FED Faiz Artıracak mı? AI Hisselerinde Çöküş, Hürmüz’de Maliyet Patladı | Türkiye’de Borç Alarmı
Bu Bölüm Hakkında
Yayın, Fed faiz kararı öncesinde yüksek faiz, yapay zekâ hisselerindeki düzeltme ve yen taşıma işleminin küresel piyasalar üzerindeki etkisini ele alıyor. Hürmüz Boğazı'ndaki güvenlik sorunlarının petrolün yanı sıra sigorta, navlun, enerji ve tarım maliyetlerini nasıl artırdığı açıklanıyor. Türkiye'de enflasyon beklentileri, rezervler, sanayi istihdamı, ihracat yapısı, yüksek iç borç faizi ve sorunlu krediler birlikte değerlendiriliyor. Korumacılığın ve küresel tedarik zincirlerindeki dönüşümün Türkiye için yarattığı fırsat ve riskler de tartışılıyor.
Ele Alınan Konular
- Fed faiz kararı
- yapay zekâ hisseleri
- Hürmüz Boğazı
- Türkiye ekonomisi
- borç ve faiz yükü
- küresel ticaret
Herkese günaydın. Bugün 29 Temmuz 2026, Çarşamba. İki günlük aranın ardından yeniden birlikteyiz. Pazartesi bütün gün yoldaydım, salı günü de kanala video koyamadım. Fakat ekonomi gündemi bizi beklemedi. Tam tersine, iki günde o kadar çok şey oldu ki bugün yalnızca haberleri sıralamayacağız; bu haberlerin birbirine nasıl bağlandığını, cebimizi, işimizi, yatırım kararlarımızı ve önümüzdeki aylardaki ekonomik yönü nasıl etkileyebileceğini konuşacağız.
Bugünün ana sorusu şu: Dünya ekonomisi aynı anda savaş, yüksek faiz, teknoloji balonu korkusu ve korumacılıkla karşı karşıyayken Türkiye bu fırtınanın neresinde duruyor?
Bir tarafta Amerikan Merkez Bankası’nın bugün açıklayacağı faiz kararı var. Diğer tarafta yapay zekâ hisselerinde sert satışlar, Çinli robotlara getirilen yasaklar, Hürmüz Boğazı’nda yeniden yükselen güvenlik ve taşıma maliyetleri, Türkiye’de artan borç ve faiz yükü, sanayide istihdam kaybı ve zayıflayan ihracat çarkları var. İlk bakışta bunlar ayrı ayrı haberler gibi görünüyor. Oysa hepsi aynı büyük hikâyenin parçaları: Dünya ekonomisi daha pahalı, daha siyasi, daha parçalı ve daha belirsiz bir döneme giriyor.
Önce bugün piyasaların gözünü çevirdiği Amerika’dan başlayalım. Fed’in politika faizini yüzde 3,50 ile yüzde 3,75 aralığında sabit bırakması hâlâ ana beklenti. Fakat piyasalar yaklaşık üçte bir olasılıkla 25 baz puanlık bir faiz artırımını da fiyatlıyor. Bir hafta önce bu ihtimal çok daha zayıftı. Şimdi neden yükseldi? Çünkü petrol yeniden hareketlendi, Orta Doğu’daki saldırılar tekrar başladı ve tarifeler küresel maliyetleri yukarı çekiyor.
Burada önemli olan yalnızca kararın kendisi değil. Fed Başkanı Kevin Warsh’ın kullanacağı dil çok daha belirleyici olabilir. Faiz sabit kalsa bile enflasyon riski yeniden yükseliyor, gerekirse artırabiliriz mesajı verilirse dolar güçlenebilir, tahvil faizleri yüksek kalabilir ve riskli varlıklar üzerinde baskı artabilir. Fed bazen hiçbir şey yapmadan da finansal koşulları sıkılaştırabilir. Bunu beklentileri değiştirerek yapar.
Amerikan 10 yıllık tahvil faizi yüzde 4,6 civarında. Dolar endeksi bir aylık zirvelere yakın. Japon yeni dolar karşısında 163 seviyelerine gerilemiş durumda ve kırk yılın en zayıf düzeylerine yakın seyrediyor. Bu yalnızca Japonya’nın sorunu değil. Çünkü yıllardır yatırımcılar düşük faizli yenle borçlanıp Amerikan teknoloji hisseleri, tahviller ve başka varlıklar satın aldı. Buna yen taşıma işlemi deniyor. Yen üzerindeki baskı büyür, Japonya müdahale eder ya da faiz artırırsa bu pozisyonların bir kısmı hızla çözülmek zorunda kalabilir. Böyle bir çözülme, küresel piyasalardaki satışları daha da sertleştirebilir.
Zaten yapay zekâ hisselerinde önemli bir stres görüyoruz. Güney Kore borsası iki günde çok sert geriledi. SK Hynix’in faaliyet kârı altı kattan fazla artmasına rağmen beklentiler o kadar yüksekti ki şirketin hissesi yine düştü. Bu, piyasanın artık kâr arttı mı sorusundan çok bu kadar büyük yatırım harcaması gerçekten sürdürülebilir mi sorusunu sormaya başladığını gösteriyor.
Alphabet ve Tesla’nın yüksek yapay zekâ yatırımlarına rağmen nakit yakması geçen hafta yatırımcıları tedirgin etmişti. Şimdi gözler Microsoft ve Meta gibi devlerde. Yapay zekâ uzun vadede çok ciddi verimlilik artışı sağlayabilir. Ancak veri merkezleri, gelişmiş çipler, enerji altyapısı, soğutma sistemleri ve yazılım geliştirme için harcanan paralar bugün çıkıyor; beklenen gelirler ise gelecekte. Faiz yüksek kaldıkça gelecekteki kazançların bugünkü değeri düşüyor. Yani yüksek faiz, yapay zekâ hikâyesini doğrudan test ediyor.
Bu yüzden yapay zekâ balonu patladı demek için erken, ama artık her yapay zekâ yatırımı sorgusuz sualsiz satın alınmıyor demek doğru. Piyasa vaatlerden nakit akışına geçiyor. AGI, yani insan seviyesinde genel yapay zekâ, ha geldi ha gelecek denilerek yatırımcıların yıllarca oyalanması da güven sorunu yaratabilir. Fakat yapay zekâ şirketleri için asıl risk, AGI’nin gecikmesinden çok bugünkü devasa harcamaların yeterince gelir üretememesidir.
Bu teknoloji savaşının siyasi boyutu da büyüyor. Trump yönetimi, yeni Çin yapımı insansı ve dört ayaklı robotların Amerika’ya girişini yasakladı. Aynı karar, güneş enerjisi sistemleri ve veri merkezlerinde kullanılan Çin yapımı güç inverterlerini de kapsıyor. Gerekçe ulusal güvenlik, veri hırsızlığı ve uzaktan müdahale riski. Fakat ekonomik amaç da açık: Çin’in hızla güçlendiği robotik ve enerji ekipmanı sektörlerinde üretimi Amerika’ya çekmek.
Çin bugün dünyanın en büyük insansı robot üreticisi. Chengdu’daki bazı tesislerde her 12 dakikada bir endüstriyel robot üretildiği belirtiliyor. Robotlar artık yalnızca mekanik kol değil; üç boyutlu görme, karar verme ve karmaşık ortamda çalışma kabiliyeti kazanıyor. Dolayısıyla ABD’nin aldığı karar sıradan bir ithalat yasağı değil. Geleceğin fabrikasını, veri merkezini ve askerî teknolojisini kimin kontrol edeceği kavgasının parçası.
Fakat burada bir çelişki var. Çinli ürünleri yasaklamak Amerikan şirketlerini koruyabilir, ama aynı zamanda daha pahalı ekipman ve daha yavaş yatırım anlamına gelebilir. Amerika, Çin’e bağımlılığını azaltmak istiyor; ancak aynı anda ucuz robot, inverter, batarya ve nadir element tedarikinden vazgeçmenin maliyetini de ödemek zorunda. Korumacılık kısa vadede bazı şirketleri korur, fakat uzun vadede verimliliği düşürebilir ve tüketicinin ödediği fiyatı artırabilir.
Avrupa da benzer bir yola giriyor. Karbon sınır vergisi, yerli içerik şartları, kamu alımlarında Avrupa ürünlerine öncelik ve düşük değerli e-ticaret paketlerine yeni ücretler giderek yaygınlaşıyor. Amerika bunu ulusal güvenlik, Avrupa ise stratejik özerklik ve yeşil dönüşüm diliyle anlatıyor. Sonuçta ikisi de küresel ticareti daha siyasi hâle getiriyor.
Şimdi Orta Doğu’ya ve Hürmüz Boğazı’na dönelim. Petrol geçen hafta 100 doların üzerine çıktıktan sonra sert geriledi, ardından yeni saldırılarla tekrar 87 dolar civarına yükseldi. Bu oynaklık bize şunu söylüyor: Piyasa arzın tamamen kesildiğine inanmıyor, ama boğazdaki her saldırıyı fiyatlamak zorunda kalıyor.
Hürmüz’den normal zamanlarda günde 130 ile 150 arasında gemi geçiyor. Dünya petrol tüketiminin ve LNG ticaretinin yaklaşık dörtte biri, deniz yoluyla yapılan gübre ticaretinin ise üçte biri bu bölgeyle bağlantılı. Şimdi trafik kesiliyor, tankerler bekliyor, sigorta şirketleri geri çekiliyor. Savaş riski sigorta primi gemi gövde değerinin yüzde 1 ile 3’ü düzeyinden yüzde 7,5 ile 10’una çıkmış durumda. Körfez’den Çin’e petrol taşıma maliyeti ton başına yaklaşık 78 dolara yükselmiş; beş yıllık ortalama ise 19 dolar civarında. Yani maliyet dört katına çıkmış durumda.
Burada yalnızca petrol fiyatına bakarsanız büyük resmi kaçırırsınız. Bir tanker daha pahalı sigortalanıyor, daha uzun rota kullanıyor, daha yüksek navlun ödüyor ve daha geç teslimat yapıyor. Bu maliyet petrolün, doğal gazın, gübrenin, tarımın, kimyanın ve lojistiğin içine yayılıyor. Petrol 87 dolara gerilese bile taşıma ve sigorta maliyeti yüksek kalırsa gerçek ekonomik baskı devam eder.
Üstelik savaş birkaç günlük sessizlikten sonra yeniden genişliyor. İran’ın Amerikan güçlerine yönelik füze saldırıları, Amerika ve Suudi Arabistan’ın Irak’taki İran bağlantılı gruplara yönelik operasyonları, Hürmüz’de tankerlerin vurulması ve müzakerelerin kesintili ilerlemesi bize şunu gösteriyor: Piyasanın her ateşkes haberinde rahatlaması anlaşılır, fakat kalıcı çözüm henüz oluşmuş değil.
İran ekonomisinin neden hemen çökmediği de burada önemli. Yaptırımlar, savaş ve yüksek enflasyon altında ekonomi çalışmaya devam edebilir; fakat maliyet hanehalkına yüklenir. Kur değer kaybeder, fiyatlar yükselir, ücretler geride kalır, orta sınıf küçülür. Yani ekonominin çökmemesi halkın iyi durumda olduğu anlamına gelmez. Bazen sistem ayakta kalır, ama vatandaş sürekli yoksullaşarak o sistemin maliyetini taşır.
Bu enerji şoku turizmde de ilginç bir ayrışma yaratıyor. JetBlue’nun yakıt faturası ikinci çeyrekte yaklaşık yüzde 81 arttı. Royal Caribbean’ın yakıt giderleri yüzde 27 yükseldi. Hilton’un Orta Doğu ve Afrika’daki oda gelirleri yaklaşık yüzde 30 düştü. Buna rağmen yüksek gelirli turistler seyahatten vazgeçmiyor. Dünya Kupası da Amerika’daki otel gelirlerine destek verdi. Ortaya K biçimli bir turizm ekonomisi çıkıyor: Varlıklı kesim tatiline devam ediyor, orta ve düşük gelirli kesim ise daha kısa, daha ucuz ya da daha geç rezervasyon yapıyor.
Şimdi Türkiye’ye gelelim. Dolar kuru 47 lira 39 kuruş civarında. Borsa İstanbul 13 bin 700’ün biraz altında. Gram altın 6 bin 100 liranın üzerinde. Türkiye’nin beş yıllık kredi risk primi 239 baz puan civarında. İki yıllık tahvil faizi yüzde 42’ye yakın. Bu rakamların ortak mesajı, Türkiye’de parasal koşulların hâlâ çok sıkı olduğu.
Enflasyon beklentileri temmuzda geriledi. Hanehalkı 12 ay sonrası enflasyonu yüzde 44,9, reel sektör yüzde 32,5, piyasa katılımcıları ise yüzde 24 bekliyor. Bu üç rakam arasındaki fark çok şey anlatıyor. Piyasa modellerle ve Merkez Bankası iletişimiyle bakıyor. Firmalar kendi girdi maliyetleriyle bakıyor. Vatandaş ise market, kira, ulaşım ve fatura üzerinden bakıyor. Vatandaşın beklentisi düştü diye sorun çözülmüş değil; yüzde 44,9 hâlâ son derece yüksek.
Üstelik bu anketler petrol fiyatındaki son artışı tam yansıtmıyor. Enerji yeniden pahalanırsa ağustos ayında beklentiler tekrar bozulabilir. Beklenti bozulduğunda yalnızca insanların fikri değişmez. Ücret talebi, fiyatlama davranışı, döviz ve altın talebi de değişir. Enflasyon beklentisi bu nedenle para politikasının merkezindedir.
Hanehalkının en çok tercih ettiği yatırım aracı yüzde 40’ın üzerinde payla altın. Gayrimenkul de yaklaşık yüzde 38 ile ikinci sırada. Vadeli mevduat, borsa ve döviz çok daha geride. Bu tablo Türkiye’de tasarruf sahibinin hâlâ finansal sistemden çok somut varlıklara güvendiğini gösteriyor.
Moody’s Türkiye’nin kredi notunu Ba3’te, görünümünü durağanda tuttu. Bu seviye yatırım yapılabilir notun üç kademe altında. Türkiye’nin büyük ve çeşitlendirilmiş ekonomisi ile düşük kamu borcu avantaj. Fakat kalıcı not artışı için enflasyonun, kur şoklarının ve dış finansman risklerinin yapısal biçimde azaltılması gerekiyor. Yani yalnızca birkaç aylık rezerv artışı ya da geçici dezenflasyon yeterli değil.
Rezervlerde son haftada bir toparlanma var. Brüt rezervin yaklaşık 163 milyar dolara, swap hariç net rezervin 38 milyar doların üzerine çıktığı hesaplanıyor. Temmuz genelinde Merkez Bankası’nın 6,6 milyar dolar civarında döviz aldığı tahmin ediliyor. Fakat son haftada küçük bir döviz satışı da var. Rezerv artışı olumlu; ancak rezervin kalitesi, hangi araçla oluştuğu ve ne kadarının serbestçe kullanılabilir olduğu en az toplam rakam kadar önemli.
Ekonominin reel tarafı daha zayıf. Hizmet sektörü güveni artıyor, inşaatta sınırlı toparlanma var, fakat perakende ticaret güveni düşüyor. Reel sektör güveni geriledi, kapasite kullanım oranı yüzde 73,8 ile son on ayın en düşük seviyesine indi. Bu bize üçüncü çeyreğin başında güçlü bir büyüme ivmesi olmadığını söylüyor.
Ege sanayicileri arasında yapılan ankette işletmelerin yüzde 62’si yılın ilk yarısında çalışan sayısını azalttığını söylüyor. Firmaların yalnızca yüzde 38’i yılın ikinci yarısında yatırım planlıyor. En büyük sorunlar yüksek hammadde maliyeti, kur belirsizliği ve işgücü maliyetleri. Daha da önemlisi, firmaların yüzde 30’u öncelikli sorun olarak adalet sistemine güveni gösteriyor. Bu bize ekonominin yalnızca faiz ve kurdan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Yatırım için öngörülebilir hukuk, sözleşme güvenliği ve kurallı piyasa gerekir.
İhracatta da yapısal bir dönüşüm var. Hizmet sektörünün ilk bin ihracatçı içindeki payı yüzde 23,7’ye çıktı. Otomotiv yüzde 19,5’e yükseldi. Savunma ve havacılığın payı yüzde 2,3’ten yüzde 5,2’ye çıktı. Buna karşılık hazır giyim, kimya ve çelik kan kaybediyor. Bu değişim bir yönüyle olumlu; hizmet ve savunma daha yüksek katma değer yaratabilir. Fakat geleneksel sanayi sektörlerinin rekabet gücü kaybetmesi, istihdam ve bölgesel üretim açısından ciddi risk.
Hazine tarafında ise ağır bir faiz yükü var. Bu yıl iç borç anapara ve faiz ödemelerinin toplamı 5,2 trilyon liraya yaklaşacak. Bunun yaklaşık 2,3 trilyon lirası faiz. Ortalama kurla hesaplandığında yaklaşık 50 milyar dolarlık bir iç borç faizi söz konusu. Hazine eski borcu ödemek için yeni borç alıyor. Vatandaşın kredi kartını başka kredi kartıyla çevirmesine benzeyen bu döngü, faizler yüksek kaldıkça bütçenin hareket alanını daraltıyor.
Buna karşılık SGK’ya yapılan bütçe transferlerinin millî gelire oranı yüzde 3,1’den yüzde 2,5’e geriledi. Prim gelirleri artmış, sağlık harcamalarının payı azalmış ve bütçe açığında bir miktar alan oluşmuş durumda. Bu alan savaş ve enerji şokundan etkilenen sektörlere destek ya da hanehalkına gelir desteği için kullanılabilir. Ancak burada da dikkatli olmak gerekir. SGK dengesindeki iyileşmenin bir kısmı daha yüksek prim yükünden ve sağlık katkı paylarından geliyor. Yani bütçenin rahatlaması vatandaşın veya işverenin yükünün azaldığı anlamına gelmeyebilir.
Kredi tarafında da alarm işaretleri var. İhtiyaç kredileri ve kredi kartlarında sorunlu kredi oranları tarihsel ortalamaların üzerine çıkıyor. Tüketici kredilerinde sorunlu oran yüzde 6’nın, kredi kartlarında yüzde 5’in üzerine gelmiş durumda. Ticari krediler daha yavaş büyürken sorunlu kredi oranı da yükseliyor. Bankalar bu kredilerin bir kısmını varlık yönetim şirketlerine sattığı için gerçek toplumsal sıkıntı bilançolarda görünenden daha büyük olabilir.
Konut verilerinde de manşete dikkat etmek gerekiyor. Haziran satışları bir önceki yıla göre arttı diye piyasanın canlandığını söylemek yanıltıcı olabilir; çünkü iş günü ve bayram etkisi var. İlk altı ayda konut satışları gerilerken, toplam gayrimenkul satışlarında ve arsa işlemlerinde daha belirgin düşüş görülüyor. Veriyi doğru yorumlamak, yalnızca oranı değil, karşılaştırılan dönemin koşullarını da anlamayı gerektiriyor.
Küresel ticaret cephesinde bir başka önemli gelişme de Kuzey Amerika’da yaşanıyor. Trump, Amerika Birleşik Devletleri-Meksika-Kanada anlaşmasını güncellemekle pek ilgilenmediğini, Kanada ve Meksika’nın Amerika’ya daha fazla ihtiyaç duyduğunu söyledi. Bu yaklaşım yalnızca sert bir pazarlık üslubu değil; son kırk yılın üretim zinciri anlayışına meydan okuyor. Otomobil üretiminde bir parça Meksika’da, başka bir parça Kanada’da, nihai montaj Amerika’da yapılabiliyor. Bu ağı tarifelerle parçalamaya çalıştığınızda yalnızca komşu ülkeyi cezalandırmıyorsunuz; Amerikan fabrikasının maliyetini de yükseltiyorsunuz. Nitekim Amerikan ve Kanadalı işçileri temsil eden bazı sendikalar bile yeni tarifelere karşı çıkıyor. Çünkü korumacılık her zaman işçiyi korumuyor; bazen aynı üretim zincirindeki bütün işçileri zayıflatıyor.
Çin’in aşırı kapasite tartışmasına verdiği cevap da bu çerçevede okunmalı. Çin, üretim kapasitesinin piyasa ekonomisinde dinamik olduğunu, yüksek teknoloji sektörlerindeki büyümenin inovasyondan kaynaklandığını savunuyor. Batı ise Çin’in sübvansiyonlarla dünya talebinin üzerinde üretim yaptığını ve rakiplerini fiyatla piyasadan çıkardığını düşünüyor. Gerçek muhtemelen bu iki anlatının arasında. Çin’in ölçeği ve maliyet avantajı gerçek; devlet desteği de gerçek. Fakat Batı’nın buna cevabı kendi verimliliğini artırmak yerine yalnızca duvar örmek olursa, tüketici daha pahalı ürüne mahkûm olabilir.
Burada Türkiye açısından da bir ders var. Küresel tedarik zincirleri yeniden kurulurken Çin’den çıkan üretim bize gelir diye beklemek yeterli değil. Türkiye’nin enerji maliyeti, hukuk güvenliği, eğitim kalitesi, lojistik kapasitesi ve finansmana erişimi rakiplerinden daha iyi olmak zorunda. Aksi hâlde üretim Çin’den çıksa bile Vietnam’a, Hindistan’a, Meksika’ya ya da Doğu Avrupa’ya gider.
Bir başka önemli nokta, büyüme ile refah arasındaki fark. Türkiye’nin kişi başına geliri dolar cinsinden yükselirken hanelerin önemli bölümü bunu günlük yaşamında hissetmiyor. Çünkü ortalama gelir, dağılımın nasıl olduğunu göstermez. Millî gelir artabilir; fakat ücretlerin payı geriler, servet belirli kesimlerde yoğunlaşır ve kredi kartı borcu büyürse vatandaş kendisini daha zengin değil, daha kırılgan hisseder. Sorunlu kredilerdeki artışı yalnızca bankacılık istatistiği olarak değil, gelir dağılımı ve geçim sıkıntısının erken uyarı göstergesi olarak görmek gerekiyor.
Bugünün bütün haberlerini tek bir çerçevede toplarsak şunu söyleyebiliriz: Dünya ekonomisi artık ucuz enerji, sınırsız küreselleşme ve sürekli düşen faizler üzerine kurulu değil. Enerji yolları savaş alanına, teknoloji ürünleri ulusal güvenlik aracına, faiz kararları ise büyüme ile enflasyon arasında son derece zor bir dengeye dönüşüyor.
Türkiye’nin avantajı çeşitlendirilmiş üretim yapısı, güçlü hizmet ihracatı ve düşük kamu borcu. Zayıflığı ise yüksek enflasyon, pahalı finansman, kur kırılganlığı, gelir dağılımı sorunu ve kurumsal güven eksikliği. Önümüzdeki dönemde yalnızca petrolün fiyatını değil, taşıma maliyetini; yalnızca Fed kararını değil, Warsh’ın tonunu; yalnızca rezerv toplamını değil, rezervin kalitesini; yalnızca ihracat artışını değil, hangi sektörlerin büyüdüğünü izlemek gerekiyor.
Bu yayından akılda kalmasını istediğim üç şey var. Birincisi, yapay zekâ devrimi gerçek olabilir ama her yatırım kârlı olmak zorunda değil. İkincisi, petrol fiyatı düşse bile Hürmüz’deki sigorta ve taşıma maliyetleri enflasyonu beslemeye devam edebilir. Üçüncüsü, Türkiye’de dezenflasyon yalnızca faizle değil; güven, verimlilik, hukuk, bütçe disiplini ve gelir politikasıyla kalıcı hâle gelebilir.
Bugünlük benden bu kadar. Yayını yararlı bulduysanız beğenmeyi, kanala abone olmayı ve bildirimleri açmayı unutmayın. Sorularınızı canlı sohbet bölümüne yazabilirsiniz. Bir sonraki yayında görüşmek üzere.