Enflasyon Düşüyorsa Neden Hâlâ Geçinemiyoruz?
Bu Bölüm Hakkında
Enflasyon oranının düşmesiyle fiyatların düşmesinin aynı şey olmadığı, bu nedenle dezenflasyon yaşanırken hanelerin neden hâlâ geçinemediği açıklanıyor. Piyasa profesyonelleri, reel sektör ve hanehalkının enflasyon beklentileri; harcama sepetleri, sık karşılaşılan fiyatlar, gelir artışı ve geçmiş satın alma gücü kaybıyla birlikte değerlendiriliyor. Beklentilerin ücret, fiyatlama, tüketim ve tasarruf kararlarına nasıl yansıdığı; güvenilirlik, kişisel deneyim ve kötü sürprizden korunma ihtiyacı üzerinden ele alınıyor. Ekonomik iyileşmenin kalıcı sayılabilmesi için yalnızca verilerin değil, insanların bütçelerinde ve gelecek beklentilerinde de hissedilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Ele Alınan Konular
- Dezenflasyon ve geçim sıkıntısı
- Enflasyon beklentileri
- Kişisel harcama sepeti
- Satın alma gücü
- Ekonomik güven
Marketten çıktınız. Elinizde birkaç poşet var. Fişe bakıyorsunuz, sonra aldıklarınıza. Aklınızdan şu soru geçiyor: Enflasyon düşüyorsa ben neden hâlâ rahatlayamıyorum? Neden gelecek ayı düşünürken içim daha rahat değil? Şimdi aynı soruyu bir ekonomiste sorun. Size enflasyonun önümüzdeki yıl daha düşük olacağını anlatabilir. Siz de dersiniz ki, hocam, ben onu kendi hayatımda göremiyorum. Peki burada kim yanılıyor? Ekonomist mi? Siz mi? Yoksa aynı kelimeyi kullanıp farklı şeylerden mi söz ediyoruz? Bugün meseleyi tam buradan açacağız. Çünkü Türkiye’de vatandaşın enflasyon beklentisi, piyasa profesyonellerinin neredeyse iki katı. Ve bu fark sadece ne düşündüğümüzü değil, nasıl alışveriş yaptığımızı, nasıl ücret istediğimizi, geleceğe nasıl hazırlandığımızı da ilgilendiriyor. Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Ben Ceyhun Elgin. Katman için yazdığım Aynı Ülkede Üç Ayrı Enflasyon başlıklı yazıdan hareketle, bugün rakamlarla yaşadığımız hayat arasındaki mesafeyi konuşacağız. Ama önce önemli bir ayrım: Üç farklı gerçekleşmiş enflasyonu değil, üç kesimin aynı geleceğe ilişkin farklı beklentilerini karşılaştırıyoruz. Merkez Bankası’nın Ağustos 2026 verilerinde, on iki ay sonrası için piyasa katılımcılarının enflasyon beklentisi yüzde 23,69. Reel sektörün, bu ankette imalat sanayisi firmalarının beklentisi yüzde 32,80. Hanehalkının beklentisi ise yüzde 45,58. Bir noktayı daha netleştireyim: Bu oranlar Merkez Bankası’nın kendi enflasyon tahminleri değil. Bankanın anketlerle derleyip yayımladığı, farklı kesimlere ait beklentiler. Ayrıca aynı gruptaki herkesin aynı rakamı söylediği anlamına gelmiyor. Burada grupları karşılaştırmamızı sağlayan özet sonuçları konuşuyoruz. Yuvarlayalım: Bir kesim yüzde 24 bekliyor, bir kesim yüzde 33, bir kesim yüzde 46. Aynı ülke, aynı para birimi, aynı on iki ay. Fakat geleceğe bakınca görülen manzara başka. Üstelik o ay profesyonellerin beklentisi bir miktar gerilerken firmaların ve vatandaşın beklentisi yükselmiş. Enflasyonun gelecek on iki ayda düşeceğini bekleyen hanelerin oranı da yalnızca yüzde 16,85. Yani kabaca her altı haneden biri. Bu, fiyatların ucuzlayacağını değil, enflasyon oranının gerileyeceğini bekleyenlerin oranı. Burada kolay bir açıklama var: Uzmanlar biliyor, vatandaş bilmiyor. Ama ben bu açıklamayı yeterli bulmuyorum. Bilgi farkı elbette önemli. Fakat bir insanın hangi fiyatlarla karşılaştığını, kime güvendiğini ve yanılmasının ona neye mal olacağını dışarıda bırakırsanız, davranışını da anlayamazsınız. Önce şu basit gerçeği kabul edelim: Hepimiz aynı alışveriş sepetini taşımıyoruz. Kirada oturan, iki çocuğunu okutan, işe toplu taşımayla giden bir aile düşünün. Bir de kendi evinde yaşayan, eğitim harcaması olmayan başka bir hane. Ülkedeki fiyatlar aynı biçimde değişse bile bu iki hanenin bütçesine gelen yük aynı olmaz. Çünkü paraları aynı yerlere gitmiyor. Resmî tüketici fiyat endeksi, ülke genelindeki tüketim harcamalarını temsil etmeye çalışan bir sepetin fiyat değişimini ölçer. Sizin evinizin özel bütçesini ölçmez. Bu nedenle kişisel harcamalarınızın fiyatı, açıklanan ortalamadan daha hızlı da daha yavaş da artabilir. Kendi deneyiminizle genel endeksin farklı olması, tek başına, birinin mutlaka yanlış olduğunu göstermez. Ağustos 2026’da açıklanan yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51. Aynı dönemde gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış yüzde 33,79; ulaştırmada yüzde 35,08; konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar grubunda yüzde 39,77. Buradaki son rakam yalnızca kira değil, daha geniş bir harcama grubunun artışı. Gelirinizin büyük kısmını bu zorunlu ihtiyaçlara ayırıyorsanız, başka ürünlerdeki daha düşük fiyat artışları sizi aynı ölçüde rahatlatmayabilir. Çünkü ortalama sepetin içinde bulunan bazı ürünleri siz zaten almıyorsunuz. Alamıyorsunuz ya da almayı erteliyorsunuz. Ama mesele yalnızca parayı nereye harcadığımız da değil. Hangi fiyatı ne kadar sık gördüğümüz de önemli. Size küçük bir soru: En son aldığınız ekmeğin, sütün, benzinin fiyatını hatırlıyor musunuz? Peki beş yıl önce aldığınız televizyonla benzer özellikteki bir televizyonun bugün kaç para olduğunu biliyor musunuz? İşte aradaki fark burada. Ekmeği sürekli alıyorsunuz. Market rafıyla her hafta karşılaşıyorsunuz. Televizyon fiyatını ise belki yıllarca takip etmiyorsunuz. Dolayısıyla zihninizdeki ekonomi bülteni, her ürüne eşit yer ayırmıyor. Üstelik bir fiyatı hatırlamak için onun en büyük harcamanız olması da gerekmiyor. Küçük ama sık tekrarlanan bir alışveriş, zihninizde çok daha fazla yer tutabilir. Bütçedeki ağırlıkla dikkatinizdeki ağırlık aynı şey değildir. Bu yüzden kişisel enflasyon deneyimiyle enflasyon algısını da birbirine tamamen eşitlememek gerekir. D’Acunto ve çalışma arkadaşlarının araştırması da günlük market alışverişlerinde karşılaşılan fiyat değişimlerinin, özellikle büyüklüklerinin ve görülme sıklıklarının, enflasyon beklentilerinde önemli rol oynadığını gösteriyor. İnsanlar ülkenin bütün fiyatlarını hesaplamıyor; sürekli önlerine gelen işaretlerden bir sonuç çıkarıyor. Bu anlaşılır bir davranış. Ama önemli bir sınırı var: Sizin için çok önemli olan bir fiyat, ülkenin genel fiyat hareketini tek başına temsil etmeyebilir. Domatesin zamlanmasını doğru hatırlayıp genel enflasyonu yine de yanlış tahmin edebilirsiniz. Yaşadığınız sıkıntının gerçek olmasıyla, yaptığınız tahminin doğru olması aynı şey değil. Herkesin yüzlerce fiyatı, raporu ve göstergeyi takip etmesini bekleyemeyiz. Bir ekonomist için bu mesleğinin parçası. Gün boyu çalışan, eve dönünce çocuklarıyla ilgilenen birinin aynı analize ayıracağı zaman sınırlı. İktisatta rasyonel dikkatsizlik denilen yaklaşımın temelinde de dikkatin sınırsız olmaması var. İnsanlar ulaşabildikleri bilgilerle karar vermeye çalışıyor. Bu, her kararlarının doğru olacağı anlamına gelmiyor. Katman’daki önceki yazımda buna bağlamsal beklentiler çerçevesinden bakmıştım. İnsanlar duydukları her bilgiye aynı ağırlığı vermiyor. Bu çerçevenin dört temel unsuru var: güvenilirlik, ilgililik, belirginlik ve benzerlik. Hangi bilgiye güvendiğimiz ve onu kendi hayatımızla ne kadar ilişkili bulduğumuz, beklentimizde fark yaratıyor. Bir banka ekonomisti faiz kararlarını, döviz kurunu, talepteki gelişmeleri, uluslararası fiyatları inceliyor. Mesleki olarak cevaplamaya çalıştığı soru şu: Bugünkü politikalar bir yıl sonra enflasyonu nereye götürür? Bir firma yöneticisinin önünde bunlara ek olarak tedarikçinin yeni fiyat listesi var. Elektrik faturası var. Ödeyeceği ücret, kullanacağı kredinin maliyeti var. O da gelecek yılın tüketici enflasyonunu tahmin ediyor, ama gördüğü işaretler farklı. Bir ailenin önünde ise market fişi, kira sözleşmesi, okul masrafı var. Onun zihnindeki soru kolaylıkla şuna dönüşebiliyor: Önümüzdeki yıl bu hayatı sürdürebilecek miyim? Üstelik bu insanlar birbirinden bütünüyle kopuk değil. O banka ekonomisti de markete gidiyor, kira ödüyor olabilir. Ülke geneli için yaptığı tahminle kendi evinin bütçesini değerlendirirken farklı ölçütler kullanabilir. Yani mesele bir tarafın gerçek hayatı bilip ötekinin bilmemesi değil. Hangi soruya, hangi bilgiyle cevap verildiği. Dolayısıyla aynı soru, farklı hayatların içinden geçerek cevaplanıyor. Profesyonel daha çok gelecekte beklediği politika sonucunu hesaba katarken, vatandaş geçmişte yaşadığı sürprizleri daha fazla hesaba katıyor olabilir. Bu bir yorum; tek bir anketten herkesin zihnini okuyamayız. Ama farkı yalnızca bilgi eksikliğiyle açıklamaktan daha anlamlı bir başlangıç. Şimdi baştaki market fişine dönelim. Enflasyon gerçekten yavaşlarken hayat neden ucuzlamayabilir? Çünkü enflasyonun düşmesiyle fiyatların düşmesi aynı şey değildir. İktisatta fiyat artış hızının azalmasına dezenflasyon diyoruz. Fiyatların genel olarak gerilemesine ise deflasyon diyoruz. Birincisini duyup ikincisini beklediğimizde, açıklanan haberle yaşadığımız hayat arasında hemen bir çatışma çıkıyor. Tamamen örnek olsun: Bir alışveriş sepeti bin lira. Bir yılda yüzde 50 zamlanıyor, bin beş yüz lira oluyor. Sonraki yıl artış yüzde 20’ye düşüyor. Sepet kaç lira? Bin sekiz yüz lira. Enflasyon yüzde 50’den yüzde 20’ye indi. Ama sepet bin beş yüz liradan bin sekiz yüz liraya çıktı. Matematikte çelişki yok. İnsanın rahatlamamasında da çelişki yok. Daha yavaş pahalanmak, ucuzlamak değildir. Üstelik maaşınızın bu sırada ne yaptığı da önemli. Örneğin giderleriniz yüzde 20 artarken geliriniz yüzde 10 artıyorsa, fiyat artışları önceki yıla göre yavaşlamış olsa bile bütçeniz sıkışabilir. Enflasyon oranındaki düşüş, geçmiş satın alma gücü kaybınızı kendiliğinden geri vermez. Diyelim ki bir sonraki yıl o örnekteki sepetin fiyatı hiç artmadı. Yine bin sekiz yüz lira. Bu kez sepetin yıllık enflasyonu sıfır. Fakat geliriniz yerinde saymışsa, sepet başlangıçtaki bin liraya geri dönmediği için eski alım gücünüze dönmüş olmuyorsunuz. Fiyat artışını durdurmakla kaybedilen refahı geri kazanmak, aynı başarı değil. Birinin gerçekleşmesi, diğerini otomatik olarak sağlamıyor. Vatandaşın itirazı bazen şudur: Ben fiyatların daha yavaş arttığını anlıyorum. Ama eskiden alabildiğimi bugün yine alamıyorum. Bu itirazı kavramları bilmiyor diye geçiştirmek, aslında başka bir soruya cevap vermektir. İnsan geçimini soruyor, siz ona yalnızca artış hızını anlatıyorsunuz. Bir de hafıza var. Geçen yıl vazgeçtiğiniz tatili, çocuğunuzun ertelenen ihtiyacını, bütçeyi altüst eden kira artışını düşünün. Ertesi gün bir rapor yayımlandı diye bütün bu deneyimler silinmez. İnsan gelecek yılın hesabını yaparken yalnızca son açıklanan rakamı değil, daha önce ne kadar hazırlıksız yakalandığını da hatırlar. İşte bu nedenle ekonomi yönetimine güven, yalnızca uzmanların açıklanan programı makul bulması değildir. Vatandaşın da o programın kendi hayatında karşılığını göreceğine inanması gerekir. Finans piyasasının ikna olmasıyla toplumun ikna olması aynı şey değildir. Bu mesele Türkiye’ye özgü de değil. D’Acunto ve Weber’in 47 ülkede yaklaşık 47 bin tüketiciye dayanan çalışması, insanların alışveriş, faturalar ve yakın çevreleri gibi yerel bilgi kaynaklarına ne kadar önem verdiğini ortaya koyuyor. Resmî kurumlara güvensizlik de resmî bilgilere daha az ağırlık verilmesiyle ilişkili. Buradan benim çıkardığım sonuç şu: Daha çok bilgi vermek, her zaman daha çok güven yaratmaz. İnsan, anlatılanla yaşadığını uzun süre bağdaştıramıyorsa, yeni açıklamayı da aynı şüpheyle dinleyebilir. Güven için sözlerin gerçekleşmelerle tekrar tekrar desteklenmesi gerekir. Bir kere değil, bir süre boyunca. Şimdi burada öbür uca savrulmayalım. Demek ki vatandaş kesin haklı, ekonomistler yanlış demiyorum. Profesyonellerin daha geniş veri setleri ve analiz araçları var. Enflasyonun bugün yüksek olması, bir yıl sonra daha düşük olmasını beklemeyi tutarsız yapmaz. Zaten tahmin, gelecekte neyin değişebileceğiyle ilgilidir. Vatandaşın beklentisinin daha yüksek olması da gerçek enflasyonun mutlaka o düzeyde olduğunu kanıtlamaz. Beklenti, ölçüm değildir. Geleceğe ilişkin tahmindir. Ağustos 2027 geldiğinde hangi grubun tahmininin gerçekleşmeye daha yakın olduğunu görebileceğiz. Bugün yüksek olanı sırf yüksek diye doğru, düşük olanı sırf düşük diye yanlış sayamayız. Fakat tahminlerin arkasında çoğu zaman gözden kaçan başka bir mesele var: Yanılmanın bedeli. Bir aile düşünün. Gelecek yıl masrafların yüzde 20 artacağını bekleyerek bütçe yapıyor. Artış yüzde 40 olursa, eksik kalan parayı nereden bulacak? Birikimi yoksa, gelirini hemen artıramıyorsa, bu hata onun için yalnızca yanlış tahmin yapmak değildir. Bazı ihtiyaçlarından vazgeçmek zorunda kalabilir. Aynı aile daha yüksek bir artışa hazırlanıp daha düşük bir artışla karşılaşırsa farklı bir sonuç yaşar. Bu yüzden kötü sürprize karşı pay bırakmak anlaşılabilir. Ancak bunun da bedelsiz olduğunu söylemiyorum. Gereksiz yere tüketimi öne çekmek veya pahalı borca girmek de zarar verebilir. İhtiyatlı olmakla her kötü senaryoyu kesin olacakmış gibi yaşamak farklıdır. Burada savunduğum şey karamsarlık değil. İnsanların neden karamsar olabildiğini anlamaya çalışmak. Çünkü bütçesinde hata payı olmayan birinin geleceğe bakışıyla, kötü sürprizi karşılayacak birikimi olanın bakışı aynı olmayabilir. Asıl kritik noktaya şimdi geliyoruz. Bu beklentiler sadece insanların kafasında kalmıyor. Ekonominin içine geri dönüyor. Bir çalışan yüksek enflasyon bekliyorsa ücret görüşmesine buna göre hazırlanabilir. Bir firma gelecekte maliyetinin artacağını düşünüyorsa fiyatını daha erken yükseltmek isteyebilir. Bir hane, sonra daha pahalı olacak düşüncesiyle planladığı alışverişi öne çekebilir. Tasarrufu varsa parasını hangi biçimde tutacağına ilişkin tercihini değiştirebilir. Yani beklenti, yalnızca yarının hava durumunu tahmin etmek gibi değil. Bazı koşullarda yarının ekonomisinin oluşmasına da katkıda bulunuyor. Bugünkü kararlar, yarın karşılaşacağımız fiyatları etkileyebiliyor. Elbette firmalar da sadece bekledikleri için istedikleri kadar zam yapamaz. Müşteri kaybetme ihtimali, rakiplerin fiyatları, talebin gücü gibi sınırlarla karşılaşırlar. Aynı şekilde her hane alışverişini öne çekemez; bunun için parası ya da finansmana erişimi gerekir. Dolayısıyla anlattığımız mekanizma herkeste aynı ölçüde çalışmaz. Beklentinin davranışa dönüşebilmesi için ekonomik koşulların da buna izin vermesi gerekir. Ama buradan enflasyonun sorumlusu ücret isteyen çalışan veya alışveriş yapan vatandaş sonucunu çıkarmayın. Beklentiler tek neden değildir. Maliyetler, üretim koşulları, kur, rekabet ve ekonomi politikaları da önemlidir. Beklenti kanalını anlatmak, geçinmeye çalışan insanı suçlamak değildir. Tam tersine, tek tek anlaşılır olan savunma davranışlarının nasıl ortak bir güçlüğe dönüşebildiğini açıklamaktır. Bu yüzden yalnızca piyasa profesyonellerinin beklentisinin düşmesine bakarak işin tamamlandığını söyleyemeyiz. Firmaların fiyatlama davranışlarının ve hanelerin geleceğe ilişkin düşüncelerinin de değişmesi, düşük enflasyonun kalıcılığı açısından önem taşır. Burada bir ayrımı daha koruyalım. Dezenflasyonun başladığını söylemek için herkesin buna inanmasını beklemiyoruz. Fiyat artış hızı geriliyorsa teknik olarak dezenflasyon vardır. Ama bunun sürüp sürmeyeceği, insanların fiyat ve ücret kararlarına nasıl yansıyacağı ayrı bir mesele. Beklentilerin önemi burada. Yani vatandaşın beklentisi yüksek diye verideki her iyileşmeyi yok saymak da, veri iyileşti diye vatandaşın yaşadığı sıkıntıyı yok saymak da doğru değil. İyi bir değerlendirme, hem ölçülen değişimi hem bunun hayattaki karşılığını birlikte ele almalı. Peki bu nasıl olacak? Vatandaşa daha çok grafik göstererek mi? Daha teknik kelimeler kullanarak mı? Aynı hedefi daha yüksek sesle tekrar ederek mi? Bence asıl mesele, insanların söylediklerimizi kendi hayatlarında sınayabilmesi. Marketteki fiyat artışlarının yavaşladığını görmesi. Bütçesini daha az sürprizle yapabilmesi. Açıklanan kararların kısa süre sonra tersine dönmeyeceğine inanabilmesi. Gelirinin satın alma gücünü daha öngörülebilir bulması. Burada iletişim gereksiz değil. Tam tersine, anlaşılır ve dürüst iletişim çok önemli. Neden bazı fiyatların daha hızlı arttığını anlatmak gerekir. Bir tahmin tutmadığında sebebini açıklamak gerekir. Enflasyon düşerken herkesin hemen rahatlamayabileceğini baştan söylemek gerekir. İnsanların yaşadığı güçlüğü inkâr ederek güven kazanamayız. Ama iletişim deneyimin yerine geçemez. İyi anlatılmış bir gelecek, yaşanmaya başladığında inandırıcılık kazanır. Yalnızca raporlarda kalan iyileşmeyle, evin bütçesinde hissedilen iyileşme arasında fark vardır. Sizin açınızdan da şu ayrım faydalı: Fiyatlar ne kadar arttı? Benim gelirim ne kadar arttı? Gelecek yıl ne olacağını düşünüyorum? Bunlar birbirine bağlı ama aynı soru değil. Üçünü ayırdığınızda hem ekonomi haberlerini daha iyi okuyabilir hem kendi sıkıntınızın nereden geldiğini daha açık ifade edebilirsiniz. Örneğin eskiden alabildiğiniz bir ürünü artık alamıyorsanız, bu geçmiş satın alma gücü kaybınızın devam ettiğini gösterebilir. Önümüzdeki yıl fiyatların mutlaka aynı hızla artacağını göstermez. Öte yandan gelecekteki enflasyon tahmininin düşmesi de bugünkü geçim sıkıntınızın ortadan kalktığını göstermez. İki gerçeği aynı anda kabul edebiliriz. Şimdi baştaki soruya yeniden bakalım: Kim haklı? Bence önce kimin neyi anlattığını ayırmalıyız. Ekonomist gelecekteki genel fiyat artışını tahmin ediyor olabilir. Vatandaş kendi geçim şartlarını ve yeniden hazırlıksız yakalanma korkusunu anlatıyor olabilir. İkisinin arasındaki mesafeyi küçümseyerek değil, anlayarak kapatabiliriz. Benim için buradaki en önemli cümle şu: Enflasyonun düşmesi ölçebildiğimiz önemli bir gelişmedir; hayatın düzelmesi ise bundan daha fazlasını gerektirir. İlki olabilir, ikincisi gecikebilir. Bu gecikmeyi yaşayan insanın itirazını dinlemek, iktisat bilimine karşı çıkmak değil, iktisadın neyi açıklaması gerektiğini hatırlamaktır. Çünkü mesele yalnızca gelecek yıl yüzde kaç enflasyon yaşayacağımız değil. O geleceğe hangi gelirle, hangi güvenle ve ne kadar hazırlıklı gireceğimiz. Şimdi size tek bir soru bırakayım: Enflasyonun kalıcı olarak gerilediğine inanmanız için hayatınızda ilk neyin değişmesi gerekiyor? Market alışverişi mi, kira baskısı mı, maaşınızın ay sonuna yetmesi mi? Yorumlara sizi gerçekten ikna edecek değişimi yazın. Bu kanalda ekonomiyi rakamlardan koparmadan, insanı da rakamların içinde kaybetmeden konuşuyoruz. Bu yaklaşımı değerli buluyorsanız Kayıt Dışı İktisat’a abone olun. Videoyu, enflasyon düşüyor ama ben neden rahatlayamıyorum diye soran bir yakınınızla da paylaşın. Çünkü iyi bir ekonomi haberi, yalnızca ekranda gördüğümüz bir oran değil; geleceği düşünürken biraz daha az kaygı duyabilmemiz olmalı.