Paramızı Kim Koruyacak? SPK Başkanı Olsam İlk Ne Yapardım?
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölüm, SPK başkanı olduğu varsayımıyla fon tasfiyesi sırasında yatırımcıları korumak ve denetimi güçlendirmek için atılabilecek adımları ele alıyor. Fon bazında varlık, nakit, teminat, borç ve net yatırım tutarlarının anlaşılır biçimde paylaşılmasını; ara ödeme süreçlerinin açıklanmasını ve yatırımcıların başvurularını izleyebilmesini öneriyor. Risk birikiminin incelenmesi, ilişkili taraf işlemleriyle değerlemelerin denetlenmesi, uzmanların itiraz hakkının korunması ve küçük yatırımcıların hukuki desteğe erişimi üzerinde duruyor. Piyasa riskinden kaynaklanan kayıplarla olası usulsüzlüklerden doğan kayıpları ayırarak kamusal desteğin şeffaf ve yasal temellere dayanması gerektiğini savunuyor.
Ele Alınan Konular
- fon tasfiyesi ve yatırımcı hakları
- ara ödeme ve net yatırım tutarı
- ilişkili taraf işlemleri
- denetim ve şeffaflık
- hukuki destek ve kamu kaynağı
Diyelim ki yarın sabah SPK başkanı oldum. Kapıdan giriyorum, masamın üzerinde dosyalar var. Fakat benim aklımda başka bir masa var: Akşam evinde oturmuş, telefondaki fon hesabına bakan bir insanın masası. Rakam görünüyor, para kullanılamıyor. Bir yanda kredi taksiti, bir yanda çocuğun okul ödemesi. Benim ilk işim o insana tasarruf dersi vermek olmazdı. Çünkü zaten tasarruf etmiş. Mesele, tasarrufunu emanet ettiği sistemin ona ne yaptığı. Son günlerde gelen yorumları okuyorum. İnsanlar yalnızca para kaybettikleri için üzülmüyor. İçlerinden biri, hisse senedinden anlamadığım için profesyoneller yönetsin istedim, diyor. Bir başkası, günlük ödeme paramı tuttum, diyor. Sonra da kendilerine kızıyorlar. Ben enayi miyim, diye soruyorlar. Hayır. Denetlenen bir sistemin kurallara uygun çalışmasını beklemek enayilik değildir. Böyle bir beklentinin insanı utandırdığı yerde, önce sistemin kendisine bakmamız gerekir. Bugün Ben Olsam Ne Yapardım serisinde bunu konuşalım. SPK başkanı olsam hangi düğmeye basardım, kimi dinlerdim, kime hesap sorardım? Benim tercihim açık: Maaşıyla yaşayanın, emeklinin ve küçük birikim sahibinin korunmasını öncelemek. Ekonomiyi yalnızca büyük rakamların yarıştığı bir ekran gibi görmüyorum. O rakamların arkasında çalışılmış yıllar, ertelenmiş ihtiyaçlar ve geleceğe dair küçük planlar var. Şunu da baştan yerli yerine koyalım. SPK başkanı olmak, memleketin bütün parasını yönetmek demek değil. Faizi ben belirlemem, bütçeden istediğim ödemeyi yapamam, mahkeme yerine geçemem. Kurul kararları da tek kişinin kararı değildir. Yetkim içindeki denetimi başlatırım, gerekli düzenlemeleri Kurula götürürüm. Kanun değişikliği gerekiyorsa onu açıkça talep ederim. Her şeyi ben çözerim diyen bir başkan yerine, sorumluluğunu bilen bir başkan lazım. Önümüzdeki meselenin büyüklüğünü biliyoruz. Açıklanan tasfiye kararları yedi portföy yönetim şirketinin 131 fonunu kapsıyor. Bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Bu sayı, herkesin bütün parasını kaybettiği anlamına gelmiyor. Ama yüz binlerce insanın hayatına değen bir süreç olduğunu gösteriyor. Üstelik fonlarda para tutmayanların da güveni etkileniyor. Birinin başına gelen, diğerinin yarın vereceği yatırım kararını değiştirebiliyor. Bir de fon kriziyle Ponzi kavramı birbirine karışıyor. Ponzi, eski yatırımcılara yapılan ödemelerin esas olarak yeni yatırımcılardan gelen parayla sürdürüldüğü bir dolandırıcılık yapısı. Her düşen fon Ponzi değildir. Her tasfiye de bunun kanıtı değildir. Şişirilmiş değerler veya birbirini besleyen işlemler başka usulsüzlüklere de işaret edebilir; bunlar tek başına Ponzi kanıtı değildir. Ben önce paranın hangi yolu izlediğini ortaya çıkarmak isterdim. İlk sabah isteyeceğim şey, her fon için anlaşılır bir durum tablosu olurdu. Kasada ne kadar nakit var? Satılabilir varlık ne kadar? Kimden alacak var, o alacak hangi güvenceye dayanıyor? Ekranda görünen değerle gerçekten satılabilecek değer arasında fark var mı? Vatandaşın kimlik bilgilerini yayımlamadan, soruşturmayı bozmadan açıklanabilecek kısmı düzenli paylaşırdım. İnsanların birbirinden duyduğu söylentilerle hesap yapmasını beklemezdim. Bir küçük işletmeyi düşünün. Cuma günü çalışanlarının ücretini ödeyecek. Parası var, fakat tuttuğu fondan çıkaramıyor. Maaş gecikince çalışan da kirasını geciktiriyor; ev sahibi bekliyor, alışveriş erteleniyor. Böylece finansal bir aksaklık, fon hesabı olmayan insanların hayatına da yayılıyor. Bu yüzden krizi sadece yatırımcıların kendi arasında yaşadığı bir mesele olarak göremeyiz. Paranın dolaşımındaki bir kesinti, üretime ve gündelik hayata kadar uzanabilir. Burada likidite dediğimiz şey, ihtiyaç duyduğunda parana ulaşabilmek. Bir varlığın değerli olmasıyla bugün satılabilmesi aynı şey değil. Eviniz değerli olabilir, fakat yarınki faturayı evin salonundan iki metrekare kesip ödeyemezsiniz. Fonlar açısından da mesele bu. Değerleme, nakde dönüşme süresi ve eldeki para ayrı ayrı görülmeli. Birinin yerine diğerini koyarsanız yatırımcıya yanlış bir güven duygusu verirsiniz. Şimdi ara ödeme kararına gelelim. 1 Ekim’deki açıklama, belirli kurucuların tasfiyedeki fonlarında mutabakatı tamamlanan yatırımcılar için ara ödeme öngörüyor. Her yatırımcıya her fon için ayrı ayrı en fazla bir milyon lira. Hesaplamada mutabakat sonucunda belirlenecek net yatırım tutarı esas alınacak ve ödeme nihai tasfiye alacağından düşülecek. Bu, bütün zararlar karşılanacak demek değil. Paraya erişim açısından önemli bir adım; ama açıklığa ihtiyaç var. Ben başkan olsam bu kararın yanına örnek hesaplar koyardım. Para yatırıp hiç çekmeyen, birkaç kez alım satım yapan, birden fazla fonda payı bulunan kişi hesabın nasıl kurulduğunu görebilmeli. Net yatırım tutarının hangi işlemleri içerdiği açıkça anlatılmalı. İnsanların hayatını etkileyen bir duyurunun tercümesini yine insanların birbirinden beklemesi doğru değil. Tek başvuru ekranı kurar, kişi kendi sürecini izlesin isterdim. Gecikme varsa gerekçesi ve yeni bilgilendirme tarihi görünsün. Bilgilendirme zamanını da ciddiye alırdım. Yatırımcının kaderini değiştiren bir karar açıklanırken, bilgiye herkes aynı anda erişebilmeli. Kimse telefonla özel haber alıp başkalarının önüne geçememeli. Böyle bir ayrıcalık iddiası varsa iletişim ve işlem kayıtları hukuka uygun biçimde incelenmeli. Bu, bugün belirli birinin bunu yaptığı iddiası değil; benim koyacağım denetim ilkesi. İnsanların kime güveneceğini düşünürken bir de kim neyi önceden biliyordu kaygısı yaşamasını istemem. Ödeme kolaylaşsın isterim; ama bütün varlıkları aceleyle satıp herkesi daha fazla zarara sokmak da çözüm olmaz. Alacağı belli olanla hâlâ inceleme gerektiren kısmı ayırmak gerekiyor. Belirsizlik yüzünden bütün süreç kilitlenmesin, hız uğruna haklar da çiğnenmesin. Gerektiğinde diğer kurumlarla geçici finansman seçeneklerini çalışırdım. Bunun kaynağı, maliyeti, kime öncelik verileceği ve nasıl geri ödeneceği açık olmadan kimseye yarın paran hazır sözü vermezdim. Ardından dosyanın öbür tarafına geçerdim: Bu riskler nasıl birikti? Yalnızca son günün işlemine bakarak cevabı bulamazsınız. Nitekim düzenleme sürecine ilişkin açıklamada, 2025’in son çeyreğinde bazı fon işlemlerinin şirketlerin temel büyüklükleriyle açıklanamayan fiyat hareketleri yarattığının gözlendiği belirtiliyor. Bu önemli bir bilgi. O tarihten sonra hangi uyarılar yapıldı, hangi tedbirler alındı, neden yeterli oldu veya olmadı? Tarih sırasıyla incelenmeli. Buradan hemen bir gizli plan sonucu çıkarmıyorum. Ama inceleme yapıldı demekle incelemenin etkili olduğunu göstermek farklı şeyler. Bir denetim raporu yazılmış olabilir; asıl soru, risk büyürken neyin değiştiği. Ben kendi kurumumun kararlarını da bu incelemenin dışında bırakmazdım. Açıklama yapabilecek kadar bağımsız bir değerlendirme isterdim. Yanlış karar, gecikme veya uygulama açığı tespit edilirse sonucu da yayımlardım. Vatandaş yalnızca piyasa yöneticilerinin cevabını beklemiyor. Bir başka gelişme, isteğe bağlı iade hesaplarının açılması. Açıklamaya göre, tasfiye öncesi işlemlerinde fahiş kazanç elde edip kendi isteğiyle geri vermek isteyenlerin parası ilgili fonun tasfiye malvarlığına eklenecek. Geri dönen her tutar elbette kıymetli. Ancak denetim politikasını insanların vicdanının uyanmasına bağlayamayız. Hukuka aykırı kazanç iddiası varsa belgeyle araştırılır; yaptırım ve geri kazanım için uygun hukuki yollar işletilir. Yüksek kazanç tek başına suç sayılmaz. Benim çizgim şu olurdu: Kişinin kim olduğu incelemenin hızını belirlemesin. Büyük şirket, tanınmış yönetici, güçlü çevre, bunların hiçbiri ayrıcalık sağlamasın. Aynı şekilde öfke de suçluluğun kanıtı olmasın. Kurulun yetkisindeki tedbir ve yaptırımlar, gereken Kurul kararlarıyla uygulansın, suç şüphesi doğuran bulgular gerektiğinde adli makamlara iletilsin. Mahkemenin vereceği kararı ben önceden ilan etmem. İyi denetim hem yatırımcıyı korur hem keyfî cezalandırmanın önünü kapatır. Peki aynı şeyin yeniden yaşanmaması için? Önce fonların birbirleriyle ve ilişkili şirketlerle kurduğu işlemleri birlikte görürdüm. İlişkili taraf, arkasında aynı kişiler veya ekonomik çıkarlar bulunabilen kuruluşlar demek. Üç ayrı isim görmeniz, üç bağımsız risk taşıdığınız anlamına gelmeyebilir. Paranız farklı kapılardan girip aynı yerde toplanıyorsa, yumurtaları üç sepete dağıttığınızı sanırsınız; aslında sepetlerin hepsi aynı kamyonun içindedir. Denetim o kamyonu da görmeli. Bu yüzden tek tek fonlara bakmanın yanında, ortak sahipliği ve karşılıklı işlemleri izleyen bir sistem kurardım. Riskli işlemlerde limitleri ve teminat şartlarını gözden geçirirdim. Teminatın adı, kalitesi ve zor zamanda satılabilirliği önemli. Kâğıt üzerinde büyük görünen bir güvence, ihtiyaç anında alıcı bulmuyorsa koruma da zayıflar. Ayrıca değerlemenin bağımsızlığını sınardım. Küçük miktarda işlemlerle oluşan fiyatı büyük bir portföyün tamamına uygulamanın sonucunu sorgulardım. Basit bir örnek vereyim. Bir hissede birkaç küçük işlemle yüksek fiyat oluşmuş olsun. Fonun elinde ise o hisseden çok büyük miktarda bulunsun. Ekrandaki fiyatı bütün paylarla çarpınca büyük servet görünebilir. Fakat hepsini satmaya kalktığınızda o fiyattan alıcı olmayabilir. Şüpheyi doğuran, yalnızca yüksek fiyat değil; fiyatın nasıl oluştuğu, işlemlerin kimler arasında yapıldığı ve varlığın gerçekte ne kadar nakde dönüşebileceği. Bunların bir kısmı zaten düzenlemelerin konusu. Ben yeni kural yazmayı tek başına başarı saymam. Kural uygulamada işliyor mu, ona bakarım. Bir fonda çok sayıda yatırımcı aynı gün parasını istediğinde ne olur? Varlıkların satışı diğer fonları nasıl etkiler? Bu senaryolar düzenli çalışılmalı. Mevcut yetkilerle yapılabilecekleri başlatır, daha fazlası için gereken düzenlemeyi hazırlardım. Sorun çıkınca hesap makinesini açmak, riskleri önceden izlemenin yerini tutmaz. Müdahalenin de ölçülü olması gerekir. Tehlikeli bir işlemi durdurmakla bütün bir yapının faaliyetini aynı şekilde kesmek farklı sonuçlar doğurur. Fonun kendisine, işlemine ve bağlantısına göre hangi tedbirin gerekli olduğunu ayrı değerlendirirdim. Bazı sınırlamalar zararın büyümesini önlerken, kötü tasarlanmış bir müdahale gereksiz satış baskısı yaratabilir. Hem tedbiri hem uygulanış sırasını düşünmek zorundayız. Sonradan neden daha dikkatli davranmadık diye sormamak için. Bir de saklama meselesi var. Fonun varlıkları yöneticinin kendi malı değil; hukuken ayrı tutulması ve saklama düzenine tabi olması gerekiyor. Bu ayrım önemli bir koruma. Fakat varlığın ayrı saklanması, fiyatının hiç düşmeyeceği veya alacağın mutlaka ödeneceği anlamına gelmiyor. Dolayısıyla saklamacıya da, yöneticiye de, denetçiye de sorarım: Kim neyi kontrol etti? Hangi uyarıyı gördü? Sorunu bildirdiğinde nasıl bir karşılık aldı? Kurumu yönetirken personelin mesleki itirazını korurdum. Bir uzman, bu işlem tehlikeli diyebilmeli; dosya sahibinin etkisinden veya üstünün hoşnutsuzluğundan çekinmemeli. Çıkar çatışmaları açıklanmalı, ilgili kişiler o karar sürecinden çekilmeli. Denetlediğiniz sektöre geçişte görev değişikliklerinden doğabilecek çıkar çatışmaları için de daha güçlü kurallar isterdim. Kurumun hafızası, bir başkanın kişisel cesaretinden daha uzun ömürlü olmalı. Düzenleme hazırlarken sektörün görüşünü elbette alırım. İşin tekniğini bilenleri dinlemek gerekir. Fakat sektörün masada olmasıyla masanın sahibi olması farklıdır. Küçük yatırımcıların temsilcileri ve tüketici örgütleri de görüş verebilmeli; gelen öneriler ve verilen cevaplar görülebilmeli. Fon yöneticisinin maliyetini her ayrıntısıyla tartışıp yatırımcının kaybettiği zamanı yok sayarsanız, kural daha yazılırken denge bozulur. Ben o masada sesi az çıkanın da yerini açardım. Bugünkü yönetim anlayışına eleştirim tam burada. Kurumların gücünü yöneticilerin siyasi uyumuyla ölçen, olumsuz bilgiyi başarısızlık görüntüsü sayan bir anlayış sağlıklı denetim üretemez. Bir uzman tehlike görüyorum dediğinde ilk soru raporun haklı olup olmadığı mı, bunun kamuoyunda nasıl görüneceği mi? İkincisi öne geçiyorsa denetim görevinden uzaklaşıyoruz. Oysa finansal denetimin işi bazen tam da o kötü haberi erkenden söylemektir. Bir sistemin büyüdüğünü alkışlamak kolay. Büyümenin içinde tehlike varsa fren istemek gerçek sorumluluk gerektirir. Ben başkan olsam itibarımız zarar görmesin gerekçesiyle bilgi saklamayı kabul etmezdim. Kurumun itibarı, vatandaşın kendini güvende hissetmesine hizmet etmeli. Her kararın gerekçesini açıklamak, itiraz yolunu göstermek, yanlış kararı düzeltmek zorundayız. Beni atayan makamın memnuniyetiyle yatırımcının korunması çatışırsa görevimin hangi tarafta olduğunu bilirim. Denetleyici kurumlar, vatandaşın iktidara yakınlığını sormadan hakkını koruyabildiği ölçüde değerlidir. Şimdi çoğumuzun aklındaki soruya gelelim: Zararı kim ödeyecek? Bir hisse düştü diye bütün fiyat kaybını vergi verenlere yüklemek adil olmaz. Yatırımcı tazmin sistemi de genel bir piyasa zararı sigortası değil. Fakat usulsüzlük nedeniyle ortaya çıkan zararları sıradan yatırım riski diye geçiştirmek de adil değil. Hangi kayıp piyasadan, hangisi yanlış değerlemeden, hangisi hukuka aykırı işlemden doğdu? Bu ayrım, sorumluluğun ve çözümün başlangıcı. Burada sıra önemli. Önce fonun mevcut varlıklarını ve tahsil edilebilecek alacaklarını ortaya çıkarırdım. Hukuken sorumlu olanlardan geri kazanım için gereken yolları işletirdim. Küçük yatırımcıya destek gerekiyorsa bunun ayrı, şeffaf ve yasal bir programla değerlendirilmesini savunurdum. SPK başkanı olarak bütçe dağıtamam. Ama öneri sunabilirim. Böyle bir destek, büyük risk alanın bütün zararını topluma devretmesine veya sorumluların kurtulmasına dönüşmemeli. Kaynağı da vatandaştan saklanmamalı. Çünkü vergi veren kişi de hikâyenin dışında değil. Yatırım yapacak parası bulunmayan milyonlar var. Onların ödediği vergilerle ne yapıldığı da en az fon yatırımcısının hakkı kadar önemli. Bu yaklaşım, hem birikimi zarar gören ücretliyi hem hiç birikim yapamayan ücretliyi düşünmek demek. İkisini karşı karşıya getirip biri diğerine kızarken sorumluların tartışmanın dışına çıkmasını kabul etmem. Kamu desteğinde adalet buradan başlar. Alacak hakkını kullanmak da gelir seviyesine bağlı hale gelmemeli. Başvurunun nereye yapılacağını bilmeyen, bilgisayar kullanamayan veya avukat masrafından çekinen insanlar var. Şikâyet sürecini sadeleştirir, diğer kurumlarla ücretsiz bilgilendirme desteği oluştururdum. Hukuki yardım konusunda yetkili kuruluşlarla çalışılmasını isterdim. Yalnızca internet sitesine uzun bir metin koymak erişim sağlamak değildir. Hak, onu kullanabilecek imkânla birlikte anlam kazanır; özellikle de emekli ve dar gelirli için. İnsanlara fon aldınız, hak ettiniz diyenlere de bir çift sözüm var. Piyasa riski almak, usulsüzlüğe razı olmak değildir. Bir ürünü tercih etmeniz, size anlatılan özelliklerin doğru olmasını bekleme hakkınızı ortadan kaldırmaz. Zaten herkes en yüksek getirinin peşinde değildi. Bazıları yalnızca ödemesi gelene kadar parasını tutuyordu. Suçluluk duygusunu birikim sahibine yükleyince, denetleyenin ve ürünü sunanın sorumluluğu görünmez hale geliyor. Ürünün nasıl satıldığına da bakardım. Reklamla bilgi arasındaki sınır bulanıklaşınca, güzel konuşan birinin özgüveni incelemenin yerini alabiliyor. Ücretli tanıtım ilişkileri açık olmalı. Banka ekranında veya tanıtımda risk, işlem süresi ve kesintiler anlaşılır görünmeli. Profesyoneller yönetiyor cümlesi getirinin garantisi gibi kullanılamaz. Denetlenen ürün ifadesi de devlet bütün kaybımı öder algısı yaratmamalı. Yanıltıcı sunumu yetkim çerçevesinde takip eder, ihlale göre gereken işlemi Kurula sunardım. Ayrıca yüksek miktarda parası bulunan kişinin her karmaşık ürünü anlayacağını varsaymam. Birikiminizin büyüklüğüyle finansal deneyiminiz aynı şey değil. Evinizi satmış olabilirsiniz, miras kalmış olabilir. Bu sizi bir gecede uzman yapmaz. Ürünlerin hedeflediği yatırımcıyla gerçek riskinin uyuşmasına bakardım. Sadece küçük yatırımcıya kapıyı kapatıp büyük yatırımcıya istediğini satmak koruma sayılmaz. Bilgi, açıklık ve uygunluk bütün yatırımcılar için ciddiye alınmalı. Bir ürünü anlamak için gerekli bilgiyi vermeden, sözleşmenin sonundaki kutucuğu işaretletip sorumluluğu müşteriye bırakmak yeterli değil. Finansal okuryazarlık eğitimi değerli; fakat herkesin gündelik hayatının yanına bir de tam zamanlı dedektiflik ekleyemeyiz. Hemşirenin işi hastasıyla, öğretmenin işi öğrencisiyle. Temel riskleri öğrenebilirler. Her işlem zincirinin iç yüzünü bulmalarını bekleyemeyiz. Profesyonel yönetim ve kamusal denetim tam da bu nedenle var. İlk ayın sonunda kendimi kaç toplantı yaptığım üzerinden değerlendirmezdim. Kaç kişinin başvurusu cevaplandı, ödeme süreçlerinde nerede takılma kaldı, kaç uyarı incelendi, hangi düzeltme uygulandı? Bunları açıklardım. Denetimin başarı ölçüsü kesilen cezaların büyüklüğü de tek başına olamaz. Amaç, zararın daha baştan önlenmesi. Kriz sırasında çok çalışmak gerekli; kriz doğmadan işe yarayan bir sistem kurmak ise daha kıymetli. Elbette tek bir kurum bütün geçim sorunlarını çözemez. Enflasyon yüzünden insanlar birikimini koruyacak yer arıyor; yetersiz emeklilik geliri geleceği daha kaygılı hale getiriyor. Sosyal güvence zayıfsa yatırım hesabı insanın bütün hayat planını taşımaya başlıyor. Bunu görmeden yalnızca doğru ürünü seçin demek eksik kalır. Finansal denetim, daha geniş bir ekonomik adalet anlayışıyla birlikte düşünülmeli. İnsanın geleceği tek bir fonun günlük fiyatına bağlı olmamalı. Sonunda başkan olarak verebileceğim en dürüst söz şu olurdu: Her yatırımınız kazanacak diyemem. Ama kuralların kim için nasıl uygulandığını açıklamak, ihlal gördüğümde harekete geçmek ve kendi kararımın da hesabını vermek zorundayım. Bir emeklinin yıllarca biriktirdiği parayı düşünürken yalnızca kurumun itibarını hesaplıyorsanız, o koltuğun ne işe yaradığını unutmuşsunuz demektir. Ben SPK başkanı olsam, ilk gün kendime bunu hatırlatırdım.