baskısının sürdüğünü gösteriyor. Üretici fiyatındaki artış tüketiciye bire bir, aynı ayda geçmez. Talep zayıfsa işletme kârından karşılayabilir, zam yapmayı erteleyebilir. Ancak maliyet artışı, finansman gideri ve zayıf satış bir araya geldiğinde işletmenin istihdamı koruması da zorlaşabilir.
QNB bültenindeki otomobil verisi bu talep meselesini somutlaştırıyor. Otomobil ve hafif ticari araç satışları eylülde geçen yılın aynı ayına göre yüzde 24,3 gerileyerek yaklaşık 84 bin 500 olmuş. İthal araçlarda düşüş yüzde 32,1, yerli araçlarda yüzde 5,1. Banka, perakende satışlar, konut ve reel kredi kartı harcamalarıyla birlikte iç talepte yavaşlamaya dikkat çekiyor. Tek bir sektörden bütün ekonomi hakkında hüküm veremeyiz. Fakat bu veriler, hanelerin harcama imkânlarını ve işletmelerin satışlarını birlikte sorgulamamızı gerektiriyor.
Dış ticarette ise farklı bir hareket var. Eylül ihracatı yüzde 15,4 artarak 26 milyar dolara, ithalat yüzde 5,9 artarak 31,2 milyar dolara ulaşmış. Açık 5,2 milyar dolar; geçen yılın aynı ayından 1,7 milyar dolar düşük. Bunun içinde güçlü ihracatın yanında altın ithalatındaki azalma da etkili. Bankanın hesabında net altın ithalatı üç milyar dolar azalırken net enerji ithalatı 1,9 milyar dolar artıyor. Dolayısıyla dengeyi oluşturan kalemlerin yönleri birbirinden farklı.
İhracat ve turizm döviz kazandırıyor; QNB, eylülde cari dengenin yaklaşık iki milyar dolar fazla verebileceğini tahmin ediyor. Bu henüz açıklanmış gerçekleşme değil. Dış açığın daralmasını değerlendirirken üretim kapasitesi, enerji bağımlılığı ve iç talebin durumu birlikte ele alınmalı. Özellikle enerji faturası belirleyici olmaya devam ediyor. Buradan dünya gündemine geçelim; çünkü bizim üretici maliyetlerimizi ve akaryakıt giderlerimizi etkileyen gelişmelerin önemli bölümü sınırlarımızın dışında yaşanıyor.
Reuters’ın bu sabahki haberlerinde Brent petrol yaklaşık 102 dolar civarında ve günlük olarak bir miktar geriliyor. Buna, Orta Doğu’dan petrol ihracatının artması ve G7 ülkelerinin acil rezervlerden yüz milyon varillik petrol ve dizel sağlama kararı destek oluyor. Daha fazla arz kısa vadeli baskıyı hafifletebilir. Ama petrol hâlâ yüksek bir seviyede. Günlük küçük bir gerilemeyi, enerji maliyetlerinin bütün ekonomi üzerindeki etkisinin ortadan kalkması şeklinde yorumlamak için yeterli veri yok.
Üstelik petrolün çıkış fiyatıyla bize ulaşma maliyeti farklı şeyler. Suudi Arabistan, Asya’ya sattığı Arab Light petrolün kasım fiyat farkını, ilgili bölgesel göstergelerin beş dolar altına indirmiş. Altı yılın en geniş iskontosu bu. Haberdeki altı yıl ifadesi petrolün mutlak fiyatına değil, göstergeye göre iskontoya ilişkin. Aynı şirket Avrupa ve Akdeniz için fiyat farklarını üç dolar yükseltiyor. Bu nedenle Asya’ya verilen indirimi bizim akaryakıtımıza doğrudan indirim geliyor diye çeviremeyiz.
Bizde pompa fiyatına baktığımızda bu zincire döviz kuru ve vergiler de ekleniyor. Dünyada petrolün dolar fiyatı gerilese bile kur artışı bu etkiyi azaltabilir. Vergi tercihleri de nihai fiyatı değiştirebilir. Dolayısıyla enerji politikasını yalnızca dışarıdaki savaşa bağlamak eksik kalır. Toplu taşımayı, enerji verimliliğini ve düşük gelirli hanelerin korunmasını nasıl ele aldığımız, dış şokun toplum üzerindeki yükünü belirler. Kamunun bu alanlarda yaptığı tercihler de enflasyon tartışmasının içinde olmalı.
İndirimin gerekçelerinden biri taşımacılık. Reuters, Körfez’den Çin’e büyük bir tankerin günlük kiralama maliyetinin bir yıl önce yaklaşık seksen bin dolarken cuma günü 1,2 milyon dolara ulaştığını aktarıyor. Yaklaşık on beş kat. Taşıma, sigorta ve bekleme maliyetleri yükselince üreticinin yaptığı indirim bunları telafi etmeye çalışabiliyor. Akaryakıtın tarıma, nakliyeye, market rafına ve işe gidişimize yayılmasının nedeni de bu maliyet zinciri. Enerjideki sorun zamanla çok farklı ürünlerin fiyatına dokunuyor.
Arzda görülen toparlanmanın yanında güvenlik riski sürüyor. Eylülün son haftasının bazı günlerinde Orta Doğu petrol ihracatı savaş öncesi seviyeyi aşmış. Yedi günlük ortalama da toparlanıyor. Buna karşılık Hürmüz ve çevresinde gemilere saldırı haberleri geliyor. OPEC+ kasım üretim hedeflerini değiştirmedi; bazı üyelerin fiilî üretimi ise kotalarının altında. 2027 üretim kotaları için yapılacak kapasite incelemesi de savaşın yarattığı belirsizlik nedeniyle ertelenmiş. İhracat akışının kısa süreli artmasıyla üretim kapasitesinin kalıcı düzelmesi aynı şey değil. Alternatif rotalar ve stok hareketleri de sevkiyat miktarlarını etkileyebilir.
Yemen’de uluslararası tanınan hükümet, Husilerin kontrolündeki bölgeleri geri almak için operasyon başlattığını açıkladı. Husiler de Suudi petrol tesislerini vurduklarını ileri sürüyor; ilgili haberde Suudi Arabistan’dan doğrulama olmadığı belirtiliyor. Kızıldeniz’in çıkışındaki Babülmendep geçidi burada kritik. Rusya ve Ukrayna cephesinde enerji tesisleri ve deniz taşımacılığına yönelik riskler de devam ediyor. Bu gelişmeleri konuşurken savaşın insani bedelini unutmayalım. Yemen’de çatışmalar gıda tedarikini bozuyor, aileleri açlıkla ve yerinden edilmeyle karşı karşıya bırakıyor.
Enerji baskısı, dünyadaki borç ve faiz tartışmasını da büyütüyor. ABD’de eylül ayında istihdam yalnızca 29 bin kişi artmış; önceki iki ay toplam 60 bin kişi aşağı revize edilmiş. İşsizlik yüzde 4,2’ye yükselmiş. Zayıf istihdam, Fed’in ekimde yeni faiz artışı yapacağı beklentisini azaltıyor. Bu beklenti hisseleri desteklemiş; Nasdaq rekor seviyeye ulaşmış, Asya borsalarında da yükseliş var. Ancak uzun vadeli borçlanma maliyetleri yüksek. ABD’nin on yıllık tahvil faizi yaklaşık yüzde 5,26 seviyesinde.
Burada sık sorulan bir soru var: Fed’in faiz artırma ihtimali azalırken dolar neden güçleniyor? Çünkü döviz piyasası aynı anda başka ülkelere de bakıyor. Euro, Fransa’nın yüksek borcu ve siyasi belirsizlikleri nedeniyle dolar karşısında yaklaşık on yedi ayın en düşük düzeyine gerilemiş. Fransız devletine borç verirken istenen faizle Almanya’ya borç verirken istenen faiz arasındaki fark açılıyor. Yatırımcı, daha riskli bulduğu borç için daha yüksek getiri talep ediyor. Eurodaki zayıflık da doları destekliyor.
Türkiye açısından bunun bir anlamı var. Avrupa’ya euroyla satış yapan, enerjiyi ve bazı girdileri dolarla alan işletmeler açısından paritedeki değişim önem taşıyor. Bu etkinin büyüklüğü firmanın gelirine, borcuna ve kur riskini yönetmesine bağlı. Japonya’da da otuz yıllık devlet tahvili faizi yaklaşık yüzde 4,24 ile rekor seviyeye çıktı. Başbakan Takaichi harcama planları yanında borçlanmayı kontrol etme sözü veriyor. Gıda vergisini azaltma planının nasıl finanse edileceği tartışılıyor. Kamu bütçesindeki tercihlerin bedeli, farklı toplum kesimlerine farklı biçimlerde yansıyabiliyor.
Bu nedenle piyasaların sevindiği her gelişmenin toplumsal karşılığını ayrıca düşünmek gerekiyor. Reuters’ın sabah değerlendirmesinde Brezilya’da Flavio Bolsonaro’nun beklenenden güçlü seçim sonucu ve Lula’yla ikinci tura kalması yatırımcıların gündeminde. Sri Lanka’da ise IMF ile teknik düzeyde varılan anlaşma, yaklaşık 345 milyon dolarlık finansmanın önünü açabilir. Biri yatırımcıların siyasal beklentilerini, diğeri dış finansman ihtiyacını gösteriyor. Biz sonuçları değerlendirirken çalışanların gelirinin, sosyal harcamaların ve ekonominin kendi ayakları üzerinde durma imkânının nasıl etkilendiğini de sormalıyız.
Böyle bir ortamda birikimini korumak isteyen insanın altına yönelmesi anlaşılır. Bu sabah ons altın yaklaşık 4 bin 130 dolar, gümüş yaklaşık 61 dolar civarında. Altınla ilgili izlediğimiz yayınlarda, daha sert düşüş bekleyenlerle merkez bankalarının talebini öne çıkaranlar arasında tartışma var. Altında 3 bin 100 dolar, gümüşte 35 dolar gibi hedefler konuşuluyor. Bunlar birer tahmin. Merkez bankası alımları fiyatı destekleyebilir; gelecekte aşılmayacak kesin bir taban fiyat oluşturduklarını söylemek ise çok daha güçlü bir iddia olur.
Altın faiz geliri üretmiyor. Doların güçlenmesi ve faiz getirilerinin yüksek kalması kısa vadede altını baskılayabiliyor. Türkiye’de gram fiyatını ayrıca doların lira karşısındaki hareketi etkiliyor. Ons düşerken gram aynı ölçüde düşmeyebilir. Gümüşte sanayi talebinin rolü daha belirgin; hareketleri de daha sert olabiliyor. Dolayısıyla güvenli liman denilen varlıkların günlük fiyatı değişebiliyor. Bir grafiğin geçmişteki krize benzemesi de yeni bir krizin tarihini ve büyüklüğünü bize kesin olarak söylemiyor.
Ben birikim meselesini konuşurken önce şu soruyu sorarım: Bu paraya ne zaman ihtiyacınız var? Gelecek ayın kirası için ayrılmış parayla yıllarca dokunmayacağınız tasarrufun taşıyabileceği dalgalanma farklıdır. Birikimin hangi varlıkta durduğu kadar, gerektiğinde kullanılabilir olması da önemlidir. İşte fon krizi bu noktada günlük hayatın içine giriyor. İnsan bir ekranda bakiyesini görse bile parasına ne zaman ulaşacağını bilmiyorsa, evinin hesabını yapmakta zorlanır. Belirsizliğin kendisi de bir maliyet yaratır.
SPK’nın 30 Eylül kararında Tera, Pusula, Atlas ve Hedef Portföy’ün tasfiyedeki ilgili fonları için ara ödeme düzenlemesi var. Mutabakatı tamamlanan yatırımcının hesaplanan net yatırım tutarı bir milyon liranın altındaysa bu tutar, üzerindeyse en fazla bir milyon lira esas alınıyor. Uygulama para piyasası fonlarından başlayacak. Ödeme, nihai tasfiyede hak kazanılacak tutardan mahsup edilecek. Yani açıklanan ara ödeme, bütün zararın karşılandığı ya da herkesin parasının tamamının garanti edildiği anlamına gelmiyor.
Parasını bekleyen küçük yatırımcı açısından ara ödeme bir ihtiyacı karşılayabilir. Şimdi bunun kaynağının, takviminin ve nihai hesaplaşmanın açık olması gerekir. Fon varlıklarının satışından mı, başka bir finansman mekanizmasından mı karşılanacak? Kamu kaynağı kullanılırsa hangi şartlarla kullanılacak ve nasıl geri alınacak? Bunlar vatandaşın sorabileceği temel sorular. Henüz ortaya konmamış bir finansman tercihini olmuş gibi anlatamayız. Buna karşılık herkesin yükünü etkileyebilecek ihtimaller için şeffaflık talep edebiliriz.
Burada adaletin çok somut bir tarafı var. Tasarruf sahibinin zararını azaltmaya çalışırken, kamunun üstleneceği riskin karşılığında hangi güvencelerin alınacağı da açıklanmalı. Sorumluluğu belirlenen kişilerden ve kuruluşlardan tahsilatın nasıl yapılacağı izlenebilir olmalı. Toplum, kendisinin söz sahibi olmadığı özel işlemlerin bedelini neden üstlendiğini bilmek ister. Koruma mekanizmasının meşruiyeti, kaynakların hesabının açık tutulmasına ve aynı ölçütlerin herkese uygulanmasına bağlı. Bu hesabı istemek, parasını bekleyen yatırımcının ihtiyacını görmezden gelmek anlamına gelmez.
Piyasa riskiyle kurallara aykırı işlem arasındaki farkı da koruyalım. Hisse fiyatının düşmesi yatırımın olağan risklerinden biridir. Usulsüzlük ve denetim eksikliği ayrı sorumluluklar doğurur. SPK, Tera Yatırım’ın faaliyetlerini geçici durdurdu; hukuka aykırı işlemlerde sorumluluğu bulunduğunu belirttiği üç kişinin lisanslarını sürekli iptal etti. Bunlar somut kararlar. Buradan hareketle denetimin ne zaman devreye girdiğini, uyarıların nasıl işlendiğini ve yatırımcıların zararının nasıl belirleneceğini sormak gerekir. Kurallar, kişilerin siyasi veya ekonomik gücünden bağımsız uygulanmalı. spk.gov.tr
Yeni mevzuat hazırlanması konuşuluyor. Mevzuatın etkisi, onu uygulayan kurumların uzmanlığına ve bağımsızlığına bağlı. Denetim kararlarının gerekçeleri açıklanmalı, çıkar çatışmaları yönetilmeli, sorumluluk zinciri görünür olmalı. Kamu desteği gündeme gelirse bunun koşulları da denetlenebilir olmalı. Küçük yatırımcının korunmasıyla kamusal hesabın sorulması birlikte yürüyebilir. Aksi durumda insanlar, yaşadıkları kaybın ardından başka bir sorun çıktığında aynı belirsizlikle yeniden karşılaşacaklarından endişe eder. Güvenin yeniden kurulması için bu endişeye somut cevap gerekiyor.
SPK’nın 3 Ekim kararında, kredili borsa işlemlerindeki özkaynak oranının esnek uygulanmasına ilişkin tedbir de 30 Ekim’e kadar uzatılmış. Böyle bir uygulama, ek kaynak bulma zorunluluğunu ve satış baskısını hafifletebilir. Piyasaya zaman kazandıran düzenlemelerle denetimdeki sorunların giderilmesi ayrı işlerdir; denetimdeki eksikleri gidermek güvenin yeniden kurulması açısından önemlidir.
Bu güven meselesi Merkez Bankası’nın faiz kararına kadar uzanıyor. Son piyasa yorumlarında rezervlerdeki azalmaya, şirketlerin ve vatandaşların döviz talebine dikkat çekiliyor. Rezerv değişimini değerlendirirken altının değerini, döviz işlemlerini ve farklı rezerv tanımlarını ayırmak lazım; bütün hareketi tek nedene bağlayamayız. Sabah bülteninde dolar yaklaşık 49,16 lira, Türkiye’nin risk primi yaklaşık 258 baz puandı. Bugünkü düşük enflasyon gerçekleşmesi, önümüzdeki faiz kararında dış koşulların ve finansal güvenin de hesaba katılması gereğini ortadan kaldırmıyor.
Bugünkü veri faiz indirimini savunanların elini güçlendirebilir. Buna rağmen kararın boyutunu tek aylık gerçekleşmeden çıkarmak doğru olmaz. Enflasyon beklentileri, mevduatın cazibesi, kredi koşulları ve döviz talebi birlikte değerlendirilir. Faiz değişikliği bu kanallarda farklı sonuçlar yaratabilir. Benim asıl merak ettiğim, kararın gerekçesinin toplumla ne kadar açık paylaşılacağı. Hangi veriye bakıldığını ve hangi riskin gözetildiğini bildiğimizde tartışmayı da daha sağlıklı yapabiliriz. Ekonomi yönetiminin bu açıklamayı yapmak konusunda kamusal sorumluluğu var.
KOBİ finansmanı ve kredi kartlarında gevşeme tartışmalarını da bu çerçevede düşünelim. Ödemeyi zamana yaymak, sıkışmış bir bütçeye kısa süreli alan açabilir. Ama gelir aynı yerde kalırken borç büyürse sorun ileriki aya taşınır. Özellikle kart borcunda asgari ödeme, borcun kalanına faiz işlemesini engellemiyor. Hane gelirinin güçlenmesi, işletmenin üretimini ve istihdamını sürdürebilmesi için daha kapsamlı bir yaklaşım gerekiyor. Para politikasının yanında kamu harcamalarının öncelikleri, verginin dağılımı ve temel hizmetlere erişim de konuşulmalı.
Bu hafta Merkez Bankası Başkanı’nın Meclis’teki sunumu, sanayi üretimi ve Hazine nakit dengesi de takip edilecek. Ben bu açıklamalarda vatandaşın anlayabileceği cevaplar duymak isterim. Enflasyonla mücadelenin yükü nasıl paylaşılacak? Gelir kaybı yaşayanlar nasıl korunacak? Finansal denetimde hangi eksikler giderilecek? Hesap verebilirlik, ekonomide belirsizliği azaltır. Çalışan insan geleceğini planlayabildiğinde, esnaf kuralların değişmeyeceğine güvendiğinde, tasarruf sahibi parasının hesabını izleyebildiğinde ekonomik ilişkiler de daha sağlam yürür.
Bugün açıklanan rakamı bu nedenle dikkatle okuyalım. Aylık artış beklentinin altında, yıllık oran yüzde otuzun altında. Aynı tabloda barınma ve ulaşım giderleri yükseliyor, üretici maliyetleri artıyor, dünya enerjide ve borçlanmada baskı yaşıyor. Bizim değerlendirmemiz bütün bu koşulların insan hayatındaki karşılığını içermeli. Siz bu ay bütçenizde bir rahatlama gördünüz mü? En çok hangi gider zorluyor? Yorumlarda konuşalım. Kayıt Dışı İktisat’ta veriyi birlikte okuyup gündelik hayatımızla bağlantısını kurmaya devam edeceğiz. Hepinize iyi haftalar.