Fon Krizi Sürüyor: Petrol, Dolar, Faiz ve Altın Ne Olacak? | CANLI
Bu Bölüm Hakkında
Yayın, tasfiye kararı verilen 131 fondaki yatırımcıların ödeme sürecini ve fonun ekranda görünen değeriyle varlıkların satışından elde edilecek nakit arasındaki farkı açıklıyor. Fon krizinin piyasa güveni, şirketlerin finansmana erişimi, döviz talebi ve Türkiye'nin kur ile enflasyon dengesi üzerindeki olası etkilerini tartışıyor. Ardından yüksek petrol fiyatları ve küresel tahvil faizlerinin Türkiye dahil ekonomilerde borçlanma maliyetleri, üretim ve fiyatlar üzerindeki baskısını değerlendiriyor. Altının güvenli liman niteliğiyle faiz ve dolar hareketleri arasındaki ilişkiyi ele alarak, fiyat hedeflerinin belirli senaryolara bağlı olduğunu vurguluyor.
Ele Alınan Konular
- fon tasfiyesi ve yatırımcı ödemeleri
- likidite ve piyasa güveni
- petrol fiyatları ve enflasyon
- küresel faizler ve döviz kuru
- altın ve gümüş fiyatları
Günaydın. Bugün ekrana üç ayrı başlık düşüyor: Petrol yeniden 107 dolara yaklaşıyor, dünyada faiz beklentileri yükseliyor, Türkiye’de ise yüz binlerce insan parasını koyduğu fonların akıbetini soruyor. İlk bakışta bunlar birbirinden ayrı haberler gibi durabilir. Oysa üçünün ortak sorusu aynı: Belirsizliğin bedelini kim ödüyor? Bu sabah size tek tek fiyat okuyup geçmek istemiyorum. Önce Türkiye’deki fon meselesinin ne anlama geldiğini konuşalım. Sonra dışarıdaki petrol ve faiz baskısının bizim kur, enflasyon ve üretim dengemize nasıl ulaştığına bakalım. Son bölümde de altına gelelim. Çünkü altınla ilgili bugün aynı anda hem çok iddialı yükseliş tahminleri hem de sert düşüş korkuları var. Fonlardan başlayalım. Tasfiye kararı verilen 131 fon var; bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Buradaki sayı fon hesaplarının toplamı değil, ayrı ayrı insan sayısı. Dolayısıyla bir ekran üzerinde görünen mali işlemden değil, yüz binlerce hanenin birikiminden söz ediyoruz. Önce şu basit ayrımı yapalım: Bir yatırım fonu, çok sayıda insanın parasının bir portföyde toplanmasıdır. O portföyün içinde nakit, tahvil, hisse senedi veya başka varlıklar bulunabilir. Fonun adında “para piyasası” geçmesi, her koşulda banka mevduatı gibi güvence altında olduğu anlamına gelmez. “Serbest fon” ise daha farklı araçlara ve daha yüksek risklere açık olabilir. İki fon türüne aynı risk etiketini yapıştırmak, yaşananları anlamamızı engeller. Sorunun merkezinde, belirli fonlar arasında kurulan finansman ilişkileri ve dar bir piyasada işlem gören bazı hisselerin fiyatları var. Şöyle düşünün: Bir varlığın ekranda görünen son fiyatı yüksek olabilir. Ama elinizde o varlıktan çok büyük miktarda varsa, hepsini o fiyattan satabileceğiniz anlamına gelmez. Alıcı azsa, satış başladıkça fiyat düşer. Fonun hesaplanan değeri ile tasfiye sonunda gerçekten kasasına girecek para arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. Bir fonun başka bir fonla kurduğu borç veya teminat ilişkisi de bu riski bir portföyden ötekine taşır. Bu nedenle mesele sadece birkaç spekülatif hisseyi alan kişilerin meselesi değildir. Riskin nasıl dağıtıldığı, yatırımcıya neyin anlatıldığı ve kurumların neyi ne zaman gördüğü de sorulmalıdır. Bugün gelen yeni açıklamanın anlamı önemli. Fonlar 17 Eylül’de TEFAS üzerinden işleme kapatıldığında o gün verilen talimatlar platform tarafından iptal edilmişti. Bu talimatların sahiplerine tasfiye sonunda oluşacak bakiyeden, fondaki payları oranında ödeme yapılacağı belirtiliyor. Daha önce verilen fakat fonun temerrüdü veya fiyat açıklamaması nedeniyle sonuçlandırılamayan bazı talimatlar da tasfiye kapsamında. Bunu “herkesin parası bugün eksiksiz ödeniyor” şeklinde okumayalım. Tasfiye bakiyesi, portföy varlıkları elden çıkarılıp yükümlülükler netleştikçe belirlenir; sonuç, fonun gerçekten ne kadar tahsil edebildiğine bağlıdır. Tasfiye için belirlenen sürenin üç aydan altı aya çıkarılması da altı ay boyunca ödeme yapılamayacağı anlamına gelmiyor. Ama acele satışın kaybı büyütmemesi için daha geniş bir zaman tanıyor. Burada çok insani bir soru var: “Ben riskli hisse seçmedim, para piyasası fonuna girdim; neden bu faturayı ödüyorum?” Bu soruyu ciddiye almak zorundayız. Risk bilgisi, fonun fiilen aldığı riskle uyumlu değilse yatırımcıya sadece “izahnameyi okusaydın” demek yeterli değildir. Öte yandan bütün yatırımcıların zararını ayrım yapmadan kamu bütçesinden karşılamak da ayrı bir adalet sorunu yaratır. Vergisini ödeyen, belki fon alacak birikimi bile bulunmayan yurttaşa, özel kazançların zararını neden yükleyelim? Önce her fonun varlığı, alacağı, teminatı, ilişkili işlemleri ve sorumluluk zinciri açıklığa kavuşmalı. Gerçekten mağdur olanı korumak ile önceki olağanüstü kazançları dokunulmaz bırakıp zararı topluma yaymak aynı şey değildir. Son günlerde “bir milyon liraya kadar öncelikli ödeme” gibi formüller de konuşuluyor. Şu an bunları yürürlüğe girmiş bir hak veya kesin bir ödeme takvimi olarak anlatmak doğru olmaz. Resmî koşullar netleşmeden bir insana “paranı şu tarihte alacaksın” demek, zaten sarsılmış güveni ikinci kez zedeler. Asıl ihtiyaç, fon bazında hangi varlığın bulunduğunu, değerlemenin nasıl yapıldığını, satış yetkisinin ve gözetimin kimde olduğunu anlaşılır biçimde duyurmak. Bir de şu soruyu unutmamak: Fiyatlar yükselirken kimler hangi işlemlerle kazandı; düşerken kayıp kimlere kaldı? Bu soruların yanıtı söylentiyle veya bir siyasi isim hakkında kanıtsız hüküm kurarak bulunmaz. İşlem kayıtları, denetim ve açık bir hesap verme süreci gerekir. Bu olayın ekonomik etkisi sadece fonda parası olanlarla sınırlı kalmayabilir. İnsanlar yatırım kurumlarına güvenini kaybederse yeni fon almaktan, hisse senedine girmekten veya uzun vadeli tasarruf yapmaktan kaçınır. Para daha kısa vadeli ve tanıdık alanlara kayar. Bu da şirketlerin sermayeye ulaşmasını zorlaştırır. İşte bu yüzden fonların tasfiyesini bir bilanço temizliği olarak görüp dosyayı kapatamayız. Piyasanın görevi küçük tasarrufu üretken yatırımla buluşturmaktır. Fiyatın güvenilirliğine, kuralın herkese eşit uygulandığına inanç yoksa o köprü çalışmaz. Denetleyici kurumların varlık nedeni de sadece kriz patladıktan sonra müdahale etmek değil, risk birikirken onu sınırlamaktır. Peki aynı sabah Türkiye ekonomisinin genel resminde ne görüyoruz? Dolar/TL sabah saatlerinde 48 lira 98 kuruş civarındaydı. İki yıllık devlet tahvilinin faizi yüzde 40,24, beş yıllık ülke risk primi de yaklaşık 250 baz puandı. Bunlar tek başına yarın kurun nereye gideceğini söylemez. Ama bize şunu hatırlatır: Türkiye’nin hem içeride hem dışarıda borçlanma ve güven maliyeti yüksek. Faiz yüksek olduğunda TL tutmanın getirisi bazı yatırımcılar için çekici hale gelir. Kur artışı o getirinin altında kalırsa, dışarıdan kısa vadeli para da gelebilir. Fakat bu ilişkinin devamı hem faiz farkına hem de kurun yönetilebilir kalacağına duyulan güvene bağlıdır. Bu noktada “yüksek faiz iyi mi kötü mü” diye tek kelimelik cevap aramayalım. Yüksek faiz, bir yandan dövize yönelişi sınırlayıp rezerv biriktirmeye yardımcı olabilir. Öte yandan yatırım kredisi kullanacak sanayicinin, borcunu çevirecek küçük işletmenin ve kredi kartı borcu taşıyan hanenin maliyetini artırır. Kurun yavaş yükselmesi de ithal girdi ve tüketim fiyatları açısından bir süre rahatlatıcı olabilir; fakat ücretler, kiralar ve diğer maliyetler daha hızlı artıyorsa ihracatçı fiyat tutturmakta zorlanır. Burada ekonomi politikası bir denge kuruyor ve o dengenin bedeli herkes için aynı değil. Kısa vadeli para girişinin artmasını, yeni fabrika ve kalıcı istihdam yaratan doğrudan yatırımla karıştırmayalım. Üstelik fonlarda yaşanan güven kaybı, faiz ve kur politikasından bağımsız değil. Birikimini fonlardan çeken kişi mevduata geçebilir; bir başkası altına veya dövize yönelmek isteyebilir. Hangisinin ne ölçüde gerçekleşeceğini bugün kesin bilmiyoruz. Ama piyasa güvenindeki aşınma, merkez bankasının zaten zor olan işini daha zorlaştırır. Bir yanda fiyat artışını düşürmek için sıkı koşulları korumak, öte yanda üretimin ve istihdamın daha fazla yavaşlamasını önlemek gerekir. “Faizi hemen indirin” demek de “sonsuz süre yüksek tutun” demek de bu iki baskıyı görmezden gelir. Tam burada bugün açıklanan turizm verisine bakalım. Ağustos ayında Türkiye’ye yaklaşık 7 milyon yabancı ziyaretçi geldi; geçen yılın aynı ayına göre sayı hemen hemen değişmedi. Yılın ilk sekiz ayında toplam 34,8 milyon kişi geldi, bu da geçen yılın aynı döneminin yüzde 1,8 altında. Avrupa’dan ağustos girişleri düşerken Rusya’dan, İran’dan ve Çin’den gelenler arttı. Mevsim etkisinden arındırılmış aylık seride son dönemde bir toparlanma var. Yani “turizm çöktü” demek yanlış, “hiç sorun yok” demek de yanlış. Turizm döviz kazandırıyor, ama tek başına yüksek enerji ithalatını veya üretimdeki rekabet sorununu çözmüyor. Ayrıca ziyaretçi sayısı kadar kişi başına harcama, çalışanların ücreti ve sektörün ithal girdisi de önemli. Bu hafta çarşamba günü işgücü verileri gelecek. Sadece manşetteki işsizlik oranına bakmayın; daha fazla çalışmak istediği halde çalışamayanları ve iş aramaktan vazgeçmiş olanları da içeren geniş işgücü göstergelerine bakın. En son atıl işgücü oranı yüzde 30,6 düzeyindeydi. İşte vatandaşın “çalışıyorum ama geçinemiyorum” demesi ile piyasaların “büyüme var” demesi bazen aynı anda doğru olabilir. Gelirin kimde biriktiği, işin niteliği ve çalışma saatinin karşılığında eve ne girdiği ayrı sorulardır. Perşembe açıklanacak İstanbul fiyat verisi ve imalat göstergesi de fiyat baskısıyla üretimdeki durumu yan yana görmemizi sağlayacak. Şimdi petrol cephesine dönelim. Brent sabah yaklaşık 107 dolardı. ABD ile İran arasında Hürmüz Boğazı’nı da ilgilendiren bir anlaşma henüz çıkmadı; hafta sonunda gelen öneri reddedildi, ama görüşmelerin sürmesi bekleniyor. Buradan “petrol artık hiç taşınmıyor” sonucu çıkarmayın. Bölgeden sevkiyatın bir kısmı yeniden artmış durumda. Piyasa yine de çatışmanın uzaması, nakliye riski ve yeni saldırı ihtimalini fiyatlıyor. Petrol fiyatı yukarı giderken özellikle motorindeki sıkışma daha sert hissediliyor. Çünkü ham petrolün bulunması ile rafineriden yeterli dizel çıkması aynı şey değil. Kamyonların, tarımın ve taşımacılığın maliyeti yükseldiğinde etiket fiyatlarına uzanan bir zincir kuruluyor. Bunun tamamı bir günde pompaya veya markete yansımaz; ama enerji şoku enflasyonla mücadelenin neden zorlaştığını anlatır. ABD’de motorin fiyatını düşürmek için ihracatı kısıtlama fikri de tartışılıyor. İlk bakışta çok kolay görünüyor: “Dışarı satma, içeride kalsın, fiyat düşsün.” Ama rafinerinin üretim kararı ve dünya piyasası buna otomatik uymaz. Dış satış kanalı kapanırsa bazı rafineriler üretimi azaltabilir; Avrupa ve başka alıcılar kalan motorine daha yüksek fiyat teklif etmek zorunda kalabilir. Böyle bir karar henüz alınmış değil. Bu tartışma bize, bir ülkenin tüketicisini korumak için attığı adımın başka ülkelerin maliyetini artırabileceğini gösteriyor. Türkiye açısından önemli olan yalnızca Brent’in fiyatı değil, rafine ürün fiyatları, taşımacılık maliyeti ve bunların ithalat faturasıdır. Dünyada merkez bankalarının sıkıntısı da burada başlıyor. Normalde dışarıdan gelen geçici bir petrol artışına “geçer” deyip bakabilirsiniz. Ama petrol ve motorin uzun süre yüksek kalırsa nakliye, gıda ve hizmet fiyatları da etkilenir. Şirketler maliyetlerini fiyatlarına geçirir, çalışanlar kayıplarını telafi edecek ücret ister. O zaman geçici diye başlayan şok kalıcı enflasyon beklentisine dönüşebilir. ABD’de piyasa ekim toplantısında yeni bir faiz artışına yaklaşık üçte iki olasılık veriyor. Bu, Fed’in kesinlikle artıracağı anlamına gelmez; piyasanın bugünkü fiyatlamasıdır. ABD on yıllık tahvil faizi yüzde 5,20 dolayında. Dünyanın en büyük ekonomisinde borçlanma maliyeti böyle yükselince diğer ülkeler de daha pahalı finansmanla karşılaşır. Japonya’da da değişimi görüyoruz. Bir zamanlar “orada enflasyon çıkmıyor” dediğimiz ülkede, şirketlerin birbirine sattığı hizmetlerde yıllık fiyat artışı ağustosta yüzde 3,7’ye ulaştı. Bu, tüketici enflasyonunun aynısı değil; üretim ve hizmet zincirindeki bir fiyat göstergesi. Japonya Merkez Bankası politika faizini yüzde 1,25’e çıkardı ve daha hızlı artış ihtimali tartışılıyor. Avustralya’da da yeni artış beklentisi var. Demek ki dünya tek bir yönde, herkes faizi indiriyor diye ilerlemiyor. Enerji, ücretler ve ekonomik faaliyetin gücü ülkeye göre farklı sonuçlar yaratıyor. Türkiye için önemli olan, küresel faizin yükseldiği ortamda yüksek TL getirisinin yabancı yatırımcı gözündeki cazibesinin kendiliğinden sabit kalmaması. Çin ise bu hikâyenin öbür yüzünü gösteriyor. Ağustosta sanayi şirketlerinin kârı yıllık yüzde 4,2 arttı; temmuzdaki artış yüzde 11,2 idi. Teknoloji ve elektronik tarafında yapay zekâ yatırımlarıyla çok güçlü kâr artışları var. Ama hanehalkı talebi zayıf, bazı sektörlerde üretim kapasitesi fazla ve şirketler fiyatlarını yükseltmekte zorlanıyor. Bu bize önemli bir ayrım öğretiyor: Bir ülkede teknoloji yatırımı ve borsada iyimserlik olabilir; aynı anda sıradan tüketicinin alım gücü zayıf kalabilir. ABD ve Avrupa’da da yapay zekâ harcamaları büyümeyi desteklerken pahalı kredi ve yüksek tahvil faizi şirket değerlemelerini baskılayabiliyor. ABD’de ayrıca yapay zekânın geliştirilme hızı ile güvenlik kuralları arasında bir siyasi tartışma var. Teknoloji yarışını kazanma isteği, yeni araçların zararlarını önceden denetleme ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. “Büyüme var, o halde herkes rahat” cümlesi bu yüzden çok eksik. Petrol ithal eden Hindistan’da bile döviz kuru ve devlet tahvilleri üzerindeki baskının artması tesadüf değil. Petrol faturası kabarınca ülkenin döviz ihtiyacı büyür; küresel faiz yükselince yatırımcıların alternatifleri çoğalır. Her ülkenin rezervi, dış borcu ve politika alanı farklı olduğu için Hindistan’daki kur hareketini Türkiye’ye aynen taşıyamayız. Ama aynı iki dış rüzgârın, yani pahalı enerji ile pahalı doların, birçok ekonomiyi aynı anda zorladığını görebiliriz. Bu da “bizdeki her sorun yalnızca dışarıdan geliyor” veya “dışarıdaki hiçbir şey bizi etkilemez” kolaycılığına düşmemeyi gerektirir. Gelelim altına. Bu sabah ons altın yaklaşık 4 bin 200 dolar civarına geriledi. Birçok izleyici haklı olarak soruyor: Savaş riski, petrol şoku, belirsizlik varsa altın neden düşüyor? Çünkü altının fiyatını tek bir korku düğmesi belirlemiyor. Petrol yükseldiğinde piyasa “enflasyon daha inatçı olacak, Fed daha fazla faiz artıracak” diye düşünürse ABD tahvil faizleri ve dolar güçlenir. Altın faiz ödemez. Getiri sağlayan tahvil daha cazip hale gelince ve dolar güçlenince altın kısa vadede baskı görebilir. Güvenli liman talebi ile yüksek faizin yarattığı baskı aynı gün karşı karşıya gelebilir; bazen ikincisi ağır basar. Altında iyimser görüşün mantığı da bütünüyle temelsiz değil. Eğer ileride petrol baskısı hafifler, ekonomi yavaşlar ve piyasalar faiz artırımı yerine faiz indirimini fiyatlamaya başlarsa, altının önündeki faiz engeli azalabilir. Merkez bankalarının altın talebi de daha uzun vadeli bir destek olabilir. Fakat buradan “altın bugün dip yaptı” sonucuna sıçramayalım. Bazı yorumlarda 4 bin dolar kesin tabanmış gibi, 5 bin veya 5 bin 600 dolar da kaçınılmaz hedefmiş gibi konuşuluyor; hatta daha ilerisi için 7 bin 500 dolar telaffuz ediliyor. Bunlar koşullara bağlı senaryolar. Piyasanın fiyatladığı faiz artışları beklenenden uzun sürerse veya dolar güçlenirse altın daha da gerileyebilir. Barış görüşmeleri, tahvil faizleri ve büyüme verileri değişirse yükseliş senaryosu da yeniden güçlenebilir. Gümüşte bu tartışma daha da keskin. Gümüş hem yatırım aracı hem sanayide kullanılan bir metal. Bu nedenle altından daha hızlı yükseldiği dönemler de, daha sert düştüğü dönemler de olabilir. Çok iddialı üç haneli gümüş fiyatları konuşulurken, bugünkü riskleri yok saymak kolay. Ben bir fiyat hedefi verip insanları bir varlığa yönlendirmek istemiyorum. Daha yararlı olan şu soruyu sormak: “Bu senaryo gerçekleşmek için hangi faiz, dolar ve sanayi talebi koşullarına ihtiyaç duyuyor?” Koşulları bilmeden yalnızca hedef rakamı ezberlemek analiz değildir. Bir de altınla hisse senedini birbirinin mutlak rakibi gibi sunan tartışmalar var. Bazı geçmiş dönemlerde altın borsadan daha iyi koruma sağladı; başka dönemlerde hisseler öne çıktı. Başlangıç ve bitiş yılını değiştirince karşılaştırmanın sonucu da değişebilir. Üstelik altın madenciliği hissesi doğrudan altın değildir: Metalin fiyatının yanında şirket borcu, üretim maliyeti ve borsa düşüşünden de etkilenir. “Piyasa düşerse madenci hissesi mutlaka yükselir” diyemeyiz. Birikimi tek bir büyük tahmine bağlamak yerine, hangi risklere aynı anda maruz kaldığımızı anlamak daha sağlam bir düşünme biçimi. Bu bir portföy reçetesi değil; altına dair çok parlak getiriler anlatılırken sorulması gereken sorudur. Türkiye’deki izleyici açısından bir ayrım daha var: Ons altın ile gram altın aynı şey değil. Gram fiyatını hem uluslararası altın fiyatı hem dolar/TL etkiler. Ons altın düşerken kur yükselirse gram altının hareketi daha sınırlı olabilir; ikisi de aynı yönde giderse hareket büyüyebilir. Bu, “gram altın kesin korunma sağlar” demek değildir. Alış satış farkı, nakit ihtiyacı ve ne kadar süre bekleyebileceğiniz önemlidir. Hele fonlardan çıkış, altına geçiş gibi acele kararları, korkuyla ve tek bir sabah fiyatına bakarak vermek insanı başka bir riskin içine sokabilir. Bütün birikimi tek varlıkta toplamanın neden kırılganlık yarattığını fon krizinde de görüyoruz. Önümüzdeki birkaç günün takvimi bu yüzden önemli. Çarşamba Türkiye’de işgücü ve dış ticaret, ABD’de Fed’in yakından izlediği çekirdek kişisel tüketim harcamaları enflasyonu; perşembe İstanbul enflasyonu ve imalat verisi; cuma ABD istihdamı ve Euro Bölgesi fiyatları gelecek. Bu sayıların her biri, “faiz ne kadar süre yüksek kalacak” sorusunu etkileyebilir. Ama tek bir veriye bakıp bütün hikâyeyi değiştirmeyelim. Petrolün yönünü, fon tasfiyesindeki gerçek tahsilatı, kur ve faiz üzerindeki baskıyı birlikte izlemek gerekiyor. Bugünün özeti bence şu: Türkiye’de asıl ihtiyaç hem kısa vadede mağdurun hakkını koruyacak açık kurallar hem de uzun vadede birikimi güvenle üretime aktaracak kurumlar. Dışarıda petrol ve faiz yüksekken bu güven daha da değerli hale geliyor. Enflasyonun maliyeti markette ve faturada, yüksek faizin maliyeti kredi kullananlarda, fon kaybının maliyeti tasarruf sahiplerinde görülüyor. Kararların kimin kazancını koruyup kimin zararını büyüttüğünü sormak, ekonomiyi anlamanın parçası. Bugün rakamların arkasındaki insanları unutmadan bu soruları konuşalım. Şimdi sizin yorumlarınıza ve sorularınıza geçelim.