Sen Çalışıyorsun, Kim Zenginleşiyor? | Anwar Shaikh
Bu Bölüm Hakkında
Yayın, Anwar Shaikh'in yaşamını ve gerçek rekabet yaklaşımını tanıtarak şirketler arasındaki maliyet yarışının ücretleri, iş güvencesini ve gelir paylaşımını nasıl etkilediğini anlatıyor. Shaikh'in krizlerin kârlılık ve birikimle ilişkisi, üretkenlik ile ücretler arasındaki fark ve 1974'teki Humbug üretim fonksiyonu eleştirisi üzerinden istatistiksel uyumla ekonomik açıklama arasındaki ayrımı açıklıyor. Uluslararası ticaret ve döviz kuru tartışmalarını, Ahmet Tonak'la ulusal hesaplar çalışmasını ve Capitalism: Competition, Conflict, Crises kitabını da özetliyor. Bölüm, ekonomik büyümenin kime yarar sağladığını sorgularken iktisat teorilerini verilerle sınamanın ve sonuçların toplumsal etkilerini izlemenin önemini vurguluyor.
Ele Alınan Konular
- gerçek rekabet ve firma maliyetleri
- ücretler, işsizlik ve pazarlık gücü
- kârlılık, birikim ve krizler
- üretim fonksiyonları ve ampirik kanıt
- uluslararası ticaret ve ulusal hesaplar
Daha çok çalışıyorsunuz, ama hayatınızın kontrolü sanki giderek elinizden çıkıyor. İşinizi kaybetmemek için susuyorsunuz. Maaşınıza zam geliyor, fakat rahatlayamıyorsunuz. Bir yandan da ekonomi büyüdü, verimlilik arttı, piyasalar toparlandı deniyor. Peki, bütün bunlar olurken sizin payınıza neden sürekli daha fazla kaygı düşebiliyor?
Bugün bu soruya bakışımızı değiştirebilecek bir iktisatçıyı konuşacağız. Adını hiç duymamış olabilirsiniz: Anwar Shaikh. Onun çalışmalarına baktığımızda, günlük hayatın içinde hissettiğimiz birçok baskının ekonomik bir açıklaması olduğunu görüyoruz. Rekabetin neden çalışanları sıkıştırabildiğini, büyümenin neden herkese aynı ölçüde yaramadığını, krizlerin neden tekrar tekrar karşımıza çıktığını anlamak için güçlü bir başlangıç sunuyor.
Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bu yayında Shaikh’in hayatını ve iktisat bilimine katkılarını anlatacağım. Ama bunu isimler ve kitaplar arasında kaybolmadan yapacağız. Çünkü bir düşünürün önemini anlamanın en iyi yolu, onun bize kendi hayatımız hakkında ne öğrettiğine bakmaktır.
Shaikh, 1945 yılında, o tarihte henüz Britanya Hindistanı’nın bir parçası olan Karaçi’de doğdu. Babasının diplomatik görevi nedeniyle farklı ülkelerde yaşadı. Bu ülkeler arasında Türkiye de vardı. Kendi hayat hikâyesinde, altı yaşındayken Ankara’da okula gittiğini anlatır. Bugün küresel kapitalizmi açıklamaya çalışan bir iktisatçının çocukluk güzergâhında Ankara’nın da bulunması ilginç bir ayrıntı.
Başlangıçta mühendislik eğitimi aldı. 1965’te Princeton Üniversitesinden mezun oldu. Kuveyt’te mühendislik ve öğretmenlik yaptı. Ardından iktisada yöneldi ve 1973’te Columbia Üniversitesinde doktorasını tamamladı. Bir yıl önce, 1972’de, New York’taki New School’da çalışmaya başlamıştı. Aralık 2022’de emekli olduğunda, bu kurumla ilişkisi yarım yüzyılı bulmuştu.
Columbia’daki hocalarından biri Gary Becker’dı. Shaikh, kendi entelektüel biyografisinde Becker’ın çok iyi bir öğretmen olduğunu özellikle belirtir. Bu ayrıntıyı seviyorum. Bir teoriye köklü biçimde itiraz etmek, o teoriyi öğrenmeye kapalı olmak anlamına gelmez. Shaikh, eleştirdiği geleneği içeriden tanıyordu.
New School, farklı iktisat geleneklerinin tartışılabildiği önemli merkezlerden biri. Shaikh burada hem araştırma yaptı hem öğrenciler yetiştirdi. Onun düşüncesinde Adam Smith, David Ricardo, Karl Marx ve John Maynard Keynes’in güçlü etkileri vardı. Fakat yaptığı iş, geçmişte söylenmiş cümleleri bugüne taşımaktan çok daha kapsamlıydı.
Bu düşünürlerin sorularını modern kapitalizmin verileriyle yeniden ele aldı. Fiyatlar nasıl oluşuyor? Kâr neden yatırımın yönünü belirliyor? Ücretleri ne şekillendiriyor? Kapitalizm neden büyürken aynı zamanda krizlere zemin hazırlayabiliyor? Eski bir metne saygı duymakla, o metinden hareket ederek yeni bir açıklama geliştirmek arasında büyük bir fark vardır. Shaikh’in önemi burada başlıyor.
Onun iktisada en güçlü katkılarından biri, gerçek rekabet yaklaşımıdır.
Rekabet denince çoğumuzun aklına olumlu bir tablo gelir. Şirketler yarışır, fiyatlar düşer, kalite yükselir, tüketici kazanır. Bu etkiler gerçekten ortaya çıkabilir. Shaikh’in dikkat çektiği mesele, bu yarışın nasıl yürüdüğü ve bedelinin nasıl dağıldığıdır.
Bazı temel iktisat modellerinde rekabet, çok sayıda benzer firmanın kendilerine verilen fiyatlara uyum sağlaması üzerinden anlatılır. Shaikh ise işletmelerin rakiplerini geçmeye çalıştığı, fiyat ve maliyet düşürdüğü, yeni teknikler kullandığı hareketli bir süreçten başlar. Burada şirketler aynı güçte değildir. Aynı malı üretseler bile maliyetleri, makineleri ve çalışma koşulları farklıdır.
Bunu iki tekstil işletmesi üzerinden düşünelim. İkisi de benzer bir gömlek satıyor. Birinin makineleri yeni, enerji kullanımı düşük, üretimi hızlı. Diğeri eski makinelerle çalışıyor. Piyasada benzer fiyatlarla satış yaptıklarında, aynı kârı elde etmeleri beklenmez. Daha düşük maliyetle çalışan işletme avantaj kazanır. Diğerinin önünde yatırım yapmak, maliyet kısmak veya zamanla piyasadan çekilmek gibi seçenekler vardır.
Çalışan açısından bu yarışın karşılığı bazen daha yoğun çalışma, bazen işini kaybetme korkusu olabilir. Tüketici açısından ucuzlayan ürünün arkasında böyle bir süreç bulunabilir. Buradan çıkaracağımız sonuç, rekabetin fiyat üzerindeki etkisiyle toplumsal sonuçlarını birlikte düşünmemiz gerektiğidir.
Shaikh’e göre rekabet, bütün firmaların sonunda aynı duruma geldiği sakin bir denge yaratmaz. Yeni yatırımlar, daha avantajlı üretim koşullarının peşinden gider. Kârlılık farklarını azaltan hareketler, yeni teknolojiler ve yeni işletmelerle yeniden farklılıklar doğurur. Ekonomi sürekli hareket eder.
Bu bakış, büyük şirketlerin varlığını inkâr etmez. Fakat şirketler büyük diye rekabetin sona erdiğini de varsaymaz. Büyük firmalar arasında da sert mücadeleler yaşanabilir. Dolayısıyla kapitalizmi açıklarken, rekabet ile güç yoğunlaşmasının nasıl bir arada bulunabildiğini incelemek gerekir.
Yeni bir makine, aynı çalışma süresinde daha fazla üretim yapılmasını sağlayabilir. Burada verimlilik artışının çalışanlara nasıl yansıyacağı sorusu açılır. Çalışma süresi kısalacak mı? Ücretler artacak mı? Yoksa aynı süre içinde daha fazla üretim beklenerek şirketin kazancı mı büyüyecek? Teknolojinin yarattığı imkânlarla o imkânların paylaşılma biçimini birlikte düşünmeliyiz. Bu da bizi ücret meselesine getiriyor.
Gelelim bizi daha doğrudan ilgilendiren meseleye: Ücretler.
Bir çalışanın maaşını açıklarken eğitimi, becerisi ve üretkenliği elbette önemlidir. Fakat aynı beceriye sahip iki insanın farklı koşullarda çok farklı ücretler alabilmesi, başka etkenlere de bakmamız gerektiğini gösterir.
Shaikh, ücretlerle işsizlik arasındaki ilişkiyi emek ile sermayenin güç dengesi içinde inceler. İşsizliğin yüksek olduğu, iş bulmanın uzun sürdüğü bir ortamda çalışanın pazarlık konumu zayıflayabilir. Yeni iş bulma imkânı arttığında ise ücret talep etmek daha mümkün hâle gelir. Bu ilişkinin nasıl işleyeceğinde toplumsal ve kurumsal koşullar da etkilidir.
İşyerinde size, istemiyorsan dışarıda bekleyen çok kişi var denebildiğinde, ekonomik bir büyüklük kişisel bir baskıya dönüşür. İşsizlik oranının arkasında böyle bir deneyim vardır. Üstelik işsiz kalanların ne kadar süre iş bulamadığı da önemlidir. Shaikh’in ücretler üzerine ampirik çalışmasında bu süre ayrıca hesaba katılır.
Bir evin kirasını ve çocuğunun ihtiyaçlarını tek maaşla karşılayan bir çalışan düşünün. İş değiştirmek için aylarca bekleme imkânı olmayabilir. Masaya oturduğunda, kabul etmek istemediği koşullara razı olabilir. Bu davranışı yalnızca kişisel cesaret veya özgüven üzerinden açıklamak eksik kalır. Onun önündeki seçenekleri de bilmemiz gerekir. Pazarlık gücü dediğimiz şey, gündelik hayatta çoğu zaman bu kadar somut yaşanır.
Burada bir ayrımı iyi anlamalıyız. Alım gücünüz artabilir, ama üretilen gelirden aldığınız pay azalabilir. Diyelim ki üretkenlik yüzde on artarken gerçek ücretiniz yüzde üç yükseldi. Bu, yalnızca ilişkiyi göstermek için verdiğim varsayımsal bir örnek. Daha fazla mal alabilecek duruma gelebilirsiniz; yine de üretkenlik artışının daha küçük bir bölümünü almış olursunuz.
Dolayısıyla ücretlere bakarken sadece geçen yıl kaç liraydı, şimdi kaç lira oldu diye soramayız. Fiyatları ve üretkenliği de dikkate almalıyız. Büyümeden nasıl pay aldığımızı anlamak için bu karşılaştırma gerekir.
Shaikh’in yaklaşımı, ücret mücadelesini iyi niyetli tavsiyelerin ötesinde ele almamızı sağlar. Bir ücret talebinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, karşı karşıya gelen tarafların imkânları ve güçleriyle de ilgilidir. Bu yüzden ekonomik büyüme, çalışanların yaşamında kendiliğinden aynı ölçüde iyileşmeye dönüşmeyebilir.
Şimdi bir adım daha atalım. Kapitalizmde krizler neden tekrar ediyor?
Shaikh, krizlerin tarihini ve farklı kriz teorilerini ayrıntılı biçimde inceledi. Özellikle kârlılığın ve sermaye birikiminin rolü üzerinde durdu. Onun araştırmasında kriz, ekonominin normal işleyişini anlamanın merkezinde yer alır.
Bir işletme, insanların bir şeye ihtiyacı olduğu için otomatik olarak yatırım yapmaz. Yatırımın kendisine yeterli kazanç getireceğini düşünmesi gerekir. Toplumun ihtiyacı ile özel yatırımın kârlılığı her zaman örtüşmeyebilir. İnsanların işe ihtiyacı olması, şirketlerin hemen yeni iş yaratacağı anlamına gelmez.
Şirketler büyümek için yatırım yapar, daha etkin üretim tekniklerine geçer, rakiplerinden önce davranmaya çalışır. Fakat tek tek işletmeler için anlaşılır görünen kararların toplamı, bütün ekonomi için sorunsuz bir sonuç garanti etmez. Shaikh’in araştırdığı temel meselelerden biri, birikimin kendi içindeki gerilimleridir.
Kâr oranlarının düşme eğilimi üzerine çalışmaları da bu çerçevenin parçasıdır. Burada dikkatli konuşmak gerekir. Her yıl, her ülkede, bütün şirketlerin kârı zorunlu olarak düşer gibi basit bir iddiadan söz etmiyoruz. Kârın toplam miktarı ile yatırılan sermayeye göre hesaplanan kâr oranı da aynı şey değildir. Eğilimler, karşı etkiler ve tarihsel koşullar birlikte incelenir.
Bunu basit bir hesapla görelim. Varsayımsal bir işletme, yüz milyon liralık sermayeyle on milyon lira kâr elde etsin. Kâr oranı yüzde on olur. Sonra sermayesi iki yüz milyon liraya, kârı on beş milyon liraya çıksın. Kârının miktarı artmıştır, ama kâr oranı yüzde yedi buçuğa düşmüştür. Dolayısıyla şirketler daha fazla kâr açıkladı dediğimizde, yatırımların kârlılığı hakkında bütün soruları cevaplamış olmayız. Ölçtüğümüz büyüklüğü doğru seçmek gerekir.
Shaikh, 2007’de başlayan küresel krizi açıklarken finansal çöküşün gerisindeki kârlılık gelişmelerine, ücretlerin baskılanmasına ve faizlerin düşmesine bakar. Düşük faizlerin borçlanmayı ve finansal genişlemeyi desteklediğini, büyüyen borçlarla varlık balonlarının krizin koşullarını hazırladığını savunur.
Bu, iktisatçıların üzerinde bütünüyle uzlaştığı tek açıklama değildir. Shaikh’in açıklamasıdır. Katkısı, finansal patlamayı üretimden, gelir dağılımından ve birikim sürecinden koparmadan incelemesidir. Bize, kriz görünür hâle gelmeden önce hangi ilişkilerin değiştiğini araştırmayı öğretir.
Fakat onun en çarpıcı çalışmalarından biri, çok daha teknik görünen bir alanda karşımıza çıkar. İstatistiksel olarak başarılı bir model, gerçekten doğru bir açıklama sunmuş olabilir mi?
1974’te yayımladığı ünlü makalesinde Shaikh, toplulaştırılmış üretim fonksiyonlarının yorumuna itiraz etti. Makalenin başlığında, üretim yasaları ile cebir yasalarını karşı karşıya getiriyordu. Çalışma, Humbug üretim fonksiyonu adıyla tanındı.
Konu şu: Ekonomistler, üretim ile emek ve sermaye arasındaki ilişkiyi sayısal olarak tahmin eder. Model verilere iyi uyduğunda, bunun üretim teknolojisi hakkında güçlü bir kanıt sunduğu düşünülebilir. Shaikh, belirli koşullarda bu uyumun, kullanılan veriler arasındaki muhasebe ilişkilerinden de kaynaklanabileceğini gösterdi.
Daha anlaşılır söyleyeyim. Bir hesapta toplamın parçalarına eşit olması, zaten hesabın nasıl kurulduğuyla ilgilidir. Siz bu parçalardan hareketle toplamı çok iyi açıklayan bir denklem elde ettiğinizde, yeni bir ekonomik yasa keşfetmiş olmayabilirsiniz. Mevcut hesap ilişkisini farklı biçimde ifade etmiş olabilirsiniz.
Shaikh bunu göstermek için özellikle çarpıcı bir sayısal örnek kullandı. Verilere güzelce oturan üretim fonksiyonu, arkasında varsayılan üretim süreci olmadan da elde edilebiliyordu. Bu sonuç, iyi uyum ile doğru teori arasındaki farkı görünür kıldı.
Buradaki ders, matematiği bırakmak değildir. Kullanılan matematiğin neyi kanıtlayabildiğini anlamaktır. Shaikh’in itirazı, emeğin ve makinelerin üretimde önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Belirli bir istatistiksel sonuca, taşıyamayacağı kadar büyük bir açıklama yüklememek gerekir.
Bugün önümüze sürekli grafikler, tahminler ve etkileyici katsayılar geliyor. Bir modelin geçmiş veriye uymasıyla, o veriyi üreten mekanizmayı doğru açıklaması arasındaki mesafeyi düşünmek hepimiz için faydalı. Shaikh’in bu çalışmasının kalıcı değeri burada.
Uluslararası ticaret alanında da güçlü bir itiraz geliştirdi.
Serbest ticaret tartışmalarında, ülkelerin uygun alanlarda uzmanlaşmasının karşılıklı kazanç sağlayabileceği anlatılır. Shaikh, uluslararası rekabetin gerçek maliyet farklılıklarını nasıl işlediğini sorguladı. Özellikle döviz kurunun, ülkeler arasındaki rekabet farklarını otomatik olarak gidererek ticareti dengeleyeceği düşüncesine itiraz etti.
Bir ülkenin üretim altyapısı güçlü, teknolojisi ileri, maliyetleri düşükse, başka bir ülke aynı ürünü daha pahalıya üretiyorsa, sınırları açmak bu farkları kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Shaikh’in analizinde maliyet avantajları, kalıcı ticaret fazlalarıyla; dezavantajlar ise kalıcı açıklar ve dış borçlanmayla birlikte gelişebilir.
Buradan benim çıkardığım sonuç, dışa açılmanın hangi üretim yapısıyla gerçekleştiğini sormamız gerektiğidir. İhracat yapabilmek kadar, bunu hangi teknolojiyle, ne kadar katma değer yaratarak ve ne ölçüde dış finansmana dayanarak yaptığımız da önemlidir.
Aynı nedenle, bir ülkenin parasının değer kaybetmesini tek başına kalkınma stratejisi gibi görmek de yeterli olmaz. Üretimde kullanılan girdiler, teknik bilgi ve altyapı dikkate alınmalıdır. Burada benim vurguladığım mesele, dünya piyasasında yarışabilecek üretim kapasitesinin nasıl kurulacağıdır. Bir kur hareketinin sağladığı avantaj ile uzun süre devam edebilecek üretim gücü arasında fark vardır.
Bu yaklaşımı, her türlü ticaret kötüdür gibi bir slogana çevirmemek gerekir. Shaikh’in tartışması, ticaretten beklenen faydaların hangi mekanizmalarla ortaya çıkacağı ve hangi koşullarda gerçekleşmeyebileceği üzerinedir.
Türkiye’deki izleyiciler için ayrıca önemli bir bağlantısı var. Shaikh, Ahmet Tonak ile birlikte, 1994’te Measuring the Wealth of Nations adlı kitabı yayımladı. Kitap, ulusal hesapları politik iktisadın kavramlarıyla yeniden değerlendiren kapsamlı bir çalışmaydı.
Burada sorulan soru, toplumun üretimini hangi kategorilerle ölçtüğümüzdür. Üretim, gelirin dolaşımı ve toplumsal tüketim arasındaki ayrımları nasıl kuruyoruz? Resmî hesaplardan hareketle kârlılığı ve üretimi incelerken, kullandığımız kavramlar sonuçlarımızı nasıl değiştiriyor?
Shaikh ve Tonak, bu soruları Amerikan ekonomisinin savaş sonrası verileri üzerinde çalıştı. Marksist kategorilerle ulusal hesaplar arasında sistemli bağlantılar kurmaya uğraştılar. Böylece teorik bir tartışmayı ölçülebilir büyüklüklerle ilişkilendirdiler.
Bu teknik ayrımlar, insanların veya mesleklerin toplumsal değerini sıralamak için yapılmaz. Bir faaliyetin belirli bir teoride üretken sayılıp sayılmaması, o faaliyeti yapan insanın değerli olup olmadığıyla ilgili değildir. Kavramın neyi ölçtüğünü bilmek gerekir.
Shaikh’in onlarca yıllık araştırmasının büyük sentezi, 2016’da Oxford University Press tarafından yayımlanan Capitalism: Competition, Conflict, Crises kitabıdır. Türkçesiyle Kapitalizm, Rekabet, Çatışma, Krizler. Fiyatlardan ücretlere, finansmandan uluslararası ticarete kadar uzanan geniş bir açıklama geliştirmeye çalışır.
Bu çalışmanın iddiası, ekonominin temel ilişkilerini açıklamak için kusursuz bilgiye sahip insanlar ve kusursuz rekabet dünyası varsaymak zorunda olmadığımızdır. Gerçek ekonominin hareketinden başlayarak tutarlı bir çerçeve kurmaya çalışır. Teorik iddialarını da tarihsel ve ampirik örüntülerle karşılaştırır.
Ben Shaikh’in mirasında özellikle bu araştırma ciddiyetini önemsiyorum. Kendi görüşümüze yakın bir sonuç bulunca rahatlamak kolaydır. Daha zor olan, savunduğumuz açıklamanın gerçekten nasıl işlediğini göstermek ve onu veriler karşısında sınamaktır.
Bu titizlik, kendi siyasi görüşlerimize yakın fikirler için de geçerli. Ücretlerin yükselmesini istemekle, bir ücret artışının bütün ekonomik etkilerini açıklamak ayrı işlerdir. Shaikh, sol içindeki tartışmalarda da kârlılık ve yatırım üzerindeki etkilerin hesaba katılmasını istiyordu. Bu tutum bence değerlidir. Desteklediğimiz bir hedefi savunurken, önündeki ekonomik engelleri anlamamız gerekir. Böylece hangi kurumların ve politikaların gerekli olduğunu daha ciddi biçimde tartışabiliriz.
Shaikh’in her iddiasına katılmak zorunda değiliz. Çalışmaları üzerine ciddi tartışmalar vardır. Kendisi de iktisatta farklı yaklaşımların bulunmasını savunuyordu. Bir düşünürü önemsemek, ona itiraz etme hakkından vazgeçmek anlamına gelmez. Onun açtığı soruları ciddiye alıp daha ileri taşımak anlamına gelir.
Kayıt Dışı İktisat’ta bu ismi konuşmamızın nedeni de bu. Maaşımızı, işimizi ve geleceğimizi etkileyen ekonomik ilişkileri anlayabildiğimiz ölçüde, kendi hayatımız hakkında daha bilinçli düşünme imkânı buluyoruz. Geçim sıkıntısının içinde yaşayan bir insan için bu bilgi soyut değildir.
Anwar Shaikh’in çalışmalarından aldığım en önemli ders şu: Ekonomik bir sonuç karşımıza çıktığında, nasıl oluştuğunu ve kimleri nasıl etkilediğini sormaya devam etmeliyiz. Büyümenin rakamını duymakla yetinemeyiz; o büyümeye katılan insanların hayatına da bakmalıyız.
Size bırakmak istediğim soru da bu. Sizce daha çok çalışmakla daha iyi yaşamak arasındaki bağ nerede zayıflıyor? Kendi deneyiminizi yorumlara yazın. Bu sorunun cevabını aramak, bugün anlattığımız iktisadı yaşadığımız dünyayla buluşturmanın iyi bir başlangıcı. Ekonomiyi anlamak, hayatımız üzerinde söz sahibi olmanın başlangıcıdır.