Herkes Fakirse Kafeler Neden Dolu? Cevap Sandığınızdan Kötü
Bu Bölüm Hakkında
Kafelerin ve restoranların dolu olması, toplumun genel olarak zenginleştiğini kanıtlamaz; görünür tüketim, gelir dağılımındaki eşitsizlik ve seçim yanlılığı nedeniyle bütün nüfusu temsil etmeyebilir. İnsanlar bu harcamaları kredi kartı, geçmiş birikim, aile desteği veya kayıt dışı gelirlerle finanse ederken enflasyon beklentisi de parayı elde tutmak yerine bugünden harcamayı teşvik edebilir. Konut ve otomobil gibi büyük hedeflere ulaşma umudunu kaybedenler, küçük lükslere ve sosyalleşmeye yönelebilir. Gerçek refahı anlamak için masa doluluğu yerine ortanca gelir, enflasyondan arındırılmış tüketim, borçluluk, tasarruf kapasitesi ve yaşam maliyetleri birlikte incelenmelidir.
Ele Alınan Konular
- görünür tüketim ve seçim yanlılığı
- gelir dağılımı ve servet farkı
- kredi kartı borçlanması
- enflasyon psikolojisi
- küçük lüksler ve sınıf atlama umudu
Türkiye’de ekonomik kriz olmadığını kanıtlamak için son yıllarda en sık kullanılan cümlelerden biri şu: “Kriz var diyorsunuz ama kafeler dolu.” Bazen buna restoranlar, alışveriş merkezleri, tatil beldeleri ve havaalanları da ekleniyor. İnsanlar dışarıda yemek yiyebiliyorsa, kahveye yüzlerce lira verebiliyorsa, hafta sonu sahiller dolup taşıyorsa demek ki anlatıldığı kadar büyük bir yoksullaşma yok. Hatta bazılarına göre toplum sürekli şikâyet ediyor ama gizlice çok iyi yaşıyor.
Peki gerçekten öyle mi? Madem insanların alım gücü düşüyor, neden masalar boş kalmıyor? Madem orta sınıf eriyor, neden yeni kafeler açılıyor? Madem geçinemiyoruz, kredi kartı harcamaları neden büyüyor? Bugün bu görünürdeki çelişkiyi çözeceğiz. Ve videonun sonunda göreceksiniz ki kalabalık restoranlar ekonomik refahın kanıtı olmadığı gibi, bazı koşullarda tam tersine ekonomik sıkışmanın bir belirtisi bile olabilir.
Önce en temel hatayı anlatalım. Bir mekânın dolu olmasıyla bir toplumun zengin olması aynı şey değildir. Çünkü gözümüzün gördüğü şey toplam nüfus değil, seçilmiş küçük bir kesimdir. İstanbul’da popüler bir semtte iki yüz kişilik bir restoranın tamamen dolu olduğunu düşünün. İçerideki iki yüz kişiyi görürsünüz, fakat aynı akşam evinden çıkmayan yüz binlerce kişiyi görmezsiniz. Ekonomide buna seçim yanlılığı diyebiliriz. Göz önünde olanı bütün toplumun temsilcisi sanırız.
Seksen beş milyondan fazla insanın yaşadığı bir ülkede birkaç bin restoranın dolması için nüfusun çok küçük bir bölümünün düzenli harcama yapması yeterlidir. Hatta her gün farklı insanlar dışarı çıksa, toplumun büyük çoğunluğu ayda yalnızca bir kez restorana gitse bile belirli bölgelerde sürekli bir kalabalık görüntüsü oluşabilir. Doluluk, kaç kişinin zengin olduğunu değil, mevcut kapasitenin kaç kişi tarafından kullanıldığını gösterir. Türkiye’de restoran sayısı sınırlıyken nüfus büyükse, gelirler düşerken bile popüler mekânlar dolu kalabilir.
Burada ortalama ile ortanca arasındaki fark da kritik önemdedir. Bir ülkede kişi başına gelir artabilir, toplam tüketim büyüyebilir, hatta ekonomi teknik olarak büyüyor olabilir. Fakat bu artışın büyük kısmı üst gelir gruplarında toplanıyorsa ortadaki vatandaş kendisini daha zengin hissetmez. On kişinin bulunduğu bir odada bir kişinin geliri olağanüstü yükseldiğinde odanın ortalama geliri artar; diğer dokuz kişinin cebine ise tek kuruş girmeyebilir. Restoranlardaki canlılık çoğu zaman ortalamaların arkasına saklanan bu dağılım sorununu görünür hale getirir.
İkinci mesele gelir dağılımıdır. Türkiye’de en yüksek gelire sahip yüzde yirmilik kesim, toplam gelirin yaklaşık yüzde kırk sekizini alıyor. En düşük gelirli yüzde yirmilik kesimin payı ise yalnızca yüzde altı virgül dört civarında. Yani aynı ülkede yaşayan insanların harcama imkânları arasında devasa farklar var. Bir grubun ciddi biçimde yoksullaşması, başka bir grubun restoranları doldurmasına engel değildir.
Üstelik yüksek gelirli yüzde yirmi dediğimiz grup küçük görünse de yaklaşık on yedi milyon insan demektir. Bu grubun yalnızca küçük bir kısmının İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve turistik merkezlerde yoğunlaşması bile gözle görünür tüketim yaratır. Siz Nişantaşı’nda, Bağdat Caddesi’nde, Bodrum’da veya Alaçatı’da gördüğünüz kalabalığı bütün Türkiye sanabilirsiniz. Oysa orada gördüğünüz şey ülkenin ortalaması değil, gelirin coğrafi olarak yoğunlaşmış halidir.
Üçüncü nokta şu: Harcama yapmak zengin olmak anlamına gelmez. Refah ile tüketim aynı şey değildir. Bir insan restoranda yemek yiyebilir ama hiç birikimi olmayabilir. Yeni telefon alabilir ama bunu on iki taksitle ödeyebilir. Tatile çıkabilir ama dönüşte aylarca kredi kartı borcu kapatabilir. Dışarıdan bakınca tüketim görünür, borç görünmez. Masadaki yemek görünür, ertesi ay ödenecek ekstre görünmez.
Türkiye gibi yüksek enflasyonun uzun süre devam ettiği ekonomilerde insanlar yalnızca gelirlerini değil, geçmişte yaptıkları birikimleri de tüketmeye başlayabilir. Altın bozdurulur, döviz satılır, kıdem tazminatı harcanır, aileden kalan para kullanılır. Bir hane bugün dışarıda yemek yediğinde, bunun bugünkü maaşıyla mı, geçmiş tasarrufuyla mı, krediyle mi finanse edildiğini uzaktan anlayamazsınız. Bu nedenle tüketimin devam etmesi, hane bilançolarının sağlıklı olduğunu göstermez.
Kredi kartları bu yanılsamayı daha da güçlendirir. Kartla ödeme, harcama ile ödemenin acısını birbirinden ayırır. Nakit verirken hesabını daha net hissedersiniz; kartı okuttuğunuzda ise bugünkü tüketimi gelecekteki gelire yüklersiniz. İnsanların geliri aynı hızda artmasa bile kredi limitleri, taksitler ve asgari ödeme imkânı tüketimin bir süre devam etmesini sağlar. Fakat bu refah değil, gelecekteki gelirin bugünden kullanılmasıdır.
Bir başka yanılsama fiyatlardan kaynaklanır. Kredi kartı harcamalarının lira cinsinden artması, daha fazla mal ve hizmet satın alındığı anlamına gelmez. Geçen yıl bin liraya yenilen bir yemek bu yıl iki bin liraya çıkmışsa, aynı sayıda müşteri ve aynı miktarda yemekle nominal ciro iki katına yaklaşabilir. Harcama rakamları büyürken gerçek tüketim miktarı yerinde sayabilir, hatta azalabilir. Bu nedenle “Kartlı harcamalar rekor kırdı” cümlesini duyduğunuzda önce enflasyondan arındırılmış hacmi ve işlem adedini sormak gerekir.
Dördüncü açıklama enflasyon psikolojisidir. Fiyatların sürekli yükseleceğine inanan insan, “Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak” diye düşünür. Normal şartlarda erteleyeceği harcamayı öne çeker. Bu davranış yalnızca otomobilde, beyaz eşyada veya telefonda görülmez. Tatil rezervasyonunda, düğünde, restoranda, hatta kahvede bile görülür. Para hızla değer kaybediyorsa tasarruf etmek anlamsız, harcamak rasyonel görünmeye başlayabilir.
Bu yüzden yüksek tüketim bazen ekonomiye duyulan güveni değil, paraya duyulan güvensizliği gösterir. İnsan geleceğe güvenmediği için biriktirmek yerine bugünü yaşamaya çalışır. “Nasıl olsa ev alamayacağım, bari tatile gideyim” der. “Araba almak imkânsızlaştı, bari iyi bir akşam yemeği yiyeyim” der. Büyük hedeflerden vazgeçen insan, ulaşabildiği küçük ödüllere yönelir.
Davranışsal iktisatta buna yakın bir olgu, küçük lükslerin zor dönemlerde önem kazanmasıdır. Ekonomi kötüleştiğinde herkes bütün tüketimini sıfırlamaz. İnsanlar hayatlarında kontrol edebildikleri, kendilerini kısa süreli iyi hissettiren harcamaları korumaya çalışır. Ev almak milyonlarca lira gerektirir; bir kahve ise hâlâ erişilebilir görünür. Dolayısıyla konut piyasasından dışlanan gençlerin kafeleri doldurması bir refah göstergesi değil, tam tersine büyük servet hedeflerinden kopuşun işareti olabilir.
Burada kuşak farkı da önemli. Geçmişte orta sınıf bir aile için tasarrufun somut bir karşılığı vardı. Birkaç yıl birikim yaparak evin peşinatı hazırlanabilir, otomobil alınabilir, çocukların geleceğine yatırım yapılabilirdi. Bugün özellikle büyük şehirlerde gençler, maaşlarıyla bu hedeflere ulaşamayacaklarını düşünüyor. Tasarruf ile hedef arasındaki bağ kopunca, tüketimi ertelemenin anlamı da zayıflıyor.
Bir genç ayda birkaç kez dışarıda kahve içmese ev alamayacak değildir. Bu harcamaları tamamen bıraksa bile konut fiyatıyla geliri arasındaki uçurum kapanmayacaktır. O nedenle “Kahve içeceğine birikim yapsın” öğüdü çoğu zaman matematiksel olarak ikna edici değildir. İnsanlar uzun vadeli sınıf atlama umudunu kaybettikçe, kısa vadeli deneyimlere daha fazla para ayırabilir. Kafelerin doluluğu bazen tam da bu umutsuzluğun sosyal görüntüsüdür.
Bir de hane içinde farklılaşma vardır. Ekonomik daralma bütün aile fertlerini aynı biçimde etkilemez. Anne ve baba konut kredisini, faturaları ve okul masraflarını taşırken evde yaşayan genç yetişkin gelirinin daha büyük bölümünü sosyalleşmeye ayırabilir. Ailenin toplam mali durumu kırılganlaşırken genç bireyin görünür tüketimi devam edebilir. Dışarıdan yalnızca kafedeki genci görür, onun barınma maliyetini ailesinin üstlendiğini görmezsiniz. Bu da bireysel tüketim görüntüsüyle hane refahı arasındaki farkı büyütür.
Beşinci mesele tüketimin yapısının değişmesidir. İnsanlar bir alandaki harcamayı azaltıp başka bir alana kaydırabilir. Örneğin yurt dışı tatilinden vazgeçip yakın bir yerde iki günlük tatil yapabilir. Otomobil değiştirmekten vazgeçip hafta sonu restorana gidebilir. Evde büyük bir davet vermek yerine birkaç kişiyle dışarıda buluşabilir. Toplam refah azalırken belirli sektörlerde harcama artabilir. Bir sektörün canlı olması, bütün ekonominin canlı olduğu anlamına gelmez.
Ayrıca kafeler bugün yalnızca kahve içilen yerler değil. Evleri küçük olan, ailesiyle yaşayan, uzaktan çalışan veya arkadaşlarıyla buluşacak kamusal alan bulamayan insanlar için kafe adeta kiralanmış bir oturma odasıdır. Özellikle büyük şehirlerde park, kütüphane, güvenli meydan ve ücretsiz sosyal alan yetersizse insanlar sosyalleşmek için ticari mekânlara mecbur kalır. Ödediğiniz para yalnızca içeceğin değil, masanın, internetin, ısınmanın, serinliğin ve sosyal alanın bedelidir.
Son olarak, insanların dışarı çıkması yalnızca ekonomik bir karar değildir. Uzun çalışma saatleri, yoğun trafik, küçük evler, yalnızlık ve stres, kısa süreli sosyalleşmeyi bir ihtiyaç haline getirir. Bazen kişi kahveye para verirken aslında zihinsel bir mola, arkadaşlık ve şehir hayatından kaçış satın alır. Gelir düştüğünde bu ihtiyaç ortadan kalkmaz; yalnızca başka harcamalardan fedakârlık edilerek korunur. Bu yüzden bir masanın dolu olması, o masadaki insanların bütçesinin rahat olduğunu değil, o harcamaya öncelik verdiklerini gösterir.
Altıncı açıklama gösteriş tüketimidir. İnsanlar yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak için değil, kimliklerini ve statülerini göstermek için de harcama yapar. Sosyal medya bu davranışı olağanüstü güçlendirdi. Evde yenilen yemek görünmez; popüler restorandaki masa paylaşılır. Sade bir hafta sonu görünmez; tatil fotoğrafı herkesin karşısına çıkar. Bu nedenle toplumun gerçek tüketiminden çok, sergilenmeye değer bulunan tüketimi görürüz.
Sosyal medya bize tarafsız bir hayat kesiti sunmaz. İnsanlar borç öderken fotoğraf koymaz, evde makarna yerken hikâye paylaşmaz, iş ararken şık bir video çekmez. Fakat ayda bir kez gittikleri pahalı mekânı mutlaka paylaşabilirler. Böylece herkes başkalarının sürekli gezdiğini, yediğini ve eğlendiğini düşünür. Bu karşılaştırma baskısı, imkânı olmayanları bile tüketmeye zorlayabilir. İnsanlar zengin oldukları için değil, yoksullaştıklarını gizlemek için de harcama yapabilir.
Yedinci nokta kayıt dışı ekonomidir. Resmî ücret ve maaş verileri, toplumdaki bütün gelir akımlarını göstermez. Kira geliri, elden ödeme, aile desteği, döviz kazancı, internet üzerinden çalışma, küçük ticaret, vergi dışı gelir ve yurtdışından gelen para bazı hanelerin harcama gücünü artırabilir. Özellikle büyük şehirlerde resmî geliri düşük görünen fakat serveti, gayrimenkulü veya aileden gelen desteği yüksek olan geniş bir kesim vardır.
Burada gelir ile serveti de ayırmak gerekir. Emekli maaşı düşük olan birinin birkaç evi olabilir. Aylık ücreti sıradan görünen bir genç ailesinin evinde kira ödemeden yaşayabilir. Geliri yüksek olan başka biri ise kirası, çocuk masrafı ve borcu nedeniyle dışarı çıkamayabilir. Sadece maaşa bakarak kimin tüketebileceğini anlayamayız. Türkiye’de aile içi transferler ve gayrimenkul sahipliği, görünen gelir ile gerçek harcama kapasitesi arasındaki farkı büyütür.
Sekizinci açıklama turizm ve nüfus hareketliliğidir. Özellikle İstanbul, Antalya, İzmir, Muğla ve bazı sahil bölgelerinde gördüğünüz kalabalığın tamamı o şehirde yaşayan ücretlilerden oluşmaz. Turistler, gurbetçiler, iş seyahatine gelenler ve kısa süreli ziyaretçiler belirli bölgelerde yoğun harcama yapar. Yerel halk geçim sıkıntısı çekerken turistik merkezlerde fiyatlar ve doluluk yüksek kalabilir. Bu iki gerçek aynı anda mümkündür.
Dokuzuncu mesele işletmelerin görünen yüzüdür. Dolu mekânları fark ederiz, kapananları çabuk unuturuz. İyi konumdaki birkaç işletme müşteri toplarken arka sokaktaki onlarca işletme zarar edebilir. Bir restoranın cuma akşamı dolu olması, haftanın geri kalanında kâr ettiği anlamına gelmez. Masa doluluğu ile işletme kârlılığı aynı şey değildir. Yüksek kira, personel, enerji, gıda ve finansman maliyetleri nedeniyle dolu görünen bir işletme bile para kaybedebilir.
Mekânların doluluğu aynı zamanda arzın nasıl değiştiğine bağlıdır. Ekonomik koşullar kötüleştiğinde bazı işletmeler kapanır, yeni yatırım yavaşlar ve toplam masa kapasitesi azalır. Müşteri sayısı düşse bile mekân sayısı daha hızlı düşerse ayakta kalan işletmeler daha dolu görünebilir. Bu, havayolu örneğine benzer: Sefer sayısı azaltıldığında uçakların doluluk oranı yükselir, fakat bu daha fazla insanın uçtuğunu kanıtlamaz. Doluluk oranı talebi tek başına ölçmez; mevcut kapasiteye göre talebi ölçer.
Ayrıca insanlar yoğun saatlerde aynı yerlere gider. Cuma akşamı saat sekizde yer bulamadığınız restoran, salı öğleden sonra boş olabilir. Fakat zihninizde kalan görüntü kalabalıktır. Ekonomik gözlem yaparken tek bir saate, tek bir semte ve tek bir tüketim grubuna bakmak bizi kolayca yanıltır. Gerçek tabloyu anlayabilmek için doluluk değil, ciroyu enflasyondan arındırılmış olarak, işlem sayısını, kapanan işletmeleri ve hanelerin borçluluğunu birlikte incelemek gerekir.
Peki bir toplumun gerçekten zenginleşip zenginleşmediğini nasıl anlarız? Restoran rezervasyonuna değil, ortanca gelirin enflasyon karşısındaki seyrine bakarız. İnsanların maaşının kaç kahve aldığına değil yalnızca, kaç metrekare konut alabildiğine, ne kadar tasarruf yapabildiğine, sağlığa ve eğitime erişimine, borç ödemelerinden sonra elinde ne kaldığına bakarız. Gelir artarken çalışma süresi uzuyor, borç büyüyor ve gelecek güvencesi azalıyorsa ortada tartışmalı bir refah vardır.
Tüketici güveninin yüzün altında olduğu, insanların büyük bölümünün ekonomik gelecek konusunda kaygılı olduğu bir ülkede kalabalık alışveriş merkezleri tek başına iyimserlik kanıtı sayılamaz. İnsanlar kaygılıyken de harcayabilir. Hatta biraz önce anlattığım nedenlerle, tam olarak kaygılı oldukları için harcayabilirler. Ekonominin en büyük yanılgılarından biri, davranışın arkasındaki finansmanı ve motivasyonu görmeden yalnızca davranışa bakmaktır.
Önemli olan insanların bir akşam ne satın aldığı değil, bunu kaç saat çalışarak finanse ettiği, sonrasında borcunun artıp artmadığı ve aynı yaşam standardını gelecek yıl da gerçekten sürdürebilip sürdüremeyeceğidir. Refahın gerçek testi sonuçta budur.
Şimdi baştaki soruya dönelim. Kriz varsa kafeler neden dolu? Çünkü ülke çok kalabalık. Çünkü gelir eşitsiz dağılıyor. Çünkü yüksek gelirli birkaç milyon insan görünür tüketimi rahatlıkla sürdürebiliyor. Çünkü insanlar borçlanıyor, birikimlerini eritiyor ve harcamalarını geleceğe yüklüyor. Çünkü enflasyon parayı elde tutmayı cezalandırıyor. Çünkü ev ve otomobil gibi büyük hedeflerden vazgeçenler küçük lükslere yöneliyor. Çünkü ücretsiz sosyal alanların yerini ticari mekânlar alıyor. Çünkü sosyal medya sıradan hayatı değil, gösterişli anları büyütüyor. Çünkü turistler, kayıt dışı gelirler ve aile desteği tabloyu değiştiriyor.
Dolayısıyla dolu restoran ile ekonomik kriz arasında bir çelişki yoktur. Aynı şehirde bir kesim rezervasyon bulamazken başka bir kesim market sepetini küçültebilir. Aynı aile yılda bir kez pahalı bir yemeğe çıkarken bütün yıl et tüketimini azaltabilir. Aynı kişi tatil fotoğrafı paylaşırken kredi kartının yalnızca asgari tutarını ödeyebilir. Ekonomi, dışarıdan çekilmiş tek bir fotoğrafla değil, zaman içindeki bilanço ile anlaşılır.
Belki de asıl soru “Kafeler neden dolu?” değil. Asıl soru şu: İnsanlar bu masalarda kendi gelirleriyle mi oturuyor, geçmiş birikimleriyle mi, aile desteğiyle mi, yoksa gelecekte kazanmayı umdukları parayı bugünden harcayarak mı? Bu sorunun cevabı bize refahın gerçek niteliğini gösterir.
Bir sonraki kez biri size “Kriz yok, restoranlar dolu” dediğinde şunu söyleyebilirsiniz: Restoranın dolu olması, toplumun zengin olduğunu değil, o restorandaki masaların dolu olduğunu kanıtlar. Ekonomi bazen bu kadar basit bir mantık hatasıyla yanlış okunur.
Sizce Türkiye’de kafelerin ve restoranların dolu kalmasının en önemli nedeni hangisi: gelir eşitsizliği mi, kredi kartları mı, enflasyon psikolojisi mi, yoksa insanların büyük hedeflerden vazgeçip küçük mutluluklara yönelmesi mi? Yorumlarda düşüncelerinizi yazın. Videoyu faydalı bulduysanız beğenmeyi ve Kayıt Dışı İktisat kanalına abone olmayı unutmayın.