Maliye Bakanı Olsam Vergiyi Kimden Alırdım? | Ben Olsam Ne Yapardım #2
Bu Bölüm Hakkında
Bölüm, artan oranlı vergi dilimleri ve yıl içindeki enflasyonun aynı brüt maaşlı çalışanın net ücretini nasıl düşürebildiğini örnek hesapla açıklıyor. Düşük ve orta gelirli çalışanların vergi yükünü hafifletme ve dar gelirli hanelere hedefli destek sağlama önerilerini, bütçedeki açığın nasıl karşılanacağı sorusuyla birlikte ele alıyor. Gelir kaynakları olarak vergi harcamalarının gözden geçirilmesini, yüksek net servetin artan oranlı vergilendirilmesini ve denetimin büyük gelir ve servet farklarına yöneltilmesini tartışıyor. Önerilerin yatırım, fiyat istikrarı, kamu hizmetleri ve bütçe sürdürülebilirliği üzerindeki etkilerinin açık hesaplarla izlenmesi gerektiğini savunuyor.
Ele Alınan Konular
- vergi dilimleri ve ücretler
- dolaylı vergiler ve hane desteği
- vergi harcamalarının gözden geçirilmesi
- servet vergisi ve vergi denetimi
- bütçe sürdürülebilirliği
Aynı işte çalışıyorsunuz. Brüt maaşınız değişmiyor. Ama eylülde elinize geçen para, ocaktakinden binlerce lira daha az olabiliyor. Market ise yılın başındaki fiyatlardan satış yapmıyor. Yani fiyatlar yükselirken cebinize giren para azalabiliyor.
Birazdan bunun hesabını gerçek vergi tarifesiyle göstereceğim. Sonra da şu soruyu cevaplayacağım: Maaşlı çalışanı rahatlatacaksak, bütçedeki eksik parayı kim tamamlayacak?
Maliye Bakanı olsam değiştirmek istediğim şey bu olurdu. Maaşıyla yaşayanların yükünü hafifletir, büyük gelirlerden ve servetlerden daha fazla katkı isterdim. Ama bunun hesabını da verirdim. Çünkü vergiyi azaltmak deyince herkes memnun oluyor. Eksilen geliri kimin karşılayacağını konuşmaya başladığımızda ise asıl tercihler ortaya çıkıyor.
Ben Ceyhun Elgin. Ben Olsam Ne Yapardım serisinin ikinci bölümünde, Hazine ve Maliye Bakanı olduğumu düşünelim. Gerekli yasal düzenlemeler için siyasi ve Meclis desteğini sağladığımı varsayarak üç kararımı anlatacağım. Önce bordronuzda, sonra alışverişinizde ne değişeceğini, ardından bunun parasını nereden bulacağımı konuşacağız. Bu bölümün sonunda kimden daha az, kimden daha fazla vergi almak istediğim açık olacak.
Bordrodan başlayalım. Yıl ilerledikçe gelir vergisi kesintisinin artabilmesinin bir nedeni, verginin yıl içinde biriken kazanç üzerinden artan oranlarla hesaplanması. Brüt ücret üzerinden anlaşmış bir çalışanın eline geçen net tutar bu yüzden azalabiliyor.
2026 tarifesinde, verginin hesaplandığı tutarın, yani matrahın ilk 190 bin lirasına yüzde 15 uygulanıyor. 190 bin ile 400 bin lira arasındaki kısmına yüzde 20 uygulanıyor. Daha yukarıda da başka dilimler var. Üst dilime girince geçmişte kazandığınız bütün para birden yüksek orandan vergilenmiyor. Yüksek oran, o dilime giren kısma uygulanıyor. :chatgpt-content-reference{index=“0”}
Ayrıca asgari ücrete ilişkin gelir vergisi istisnası zaten var. Daha yüksek ücret alanlar da ilgili sınırlar içinde bundan yararlanıyor. Bu nedenle tarifedeki oranları doğrudan bütün brüt maaşa uygulayıp kesinti hesabı yapmak doğru olmaz. :chatgpt-content-reference{index=“1”}
Şimdi somut bir örnek. Ocaktan beri aynı işyerinde, her ay brüt 60 bin lirayla çalışan birini düşünelim. Emekli değil, ikramiyesi veya ilave vergi indirimi yok. Standart işçi primleri ve asgari ücret istisnasını hesaba kattığımızda, ocakta ödeyeceği gelir vergisi yaklaşık 3.439 lira çıkıyor.
Aynı brüt ücretle eylüle geldiğimizde, o ayın gelir vergisi yaklaşık 8.155 lira oluyor. Aradaki fark 4.716 lira. Diğer koşullar değişmezken, yalnızca bu kesinti farkı nedeniyle eline geçen para ayda yaklaşık 4.700 lira azalıyor. :chatgpt-content-reference{index=“2”}
Bu herkes için aynı sonuç demek değil. Maaşınız, işe başlama tarihiniz, ek ödemeleriniz ve sözleşmeniz hesabı değiştirir. Ama örnekteki çalışan ne terfi etmiş ne de daha yüksek brüt ücret almış. Ay sonunda kısacağı harcamayı ise kendisi bulmak zorunda.
Üstelik bu hesapta enflasyonun alım gücüne verdiği kayıp yok. Cebe giren para azaldıktan sonra, kalan parayla ne kadar alışveriş yapılabildiği ayrı bir sorun.
Benim itirazım, daha çok kazananın daha yüksek oranda katkı vermesine değil. Bunu savunuyorum. Fakat maaşınız yalnızca fiyat artışlarını yakalamaya çalışıyorsa, satın alma gücünüz artmış olmuyor. Vergi eşikleri bu artışın gerisinde kaldığında, zenginleşmeden daha ağır bir vergi yüküyle karşılaşabiliyorsunuz.
Birinci kararım, düşük ve orta ücretlerin üzerindeki yükü azaltacak şekilde dilimleri genişletmek olurdu. Dilimler bugün de yıllık olarak güncelleniyor. Ben yüksek enflasyon sürerken yıl içinde de fiyat artışlarına göre düzeltme yapılmasını sağlardım. Çalışanın satın alma gücü yerinde sayarken vergi yükünün büyümesini önleyecek bir düzen kurardım.
Örneğin ücretler için uygulanan eşikleri üç ayda bir gerçekleşen enflasyona göre güncelleyen bir kural hazırlardım. Yıl içindeki kesintiler yeni eşiklerle yeniden hesaplanır, fazla kesilen tutar sonraki bordroda çalışana geri verilirdi. Bu düzenleme yıl içinde artan bütün kesintileri ortadan kaldırmaz; hedef, enflasyon yüzünden büyüyen yükü sınırlamak olurdu.
Burada başarılı olup olmadığımı da kesilen verginin tutarından ibaret görmezdim. Aynı brüt ücreti alan çalışan, düzenlemeden sonra ne kadar fazla net gelir elde etmiş? Bu kazanç fiyat artışları karşısında korunmuş mu? Bakacağım şey bu olurdu.
Üstelik yüksek maaş alan bir yöneticinin kazancıyla geçinmeye çalışan bir işçinin kazancını aynı kefeye koymazdım. Verginin artan oranlı yapısını korur, rahatlamayı özellikle alt ve orta gelirlerde yoğunlaştırırdım. Bir çalışanın daha iyi bir maaşa ulaşması, temel ihtiyaçlarını karşılamaya başladığı anda ağır bir yükle karşılaşması anlamına gelmemeli.
Vergi indiriminin kimin cebine gittiğini de izlerdim. Net ücretin sabit kararlaştırıldığı bir sözleşmede indirim, çalışanın eline geçen tutarı artırmadan işverenin maliyetini azaltabilir. Bu nedenle düzenlemeyi, çalışana sağlayacağı kazanç bordroda açıkça görülecek şekilde tasarlardım. Çalışanların temsilcilerini de bu düzenlemenin hazırlanmasına katardım. Masada yalnızca işverenlerin hesabı bulunmamalı.
Fakat bordroyu düzelttiğimizde işimiz bitmiyor. Çünkü asgari ücretli de emekli de işsiz de alışveriş yaparken vergi ödüyor. Gelir vergisi ödemiyor olmak, vergi ödememek anlamına gelmiyor.
İki kişi düşünün. Birinin aylık geliri 30 bin, diğerinin 300 bin lira olsun. İkisi aynı mağazadan aynı ürünü aynı fiyata aldığında, fiyatın içindeki vergi de aynı. Fakat bu tutarın gelirlerinde kapladığı yer on kat farklı.
Bir de gelirinin neredeyse tamamını temel ihtiyaçlara harcamak zorunda olan insanı düşünün. Birikim yapamıyor, harcamasını erteleyemiyor. Gıda, ulaşım, temizlik gibi ihtiyaçlardan kaçamadığı için bunların içindeki vergiden de kaçamıyor.
İkinci kararım, bu yükü hafifletmek olurdu. Burada dikkatli konuşalım. KDV’de yüzde 1, yüzde 10 ve yüzde 20 oranları var. Pek çok temel gıda ürününde oran zaten yüzde 1. Dolayısıyla yalnızca bu ürünlerin vergisini indirerek mutfak masrafında büyük bir düşüş vaat etmek gerçekçi olmaz. :chatgpt-content-reference{index=“3”}
Ben düşük gelirli hanelere, tüketim vergilerinin yükünü hafifletecek düzenli bir ödeme tasarlardım. Tutarı hanenin gelirine ve kaç kişiden oluştuğuna göre belirlerdim. Gelir yükseldikçe destek kademeli azalırdı. İnsan biraz daha fazla kazanınca bütün desteğini bir anda kaybetmezdi.
Bunun nasıl işleyeceğini de bir örnekle anlatayım. Bir ailenin diğer kesintiler sonrası geliri 1.000 lira arttığında, desteği örneğin 200 lira azalsın. Ailenin eline yine 800 lira fazla geçsin. Bunlar uygulama mantığını göstermek için verdiğim örnek rakamlar. Esas ilke, çalışmaya başlamanın veya daha fazla kazanmanın aileyi cezalandırmaması.
Destek miktarını belirlerken çocukları, engellilikten kaynaklanan ilave ihtiyaçları ve hanenin gerçek yaşam koşullarını dikkate alırdım. Aynı toplam gelirle tek başına yaşayan biriyle dört kişiye bakan birinin geçim yükü aynı değil.
Bu desteğe erişmek için onlarca belge toplamak gerekmemeli. İnterneti olmayan, kayıt dışı çalışan, hakkını arayacak zamanı bulunmayan insan da ulaşabilmeli. Açık başvuru ve itiraz yolları olmalı. Geçinmekte zorlanan bir aile, hakkı olan desteği alabilmek için bir tanıdık aramamalı.
Ailenin desteğe neden hak kazandığı ve ödemenin ne zaman yapılacağı belli olmalı. İşini kaybedince aylarca beklememeli. Yeniden işe girdiğinde de desteğin nasıl değişeceğini önceden bilmeli. Böylece insan yarın mutfağına ne koyacağını düşünürken bir de yardımın kesilip kesilmeyeceği korkusuyla yaşamaz. Bütçeden sağlanan güvence, insanın kendi hayatını planlayabilmesine hizmet etmeli.
Vergi oranını indirdiğim ürünlerde ise indirimin satış fiyatına ne ölçüde yansıdığını izlerdim. İndirim öncesi ve sonrasındaki fiyatları, maliyetlerdeki değişimle birlikte karşılaştırırdım. Devlet gelirinden vazgeçiyorsa, bunun tüketiciye sağladığı yararı da görmek zorunda. Etikette karşılığı olmayan bir indirimi başarı diye sunamazsınız.
Şimdi en zor yere geldik. Çalışandan daha az vergi aldınız, dar gelirliye destek verdiniz. Bu parayı nereden bulacaksınız?
Önce ölçeği görelim. Tamamen varsayımsal olarak beş milyon haneye ayda ortalama 2.000 lira ödeme yaptığınızı düşünün. Yıllık ödeme toplamı 120 milyar lira eder. Buna uygulamanın idari maliyeti ve bordrodaki vergi indirimlerinin maliyeti de eklenir.
Dolayısıyla kaynak var demek yetmez. Hangi kaynaktan, hangi yıl, ne kadar gelir beklediğinizi göstermeniz gerekir. Benim üçüncü kararım da gelir tarafını bu hesabı karşılayacak biçimde değiştirmek olurdu.
Ben işe, devletin hangi vergileri almaktan vazgeçtiğine bakarak başlardım. 2026 bütçesine eklenen resmi tahminlerde, vergi harcamalarının toplamı yaklaşık 3,6 trilyon lira. Bu, çeşitli istisna, muafiyet ve indirimler nedeniyle alınmayan vergiye ilişkin bir tahmin. :chatgpt-content-reference{index=“4”}
Fakat bu rakamın tamamı şirketlere verilmiş bir armağan değil. İçinde az önce konuştuğumuz asgari ücret istisnası gibi çalışanları koruyan düzenlemeler de var. Üstelik bütün istisnaları kaldırsanız bu toplamın aynen kasaya gireceğini varsayamazsınız. Ekonomik davranışlar değişir. :chatgpt-content-reference{index=“5”}
Ben buradan tek kalemde trilyonlar bulduğumu ilan etmezdim. Hangi düzenleme kimi koruyor, hangi teşvik karşılığında ne sağlıyor, bunları tek tek açıklardım.
Bir işletmeye vergi avantajı sağlıyorsak, karşılığında yaratılan ilave istihdama, ödenen ücretlere, yapılan yatırıma bakardım. Zaten yapılacak bir iş için mi destek veriyoruz? Çalışanlara bir yararı oluyor mu? Verilen sözler tutulmuş mu? Sonuç üretmeyen ayrıcalıkların devamını savunmazdım.
Yeni teşviklere başlangıçtan itibaren süre ve ölçülebilir koşullar koyardım. Örneğin istihdam desteğinde, yalnızca kâğıt üzerinde çalışan sayısını artırmaya bakmazdım. İşler kayıtlı mı, devam ediyor mu, ücretler ne durumda? Destek bitince çalışanlar kapının önüne mi konuyor? Bu sonuçları değerlendirmeden teşviki otomatik uzatmazdım.
Büyük bir işletmenin başarısı da yalnızca sahibinin çabasıyla ortaya çıkmıyor. Çalışanları devlet okullarında eğitim alıyor. Ürünleri kamu kaynaklarıyla yapılan yollardan taşınıyor. Sağlık sistemi, altyapı ve hukuk düzeni ekonomik faaliyeti mümkün kılıyor. Bu ortak imkânlardan büyük kazanç sağlayanın bunların finansmanına daha fazla katılmasını makul buluyorum.
Gelir düzenlemesinin bir başka ayağı büyük servetlerin katkısını artırmak olurdu. Borçlar düşüldükten sonraki net servete, yüksek bir istisna eşiğinin üzerinde artan oranlı vergi uygulanmasını savunurdum.
Hesap mantığını göstermek için varsayalım: Eşik 100 milyon lira, ilk kademedeki yıllık oran binde beş olsun. Net serveti 150 milyon lira olan bir kişinin, eşiği aşan 50 milyon lirasına 250 bin lira vergi çıkar. Bütün servetine bu oranı uygulamıyoruz.
Bu rakamlar hazırlanmış bir yasa teklifinin oranları değil. Gerçek eşik ve oranları, servet dağılımı ve mevcut vergilerle birlikte oluşacak toplam yük üzerinden belirlemek gerekir. Daha yüksek servet kademelerinde oranı artırır, eşikleri de enflasyona karşı korurdum.
Bu eşiği, sıradan bir ailenin oturduğu mütevazı evi ve küçük birikimi koruyacak biçimde belirlerdim. Varlığı değerlenmiş ama düzenli geliri düşük birini sırf vergisini ödesin diye evini satmaya zorlamayan erteleme imkânları da tasarlardım. Büyük serveti vergilendirmenin düzgün bir değerleme ve denetim düzeni gerektirdiğini bilerek hareket ederdim.
Bir mahalleye metro yapıldığını düşünün. Çevredeki arsaların değeri artabilir. Bu artışın bir bölümünü hepimizin finanse ettiği yatırım yaratmıştır. Ortaya çıkan kazancın bir kısmının yeniden ortak ihtiyaçlara dönmesini savunuyorum. Vergiyi konuşurken çalışarak elde edilen gelirle, toplumun yatırımları sayesinde oluşan büyük değer artışlarını da birlikte değerlendirmek gerekir.
Vergi denetiminde de büyük gelir ve servetlerle beyanlar arasındaki açıklanamayan farklara ağırlık verirdim. Kuralları herkese uygularken, denetim gücünü vergi kaybının büyüklüğüne göre yönlendirirdim. Vergisini düzgün ödeyen küçük işletmenin, yükümlülüklerini gizleyerek avantaj sağlayan rakibi karşısında korunması da bunun bir parçası.
Bu arada bir şirketin bir yıl kurumlar vergisi ödememesi, tek başına vergi kaçırdığını göstermez. Gerçek zarar, geçmiş zararların mahsubu veya yasal bir istisna söz konusu olabilir. İddiaları belgelere göre incelerdim. Yasal ama kamu yararı sağlamayan bir avantaj varsa da onu kuralları değiştirerek ele alırdım. :chatgpt-content-reference{index=“6”}
Elbette buna yatırım azalır diye itiraz edenler olacaktır. Her verginin yatırım, istihdam ve fiyatlar üzerindeki etkisini değerlendirmek gerekir. Bu yüzden kuralları önceden açıklar, geçiş süresi tanır, uygulamanın sonuçlarını izlerdim. Ama yatırımın tek koşulunun düşük vergi olduğunu da kabul etmem. Nitelikli çalışan, güvenilir altyapı, işleyen hukuk ve ürününü satın alabilecek müşteriler de gerekiyor.
Bu planı hayata geçirirken toplanacağını umduğum her lirayı bugünden harcamazdım. İndirimlerin ve desteklerin maliyetini açıklar, kalıcı gelir kaynaklarını ve harcama tasarruflarını aynı bütçede gösterirdim. Denetimden belki gelir diye beklenen parayı kesinleşmiş kaynak saymak, birkaç ay sonra yeniden çalışanların kapısını çalmakla sonuçlanabilir.
Bütçe açığının da bir maliyeti var. Daha fazla borçlanma, ileride daha fazla faiz ödemesi gerektirebilir. O yüzden her yıl ödenecek bir desteği, bir defalık gelirle sonsuza kadar finanse ediyormuş gibi davranmazdım.
Dar gelirliye verilen desteğin harcamaları artırabileceğini de hesaba katardım. Aynı bütçe tutarı, kimin elinde olduğuna göre farklı talep yaratabilir. Bu nedenle yalnızca gelir ve gider toplamlarının eşitliğine bakmak yetmez. Destekleri aşamalı uygular, temel ihtiyaçlardaki fiyatları ve üretim imkânlarını izlerdim. Fiyat baskısı oluştuğunda çözümü hemen desteği kesmekte aramaz, arzı sınırlayan sorunlara da bakardım. Geçinemeyen insanın tüketimini kısmayı ekonomi politikasının en kolay aracı hâline getirmemek gerekir. Ücretliyi rahatlatma hedefini fiyat istikrarıyla birlikte düşünürdüm.
Harcamaları gözden geçirirken çocuğun okul yemeğine, hastanenin malzemesine ilk sırada dokunmazdım. Kamu alımlarında rekabeti artırır, fiyat ve kaliteyi karşılaştırır, gereksiz harcamayı durdururdum. Tasarrufun gerçekten ne kadar kaynak sağladığını da rakamlarıyla açıklardım.
Çünkü bir aileden daha az vergi alıp onu eğitim ve sağlık için daha fazla cepten ödeme yapmak zorunda bırakırsanız, o aile rahatlamış olmayabilir. Verginin karşılığı hayatın içinde görülmeli. Çocuğunu güvenle devlet okuluna gönderebilmek, hastalandığında hizmete ulaşabilmek, işe makul bir maliyetle gidebilmek de geçim meselesidir.
Benim başarı ölçüm yalnızca bütçede ne kadar vergi toplandığı olmazdı. Düşük gelirli ailelerin vergi ve destekler sonrasında elinde kalan para artmış mı? Kamu hizmetlerine erişimleri iyileşmiş mi? Büyük kazanç ve servet sahipleri ödeme güçlerine uygun katkı veriyor mu? Bu sonuçları düzenli yayımlar, eleştiriye açardım.
Maliye Bakanı olsam tercihimi böyle yapardım. Çalışarak geçinenlerin yükünü hafifletir, büyük gelir ve servetlerin katkısını artırır, topladığımız parayı insanların temel ihtiyaçlarına yönlendirirdim.
Bir ülkenin bütçesi hazırlanırken herkesin talebi masaya aynı güçle gelmiyor. Maaşıyla yaşayanların, emeklilerin, küçük esnafın ve çocukların ihtiyaçlarını o masada güçlü biçimde savunmak gerektiğini düşünüyorum.
Sizce bu planda ilk hangi adım atılmalı? Maaştan kesilen verginin azaltılması mı, dar gelirlinin alışveriş yükünün hafifletilmesi mi? Tercihinizi yazarken, bunun kaynağını nereden bulacağınızı da söyleyin. Çünkü vergi adaletini, kimin rahatlayacağıyla kimin daha fazla katkı vereceğini birlikte konuşarak tartışabiliriz.